HALK EDEBiYATI ÜSTÜNE
BİRKAÇ SÖZ


    Uzun yıllar Halk Şiirimizin büyük ustalarının oluşması üstüne Sabahattin Eyuboğluyla konuşmalar yaptık, kimi zaman bu konuşmalar bir tartışmaya da dönüşüyordu. Vardığımız sonuç da kimi zamanlar bir oluyordu.
    Yunus Emre kimdi, bu büyük şiiri nasıl yapmıştı, Pir Sultan, Karacaoğlan kimdi, Dadaloğlu büyük, öfkeli sesini nereden almıştı?
    Bu büyük ustalar arasında Karacaoğlan benim en bildiğimdi. Karınca kararınca onun üstünde araştırmalarım vardı. Derlenmemiş bir kaç şiirini de gençliğimde derlemiş, Karacaoğlanın nereli olduğu üstüne de yirmi yaşlarımda bir küçük araştırma yayımlamış, Karacaoğlanın Çukurovalı olduğunu örneklere dayanarak tanıklamıştım. Yirmi yedi yaşıma kadar Çukurovada kalmış, Karacaoğlan üstüne bir hayli araştırmalar yapmıştım. Karacaoğlanın yaşamı üstüne Çukurovada konuşulan birtakım söylentileri de derlemiştim. Karacaoğlan, bu büyük usta kimdi, neydi, şiirini nasıl oluşturmuş, üç yüz yıl dilden dile nasıl günümüze kadar gelmişti?
    Bilim adamları Karacaoğlanın 17. yüzyılda yaşadığını saptıyorlar. Bu, daha önce mi, daha sonra mı kesinlikle bilinmiyor. Bilinmesi de olanak dışı. Yaklaşımlar birtakım olasılıklara dayanıyor. Bu olasılıkların gerçek olup olmaması üstünde durmamak gerek. Karacaoğlan ortaya çıktığından bu yana Türkmende yaşayagelmiştir. Bir halk Karacaoğlanı çağlar boyunca yaratmıştır. Benim üstünde durduğum öz buydu.
    Karacaoğlan büyük bir kişiliktir. Elbette ki köklü bir geleneğin sonucudur. Türkmenin uzun şiir geleneği onu yaratmıştır. Gene Türkmen onu yüzyıllarca dilden dile günümüze getirmiştir.
    Çağlar boyu Karacaoğlan günümüze kadar Türkmenle bütünleşmiştir. Bu büyük kişiliği halk yüzlerce yıl su altında kalmış çakıl taşı gibi arındırmış, güzelleştirmiştir.
    Benim üstünde durduğum, kesine yakın kural saydığım, büyük halk şairlerinin büyük, çağa uygun, halkın istemlerine karşılık veren kişilikler olmalarıdır. Bu büyük kişilikler yöresinde de halkın kendini yeniden çağlar boyunca yarattığıdır. Yukarda söylediklerimi bugünden giderek tanıklayabiliriz.
    Örneğin Karacaoğlanın bir şiirini ele alalım. Örneğin, "Derdile sevincim yıkışır dağlar" diye bitenini. Bu şiirin türlü türlü varyantı vardır. Her çağda, her bölgede halk bu şiiri kendi isteğine göre değiştirmiştir. Halk şiirinin dilden dile gelirken değişmesi, daha da güzelleşmesi kurallardan birisidir. Dilden dile gelirken değişmeyen çok az halk şiiri vardır, belki de yoktur. Şiiri öğrenen her kişi ya da her usta o şiiri kendine, kendi isteğine, kendi çağına göre değiştiriyor. Bir de büyük şairlerin, yakın şiirlerinin bölgelerce değiş tokuşu var. Karacaoğlanın bir şiiri Orta Anadoluda Pir Sultana, Pir Sultanın bir şiiri Çukurovada Karacaoğlana malediliyor. Karacaoğlanın "Nasihat" adlı bir şiiri buna çok güzel bir örnek. "Dinle sana bir nasihat edeyim / Hatırdan gönülden geçici olma / Yiğidin başına bir hal gelince / Onu yadellere açıcı olma", ilk okuyuşta bunun bir Karacaoğlan şiiri olduğu anlaşılır. Pir Sultanın yaşam karşısında davranışı, düşünüşü apaçık belli olduğu gibi, Karacaoğlanınki de bellidir. Çukurova söyleyişiyle, Çukurovanın sünni Türkmen düşünüşüyle, Orta Anadolu halkının söyleyişi, Alevi düşünüşü, dünyaya bakışı çok ayrıdır. Ama bu iki büyük kişiliğin şiirlerinin birleştiği birçok yer de var. Karacaoğlanın "Nusihat" şiiri Orta Anadoluda Pir Sultana malediliyor da, Pir Sultanın "Teber çekip şu mağ'radan dışarı / Çıkalım bakalım nicolsa olsun" şiiri Karacaoğlana maledilemiyor. Elbette gezginci aşıklar Pir Sultanın öteki şiirlerini Çukurovaya getirdikleri gibi bu şiirini de getirmişlerdir. Örneğin Alevi kökenli hiçbir Pir Sultan şiiri Karacaoğlana maledilmemiştir, ama "Yüksekte enginde yatan erenler / Yetişin imdada aldı dert beni / Başım alıp hangi yere gideyim / Gittiğim yerlerde buldu dert beni / Oturup benimle ibadet kıldı / Yalan söyledi de yüzüme güldü / Yalın kılıç olup üstüme geldi / Çaldı bölük bölük böldü dert beni / Üstümüzden gelen boran kış gibi / Yavru şahin pençesinde kuş gibi / Seherde sabahta duran düş gibi / Çağırta çağırta aldı dert beni / Pir Sultan Abdalım gönlüm hastadır / Kimseye diyemem gönlüm yastadır / Bilmem deli oldu bilmem ustadır / Şöyle bir sevdaya saldı dert beni" şiiri Çukurovada Karacaoğlana maledilmistir. Bu şiirin de havası Pir Sultan havası, Pir Sultan deyişidir, öyleyse neden Karacaoğlana maledilmistir? Çünkü bu şiirde Alevilik ağır basmaz, daha çok genel insani bir tema söz konudur. Onun için bu şiir Çukurovada KaracaoğJanın olabilir. Çukurovada ben Karacaoğlanın diye birçok Pir Sultan şiiri topladım. Ama Aleviliği söyleyen bir tek şiir derlemedim. Demek ki halk kendi bölgesine uydurduğu, yakın bulduğu başka bölgenin büyük bir şairinin şiirini de kendi bölgesinin büyük şairene maledebiliyor.
    Bir de o bölgenin irili ufaklı bütün gelmiş geçmiş şairlerinin en güzel şiirlerini, odak noktası olmuş köklü büyük şairine malediyor. neğin Çukurovada şiirleri bilip de yaşamı üstüne hiçbir şey bilinmeyen bir Kul Halil var. Ben çocukken birçok şiirleri Torosta Andırın, Göksün köylerinde bilinirdi. Bu iyi şairin bütün şiirleri Torostan ovaya inince hemen Karacaoğlana malediliyordu. Biraz, belki de birçok olumlu değişikliğe uğrayarak. Bir de gene 19. yüzyılda yaşamış Çukurovada bizim köyün yanındaki Hürüuşağı köyünden olan bir Kul Abdurrahman vardı. Kul Abdurrahmanın şiirleri bizim yöremizde Kul Abdurrahmanın olarak biliniyordu. Bizim yöremizden biraz uzaklaşınca, Kozana, Osmaniyeye, Andırma gidince Kul Abdurrahmanın şiirleri hemen Karacaoğlanın oluyordu. Gene benim gençliğimde Kadirlinin Şabaplı köyünden benim de tanıdığım İbrahim adında bir şair şiirlerini Karacaoğlan adıyla söylüyordu. Böyle şiirlerini Karacaoğlan adıyla söylemiş birkaç Karacaoğlan daha biliniyor.
    Yıl 1941 'di. O yaz ben köylere ağıt toplamaya çıkmıştım. Kadirlinin, sonradan da öğretmenlik yaptığım Bahçe köyüne vardım. Orada bir türkücüden birçok ağıt derledim. Türkücü bu arada bana hiç yayımlanmamış bir de Karacaoğlan türküsü söyledi. Çok güzel bir türküydü, çok sevindim. Türkü şuydu :

Sabahınan bir taş attın
Kırdın belimi belimi
Bir gececik misafirdim
Tanrı zalimi zalimi

Yüksek uçar engin konar
Kötünün dalına döner
Kız ataşın bende yanar
Çıkmaz yalımı yalımı

Her bahçede selvi bitmez
Muhabbet serimden gitmez
Uzatırım kolum yetmez
Kırdın kolumu kolumu

Her bahçede bitmez söğüt
Dertliye kâr etmez öğüt
Kız sevdana düşen yiğit
İster ölümü ölümü

Karacaoğlan der bakarım
Malım mezada dökerim
Daha der ki dur bakalım
Bu kız deli mi deli mi
    Bahçe köyünde birkaç gün kaldıktan sonra Ceyhanın öte yanına geçip Osmaniye köylüklerine vurdum. Karacaoğlandan yeni bir şiir buldum diye de önüme gelene şiiri okuyordum. Araplı köyünde Çoluk Ökkeş, Çolak Ökkeş tütün kaçakçısıydı, Öksüzoğlan türkülü hikayesini Çukurda en güzel o söylerdi, ben türküyü bitirince çok kızdı. "Bu türkü Karacaoğlanın değil, Gavurdağlı Aşık Hacınındır," diye bağırdı. "Daha iki yıl önce bunu onun ağzından duydum, geçen yil da Bahçe köyünde Poyrazoğlunun evinde onlara ben söyledim, nasıl olmuş da Karacaoğlanın olmuş bizim Hacının türküsü, sanki Karacaoğlanın türküleri kendine yetmiyormuş gibi."
    Araştırdım ki, Çolak Ökkeş doğru, bir anda Karacaoğlanın oluvermişti Aşık Hacının türküsü. Sonra daha çok Aşık Hacı türküsü topladım Karacaoğlanın diye. Başka bir şey daha oldu, Karacaoğlandan sonra yetişmiş en büyük şair Dadaloğludur. Kozan, Kadirli, Feke yörelerinde de Karacaoğlanın birçok türküsünü Dadaloğluna malediyorlardı. Dikkat edelim, bu bölge Dadaloğlunun başkaldırdığı bölgedir. Hele Binboğa Aysarlarında Karacaoğlan hepten Dadaloğlu olmuştu. Çünkü artık Karacaoğlanın Dadaloğluyla günü dolmuştu. Başka bir çağ, başka bir gün yaşanmıştı. Dadaloğlu 1848 başkaldırmasında artık başkaldıran, savaşan, yenilen, iskan edilip perişan olan Türkmenin dili olmuştur. Yeni, başka bir çağla yepyeni sesi olan, Karacaoğlan kadar bir kişiliği olan başka büyük bir kişilik gelmişti. Artık halk şiirini bu büyük kişiliğin yöresinde oluşturuyor örüyordu. Çukurovada bundan sonra yetişen birçok şair artık Dadaloğlunun sesiyle konuşuyordu : Aşık Yusuf, kendisini Dadaloğlunun torunu diye tanıtıyordu. Onun oğlu Hakkı Tanıdoğan, gene onun soyundan geldiği bilinen Kozanlı Hacı Sözdoğuran hep hep Dadaloğlunun sesiydiler, öyle gür, tok, dövüşe hazır, öyle yönetime sonuna kadar çatan, başkaldırmış. Hele Avşarda yetişen şairler hep Dadaloğlunun gür, başkaldıran sesiydiler. Topraksızlığa, zulme, yönetime veryansın ediyorlardı. Artık Dadaloğlu Karacaoğlana ortak olmuştu.
    Örneğin Çukurovada türkülerin bağlantısına Karacalama diyorlardı, Karacaoğlandan dolayı. Dadaloğlunun Karacalaması, Kul Halilin, Süleyman Paşanın Karacalaması... Alevilerde de Şah Beyit diyorlardı bağlama beyitlere Şah Hatayiden dolayı... Pir Sultanın Şah Beyti, Kul Himmetin Şah Beyti... Yani türkülerin son beytinin, şair adı geçen bağlama beytinin...
    Yani bir büyük ozan geliyor çağa, damgasını basıyor o yöreye... Halk o ulu kişinin yöresini besliyor, zenginleştiriyor, kırk bin yıl sır; altında kalmış cilalanmış çakıl taşı gibi o şiiri işliyor, güzelleştiriyor çoğaltıyordu. Fazlasını, oluşmamışını atıyor, kendisi ona yeni yeni güzellikler katıyordu.
    Sabahattin Eyuboğluna göre, bu kişilik büyük bir kişilik değil de halktan herhangi bir kişilik olamaz mıydı? Onun gönlü böyle bir büyük kişilikten yöne değil de halkın içinden çıkmış boz bir kişilikteydi. Halk yaratıyor yapıyorsa o kişilik neden herhangi bir kişilik olmasındı... Bu konuşmalar yıllar yılı sürdü. O örnekler buldu, ben örnekler buldum. Bu yıllar yılı süren konuşmaları saptayabilseydik bugün elimizde epeyce ilginç yaklaşımlar olurdu. Ben de düşünüyorum da yöresinde bugün büyük şiirler oluşturulmuş kişiler niçin orta bir kişilik olmasın? Ama bir de kişiliğini bildiğimiz yakın bir şair geliyor akla, Dadaloğlu... Dadaloğlu şimdi bile Avşarda büyük, kutsal bir kişiliktir. Hem şiir kişiliği, hem de düpedüz etken bir kişilik...
    Bizim halk şiirimizin bugün bile yaşayan olanaklarından gidilseydi, köklü bir bilimsel araştırmaya dayandırılsaydı yukardaki savlarımız edebiyat araştırmaları için dünyaya kaynaklık edebilirdi. Homerosun kim olduğunu buradan giderek daha gerçekçi bir yaklaşımla bulabilirdik. Homerosun kişiliği bu yöntemle daha bir açıklığa kavuşmuş olurdu. Homerosu yıllar boyunca halk, şairler kuşağı ne kadar yaratmış, onun büyük kişiliği bu ulu şiiri nasıl oluşturmuş, oluşmasına yardımcı olmuş?
    Ağıtları, anonim halk şiirini, masalları, türkülü halk hikayelerini halk kendisi yüzyıllar boyunca işleye işleye yaratmıştır. Destanların, tutkulu halk hikayelerinin gene bugünden de biliyoruz ki güçlü yaratıcıları kişilerdir. Sonra halk onları almış, kendisi, yüzyıllar boyunca işlemiştir. Çukurovada bir sürü Köroğlu söyleyen kişiyle karşılaştım. Gebeleli Murtaza, Küçük Mehmet, Kazmacalı Güdümen Ahmet, Haruniyeli Gök İsmail, daha birçoğu... Bunlar Köroğlu hikayelerine kendi anlatım damgalarını da vuruyorlardı. Murtazadan Köroğlunu öğrenen, büyük bir usta değil genç birisiyse, "ben," diyordu, "Murtazanın Köroğlusunu söylüyorum." öteki, "ben Güdümen Ahmedin Köroğlusunu söylüyorum" diyordu. Büyük anlatıcılar hikayeleri kendilerine yeniden yaratıyorlardı. Ben, küçücük bir bölge içinde, köyden köye, üç ayrı yerde, üç ayrı kişiden üç ayrı Köroğlu dinlediğimi biliyorum. Derlendi mi bilmiyorum, Çukurovadaki Köroğlu başkadır, diliyle, yapısıyla, kurgusuyla, dünya görüşüyle, Kars yörelerinde anlatılan Köroğlu bambaşkadır. Hele Azerbaycan Köroğlusu bambaşkadır. Bu sonuçtan çıkarak sonuca varırsak, çağlarca da destanlar, hikayeler değişiyor. Homeros, ya da Dedem Korkut, ya da öteki destanlar dilden dile çağımıza kadar gelselerdi kim bilir ne büyük değişikliklere uğrarlardı. Belki de bu destanlar şirndi Anadoluda bir iyice değişmiş olarak halkın arasında yaşıyorlardır. Şimdi bile o destanlardan bazı küçük parçalar, yaklaşımlar, kokular buluyoruz Anadoluda. Bir türküde, bir masal parçasında, bir türkülü hikayede...
    Biz bütün bunları yıllar yılı Eyuboğluyla tartışırken, örneklerimizi çoğunlukla ezberimizdeki türkülerden veriyorduk. Bir gün ben gene bir örnek vermişken, Eyuboğlu, "Yaz bunu be," dedi, önüme bir kağıt uzattı. Ben de yazdım. Bundan sonra bütün örnekleri aklımıza geldikçe yazalım, dedik. Yazdık da... Son yıllarda da, onun ölümünden birkaç yıl öncesine kadar da, yazmamızı sürdürdük. Bir gün Eyuboğlu, "Bak," dedi, "getir bakalım şu yazdıklarımızı..." Götürdüm. "Çoğalmış," dedi. "Gel seninle bunu bir seçmeler kitabı yapalım. Ama antoloji gibi falan değil." Gerçekten bu topladıklarımız bir kitap olurdu... "Olur," dedim. "Ama bir de kitaplara göz gezdirelim." Zor güç onu bu işe kandırdım. Bir süre de kitaplardan seçtik. Derlemenin adı için de, "öyle antoloji gibi falan bir ad koymayalım," dedi. Bu da iyi olurdu. Aklımıza geldikçe bundan sonra köşeye bir de adlar yazmaya başladık, işte o yazdığımız bir sürü ad arasından ben "Gökyüzü Mavi Kaldı"yı seçtim.

Kuş uçtu yuva kaldı
Gökyüzü mavi kaldı

Yaşar Kemal
8 Aralık 1977
Basınköy