FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

Öğretenlere ve Öğrenenlere
Türkçe Dilbilgisi
Feyza Hepçilingirler, Öğretenlere ve Öğrenenlere Türkçe Dilbilgisi



KAPAK
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
1. BÖLÜM: SÖZCÜK
(1. Bölüm - İçindekiler)
SÖZCÜĞÜN ANLAMI
Kavram
Anlam
   - Temel Anlam
   - Yan Anlam
Sözcüğün Yan Anlam Kazanma Yolları (Aktarmalar)
   - Deyiş Aktarmaları
      İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin Doğaya Aktarılması
      Doğa Adlarının ve Özelliklerinin İnsana Aktarılması
      Duyular Arasındaki Aktarmalar
      Somutlaştırma
   - Ad Aktarması
      Dolaylama
Eylemlerin Yan Anlam Kazanması
Sözün Anlamı
      İkilemeler
      Sözcük Öbekleri
      Söz Mecazı
      Deyim
      Atasözü
      Özdeyiş (Vecize)
Tümcenin Anlamı

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ
Sözcüğün Tümcedeki Görevi
   - Yüklem
      Yüklemin Özellikleri
   - Özne
      Öznenin Özellikleri
   - İyelik Ekleri
   - Ad Tamamlaması
      Belirtili Ad Tamlaması
      Belirtisiz Ad Tamlaması
   - Özne-Yüklem Uyumu
      Tekillik-Çoğulluk Bakımından
      Kişi Bakımından
Tümleç
   - Dolaylı Tümleç
        1.Yaklaşma (yönelme) durumu
        2.Bulunma (kalma) durumu
        3.Ayrılma (uzaklaşma) durumu
   - Belirteç (Zarf) Tümleci
   - Nesne (Doğrudan Tümleç)
        Geçişli Eylem
      Belirtili Nesne
      Belirtisiz Nesne
   - Tümcenin Öğeleri (Özet)
Sözcüğün Dilsel Görevi
   - Sıfat (Önad)
      Sıfatların Genel Özellikleri
      Sıfat (Önad) Tamlaması
      İyelik Öbeği
   - Belirteç (Zarf)
      Eylemi Belirten Belirteçler
      Sıfatı Belirten Belirteçler
      Belirteci Belirten Belirteçler
   - Adıl (Zamir)
      Kişi Adılları (Şahıs Zamirleri)
        a) Asıl kişi adılları
        b) Dönüşlü kişi adılı: KENDİ
      Gösterme Adılları (İşaret Zamirleri)
      Soru Adılları
        Soru belirteçleri (soru zarfları)
      Belirsizlik Adılları (Belgisiz Zamirler)
   - Sayı Sıfatları

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ VE ANLAMI
İle
      Bağlaç
      İlgeç (Edat)
İçin
Gibi
      İlgeç Göreviyle
      Ad ve Adıl Olarak
Kadar
Başka
      Sıfat Göreviyle
      Ad ve Adıl olarak
      İlgeç Göreviyle
Doğru
      Sıfat Göreviyle
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Belirteç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Karşı
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Sıfat Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
Ama (fakat, amma, lakin, ne ki, ne var ki, buna karşılık)
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Ancak
      Belirteç (Zarf) Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Yalnız
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Da (De)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Mı (mi, mu, mü)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Ki
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Daha
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Çok
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Pek
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle

SÖZCÜĞÜN YAPISI
Basit (Yalın) Sözcük
   - Kök
   - Kökün Özellikleri
      Kök, Tek Hecelidir
      Kök, Sözcüğün Başındadır
      Kök, Ek Alınca Ses Değişimine Uğramaz
      Kök, Ad ve Eylem Kök Olarak İkiye Ayrılır
      Eylem Kökü Tek Başına Kullanılamaz
   - Yansıma Sözcük
Türemiş Sözcük
   - Yapım Eki
   - Gövde
Türkçede Kimi Yapım ve Çekim Eklerinin Özellikleri
Belli Başlı Çekim Ekleri
   - Ad Durum Ekleri
      Yönelme Durumu
      Bulunma Durumu
      Ayrılma Durumu
      Belirtme Durumu
   - İyelik Ekleri
   - İlgi Ekleri
   - Aitlik Ekleri
   - Çoğul Ekleri
   - Küçültme Ekleri
      Eşitlik Durumu
   - Gibilik ve Benzerlik Ekleri
   - Eylem Çekim Ekleri
Belli Başlı Yapım Ekleri
   - Sözcüklere Değişik Görevler Yükleyen Ekler
Bileşik Sözcük
   - Bileşik Adlar
   - Oluşumlarına Göre Bileşik Sözcükler
        Anlam kayması yoluyla oluşanlar
        Ses değişmesi yoluyla oluşanlar
        Tür kayması yoluyla oluşanlar
   - Yapılarına Göre Bileşik Sözcükler
        Belirtisiz ad tamlaması biçiminde yapılanlar
        Sıfat tamlaması biçiminde yapılanlar
        Tümce biçiminde yapılanlar
   - Bileşik Eylemler
      A) Ad + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Yardımcı eylem
        Ses (hece) düşmesi
        Ses türemesi (ikizlenme)
      B) Eylem + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Bileşik Eylemler
      Yeterlik
        Yan anlamları
        Olumsuzu
      Tezlik
        Olumsuzu
      Sürerlik
      Yaklaşma

2. BÖLÜM: YAZIM KURALLARI
(İkinci Bölüm - İçindekiler)


3. BÖLÜM: TÜMCE (CÜMLE)
(Üçüncü Bölüm - İçindekiler)


4. BÖLÜM: DOĞRU VE İYİ ANLATIM
(Dördüncü Bölüm - İçindekiler)



www.1001Kitap.com





SÖZCÜĞÜN YAN ANLAM KAZANMA
YOLLARI (AKTARMALAR)


    Ayraç içine yazdığım kısa addan da anlaşılacağı gibi, halk genel olarak bir varlığa verdiği adı, onunla benzerlik ya da parça - bütün ilişkisi içinde gördüğü başka bir varlığa aktararak yan anlam kazandırır sözcüklere. Bunları da sınıflandırırsak alt bölümlemeleri şöyle gösterebiliriz:


    DEYİŞ AKTARMALARI
    İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin
Doğaya Aktarılması

    Şimdi epeyce eskilere gidelim. Dilin bulunma, yaratılma sürecine. Çünkü insan icadıdır dil; hiçbir dili tanrılar bulup insanlara armağan etmemiştir. İnsan, yeryüzü serüveni içinde, iki ayağı üstünde doğrulup doğayı tanıma ve adlandırma aşamasına geldiğinde nereden başlamıştır adlandırmaya? Bundan önce söylenmesi gereken ise şu: Önce, gördüğü varlıkları adlandırmış olduğunu kabul ederiz insanoğlunun. Doğayı tanıması ve ona egemen olması için, önce etrafında gördüğü varlıklara birer ad bulması gerekmiştir. Hareketi görüp eylemleri keşfetmesi, Thomsen'in iddiasına göre, toprağı ekip biçmeye başlamasından, ektiği tohumun boy atmaya başladığını, meyve verdiğini görmesinden sonra. Adlandırmadığı varlığın, kendisinin olamayacağı bilinciyle önce varlıklara adlar vermiş büyük büyük büyük atalarımız. Bu işe nereden başladıklarını soracak durumda değiliz. Hiçbirini sonsuz uykusundan uyandırıp, "Sahi, siz ne yapmıştınız? Önce hangi varlıkları adlandırmıştınız?" deme şansımız yok. Elini uzatıp gösterdiği yükseltiye "dağ" demeden önce, eline "el" demesinin daha mantıklı olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden öncelikle adlandırılanların, insanın kendi organları olduğunu düşünüyoruz.



    Önce "göz" demiş olacağını düşünüyoruz atalarımızın. "Göz, kulak, burun, ağız, dil, diş, yüz..." Kendi organlarını tek tek adlandırarak kabaca tanımasından sonra doğaya yöneldiğini, orada kendi organlarına bir açıdan benzeyen varlıklar gördüğünde o varlığa da aynı adı verdiğini varsayıyoruz. Kendi burnuna benzettiği bir çıkıntı gördüğünde ona da burun demekte tereddüt etmemiş. Adanın burnu, ayakkabının burnu, kayığın burnu vb. Böylece organ adları çok anlamlı olmuş. Bütün dillerde böyle bu. İnanmayanlar için İngilizce sözlükten "hand" (el) maddesini açıp bakıyorum. İşte anlamları: "El; el gibi uzuv (maymun ayağı, şahin pençesi, ıstakoz kıskacı); kudret, yetki, selahiyet; parmak, işe karışma; maharet, hüner; el yazısı, imza; yardım; usta; yetki sahibi kimse; işçi, amele; taraf, yan; saat yelkovanı veya akrebi; atın yüksekliğini ölçmeye yarayan bir ölçü (on santimetre); alkış; iskambilde el, sıra; oyun; hevenk; tütün yaprağı demeti." Sonra "el"in, yanına aldığı başka sözcüklerle kazandığı yan anlamlar sıralanmış; minicik sözlük harfleriyle iki sütuna yakın anlam.
    Yalnız kendi organlarına verdiği adları doğadaki varlıklara aktarmakla kalmamış insanoğlu, kendisindeki kimi özelliklere verdiği adları da doğaya aktarmış. İşitmeyen kulağına "sağır" demişse attığı odunu, kömürü umursamayan, bir türlü ısıtmayan sobaya da "sağır soba"; görmeyen gözüne "kör" demişse çıkmayan sokağa, kesmeyen bıçağa, çözülmeyen düğüme de aktarmış "kör" sözcüğünü; onlara da "kör" demiş. Ahmet Arif: "Demir kapı, kör pencere/ Yastığım, ranzam, zincirim/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim / Zulamdaki mahzun resim/ Haberin var mı?" derken kör sözcüğünü aynı biçimde kullanmış. Anımsayın, Pınar Kür'ün bir öykü kitabının adı Bir Deli Ağaç'tır. insana ait bir özelliğin adını, ağaca aktarmış Pınar Kür de. Eğer şair ve yazarlarımız bu işlemeyi Türkçe açısından kayıp sayabileceğimiz o 600 yıl boyunca da yapsalardı kimbilir ne kadar iyi yerlere gelmişti bugün Türkçe!

    Doğa Adlarının ve Özelliklerinin
İnsana Aktarılması

    İnsanın kendi organlarını adlandırmakla işe başladığını söylemiştim az önce. Bu adlandırmayı tamamladıktan sonra doğaya dönmüş insanoğlu; çok acelesi olduğundan, kendisini kabaca adlandırdıktan sonra doğaya bakmış. Dili yettiğince doğayı adlandırdıktan sonra dönüp yeniden kendisine baktığında, daha adlandırmadığı birçok şey olduğunu görmüş vücudunda.
    Göze "göz" deyip geçmiş; ancak bölümlerini adlandırmamış gözün. Kulağa "kulak" demiş; ama içindeki kemikleri belki de henüz varlıklarını bilmediğinden, adlandırmamış. Sonradan da "çekiç, örs, üzengi" derken nereden bulmuş bu adları? Daha önce kendi elleriyle yaptığı araç gerecin adını vermiş bu kez de kendi kemiklerine. Öbür kemiklerimiz de öyle; çoğunun adı doğadan alınma: "kaval, leğen, elmacık. .." Beynini koruyan, birbirine geçmiş kemikleri tasa benzetmiş; "kafatası" demiş adına. Kalp kuşunu koruyan kaburgalar, kafes gibi gelmiş gözüne; "göğüs kafesi" demiş ona da. El parmaklarının en küçüğüne "serçe parmak" demesi ne hoştur! Bakmış orada, küçük, işlevsiz gibi görünen; ama sevimli mi sevimli bir parmakçık var. "Bunun adı ne olsun? Hadi buna da 'serçe parmak' diyelim." demiş. Sezen Aksu'nun "Minik Serçe" oluşu da doğadan insana bir aktarma değil mi?
    Doğada gördüğü kimi özelliklere verdiği adları da aktarmış kendisine. "Bodur" sözcüğünü önce maki türü bitkiler için kullanmışsa, dalga geçmek istediği arkadaşına da "Bodur Sülo" diye takılmış. Benim bir öykü kitabımın adı, Eski Bir Balerin'dir mesela. Türkçede eski, insan dışındaki varlıklar için kullanılır; insan için yaşlı denir. Ben de o balerini nesneleştirmek için vermiştim o adı. (Türkçenin İngilizceye göre bir zenginliği daha! İngilizcede insan için de eşya için de aynı sözcük kullanılır: "old".) Kız çocuklarına verdiğimiz adların çoğu çiçek adıdır; yani doğadan alınma adlar. Durmadan kendi ailesinden söz eden öğretmenler gibi olduğumun farkındayım. Oğlumdan ve kocamdan söz etmeyeceğim de kızımın adının Pelin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kendisine adının Latince karşılığının "Artemisia absinthum" olduğunu söyleyecek halimiz yoktu. "Pelin ne demek?" diye sorduğunda "karın ağrısına iyi gelen bir ot" olduğunu söyledik. Kendisine bir ot adı verdiğimiz için bize kırılıp kırılmadığını hiç söylemedi; umarım memnundur adından. Kız çocuklarımıza ot, çiçek adları verdiğimiz gibi, erkek çocuklarımıza da hayvan adları vermekten hoşlanırız. Bu arada en yararlı hayvanların hakkı yenir; onlar oğlan çocuklarına ad olarak verilmez de en vahşi, en yırtıcı hayvanlarınkiler verilir: Aslan, kaplan, kartal, şahin, doğan... Öbürlerini, o yararlı olanlarını söylemiyorum. Kitabımızı eşekle, inekle doldurmayalım şimdi.

    Duyular Arasındaki Aktarmalar
    Çeşitli duyu alanlarına ait sözcükler de kendi duyu alanı kapsamından alınıp başka bir duyuya aktarılmış. Örneğin "sert", dokunma duyusuyla ilgili bir sözcükken "sert ses"te işitmeye, "sert içki" de tatmaya, "sert koku"da koklamaya, "sert adam"da görmeye aktarılmış. Zaten beş duyumuz var. Arada bir, kendi temel anlamında da kullanıldığını düşünürsek bütün duyularımız için kullanabiliyoruz "sert" sözcüğünü demek ki! Tabii algıladığımız şeyin sert olması koşuluyla. "Ekşi" sözcüğü, tatmayla ilgilidir; ama "ekşi koku" dendiğinde koklamaya geçmiş olur. "Tatlı", tat alma duyusuyla ilgilidir; ama "tatlı söz" dendiğinde işitmeye, "tatlı çocuk" dendiğinde görmeye geçer.

    Somutlaştırma
    Temel anlamı somut olan sözcüklere soyut bir yan anlam kazandırılmasıdır. Bu tanım, aklınızı karıştırmış olabilir. Sözcüklere soyut yan anlam kazandırılıyorsa üstteki başlığın da "soyutlaştırma" olması gerekmiyor mu? Hayır, gerekmiyor. Sözcükler soyut anlam kazanıyor; ama iletilmeye çalışılan anlam bu sayede somutluk, görünürlük kazanıyor. Anlatmaya çalıştığım anlam olayı, sözcüklerin soyutlaştırılması yoluyla anlamın somutlanması demek oluyor. Şimdi örneklere geçtiğimde daha iyi anlaşılacak. "Bir bitkiyi üretmek için toprağa tohum atmak ya da gömmek" gibi somut bir anlam taşıyan "ekmek" eylemi, "bir şeyin başlamasına yol açacak nedenleri hazırlamak" ("fesat tohumları ekmek"te olduğu gibi) anlamına geldiğinde soyutlaşmıştır; ama kendisi soyutlaşırken "insanların kötülük düşünmesine yol açmak" gibi soyut bir anlamı da somutlaştırmıştır. Şimdi de tersinden anlatmayı deneyeyim. Varlığı ile yokluğu belli olmayan, dikkati çekmeyen, kendini gösteremeyen bir arkadaşınız var diyelim, onun bu durumunu anlatmak epeyce zor; çünkü soyut bir durum bu. İşte bu zorluğun üstesinden gelmek için "silik" sözcüğünü kullandınız mı somutlaştırmaya başvurdunuz demektir. Silik sözcüğü, arkadaşınızın bu durumunu, söylediğiniz kişinin gözünde somutlaştırdı. Oysa silik sözcüğünün temel anlamı nedir? Son derece somut bir anlam: "Üstündeki yazı ve çizgiler silinmiş, bozulmuş, aşınmış olan".
    Arkadaş'lı bir örnek daha vereyim: Bu kez arkadaşınız sevimsiz, kimseye güler yüz göstermeyen, her şeye, herkese uzak duran biri. Onu en iyi anlatan sözcük, "soğuk" olurdu, değil mi? Oysa "soğuk" nedir aslında? Dokunma duyusuyla algılayabileceğimiz (yani somut), düşük ısıya sahip olma durumudur. Yine aynı şeyi yapmış olduk. Anlatılması zor bir durumu ya da kavramı, herkesin zihninde zaten bir çağrışımı olan somut bir sözcükle anlattık; böylece sözcük soyutlaşırken, iletmeye çalıştığımız anlam somutlaştı; yani amacımıza ulaşmış olduk. Amacımız, her zaman, daha iyi anlatabilmek. Şimdi somutlaştırmanın bilinen adını da söyleyebilirim artık: MECAZ. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım şey, mecazdı. Bunu niye baştan söylemediğime gelince. .. Bir mecaz tanımı var ki kafamızda illet bir şeydir: "Bir sözcüğün sözlük anlamı dışında kullanılması." Bir kere sözlük anlamı nedir? Sözcüğün bütün anlamları sözlükte yok mu? Diyeceksiniz ki "temel anlam" kastediliyor. Yine yanlış. Temel anlam dışındaki bütün anlamlar mecaz değildir ki! "Yüz" sözcüğü, "çehre, surat" anlamına gelir; bu, sözcüğün temel anlamıdır. "Yastığın yüzü, yorganın yüzü" dediğimizde temel anlam değildir; peki, mecaz mıdır? Mecaz da değildir. Yalnızca yan anlamdır. Mecaz bir yan anlamdır; ama bütün yan anlamlar mecaz değildir.
    Bir sözcüğün mecaz anlam taşıması için, somuttan soyuta geçmesi şarttır. Başka bir sözcüğü, "burun" sözcüğünü alalım şimdi.

Burun Karadenizlilerin burnu kemerli olur.
(duyu organı, TA-somut)
Adanın kuzeyindeki burnun üstündedir
evi. ("çıkıntı", YA-somut)
Adamda bir burun, bir burun; burnundan
yanına varılmıyor, ("kibir", YA-soyut);
yani somutlaştırma; yani MECAZ.


    Sıklıkla başvurduğumuz bir anlam olayıdır somutlaştırma. Türkçenin temelde somut bir dil olduğunu az önce söylemiştim. Sözcüklerimizin en büyük bölümü somut anlam taşıdığından, soyut anlamları iyi anlatabilmek için biraz da zorunlu olarak başvururuz somutlaştırmaya. Yani "mecaz" adı verilen anlam olayı çok önemlidir.


    AD AKTARMASI
    Bir adın, kendisiyle ilgili, ilişkili, onun kapsamı içinde bulunan başka bir adın yerine kullanılmasıdır. Deyiş aktarmalarında asıl belirleyici, iki kavram arasındaki benzerlik ilişkisiyken (örneğin "göz" sözcüğünü, "iğnenin gözü" biçiminde kullandığımızda organ olan göz ile iğnenin deliği arasında bir benzerlik ilişkisi kurmuşuzdur.) burada ilişki, kavramların, birbirinin kapsama alanında bulunmasından ibarettir. Daha kısa yoldan anlatma isteğine yanıt veren bir anlam olayıdır ad aktarması. "Okul" sözcüğünü düşünelim. Nedir okul? "Öğrenimin sağlandığı yer." Tanımı geniş tutmuyorum, herkes okulun ne olduğunu biliyor. "Okul boyanıyor." dediğimizde, "o yer" boyanıyormuş, bunu anlarız. Peki, "Okul dağıldı." dediğimizde? Deprem sonrası görüntülerindeki gibi mi? Çimentosu, demiri, doğraması kopmuş, ayrılmış mı birbirinden? Hayır; okuldaki öğrencilerin, o günkü öğrenimlerini bitirip evlerine gitmek üzere okuldan çıktıklarını anlıyoruz. Öyleyse "okul" burada "öğrenciler" yerine kullanılmış. Öğrenci, okulun çağrışımları arasında bir sözcük. Onun bir parçası, öyleyse parçanın yerine, bütün kullanılmış. Sezon başında ilanlar görürüz: "1 Ekimde perdeler açılıyor." Hangi perdeler? Evlerimizde, o güne kadar açmadığımız perdeleri bile o gün açmamız mı emrediliyor. Yok, kimse böyle anlamaz zaten. 1 Ekimde tiyatro sezonu başlıyormuş. Burada da "perde", tiyatronun kapsamı içinde bir sözcük ve "tiyatro" yerine kullanılmış. Yani burada da bütünün yerine parça geçmiş.
    "Orhan Veli'yi çok severim." diyen kişiye, "Tanır miydin rahmetliyi?" demez kimse; çünkü Orhan Veli derken kaşını gözünü değil, şiirlerini kastettiğini bilir. Günlük yaşamda o kadar sık kullanılır ki ad aktarması! Dolmuşa bindiniz. Arkanızdan biri, omzunuza vurup bir on milyonluk uzatıyor burnunuza doğru. "Bir Taksim." Şeytana uymayıp söylenmiyorsunuz adama, parayı alıp şoföre uzatıyorsunuz: "Bir Taksim." Taksim'i mi satıyoruz; ne oluyor? On milyona mı gidiyor Taksim? Asıl söylemeniz gereken şey şu: "Bu on milyondan, Taksim'e kadar olan yola belirlemiş olduğunuz ücreti alıp kalanını geri verir misiniz?" Şoföre böyle söyleseniz, hele yoğun bir trafikte, canı burnuna gelmiş bir şoförse, döver sizi. O da biliyor "Bir Taksim"in ne anlama geldiğini, siz de. Öyleyse lafı uzatmaya ne gerek var?
    Anlaşıldığını varsayarak ad aktarmasının, daha çok bilinen adını açıklayabilirim artık: Mecazımürsel. Bunun ders olarak anlatılması da gariptir çoğu kez. "Hocam, ben bu mecazımürseli anlamadım." diyen öğrenciye, sinirlenmişse öğretmeni, sözcükleri ters yüz edince anlaşılabilirmiş gibi, "Çocuğum," der. "Ne var anlaşılmayacak, mürsel mecaz işte!" Ad aktarmasıyla akrabalığından dolayı, tam burada "dolaylama"ya da değinelim.

    Dolaylama
    Dolaylama ile ad aktarması arasında hem yakınlık hem de karşıtlık ilişkisi vardır; çünkü dolaylama, ad aktarmasının bir türüdür; ama daha az sözcük kullanılmasını değil, süs uğruna daha çok sözcük kullanılmasını gerekli kılar. Yani ad aktarması sözcük tasarrufu sağlarken dolaylama sözcük israfıdır.
    Nedir dolaylama? Tek sözcükle anlatılabilecek bir kavramın çok sözcükle süslü ve dolaylı yoldan anlatılmasıdır. Atatürk dendiğinde herkes Mustafa Kemal'i anlayacağı halde "büyük kurtarıcı", "ulu önder" gibi anlatımların tümü de "Atatürk" adına bağlı çağrışımlar olduğundan ad aktarması; aslından daha çok sözcük gerektirdiğinden dolaylamadır. Kıbrıs yerine "yavru vatan", aslan yerine "ormanlar kralı", turizm için "bacasız sanayi", kömür için "kara elmas" sözlerinin kullanılması hep birer dolaylama örneğidir.
    Görüldüğü gibi sözcükler, ait olduğu kavramdan başka bir kavrama aktarıldığında yan anlam kazanıyor. Bu, daima dilin içinde olur. Bir sözcük tek basınayken temel anlamdadır. Yanına koyduğumuz sözcüğün anlamından etkilenerek anlamını değiştirir. Bu etkileşimi bir çeşit çarpma eylemi gibi düşünmek mümkün. "Üst" sözcüğünü ele alalım ve ona matematiksel bir değer verelim; a olsun değeri. Hatta a'ya değer biçmek de bizim elimizde; a'nın değerinin de 5 olduğunu düşünelim. Şimdi yanına başka sözcükler getireceğim; şeyler. ("Şey"in matematiksek karşılığı x değil midir?) "Evin üstü", "toprağın üstü" diye kullandığımızda anlamı değişmedi; yani 5x = 5. Çünkü "üst", temel anlam olarak, "bir şeyin yukarı, göğe bakan yanı" demekti; hâlâ o demek. "Ev" ve "toprak" sözcükleri "üsf'un anlamını değiştirmedi; onların matematiksel değeri 1. Bizim 5'imiz de hâlâ 5. Şimdi "üst" sözcüğünün yanına, onun anlam değerini değiştirecek başka sözcükler getireceğim sırasıyla. "Karpuzun üstü", "topun üstü" dediğimde "yukarı bakan yan" anlamı gitti, bitti. Burada "üst", yanındaki sözcüklerle girdiği etkileşimden dolayı "dış, yüzey" anlamı kazandı. "Üst"ün değeri artık 5 değil. Yanındaki sözcüğün etkileme gücüne göre yeni bir değer kazandı. Bu yuvarlak cisimlerin değeri 2 olsa, bizim "üst"ün değeri 10 oldu. "Çocuğun üstü" (çamur oldu.), "Adamın üstü"(nde eski bir palto vardı.) örneklerinde "üst" sözcüğü, "giysi, giyecek" anlamı kazandı; yine değişti anlamı. "Paranın üstü", "üst kat", "üstyan", "üst makam" vb. örnekleri tek tek incelemeyeceğim; ne demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum.
    Sözcüklerin yan anlam kazanması başlangıçta ozanların, yazarların, sözlerini etkili kılma çabasından doğmuştur. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım bütün anlam olayları "söz ve anlam sanatları"nın kapsamındadır. Edebiyat derslerinden anımsadığımız bütün o "istiareler, "kinaye"ler, şairlerin bize zorluk çıkarmak ve anlamamızı zorlaştırmak için yaptıkları şeyler değildir; tümünün temelinde bir anlam kaygısı, daha iyi anlatabilme çabası vardır, insandan doğaya aktarmalar kapalı eğretileme (istiare); doğadan insana aktarmalar da açık eğretileme (istiare) kapsamında düşünülebilir. Bunların temelinde hep benzetme (teşbih) vardır. Kimi kavramlar arasındaki yakınlıklardan yararlanarak, zayıfı anlatırken güçlüyü anma sanatı diye tanımlayabileceğimiz benzetme, aktarmaların temelini oluşturur. Birinin kurnazlığından söz edildiğinde "tilki" denmesi, büyük olasılıkla "tilki gibi kurnaz" benzetmesinden doğmuştur. Buraya "Söz ve Anlam Sanatları" diye bir ara başlık koymuyorum. O bilgilere ekleyeceğim pek bir şey yok; söz sanatlarının çoğunun anlam olayı olduğunu bildikten sonra o ezber bilgiye pek ihtiyacımız da yok.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>