FEYZA HEPÇİLİNGİRLER

Öğretenlere ve Öğrenenlere
Türkçe Dilbilgisi
Feyza Hepçilingirler, Öğretenlere ve Öğrenenlere Türkçe Dilbilgisi



KAPAK
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
1. BÖLÜM: SÖZCÜK
(1. Bölüm - İçindekiler)
SÖZCÜĞÜN ANLAMI
Kavram
Anlam
   - Temel Anlam
   - Yan Anlam
Sözcüğün Yan Anlam Kazanma Yolları (Aktarmalar)
   - Deyiş Aktarmaları
      İnsan Organ Adlarının ve Özelliklerinin Doğaya Aktarılması
      Doğa Adlarının ve Özelliklerinin İnsana Aktarılması
      Duyular Arasındaki Aktarmalar
      Somutlaştırma
   - Ad Aktarması
      Dolaylama
Eylemlerin Yan Anlam Kazanması
Sözün Anlamı
      İkilemeler
      Sözcük Öbekleri
      Söz Mecazı
      Deyim
      Atasözü
      Özdeyiş (Vecize)
Tümcenin Anlamı

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ
Sözcüğün Tümcedeki Görevi
   - Yüklem
      Yüklemin Özellikleri
   - Özne
      Öznenin Özellikleri
   - İyelik Ekleri
   - Ad Tamamlaması
      Belirtili Ad Tamlaması
      Belirtisiz Ad Tamlaması
   - Özne-Yüklem Uyumu
      Tekillik-Çoğulluk Bakımından
      Kişi Bakımından
Tümleç
   - Dolaylı Tümleç
        1.Yaklaşma (yönelme) durumu
        2.Bulunma (kalma) durumu
        3.Ayrılma (uzaklaşma) durumu
   - Belirteç (Zarf) Tümleci
   - Nesne (Doğrudan Tümleç)
        Geçişli Eylem
      Belirtili Nesne
      Belirtisiz Nesne
   - Tümcenin Öğeleri (Özet)
Sözcüğün Dilsel Görevi
   - Sıfat (Önad)
      Sıfatların Genel Özellikleri
      Sıfat (Önad) Tamlaması
      İyelik Öbeği
   - Belirteç (Zarf)
      Eylemi Belirten Belirteçler
      Sıfatı Belirten Belirteçler
      Belirteci Belirten Belirteçler
   - Adıl (Zamir)
      Kişi Adılları (Şahıs Zamirleri)
        a) Asıl kişi adılları
        b) Dönüşlü kişi adılı: KENDİ
      Gösterme Adılları (İşaret Zamirleri)
      Soru Adılları
        Soru belirteçleri (soru zarfları)
      Belirsizlik Adılları (Belgisiz Zamirler)
   - Sayı Sıfatları

SÖZCÜĞÜN GÖREVİ VE ANLAMI
İle
      Bağlaç
      İlgeç (Edat)
İçin
Gibi
      İlgeç Göreviyle
      Ad ve Adıl Olarak
Kadar
Başka
      Sıfat Göreviyle
      Ad ve Adıl olarak
      İlgeç Göreviyle
Doğru
      Sıfat Göreviyle
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Belirteç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Karşı
      Ad olarak (Ad Türünden)
      Sıfat Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
Ama (fakat, amma, lakin, ne ki, ne var ki, buna karşılık)
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Ancak
      Belirteç (Zarf) Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Yalnız
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Belirteç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle (Ama'nın işlevlerinde kullanılır)
Da (De)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Mı (mi, mu, mü)
      İlgeç Göreviyle
      Bağlaç Göreviyle
Ki
      Bağlaç Göreviyle
      İlgeç Göreviyle
Daha
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Çok
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle
Pek
      Ad Olarak
      Sıfat Göreviyle
      Asıl Belirteç Göreviyle
      Sıfatı Belirten Belirteç Göreviyle
      Belirteci Belirten Belirteç Göreviyle

SÖZCÜĞÜN YAPISI
Basit (Yalın) Sözcük
   - Kök
   - Kökün Özellikleri
      Kök, Tek Hecelidir
      Kök, Sözcüğün Başındadır
      Kök, Ek Alınca Ses Değişimine Uğramaz
      Kök, Ad ve Eylem Kök Olarak İkiye Ayrılır
      Eylem Kökü Tek Başına Kullanılamaz
   - Yansıma Sözcük
Türemiş Sözcük
   - Yapım Eki
   - Gövde
Türkçede Kimi Yapım ve Çekim Eklerinin Özellikleri
Belli Başlı Çekim Ekleri
   - Ad Durum Ekleri
      Yönelme Durumu
      Bulunma Durumu
      Ayrılma Durumu
      Belirtme Durumu
   - İyelik Ekleri
   - İlgi Ekleri
   - Aitlik Ekleri
   - Çoğul Ekleri
   - Küçültme Ekleri
      Eşitlik Durumu
   - Gibilik ve Benzerlik Ekleri
   - Eylem Çekim Ekleri
Belli Başlı Yapım Ekleri
   - Sözcüklere Değişik Görevler Yükleyen Ekler
Bileşik Sözcük
   - Bileşik Adlar
   - Oluşumlarına Göre Bileşik Sözcükler
        Anlam kayması yoluyla oluşanlar
        Ses değişmesi yoluyla oluşanlar
        Tür kayması yoluyla oluşanlar
   - Yapılarına Göre Bileşik Sözcükler
        Belirtisiz ad tamlaması biçiminde yapılanlar
        Sıfat tamlaması biçiminde yapılanlar
        Tümce biçiminde yapılanlar
   - Bileşik Eylemler
      A) Ad + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Yardımcı eylem
        Ses (hece) düşmesi
        Ses türemesi (ikizlenme)
      B) Eylem + Yardımcı Eylemden Oluşan Bileşik Eylemler
        Bileşik Eylemler
      Yeterlik
        Yan anlamları
        Olumsuzu
      Tezlik
        Olumsuzu
      Sürerlik
      Yaklaşma

2. BÖLÜM: YAZIM KURALLARI
(İkinci Bölüm - İçindekiler)


3. BÖLÜM: TÜMCE (CÜMLE)
(Üçüncü Bölüm - İçindekiler)


4. BÖLÜM: DOĞRU VE İYİ ANLATIM
(Dördüncü Bölüm - İçindekiler)



www.1001Kitap.com





ANLAM

    Tasarım ve çağrışımların toplamıdır.
    Felsefenin temel konularından biri olmuştur insanoğlunun nasıl öğrendiği. Yüzlerce yıl filozoflar bunu tartışmışlar. İnsan doğduğunda bir şeyler biliyor ve yeryüzü serüveni boyunca bunları anımsayıp öğrendiğini mi sanıyor; yoksa beynimiz boş bir levha halinde mi doğduğumuzda? Bilim el attıktan ve kesin sonuca ulaştırdıktan sonra felsefenin konusu olmaktan çıkar ya pek çok şey, "epistemoloji (bilgi kuramı)" için de böyle olmuş bu. Bilim, öğrenmenin beyinde DNA iplikçikleriyle oluşturulan bağlantılarla olduğunu bulduktan sonra felsefe bırakmış bu konunun peşini. Beyindeki bu faaliyet insanın gözlerine, bakışlarına bile yansır gerçekten, öğretmenseniz iyi bilirsiniz. Dersi dinleyen öğrencilere şöyle bir baktığınızda kimin anladığını kimin anlamadığını bakışlarından çıkarırsınız. Birtakım şeyleri sürekli ezberleyenlerin gözlerine baktığınızda da görebilirsiniz bu dediğimi. Çoğu bön bön bakar, gözlerinde trene bakan bir ineğinkinden daha fazla ışıltı, daha fazla parlaklık bulunmaz. Oysa öğrenmekte olan insanın gözleri ışıl ışıldır. Almakta olduğu bilgiyi eskileriyle ilişkilendirmiş ve yerli yerine oturtmuştur. Ezber ise bu söylediğimden tümüyle farklıdır. Ezber, bir bilgiyi hiçbir yere dayamadan beyinde tutmaya çalışmaktır; anlama ise o bilgiyi öncekilerle bağlantılandırmak. Dişçi bile, takma bir dişi sağındaki solundaki dişlere bağlar; yapıştırdığı yerde tek başına duramayacağını bilir. Sözü uzattım, kesiyorum. Biz yine sözcüğün anlamına dönelim.
    Bir beyinde bir sözcükle ilgili kayıt yoksa o beyinden o sözcüğün anlamıyla ilgili bir tanım, bir bilgi çıkmaz. Sözgelimi ben şimdi size "mip" nedir, diye sorsam; sorduğum anda bir bilgisayarın "enter" tuşuna basılmış gibi zihniniz o zamana dek yapılmış tüm kayıtları gözden geçirecek ve böyle bir kayda rastlanmadığını size bildirecek. Üstelik bu işi, dünyanın en hızlı bilgisayarını hasedinden çatlatacak bir hızla yapacak. Öyle bir kayıt yok. Demek ki bu sözcüğün anlamını bilmiyorsunuz. Bilseniz çok şaşardım zaten; çünkü şimdi, yazarken uydurdum bu "sözcük"ü. Böyle bir sözcük yok. Ama mip yerine ev deseydim hemen bir ev resmi belirecekti gözünüzde ve evle ilgili "aile, yuva, eşya" vb. çağrışımlar. Bu sözcüğün anlamını da bunlardan çıkaracaktınız. Zihninizdeki tasarım ve çağrışımı birleştirip "içinde insanların yaşadığı yapı" diye anlamını söyleyiverecektiniz.



    Şimdi de soyut ve somut anlamlı sözcüklerin ne olduğuna bakalım. Biliyorum, hepimizin zihninde "elimizle tutup gözümüzle gördüğümüz" diye bir ezber var. Bir sözcüğün somut anlamlı olup olmadığını anlamak için her seferinde gidip o varlığı ellememiz gerekmez. Beynimizde tasarım ve çağrışım yaptıran her kavram somut, bu kavramın karşılığı olan anlam da somut anlamdır. Biraz daha "somut" söylemeye çalışayım. Beş duyu organımızın herhangi biriyle algıladığımız bütün kavramlar somuttur. Sözgelimi "ses" sözcüğünü düşünün. Elimizle tutup gözümüzle görmüyoruz diye somut olmadığını mı düşüneceğiz? Olur mu? Fizikte başlı başına bir alandır, bir konudur ses. Fizikte (metafizik sözcüğünü ve kavram alanını da anımsayarak) somut olanın ta kendisidir. Ben burada "limon" örneğini vermekten çok hoşlanırım. Özellikle de ballandırırım. Tahtaya "limon" yazıp tasarımını, çağrışımını belirledikten sonra "Bakın," derim öğrencilere. "Elimde limon falan yok. Oysa üç-beş tane limonu bir güzel yıkadıktan sonra, üstünde su damlacıklarıyla bir tabağa koyup buraya getirebilirdim ve gözünüzün önünde cırt diye kesip suyunu, birilerinize yalatarak eksiliğini gösterebilirdim size. Öyle yapmadığım halde ağzınız sulandı, değil mi?" Gerçekten de ben böyle ballandırarak (pardon, sulandırarak) anlattığımda, ben dahil, hepimizin ağzı sulanır. Ben de fırsat eğitimi yaratıp "Gördünüz mü?" derim. "Yalnızca sözcüğü duydunuz. Duyduğunuz anda beyninize uyarı gitti. Biliyor muydu beyniniz bu sözcüğü? Biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki yalnız size anımsatmakla kalmadı; salgı bezlerinize kadar ulaştı bilgi; salgı bezleriniz su koyverdi." Böylece anlamın öyle uzaklarda bir yerlerde olmadığını, kafamızın içinde tarafımızdan aranmayı beklediğini söylemiş olurum onlara.
    Dediğim gibi, tahtaya da çizerim şöyle:



    Soyut anlama geçtiğimde de "aşk" ve "sevgi" sözcüklerini yazarım tahtaya.


    Öğrencilerimiz hangi yaşta olurlarsa olsunlar, bu sözcükleri tahtada görmeye pek alışık değildirler; o yüzden dikkat kesilirler. Amacım bu fırsattan yararlanıp Türkçenin güzelliğini, zenginliğini göstermektir onlara; ama aşkı ve sevgiyi özellikle karşılaştırırım. En katışıksız sevginin anne sevgisi olduğunu, annelerinin nasıl da üstlerine titrediğini anlattıktan sonra aşka geçer, kimi gazete haberlerini anımsatırım. Adam sevgilisini 37 yerinden bıçaklıyor. "Niye yaptın?" diyorlar. "Âşıktım abi." diyor. Hani sevgi, korur gözetirdi! Aşk öldürüyor. Dahası, aşkın, öldürmenin bağışlanabilir nedeni olduğu düşünülüyor. "Öğrenmekte olduğunuz Batı dillerini düşünün," diyorum. "Aşk ve sevgi çoğunda aynı sözcükle ifade ediliyor. Oysa bunlar aynı kavramlar değil. Gördünüz mü Türkçenin zenginliğini?"
    Bu arada, bizim, sevgilisini 37 yerinden bıçaklayan hayali âşığı anlatırken bir fırsat daha yaratıp simge (sembol) ile tasarım arasındaki farka da değinirim. "Aşk tasarım yapıyor mu?" diye sorup "Hayır!" yanıtını aldıktan sonra birkaç kişi mutlaka sağa sola çizilen kalp resimlerini anımsar. Onların aklına gelmezse ben getiririm. "Hani parklardaki banklara, ağaçlara kazınan kalpler vardır. Onlar ne peki?"
    Bizim hayali âşığa bir kez daha iş düşer. Daha âşık olmamış, âşık olacağı kişiyi arama dönemindedir. Hıdrellez gelmiştir. Hızır ile İlyas senede bir gün ya deniz kıyısında ya bir su kenarında buluşacaklardır. Hızır karadakilerin yardımına koşmakta olduğu için karadan, İlyas denizdekileri koruduğu için denizden gelecektir. İnsanlar da onların buluşma yerleri olacağını varsaydıkları yerlere, deniz kıyılarına, su kenarlarına koşmakta, "Biri görmezse öteki görür, dileğimi gerçekleştirir." diyerek kavuşmak istedikleri şeyleri çizmektedirler çakıl taşlarıyla. Ev isteyen ev resmi çizer kumların üstüne, araba isteyen araba resmi. Peki bizim âşık adayımız ne çizecek? O yaşa gelmiş, adam gibi bir aşk yaşamamış. Nasıl anlatacak doğru dürüst bir aşk yaşamak istediğini? O da bir kalp resmi yapıyor. Çünkü başka türlü anlatamıyor. Tasarımı olsa istediği şeyin, onu çizecek; ama tasarımı yok. işte o yüzden bir simge buluyor o şeye, simgeyle anlatıyor. Demek ki neymiş? Hiçbir duyu organıyla algılayamadığımız kavramın anlamı soyuttur. Peki, temel anlam, mecaz anlam, gerçek anlam falan gibi sözler dolaşıyor ortalıkta. Onlar nedir?

    TEMEL ANLAM (GERÇEK ANLAM)
    Bir sözcüğün tek başına olduğu zamanki anlamı, ilk anlamıdır.
    Bu "ilk" sözcüğünden, aklımıza ilk gelen anlam da anlaşılabilir, sözlükteki sıralamada " 1" numarayla gösterilmiş olan anlam da. İkisi de doğrudur. Merak eden, hatta etmeyen de (çünkü sözlük karıştırmak güzeldir, çok zevklidir) sözlüğe baksın. Anlamlar numaralanmıştır ve "1" numaralı anlam, daima temel anlamdır. Tanımın aklımıza ilk gelen bölümü de açıklama gerektirir. Herkesin aklına ilk o anlam niye gelsin? Ayrıca kimi sözcüklerin yan anlamları temel anlamlarından daha yaygın kullanılmaktadır. Bu ölçüte pek güvenemeyiz; ama, tek başına olduğu zamanki ölçütüne güvenebiliriz. Tek tek anımsadığımız sözcüklerin çoğunda temel anlam gelir aklımıza ilk.
    Temel anlam somut da olabilir soyut da. Türkçede genellikle sözcükler somut anlamlıdır. Soyut anlamlı sözcüğümüz az olduğu için, temel anlamı somut sözcüklere soyut anlam yükleyerek (ki biraz sonra anlatacağım bu konuyu) karşılarız soyut kavramları. Bir halkın diline bakarak yaşamı nasıl algıladığı anlaşılabilir. Türkçeyi anadili olarak benimseyenler, dünyayı somut olarak algılamaktan hoşlananların soyundan gelmekte demek.

    YAN ANLAM
    Bir sözcüğün, başka sözcüklerle ilişkisi sayesinde kazandığı anlamların tümüdür. Sözcüğün dilin içinde, kullanımda kazandığı anlamlardır bunlar. Hiçbir sözcük tek basınayken yan anlam kazanmaz. Yan anlamlar da somut ve soyut olabilir. Temel anlamı somut olan sözcüklerin ilk sıralardaki anlamları somut, sonrakiler soyut olur genellikle. Anlam, suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi genişler. Taşın ilk değdiği nokta temel anlamdır. Bu anlam somutsa taşa en yakın halka, temel anlama da en yakın somut anlamdır. Merkezdeki temel anlamdan uzaklaşıldıkça anlam da soyutlaşır.



    "Yem" sözcüğünü ele alalım şimdi. Temel anlamı nedir? Türk Dil Kurumu'nun 1983 baskılı Türkçe Sözlük'ünden bakarak yazıyorum:
    Yem: 1. Hayvan yiyeceği. 2. Kuş ve balık tutmak için tuzağa bırakılan ya da oltaya takılan yiyecek ya da yiyecek görüntüsündeki nesne. 3. mec. Birini aldatabilmek için hazırlanmış düzen; kullanılan kimse ya da şey.
    Fark etmişsinizdir, mecaz anlam diye ayrı bir başlık koymuyorum; çünkü onun da yan anlam kapsamında, yan anlamlardan biri sayılması gerektiğini düşünüyorum.
    Burada "eşseslilik" ("sesteşlik") konusuna da biraz girelim. "Sesteş" sözcüklerle temel anlam-yan anlam ilişkisi karıştırılmamalı. Sesteş (adı üstünde) ortak seslerden kurulu sözcükler demek. Bu sözcükler arasında anlam ilişkisi aranmaz. Aransa da bulunmaz. Zaten aynı ya da yakın anlam söz konusu olsaydı bunların adı "sesteş" değil, "anlamdaş" olurdu. "Yüz" sözcüğünü düşünelim şimdi, ikisi ad (isim), ikisi eylem (fiil) olmak üzere dört ayrı "yüz" sözcüğü var.
    Yüz (1): Doksan dokuzdan sonra gelen sayının adı ve bu sayıyı gösteren işaret, 100.
    Yüz (2): Başta, alın, göz, burun, ağız, yanak ve çenenin bulunduğu ön bölüm, sima, çehre, surat.
    Yüz- (3): Kol, bacak, yüzgeç gibi organların özel hareketleriyle su yüzeyinde ya da su içinde ilerlemek, durmak.
    Yüz- (4): Derisini çıkarmak, derisini soymak.
    Bu sözcüklerin yukarıya aldığım anlamları temel anlam. 3. ve 4. "yüz" sözcüklerinin yanına koyduğum çizgi, bunların eylem kökü olduğunu göstermek üzere, bundan sonra da kullanacağımız bir işaret. Şimdiden alışmakta yarar var. Bu "yüz"ler, temel anlamlarına bağlı olarak yan anlam da kazanır mı? Elbette. İlki terim (matematik terimi, öyle ya!) olduğu için, terimlerle ilgili de bir bilgi sıkıştıralım bu araya. Terim, bilindiği gibi, bir bilim, sanat, meslek dalıyla ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan sözcüktür. O yüzden terimler pek fazla yan anlam kazanmaz. Pek fazla, dedim; çünkü kazananları da vardır ve açıkçası özel bir alanda kullanılmak üzere sunulan sözcükler sınırlarını o alanın dışına taşırdıklarında dili zenginleştirir. Bu söylediğime örnek olarak "açı" sözcüğüne bakalım. Terim olmasının yanı sıra... "benim açımdan...", "bakış açısı"kullanımlarındaki gibi, "görüş, bakım, yön" gibi yan anlamlar kazanmıştır ve ne iyi etmiştir, öteki "yüz" sözcüklerinin temel anlamlarına bağlı olarak kazandıkları yan anlamları hepimiz biliyoruz. Ben yine de birini ele alıp açıklayayım. İkinci "yüz" sözcüğü, önce "suyun yüzü, yapının yüzü, yastığın yüzü, yorganın yüzü" gibi somut anlamlar kazandıktan sonra "Adam, yüzsüzün biri." tümcesindeki gibi soyut bir anlam kazanıyor. Öteki "yüz" sözcükleri için de durum bu. Demek her biri bağımsız birer sözcük. Tek şanssızlıkları y, ü, z sesleriyle ifade edilmiş olmaları. Birine "yüz", ötekine "züy" denseydi de olurdu; ama denmemiş. Sesteşlik yalnız Türkçede değil, bütün dillerde vardır. Hiçbir dil için yoksulluk işareti sayılmadığı gibi Türkçe için de sayılmamalıdır.
    Yukarıda terimlerle ilgili olarak söylediklerim, terim olmayan sözcükler için elbet bütünüyle geçerlidir. Yine de önce şu soruyu sormakta yarar var: Sözcüklerin yan anlam kazanması dil açısından olumlu mudur, olumsuz mu? Bunu sorup sınıflarda öğrencileri birbirine düşürmeyi çok severim. Birbiriyle çelişen yanıtlar verilebilir bu soruya. Bir sözcüğün pek çok yan anlamının bulunması, o sözcüğün anlam yönünden şişmesine, giderek kendi anlamını bile netlikle karşılayamamasına yol açabilir. Ancak, şu da düşünülmeli. Dünyada o kadar çok kavram var ki bu kavramların tümünü ayrı sözcüklerle karşılamaya kalksaydık milyonlarca değil, milyarlarca, belki trilyonlarca sözcüğümüz olurdu. Bu sözcükleri öğrenmeye ömrümüz yetmezdi. Ardımızdan, "Tam dili sökmek üzereydi, rahmetli oldu." denecek durumlara düşerdik. Bir dilin zenginliğini sözcük sayısıyla ölçme alışkanlığını biliyorsunuz. Doğru mu bu? "Türkçe, İngilizce kadar zengin bir dil değildir; çünkü İngilizcedeki sözcük sayısı şu kadar, Türkçedeki ise bu kadar." diye karşılaştırma yapanları çok duymuşuzdur. Ben sinir olurum böylelerine. Sanırsınız ki Türkçedeki bütün sözcükleri biliyorlar; ama bildikleri bu sözcükler anlatmak istedikleri derin anlamları iletmelerine yetmiyor. Besbelli hiç sözlük karıştırmamışlar, akıllarına takılan bir sözcük için sözlüğe baktıklarında bilmedikleri onlarca, yüzlerce sözcükle karşılaşmamışlar. Önemli olan, dilin çok sayıda sözcüğe sahip olması değil, bütün anlamları karşılayacak olanağa sahip olup olmadığıdır. Eğer Türkçe, söylendiği gibi yoksul bir dil olsaydı dünyanın en zengin dili olduğu söylenen İngilizceyle yazılmış kitapların hiçbiri Türkçeye çevrilemezdi. Bu dediğim, "Türkçeyi zenginleştirmekten vazgeçelim." anlamına gelmiyor elbette. Ama dilimizle ilgili aşağılık kompleksinden kurtulalım. Türkçe sağlam bir dildir. O kadar sağlamdır ki yüzyıllarca yüzüne bakmadığımız halde yok olup gitmemiş, aramayı akıl ettiğimizde onu bıraktığımız sağlamlıkta bulabilmişiz. Osmanlı dönemini kastediyorum bunları söylerken. 600 yıl kısa bir süre sayılmaz, değil mi? Düşünülürse Fransa'da romantizm akımı 40-50 yıl sürmüştür ve bu süre yalnız Avrupa'da değil, dünyada birçok şeyin eskisi gibi olmayacak kadar değişmesine yetmiştir. Biz bütün Osmanlı dönemi boyunca Türkçenin yüzüne bakmamışız; yazıdan, edebiyattan uzak tutup konuşma diline indirgemişiz onu; ama yanıldığımızı anladığımızda dipdiri bulmuşuz bıraktığımız yerde. Halk ozanlarının, halk hikayecilerinin desteğiyle elbette. Okuryazar takımının dışladığı Türkçeyi halk, dilinden hiç düşürmemiş o yüzyıllar süren unutkanlık süresince. Toparlıyorum: Sözcükler sayılarının çokluğuyla zenginleştirmez dili, yüklendikleri yan anlamların çokluğuyla zenginleştirir. O zaman Türkçeyle ilgili soruyu şöyle soralım: Türkçe, sözcüklere yan anlam kazandırılma ölçütüne göre zengin bir dil midir? Değildir; çünkü usta şair ve yazarların üstlenmesi gereken yan anlam kazandırma işi, Türkçede halka bırakılmıştır. Halk elinden geleni yapmıştır; ama anlamı tek sözcükle karşılayamadığı durumlarda daha çok deyim uydurma yolunu seçmiştir. Peki, halkın yan anlam kazandırma yollan nelerdir? Halk hangi yöntemlerle yan anlam kazandırır sözcüklere?


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>