FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

Öğretenlere ve Öğrenenlere
Türkçe Dilbilgisi
Feyza Hepçilingirler, Öğretenlere ve Öğrenenlere Türkçe Dilbilgisi



KAPAK
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
1. BÖLÜM: SÖZCÜK
(1. Bölüm - İçindekiler)
SÖZCÜĞÜN ANLAMI
Kavram
Anlam
   - Temel Anlam
   - Yan Anlam
Sözcüğün Yan Anlam Kazanma Yolları (Aktarmalar)
   - Deyiş Aktarmaları
      İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin Doğaya Aktarılması
      Doğa Adlarının ve Özelliklerinin İnsana Aktarılması
      Duyular Arasındaki Aktarmalar
      Somutlaştırma
   - Ad Aktarması
      Dolaylama
Eylemlerin Yan Anlam Kazanması
Sözün Anlamı
      İkilemeler
      Sözcük Öbekleri
      Söz Mecazı
      Deyim
      Atasözü
      Özdeyiş (Vecize)
Tümcenin Anlamı

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ
Sözcüğün Tümcedeki Görevi
   - Yüklem
      Yüklemin Özellikleri
   - Özne
      Öznenin Özellikleri
   - İyelik Ekleri
   - Ad Tamamlaması
      Belirtili Ad Tamlaması
      Belirtisiz Ad Tamlaması
   - Özne-Yüklem Uyumu
      Tekillik-Çoğulluk Bakımından
      Kişi Bakımından
Tümleç
   - Dolaylı Tümleç
        1.Yaklaşma (yönelme) durumu
        2.Bulunma (kalma) durumu
        3.Ayrılma (uzaklaşma) durumu
   - Belirteç (Zarf) Tümleci
   - Nesne (Doğrudan Tümleç)
        Geçişli Eylem
      Belirtili Nesne
      Belirtisiz Nesne
   - Tümcenin Öğeleri (Özet)
Sözcüğün Dilsel Görevi
   - Sıfat (Önad)
      Sıfatların Genel Özellikleri
      Sıfat (Önad) Tamlaması
      İyelik Öbeği
   - Belirteç (Zarf)
      Eylemi Belirten Belirteçler
      Sıfatı Belirten Belirteçler
      Belirteci Belirten Belirteçler
   - Adıl (Zamir)
      Kişi Adılları (Şahıs Zamirleri)
        a) Asıl kişi adılları
        b) Dönüşlü kişi adılı: KENDİ
      Gösterme Adılları (İşaret Zamirleri)
      Soru Adılları
        Soru belirteçleri (soru zarfları)
      Belirsizlik Adılları (Belgisiz Zamirler)
   - Sayı Sıfatları

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ VE ANLAMI
İle
      Bağlaç
      İlgeç (Edat)
İçin
Gibi
      İlgeç Göreviyle
      Ad ve Adıl Olarak
Kadar
Başka
      Sıfat Göreviyle
      Ad ve Adıl olarak
      İlgeç Göreviyle
Doğru
      Sıfat Göreviyle
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Belirteç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Karşı
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Sıfat Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
Ama (fakat, amma, lakin, ne ki, ne var ki, buna karşılık)
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Ancak
      Belirteç (Zarf) Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Yalnız
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Da (De)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Mı (mi, mu, mü)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Ki
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Daha
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Çok
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Pek
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle

SÖZCÜĞÜN YAPISI
Basit (Yalın) Sözcük
   - Kök
   - Kökün Özellikleri
      Kök, Tek Hecelidir
      Kök, Sözcüğün Başındadır
      Kök, Ek Alınca Ses Değişimine Uğramaz
      Kök, Ad ve Eylem Kök Olarak İkiye Ayrılır
      Eylem Kökü Tek Başına Kullanılamaz
   - Yansıma Sözcük
Türemiş Sözcük
   - Yapım Eki
   - Gövde
Türkçede Kimi Yapım ve Çekim Eklerinin Özellikleri
Belli Başlı Çekim Ekleri
   - Ad Durum Ekleri
      Yönelme Durumu
      Bulunma Durumu
      Ayrılma Durumu
      Belirtme Durumu
   - İyelik Ekleri
   - İlgi Ekleri
   - Aitlik Ekleri
   - Çoğul Ekleri
   - Küçültme Ekleri
      Eşitlik Durumu
   - Gibilik ve Benzerlik Ekleri
   - Eylem Çekim Ekleri
Belli Başlı Yapım Ekleri
   - Sözcüklere Değişik Görevler Yükleyen Ekler
Bileşik Sözcük
   - Bileşik Adlar
   - Oluşumlarına Göre Bileşik Sözcükler
        Anlam kayması yoluyla oluşanlar
        Ses değişmesi yoluyla oluşanlar
        Tür kayması yoluyla oluşanlar
   - Yapılarına Göre Bileşik Sözcükler
        Belirtisiz ad tamlaması biçiminde yapılanlar
        Sıfat tamlaması biçiminde yapılanlar
        Tümce biçiminde yapılanlar
   - Bileşik Eylemler
      A) Ad + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Yardımcı eylem
        Ses (hece) düşmesi
        Ses türemesi (ikizlenme)
      B) Eylem + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Bileşik Eylemler
      Yeterlik
        Yan anlamları
        Olumsuzu
      Tezlik
        Olumsuzu
      Sürerlik
      Yaklaşma

2. BÖLÜM: YAZIM KURALLARI
(İkinci Bölüm - İçindekiler)


3. BÖLÜM: TÜMCE (CÜMLE)
(Üçüncü Bölüm - İçindekiler)


4. BÖLÜM: DOĞRU VE İYİ ANLATIM
(Dördüncü Bölüm - İçindekiler)



www.1001Kitap.com





SÖZÜN ANLAMI


    Söz ile sözcük arasındaki ayrıma değinmeliyim önce. Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmaları yanıltmamalı; biz aralarına kesin bir çizgi çekmek zorundayız. Bir kere aralarında boyut farkı var. Sözcük (sonundaki -cük her ne kadar yapım ekiyse de tümden dışta bırakmadığı küçültme anlamının da katkısıyla) sözden küçük olandır gerçekten. Sözcük, bir anlam birimidir, tektir; her anlama bir sözcük düşer. Öyleyse, sözün sözcükten büyük olması için en az iki birim olma zorunluluğu vardır. Başka bir deyişle söz, en az iki sözcüktür. Sözcüklerin yan yana gelmesinde mantık belirleyici olur. "Mor elbise, mor dağlar" dendiğindeki uyumun, "mor ahlak" dendiğinde yitmesi bundandır. Mantıklı bağdaştırmalar üzerinde duracağız burada, hatta daha çok kalıplaşmış sözler üstünde. Peki, neleri sayabiliriz "söz" kapsamında? En az iki sözcükten oluşan bütün sözcük öbeklerini.

    İkilemeler
    Aynı sözcüklerin, yakın ve karşıt anlamlı sözcüklerin ya da ses benzerliği taşıyan sözcüklerin yinelenmesiyle oluşan sözcük öbekleridir.
  • Aynı sözcüğün yinelenmesiyle kurulanlar: iri iri, yeşil yeşil, hızlı hızlı...
  • Yakın anlamlı sözcüklerle kurulanlar: eş dost, bıkmak usanmak, kılık kıyafet...
  • Karşıt anlamlı sözcüklerle kurulanlar: ileri geri, aşağı yukarı, dost düşman...
  • Kimi zaman yalnızca ses benzerliği yeter ikileme kurmak için: eski püskü, eğri büğrü, abuk sabuk...
  • Kimi zaman da ilk sözcüğün, başındaki harfin yerine "m" konarak yinelenmesi: boncuk moncuk, ev mev, şaka maka...
  • Kimi zaman bunlara bile gerek kalmaz: bakkal çakkal, falan fıstık, falan filan...

    Sözcük Öbekleri
    İlgeç (edat) öbeklerinden tamlamalara kadar iki sözcükten oluştuğu halde temelde tek kavramı karşılayan bütün sözleri bu kapsamda düşünebiliriz. Görevleri değişebildiği gibi, anlamları da bağlama, yani tümcenin neresinde, nasıl kullanıldığına göre değişen bu öbeklerin anlamları üstünde, bu yüzden, durmaya pek gerek yok.

    Sabaha kadar, aşağı doğru, kitabın kapağı, sarı hırka...

    Söz Mecazı
Kimilerini "imge" sayabileceğimiz "söz mecazı", tanımını adında taşıyor aslında. Tek sözcüğün değil, sözün (en az iki sözcüğün) somut temel anlamından uzaklaşarak soyut bir yan anlam kazanması. Ali Püsküllüoğlu, Edebiyat Sözlüğü'nde şöyle tanımlıyor imgeyi:: "Yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimlerdir." Birkaç sayfa öncesine dönerseniz "mecaz"a da benzer bir tanım yaptığımızı göreceksiniz. Çünkü, temel anlamı somut tek sözcüğün, soyut yan anlam kazanması "mecaz", birden çok sözcüğün (söz) aynı işlemden geçmesi de "söz mecazı"dır.
    Deyimlerden tek farkı, deyimlerin kalıplaşmış, söz mecazının ise özgün oluşudur. Tıpkı deyimlerdeki gibi söz mecazını da düz anlamıyla algılamaya kalkmak, insanı gülünç duruma düşürebilir. Mustafa Ekmekçi, yazmanın, konuşmanın, hatta düşünmenin bile yasak olduğu 12 Eylül günlerinde, Cumhuriyet'teki köşesinde sık sık, "Satır aralarını okuyan okurlarım anlamıştır ne demek istediğimi." gibi tümceler kurardı. Bir arkadaşımın gazeteyi kaldırıp ışığa tuttuğunu, satır arasında ne yazdığını bulmaya çalıştığını anımsarım bugün bile. Üstelik çocuk falan değildi; ama satır arası okuma'nın, orada "açıktan açığa söylenmese de sezdirilen kimi şeyleri anlamak" demek olduğunu kavrayamamış.
    "Toprağının özsuyuyla beslenmek" sözünde sözgelimi, bilmediğimiz hiçbir sözcük yoktur; ama yine de hiçbir sözcük temel anlamında kullanılmamıştır. "Ülkesinin kültürünü özümlemek"biçiminde verebileceğimiz soyut anlam, "toprak", "özsu", "beslenmek" gibi temel anlamı somut sözcüklerle iletildiği için gözümüzde somutluk kazanmaktadır. Cemal Süreya'nın, Yunus Emre'yi anarken "Türkçenin süt dişleri"nden söz etmesi, uzaktaki İstanbul'u "feodaliteyi süpüren byıklarıyla" anlatması, hep birer imge örneği sayılabilir.

    Deyim
    En az iki sözcüğün kendi temel anlamlarını yitirerek, yeni ve soyut bir kavramı karşılamasıdır.     Bu tanımdan çıkarabileceğimiz ipuçlarından (satır aralarını okumaktan) başlayarak deyimlerin özelliklerini sıralamaya çalışalım şimdi:
  1. Tek sözcüklü deyim olmaz. Öyleyse tek bir sözcüğün "deyim anlam"ından söz etmek doğru değildir. Sözcüklerin oluşturduğu "deyimin anlamı"ndan söz edilebilir ancak.
  2. Deyimi oluşturan sözcükler TA'ya (temel anlamlarına) bir biçimde bağlı olmakla birlikte, bütünüyle TA taşımaz.
  3. Deyimin karşıladığı kavram, anlatılması güç, soyut bir kavramdır. Deyimi oluşturan sözcüklerin ise TA'ları somut. Öyleyse deyim, bir "somutlaştırma" olayıdır. (O zaman bir soru: Somutlaştırma ile ne farkı var deyimin? Çok basit. Somutlaştırma, tek sözcükle yapılır; deyim ise en az iki sözcük olmak zorundadır.)
  4. Deyimlerin, özellikle Türkçe açısından bize gösterdiği kimi gerçeklere de şöylece bir baktıktan sonra özelliklerine geçeceğim. Deyim bilmeyen kişinin Türkçeyi bütün olanaklarıyla kullanmasından söz edemeyiz; çünkü deyimler, gerçekten Türkçenin önemli bir zenginliğidir. Ancak, Türkçenin deyim bakımından bu kadar zengin olması, bize aynı zamanda Türkçenin yoksulluğunu da göstermez mi? Halk (deyimi halk yapar), sözcük olarak karşılığını bulamadığı soyut kavramları karşılamak üzere oluşturur deyimleri, öyleyse Türkçenin en önemli zenginliği sayılan deyimler, aynı zamanda aydın ve sanatçılarımızın, Türkçenin soyut kavram gereksinmesini karşılamakta yetersiz kaldığının da göstergesidir.
  5. Deyim, kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun bir (tek) soyut anlamı karşılar.
  6. Kalıplaşmıştır. Hem biçim olarak hem anlam olarak. Sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişi, sözcüklerden giderek deyimin anlamını çıkaramaz. Biçimsel kalıplaşma: Deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Deyim başka dile sözcük sözcük çevrilemez; dil içi çeviri bile yapılamaz. "Başı çekmek": Önde gitmek, lider olmaktır. "Baş" ile "kafa" sözcükleri yakın anlamdadır; ama "baş" yerine "kafa" sözcüğünü koyarsak eski deyimle ilgisi olmayan, bambaşka bir deyim çıkar karşımıza: "Kafayı çekmek." Bu yeni deyimin öncülükle değil içki ile ilişkisi vardır ancak. Anlamsal kalıplaşma: Deyim bir bütün olarak hangi anlama geliyorsa hep o anlama gelir. Kişilerin deyimi başka anlamda kullanma çabası, olsa olsa onların Türkçeyi iyi bilmediklerini kanıtlamaya yarar. "Etekleri tutuşmak" ve "etekleri zil çalmak" deyimlerinin ikisi de "acele, telaş" anlamı içerir; ama ilkinde bir panik durumu, ikincisinde ise sevinçli bir telaş anlamı gizlidir. Birbirine çok yakın bu iki deyim bile birbirinin yerine kullanılamaz.
  7. Bir durumu, bir davranışı, bir duyguyu anlatır. En çok bu özelliğiyle atasözünden ayrılır.
  8. Bir zamanlar halkın, sözü dinlenen kişileri tarafından yapılmış icatlardır. Halkın ortak malı olmaları, halkın ortaklaşa üretimi gibi algılanmamalıdır. Deyimi de ilk söyleyen birileri vardı. Ancak beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak malı olmuştur deyimler; tıpkı anonim halk edebiyatı ürünü olan türküler, maniler gibi.
  9. Halk tarafından benimsenecek, kullanılacak kadar beğenilmesi koşuluyla her an, yeni deyimler oluşabilir.
  10. Çoğu "-mak, -mek"le bittiği için, kişiye ve zamana göre çekimlenebilir: "Saçı(mı/m) süpürge et(tim/ti/miş)" Ancak tümce biçiminde olan deyimler de vardır. "Atı alan Üsküdar'ı geçti." gibi, "Gelen ağam, giden paşam." ya da "Dışı seni yakar, içi beni." gibi.


    Atasözü
    Bir deneyimi, birikimi aktarırken değer yargısı oluşturan ve değer yargılarını yaşatan, akılda kalıcı, özlü sözlerdir.
    Atasözlerinin özelliklerini maddelerken bu tanımdan yola çıkalım:

  1. Atasözü bir deneyimi, bir birikimi aktarır. Ellerinde yazıya geçirme olanağı bulunmayan halk bilgeleri, kendi yaşadıkları deneyimi (ki deneyim, yaşayarak edinilir) ve birikimi (birikim için uzun yaşamaya gerek yok; genç yaşta zengin bir birikim edinmek mümkün) ancak sözle aktarabilirlerdi, öyle de yapmışlar.
  2. Kişilerin değer yargıları olduğu gibi, toplumların da değer yargıları vardır. Adını anımsayamadığım eski bir Afrika kabilesinde kendi başının çaresine bakamayan aile büyüğünü götürüp ormanın derinliklerine bırakmak büyük oğula düşen ve savsaklanamayacak bir görevken bizim toplum yapımızda büyüğün ölmesini beklemek ya da bunu beklediğini hissettirecek biçimde konuşmak bile ayıptır. "Ayıp", toplumsal değer yargılarına ters düşmekten başka bir şey değildir zaten. Atasözleri bu değer yargılarını oluşturmakla kalmaz, sürmesini de sağlar.
  3. Pek çok atasözünde akılda kalıcılığın sağlanması için ölçüden, uyaktan, söz sanatlarından yararlanılmıştır. "Ak akçe kara gün içindir."de "ak" ve "kara" sözcükleri karşıtlık (tezat) kullanımına örnek gösterilebilir. "Sakla samanı, gelir zamanı" atasözünde "saman-zaman" sözcükleriyle hem tam uyak sağlanmış hem de aruz ölçüsüyle "imale" yapılmış gibi, "saman"ın "zaman"a benzer biçimde, son hecesinin uzun okunması sağlanmıştır.
  4. Atasözleri özlü sözlerdir." demiştik "özlü" sözcüğünden, yoğun, az sözcükle çok anlam ileten, derin anlamları anlaşılmalıdır. Atasözleri gerçekten yüzyılların süzgecinden geçerken bütün fazlalıklarından arınmış, öz olarak kalmış sözlerdir.
  5. Deyimden farklı olarak söz değil, tümcedir atasözleri; çünkü bütün atasözleri bir yargı bildirir.
  6. Her ne kadar atalarımızın sözleriyse de tıpkı deyimler gibi, başlangıçta bir kişi tarafından bulunmuş, yaratılmış sözlerdir. Bütün atalara mal edilmesi, ilk söyleyeninin unutulması kadar, toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş olmasıyla da ilgilidir.
  7. Deyimde temel anlam tümüyle ölü bir anlamken atasözünde TA da doğrudur. Ancak atasözünde de asıl kastedilen TA'nın arkasındaki anlamdır. "Ayağını yorganına göre uzat." atasözünde uzatmazsan ayağın dışarıda kalır, üşütür, hastalanırsın, anlamı doğrudur; ama atasözünün asıl söylemek istediği bu değil, "harcamalarını bütçene göre yapmazsan zor durumda kalırsın" anlamıdır.
  8. Kalıplaşma özelliğiyle deyime benzer; ama deyimden farklı olarak atasözleri, tümce olduğu için, başka dile çevrilebilir.
  9. Kişilerin ve toplumun değer yargıları değiştikçe atasözlerinden de öne çıkanlar, geriye itilenler olur. Sözgelimi, ben yaştakilerin çocukluğunda en çok duydukları atasözleri tasarrufa özendirenlerdi. Tüketim toplumu haline geldikçe bu atasözleri duyulmaz oldu. Yine bir zamanlar geçerli olan "Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya." gibi, "Peyniri saklayan deri, kadını saklayan eri." gibi, "Kadının saçı uzun, aklı kısa." gibi atasözlerinin ilettiği yargılar, günümüz toplumunca benimsenemeyeceğinden bu sözler, ancak şaka yollu kullanılmaktadır.
  10. Atasözleri tümce olduğu için deyimler gibi çekimlenemez.


    Özdeyiş (Vecize):
    Aslında "imzalı sözlerdir" diye tanımlamam yeterli; çünkü atasözlerinden en önemli farkı budur özdeyişlerin. Adı üstünde, onlar da "öz"lü sözdür; ancak, söyleyeni bellidir. Çoğu kez sınıfta tartışma açmak için sorduğum soruyu burada da sorayım: "Peki, söyleyeni belli olmazsa, unutulursa özdeyişlerin atasözüne dönüşme olasılığı var mıdır?" Yanıtını da ben vereceğim mecburen: Vardır; üstelik yüksektir bu olasılık. Ancak bir de koşul vardır: imzasız, söyleyeni unutulmuş bir özdeyişin atasözüne dönüşmesi için hem biçimce, atasözü gibi akılda kalıcı, hatta ölçülü / uyaklı olması gerekir hem de halkın değer yargıları ve daha önce verilmiş anonim ürünlerle içerik açısından benzer özellikler taşıması. Ziya Paşa'nın "Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir" ya da "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi beyitlerindeki görüşler, "Kızını dövmeyen, dizini döver" diyen halkın değer yargılarıyla örtüşecektir; ama Ziya Paşa'nın terkibibendinde geçen bu türdeki söyleyişlerin orada dile getirildikten sonra mı yaygınlaştığı; yoksa zaten atasözlerinden mi alındığı çok da belli değildir. Bir de örneğin, Beethoven'in, "Güzel müzik, erkeklerin kalbini yakmalı; kadınların gözünü yaşartmalıdır." özdeyişi, Beethoven tarafından söylendiği unutulsa da cıvıl cıvıl halk ezgileri yapmış bir toplumca, kendi eserlerini dışlama tehlikesi getireceği için benimsenmeyecektir. Aynı biçimde Nietzsche'nin, "Gençler, başınızın üstüne şu levhayı asıyorum: 'Sert olunuz.'" özdeyişi de kendi çocuğunu, olası belalardan uzak tutmak için "Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demesi" yönünde uysallaştıran, "El öpmekle dudak aşınmaz." diye eğiten bir halkın beklentisiyle örtüşmeyecektir.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>