SİDİKLİNİN LEBLEBİLERİ!

    Kalem Şakir, yanımdaki karyolaya oturdu. Domdom Ali'ye, sözde bana duyurmadan:
    "Sidikli Turan'a leblebi gelmiş, tam bir çuval..." dedi.
    "Atma!"
    Domdom'un gözleri açılmıştı:
    "Ben Refüze'ye Hayta'ya, Tulum Hayri'ye de söyledim. Yatakhane boşalsın tamam!"
    "Ulan, davul zurna ile ilân etmişsin be!"
    "Beş kişiden fazla bilen yok!"
    "Bir de ben, altı..." dedim. Hemen fırladım yataktan.
    Kahvaltı zili çalıp da yatakhane boşaldığı zaman; Sidikli hariç, bütün Hababam sınıfı leblebinin başındaydık.
    Kalem Şakir:
    "Aman, ne leblebi... yerken gördüm. Zıpzıp gibi herbiri. Sivas'tan eniştesi yollamış. Namussuz, bir tane bile koklatmadı bana. Leblebi gibi herif, çifte kavrulmuş!"
    Düdük burnunu dolabın anahtar deliğine dayamıştı:
    "Mis gibi kokuyor be... Taze taze..." diye söylendi.
    Domdom:
    "Çekil ulan!" dedi. "Biraz da biz koklayalım!"
    Sıradan kokladık. Domdom, sıfır numara kazınmış kafasını kaşıyordu.
    "Vidin kalesi gibi dolap... Nereden girer, nereden çıkarsın. Bir de asma kilit takmış fazladan!"
    Herkes sırayla kendi anahtarını sokuyordu. Henüz kilitlerden birini bile açamamıştık. Düdük:
    "Kıralıml" dedi. Palamut Recep ne de olsa idareyi ve kanunu temsil ediyordu.
    "Hayır olmaz!" dedi, "Gideriz okkanın altına."
    Tulum Hayri bugün Numune Hastanesi'ne gideceği için Refüze'nin pardösüsünü giymişti. Pardösünün eteklerini toplayarak dolabın arkasına çömeldi:
    "Çocuklar!" dedi. "Bırakın kilit kırmayı... işin daha kolayı dururken..."
    Kafasını tatlı tatlı kaşıyordu. O da kafayı Kel Mahmut'a inat usturayla kazıtmıştı.
    Kel Mahmut bize üç numara demişti ama, hemen hemen bütün sınıf kafayı usturadan geçirmişti. Yatılı olduğumuz için iki günde tertemiz çıkmıştık. Oysa ki, daha ondüleli saçlarla okula gelip giden sınıflar vardı.
    Tulum:
    "Yedik leblebiyi çocuklar!" dedi. "Şu budak bütün meseleyi çözümleyecek... Yalnız bir taşla bir kurşunkalem..."
    Eline bir kurşun kalem verdiler, bir de taş... Kalemi tam budağın üstüne getirerek bir... bir daha vurunca budak düşüverdi dolabın içine.
    Tulum şimdi deliğe burnunu dayamış, kokluyordu.
    "Ohh!" dedi. "Mis gibi kokuyor... Torba hemen deliğin önünde!"
    Elindeki kalemle torbayı deldi, deliği genişleterek bir leblebi çıkardı. Leblebi, Kalem Şakir'ln dediği gibi zıpzıp kadar vardı. Karşımızda kıtır kıtır yiyerek hepimizi imrendirdi:
    "Eğer canınız leblebi istiyorsa bir karton bulun, yeter!"
    Düdük, kartonu getirdi. Hayri onu bir boru yaparak ucunu torbaya daldırdı. Bir ucunu da cebine dayamıştı. Yukarıdan aşağı leblebiler su gibi akıyordu. Pardösünün sağ cebi dolunca, boruyu sol cebine uzattı. Az sonra o da dolmuştu:
    "Ben yükümü aldım!" dedi. "Domdom, yanaş iskeleye!"
    Sonra Palamut, peşinden Kalem... sonra Yıkılmaz... Refüze... yüklerini aldılar, İnek Şaban bile bu ganimetten payına düşeni almıştı.
    Biz yemekhaneye inince çocukların gizli gizli leblebi yediğini gören Sidikli, kuşkulanmış, hemen yatakhaneye koşmuştu. Az sonra o da elinde bir avuç leblebi, geldi. Dolabın kapısındaki iki kilit de sağlamdı. Torbanın ağzı, bağladığı gibi duruyordu. Rahatlamıştı. Sabah etüdü çok eğlenceli geçti. Sidikli de dahil bütün sınıf leblebiye doymuştuk.
    Arada sırada Kalem Şakir:
    "Çuvalın ağzı dururken dibini delen kimdi?" diye ortaya anlamlı bir soru atıyordu ama... Sidikli'nin aklına hiçbir kötü ihtimal gelmiyordu.
    Birinci ders Maraton Raşit'indi. Tabiiyeden ders vereceği için korkulacak tarafı yoktu. Tulum Hayri hastane kâğıdını cebine koyduğu halde çekip gitmemişti Numuneye. Çok severdi Maraton'u. Maraton Raşit, şehir dışında otururdu. Hiçbir taşıttan yararlanmaz, zengin çocuklarının arabalarına bile yüz vermezdi:
    "Gel bin Hoca'm!" deseler de:
    "Böyle daha iyi... Bir sporcu, ayakları dururken ancak arabayla yarış etmelidir!" diye terslerdi. Geleli bir ay kadar olmuştu ama, bir ayda okulda tanımayan kalmamıştı.
    Kuyruksuz tilki kral olduğu gün, nasıl "Bütün kuyruklar kesilsin!" diye günlük emir çıkardı ise... Kel Mahmut da "Bütün saçlar kesilecek!" emrini vermiş, ilk kafayı kazıtan da yarım kel, tabiiyeci olmuştu. O günlerde henüz Hababam Sınıfı'ndan isim almadığı için adı Kabak Raşit olarak sicile geçmişti. Bu isim bir hafta yürürlükte kalmıştı ancak.
    Bir gün okulumuz spor gösterileri yapıyordu. Maratona çıkanları görünce bizim Kabak Raşit dayanamadı. Pantolonu fora ettiği gibi karıştı aralarına...
    Biz, "Yaşa Kabak!" diye alkışlıyorduk: Çıkış verilir verilmez Kabak atıldı ileriye... Okul bahçesinde birinci turu yıldırım gibi döndükten sonra vurdu asfalta... Peşinden.de çocuklar... Bir saat mi, iki saat mi geçti aradan çocuklar birer ikişer döndüler, Kabak Raşit'ten haber yok. Bütün çocuklar geldi, yok bizimki... Neden sonra bahçeye bir taksi girdi, içinde bir de ne görelim, bizim Kabak Raşit! Sözde pabucu sıkmış ayağını. Koşuya Kabak olarak giren Raşit hoca, "Yaşa Maraton!" sesleri arasında indi taksiden.
    O gün bugün, Maraton Raşit olarak kaldı. Yalnız taşıtlar üzerine söylediği özdeyiş, aramızda şu değişikliğe uğramıştı:
    "Ayakları olan bir sporcu arabaya ancak Maraton dönüşü binmelidir!"
    Maraton Raşit elleri arkasında sportmence bir yürüyüşle bir duvardan bir duvara arşınlayıp duruyordu. Saçını sakalını ikinci defa usturadan geçirmiş, pırıl pırıl bir kafayla bir gidip, bir geliyor, geviş getiren Hayvanları anlatıyordu. On adımda bir, bu cilâlı kafa iri, kıllı pabuç kadar bir kulak değiştiriyordu.
    Sınıfta hiçbir kafa onunkine benzemiyordu. Domdom'un kafası daha basık, daha yayvandı. Düdüğün kafası inadına sipsivriydi. Kalem Şakir'inki yamuktu. Hele İnek'in kafası dört köşeydi bayağı... Tam döndüm, yanımdaki Tulum Hayri'nin kafasını inceleyecektim ki... iri bir leblebi sağ taraftan kurşun gibi geldi, Hayri'nin pırıl pırıl kafasının tepe noktasına "tınnn!" diye çarptı. Kafa o kadar sertti ki leblebi bir metre yukarı fırladı.
    Kim atmıştı acaba?
    Hayri pardösüsünün cebinden bir avuç leblebi almış, bekliyordu. Kim atmıştı? Sağda geride Yıkılmaz vardı. Hiç kıpırdamıyordu, bir yana gözünün kuyruğuyla bile bakmıyordu. O atamazdı, İnek'te o yürek yoktu. Sidikli o haltı yiyemezdi. Bu iş göçmen kafalı Hayta'nın işiydi. Tulum, tam Maraton köşeyi dönerken bir tane salladı. Aah, karavana! Bir tane daha... Yine karavana!. Ama fındık kadar leblebi Hayta'nın kulağı tozundan geçerek, İnek Şaban'ın kafasına "tın!" diye yapıştı, İnek şaşırmıştı! Son kalan leblebilerini, sol avucunda topladı. Birer birer Refüze'ye atmaya başladı. Bunların hemen hiçbiri hedefini bulmuş değildi. Hepsi şunun bunun kafasına gözüne rastlamış, İnek'e bir sürü düşman kazandırmıştı. Sağdan soldan leblebiler yağıyordu. Resmen savaş başlamıştı artık. Leblebilerini yiyip bitirmeyen, bu savaşta yerini alıyordu. Sıraların altı leblebiyle dolmuştu. Mermisi biten eğilip topluyor, yeniden savaşa karışıyordu. Cephanesi en bol olan, kuşkusuz Tulum'du. Ancak pardösüsünün bir cebi bitmiş, ikinci cebe sıra gelmişti.
    Maraton Raşit bütün palavrasına karşın henüz olanın bitenin farkında değildi. Sidikli'nin önü makasla ustaca kırpılmış, arkası sıfır numaradan geçmiş olan kafası, çok isabetler almıştı. Eğer bu mermilerin kendi cephaneliğinden çıktığını bilse, isabetler daha tesirli, daha acıtıcı olacaktı. Leblebilerine kıyamadığı için savaşa girmiyor, iki elini ensesine yapıştırmış, ancak savunmaya önem veriyordu.
    Bir ara yazı tahtasına "Çat!" diye bir isabet oldu. Bu Hayta'nın göçmen kafasını yalayıp geçmişti. Maraton Raşit tam kafasını çevirip tahtaya baktığı sırada Tulum Hayri, o koskocaman kafaya bir tane salladı, isabet! Leblebi bir mermer bloka çarpmış gibi tok bir ses çıkararak bir iki metre yukarıya sıçradı, sonra önüne düştü, kapıya doğru yuvarlandı. Misket gibi bir şeydi mübarek!
    "Kim attı bu leblebiyi?" diye, gard almış bir boksör gibi çarpışmaya hazır bütün sınıfın dikildi karşısına:
    "Kim attıysa çıksın!"
    Bula bula İnek Şaban'ı bulmuştu:
    "Gel, arayacağım üstünü!"
    İnek, kendinden emin gitti, kollarını kaldırdı. Maraton Raşit sıkı bir arama tarama yaptı: Yok.
    "Otur!" dedi.
    Güdük Necmi'yi kaldırdı. Aradı, yok! Kalem Şakir, yok!.. Tulum... Gözleri Tulum'un üstündeydi. Nerdeyse çağıracaktı. "Boşalt!" dedim, yavaşça. Leblebileri avuçladı. Maraton'un, gözleri üzerinde olduğu için, çıkarıp sıranın içine boşaltamıyordu. Pardösüsü iç içe iki cepliydi, arası astara açılıyordu. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum:
    "Boşalt astara!" dedim.
    Elini iki cebin arasından astara doğru uzattı. Uzatmasıyla "Şarrr!" diye leblebilerin sınıfın döşemesine dökülmesi bir oldu... Leblebiler, sıçraya sıçraya sınıfın ortasına doğru yuvarlanmaya başladılar...
    Beş on tanesi gitti taaa, Maraton'un pabuçlarının burnunda durdu:
    "Kimden döküldü bunlar, çıksın!"
    Ses yok. Bakışları, Hababam Sınıfı'nı önden arkaya taradı. Tam Sidikll Turan'ın üzerinde durdu:
    "Sen gel!"
    Maraton Sidikli'nin cebine elini daldırdı. Bir avuç leblebi ile çıktı eli:
    "Tamam!" dedi. "Gözümden hiçbir şey kaçmaz! Yürü Mahmut Bey'e!"


İneğin tabanı
  

 



www.1001kitap.com