Y a ş a r   K e m a l
Sabahattin Eyuboğlu


Gökyüzü Mavi kaldı




SABAHATTİN EYUBOĞLU İLE YAŞAR KEMAL
BU KİTABA NEDEN VE NASIL ÇALIŞTILAR

    İmeceden hoşlanırdı Sabahattin Eyuboğlu. Başka türlü çalışmaya aklı ermez, gönlü yatmazdı. Dostları, öğrencileri ile çok gezdiği, binlerce fotoğrafla saptadığı, yıllarca derslerine konu ettiği Anadolu sanatı üstüne Eyuboğlu'nun bir kitap yazması beklenirdi. Kim olsa bunu yapardı, kaldı ki içerden ve dışardan birçok yayıncılar bunu istemişlerdir kendisinden. Yapmadı, neden yapmadı? Bence bir tek yanıtı var : tek başına çalışmaktan hoşlanmazdı da ondan, öyle ki, telif kitap yazmaktan çok çeviri yapmaya özen göstermesi, çeviride yalnız olmadığı, bir başka insanla, yazarla durmadan hesaplaşmak, ölçüşmek, söyleşmek zorunda kalışındandır. İkili ya da çok kişili ilişki kurmaya bayılırdı, yaratıcılığı da başkalarında ürün verme hevesi uyandırıp aynı coşku içinde hep birlikte kaynaşarak ortaya bir şey çıkarmak diye anlardı. Anadolu Sanatı kitabını yazmadı tek başına, masa başında oturarak, ama birçok filmler çevirdi o konuda. Neden, çünkü filmin hazırlanması da, oluştuktan sonra görülüp algılanması da bir imeceyi, hep birlikte bir alma verme cümbüşünü gerektiriyordu. Ancak o hava içinde mutluluk duyardı Sabahattin Eyuboğlu, gözlerinde küçücük ışınlar parlar söner, gülümseyen yüzü dört köşe yayılır, büyük işler yürütürdü sessizce. Yaşamın içinde bir yaratmaydı bu, insanca alışverişi öz kaynağına ulaştıran. Böylesi yaratıcılığı anlayan anlar, anlayamayacak olan da fırıldak döndürüyor der geçerdi.
    Bu imece çalışmaları ile başı derde girerdi çok kez. O çevresinde insanların, dostların arılar bala nasıl gelirlerse öyle üşüştükleri Sabahattin Eyuboğlu imece çalışmalarının çoğunda yaya bırakılmıştır: İşin gerektirdiği uzman kişileri bulmakta güçlük çeker, onlardan beklediği derin ilgiyi, kapsayıcı coşkuyu bulamaz, kısacası düş kırıklığına uğrar, ama hiçbir şey belli etmeden aynı inanç ve güvençle sarılırdı yeni baştan işine. Kaç kez yaşadım : Belli gün, belli sanatta herhangi bir imece için gelmesi beklenen dost gecikir ya da gelmez, Sabahattin ise başını acı bir gülüşle sallayarak, "Bizim ülkemizde üç kişi bir araya gelemez," gibi nesnel bir yakınmadan öteye gitmezdi. Bu alanda yüzeye hiç çıkmayan yarasını kendi sarar, başarısızlıkla sonuçlanmış bir girişimin hemen ardından bir başka girişime atılırdı.
    Sabahattin'in not tuttuğu, anımsama amacıyla bir yere bir şey yazdığı görülmemiş, duyulmamıştır. Yıllarca iki üniversitede verdiği derslerin yazılı bir tek sayfası değil, bir tek sözü bile ne yaşamı süresince görülmüş, ne de öldükten sonra ortaya çıkan kâğıtları arasında bulunabilmiştir. Oysa hazırlardı derslerini, hem de aylar, günler öncesinden, kafasının içinde çok yönlü çabayı gerektiren bir oluşum ile. Dost meclisinde bir soru atar ortaya, dallı budaklı bir tartışmayı kızıştırır, amaç - kimse bilmez, kimseye sezdirmez - bir dersinin daha tam aydınlığa kavuşmamış bir yanına ışık tutmaktı. Evet, yazmazdı, eski kuşak aydınının divan edebiyatını olduğu kadar halk geleneğini de belleğinde tutmaya alışmış tutum ve davranışıyla sürdürürdü sohbetini. Türkülerin hepsini ezbere bilir, çevresini saran dostlara anımsatıp söyletir, bir duraksama oldu mu ipin ucunu gene kendisi bulur, sözü ondan ona hoplata hoplata, güle oynaya tamamlatırdı. Ama, kim inanır, bir türkü defteri vardı Sabahattin Eyuboğlu'nun. Onu pek az kişi görmüştür, gümüşi keten kaplı bu defter hiç ortaya çıkmaz, sözü edilmezdi. Orada yazılı bulunan türküleri bir zamanlar Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde derlediğini bana kendi mi söylemiş, yoksa Magdi'den mi duymuşumdur, bunu kesinlikle anımsayamam. öylesine geçmişe karışmış bir olay ki, deftere eski yazıyla yazılmış türküler de vardı sanırım. Evet, vardı, çok eski bir dönemde olmuştu böyle bir şey, yani türkülerin yazıya alınması, ama nasıl olmuş, neden olmuştu? Yaşar Kemal'le türkü derlemesi bu soruya ışık tutacaktır, ışık tutmaktadır.
    Ben yaşamadım, bilmiyorum, ama Yaşar Kemal şimdi anlatır der ki, bir gece Bedri Rahmi'nin Narmanlı Hanı'ndaki işliğinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi ve kendisi bellekten okumaya başlamışlar, Ahmet Hamdi ile Sabahattin Divan edebiyatından, Bedri ile Yaşar da Halk edebiyatından söyledikçe söylemişler, sabaha kadar hiç durmadan dökmüşler, sermişler şiiri hiç tükenmeyen bir şölen sofrasında birbirlerine. Sonra sabah olmuş, çıkmışlar da, Sabahattin, Yaşar'a : "Gel seninle bir kitap yapalım," demiş ilk kez. Hasanoğlan'da bir defter, Yaşar Kemal'le bir kitap... Rastlantı değil bu, üstünde durup düşünmeye değer. Sabahattin anasından, Trabzon'daki çevresinden, sonra ömrü boyu kardeşlerinden, yakınlarından, evine gelip giden dostlardan, ozanlardan, Âşık Veysel ya da Ruhi Su'dan sürü ile türkü dinlemiş, hepsine sesiyle değilse de, gönlü ile katılmıştır. Hepsini kendi ömrü süresinde yaşatacak denli derinden yaşamıştır, keyif olsun diye bir kez dinleyip geçerek değil. Herbiri inanarak sevdiği, usuna güvenerek anladığı halkının bir yönünü, bir özelliğini aydınlatmaktaydı kendisine. Aynı merakla, Türkçe olmayan deyişlere de ilgi gösterirdi. Ermenice, Kürtçe türküleri izler, plaklar bulup buldurur, onları üst üste çalar, bıkmadan usanmadan dinlerdi, ilişkiler kurardı, bir motifin, bir ayrıntının ordan oraya Anadolu halkları arasında nasıl gidip geldiği, ne denli yaşayıp ayrımlaştığı, benzeştiği sonsuz bir araştırma konusu görünürdü gözüne. Yüzyıllardan bu yana bir tüm olarak gördüğü, bildiği Anadolu halkının renk renk belirtileriydi bunlar. Şaşmaz gerçek olan bu olgulara dayandırmaktaydı halk üstüne düşünce ve yorumlarını. Dile, sanata, uygarlığa değgin görüşlerinin hepsini bu olgularda kaynaklandırırdı. Tek gerçek belge bilirdi bunları ve işte orada hiç yanılmamış, Türkiye'nin geçmişi üstüne çeşitli araştırmalar yapıp da türküyü göz önüne almamış bilginlerin yanılgısına düşmemiştir. Onlardaki kısırlığı doğrudan değilse de, dolaylı olarak, kendi tutum ve davranışıyla eleştirmiştir böylece. Anadolu'yu tarih öncesi çağlardan bugüne dek tanımanın tek çıkar yolunun çeşitli belirtileriyle yaratıcılık ürünlerini incelemek olduğuna inanırdı. Nitekim Çatalhöyük kazılarında altı bin yıl öncesi bir yerleşme bulunup da ortaya çıkarılınca, Sabahattin Eyuboğlu işi gücü bıraktı ve oraya koştu. Yeraltına oyulmuş evlerin, tapınak duvarlarına denkle kazılı biçimlerin özüne vararak bunların Anadolu sanatının birçok döneminde, birçok türünde, özellikle kilimlerde gelişegeldiğini sevinçten uçarak algılamış, algılatmıştır. Anımsarım, Çatalhöyük ve Hacılar'dan dönüş, Sabahattin evine kapanıp günlerce uzun karton panolar üstüne renkli el resimleri çizmiştir. Eşe dosta armağan ederdi bunları, sonra Füreya gibi sanatçı dostlarını bu motifi işlemeye itelemiş, en sonunda da bir mavi gezide Gökova Körfezi'nin dibindeki Sediradasının o harika kumsalında bir kayayı çimento ile örterek hepimizin ellerini bastırmıştı oraya. Bu anıt durur ve gerçekten bir anıttır, çünkü Sabahattin Eyuboğlu binlerce yıl önceki Anadolu ile bugün arasındaki sanat köprüsünü derin bir anlayışla kurmasını bilmiştir.
    Yaşar Kemal'le halk edebiyatından bir demet kurmaya girişmesi işte bu anlayışın bir sonucudur. Her dost toplantısında dile getirmekten geri kalmadığı türküleri Yaşar Kemal'le işbirliği yaparak yazıya dökme isteği, tıpkı Köy Enstitülerinde olduğu gibi, bu konuda bir başkasından da yararlanma, bilgisine bilgi katma eğilimine dayanır. Eyuboğlu Yaşar Kemal'in yazarlığını çok yakından izlerdi. Romanlarını daha gazetelerde tefrika edildiklerinde günü gününe okur, eleştirilerini açık açık dile getirirdi. Dostlukları derin bir düşünüş birliğine dayanır, aynı yaşam türlerini sürdürmenin sevincini paylaşmakta odaklanırdı. Her buluşmaları bir sevinç kahkahası gibi patlardı. Aynı topraktan fışkırmış iki insandılar, birbirlerini anlamaları bizim anlayışımızın ötesinde öğelere dayanırdı kuşkusuz. Türkü söylendiği gecelerde, herkes içmeden coşmadan yorgun düşünce, Yaşar Kemal kalkıp da o koca bedeniyle oynamaya başladı mı, yere değmez gibi hoplayan çevik ayaklarına, yılan gibi kıvrılan karın ve kalçalarına Sabahattin'in dalgın dalgın baktığını anımsarım. Hem şaşma okunurdu o bakışlarında, hem de, nasıl diyeyim, bir bildiğini bir daha gözle görüp algılama. Anadolu insanının sonsuzca yeteneklerine, çok renkli zenginliğine, çeşitliliğine tanık olma bir, bir daha. işte bu adamla güç birliği yaparak bugüne dek düzenlenmiş halk edebiyatı seçmelerinden daha başka, daha dolgun anlamlı bir seçme yapabileceğine inanmıştı.
    Bu isteğini birkaç kez dile getirdiğini duydum. Yaşar da aynı coşkuyla yanıt verdi. Çalışma için gün ve saat saptandı. Ben de kaçırır mıyım, daktilo işlerinde yardımcı olurum diye gönüllü gösterdim kendimi. Ama toplanma günü ne gündü, unuttum şimdi, cuma günü mü, yoksa cumartesileri miydi, Gargantua çevirileri başlamadan, yani tutukluluğumuzdan önce? Uzun bir süre gitti bu iş. Sabah erkenden geliyordum Bronz Sokağı'na. Kitapları dizer, açar, beklerdik Yaşar'ın gelmesini. Yaşar Kemal bu, uzaktan gelir, bin bir işi vardır, bekletirdi bizi, kırk kez telefon eder, surdayım, şununlayım, birazdan geliyorum derdi. Sonunda tam öğle vakti çıkagelir, haydi yemeğe gidelim diye alıp götürürdü Sabahattin'i. Ama kaç kez kendi yazdığı, hiç bilmediğimiz türküler, tekerlemelerle gelir büyülerdi hepimizi. Kitapları okuyarak seçmeler yapmaları çok ilginçti. Yaşar okur, okudukça aklına bir başka türkü, bir başka varyant gelir, dalar giderdi türküyü çevreleyen olayların anlatımına. Çukurova'nın ozanlar dünyası atışmaları ile canlanıverirdi Eyuboğlu'ların dört duvarı arasında, Magdi piyanosunu bırakıp benimle birlikte dinlemeye koyulurdu iki adamın konuşmalarını. Kimi zaman Thilda da çıkagelir, katılırdı bize. Dolu dolu çalışır, gürül gürül konuşulurdu. Bir toplantıda seçilip de ertesi toplantıya daktilo edilmiş olarak gelen sayfalar birikiyor, kitap dolgunlaşmaya başlıyordu. Sabahattin'le Yaşar kimi zaman kitaba koyacakları adı tartışırlardı. Gelişigüzel bir ad olmayacaktı. Birçok öneriler yapıyorlar, hiçbirinde karar kılamıyorlardı. Alıntılar öyle çok, alınacak daha o denli çok türkü ve deyiş vardı ki, kitabın yakın bir gelecekte tamamlanıp yayınlanabileceğine inanamıyorduk hiçbirimiz. Nitekim öyle oldu. Sabahattin'i yitirdiğimiz günden bu yana dört yıl geçti. O derleme yarıda kalmıştı. Yaşar Kemal'e haydi yap bitir diyorduk ama bu çalışmanın Sabahattin'siz ne denli tatsız tuzsuz olduğunu bilmez miydik! Dostu yitirme acısının biraz dindiği, ona sevgi ve saygının büyüdükçe büyüdüğü şu günlerde tamamlayabildi Yaşar Kemal bu kitabı. Eyuboğlu'nun dördüncü ölüm yıl dönümüne yetiştirmektedir. Sabahattin'in gözlerinde çok kez okumuşumdur : Yaşar Kemal'in bunca dolgun ürünü arasında bu derleme işini sona erdireceğinden kuşkulanırdı. Kuşku dağıldı, kitap çıkıyor. Sabahattin Eyuboğlu'nun anısına bundan güzel bir armağan olamaz.

Azra Erhat
Aralık 1977