BARBAROS'UN ÖLÜMÜ VE
RÜSTEM PAŞA DÖNEMİ


    1546 Temmuzunda Barbaros Hayrettin Paşa öldü ve vasiyetnamesi gereğince, o zaman tersaneye dahil olan Beşiktaş'a gömüldü. Turgut Reis, Barbaros'la, gençliğinin deniz arkadaşlarının sonuncusunu yitirmiş oluyordu. İçinde bir yalnızlık duyuyordu. Barbaros öldükten birkaç yıl sonra Rüstem Paşa sadrazam oldu.

    Hırvat ve kul, yani tutsak çeşitinden olan Rüstem Paşa, sarayda yetiştiği için dalkavukluk sanatının sembolü idi. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman'ın her an ne düşündüğünü ve ne dilediğini (kavuğunun sağlı sollu iki tuğu arasına pek duyarlı bir anten gerili imiş gibi) kıldan nem kaparcasına anlıyordu. İşte bu sayede sultana damat oldu. Dalavereciliği ve rüşvet almaktaki becerikliği sayesinde, öldüğü zaman, taşınır mallarından başka, bin küsur adet çiftliği vardı. Barbaros zamanında devletin en çok gelirine sahip olan Kaptan-ı Derya'lık mevkiine kardeşi Sinan Paşayı getirdi. Bu adam da Enderundan diploma almış ve Kanuni'nin kızı Mihriban'la evlenmişti. Denizden hiçbir şey anlamadığı halde kaptanlık mevkiine getirildi. Hafifçe çalkantılı havalarda bile "Aman, batıyor muyuz?" diye heyecanlanırdı. Kendisini deniz kötü tutar ve ihtiyar leventlerin aralarında söyledikleri gibi, "Paşa, ağzından tavuskuşu kuyruğu" salıverirdi. Buna karşılık ırza düşmanlık ve saldırganlıkta bir eşi daha yoktu.

    Cirbe Adası ve Mehdiye olaylarından sonra koca Turgut Reis hükümete başvurmak zorunda kaldı. Devlete başvuracak hale geldim diye hayıflanıp duruyordu. Hizmet etmek istemediği için değil, fakat görev diye değil de gönlünden koptuğu (ve karşılığında bir ödül beklemediği) için yaptığı hizmetlerin asıl kendi gözünde değerleri vardı. Ancak bunlar iç yararlık özleyişini doyurabiliyordu. Şimdi ise şükran borçlusu kalacaktı. Yararlılıkları gönülden kopmalardan çok uzak, borç ödemeleri olacaktı.

    İstanbul'dan Turgut Reis'e Eğriboz'da beklemesi ve kışlaması emredildi. Turgut gibi yıllarca denizlerde özgür yaşamış olan bir adam hiç yararı olmadığı halde hareketlerinin kontrol edilmesine çok kızmıştı. Fakat bu kez hiç ses çıkarmadı. Devlet boyunduruğunda hiç eğilmemiş olan koca denizci başını, "Başa gelmiş bir bela! Neyse bizimkilerden geliyor," diyerek kurbanlık koyun gibi eğdi.

    Neden Eğriboz'da bekleyip kışlayacaktı? Çünkü sarayda, Enderunda yetişmiş kul ve köle kalabalığı için bu saray dışı deniz adamı, korkulacak bir düşmandı. Gerçi Enderunu Hümayun üremeleri birbirini şiddetle kıskanırlar, ben vezir ve sadrazam olacağım, diye birbirinin ayaklarının altlarına habire karpuz kabuğu sıkıştırıp durmalarına karşılık, sınırlar boyunca çarpışmakta olanlardan biri saraya yanaştı mıydı, aman aramıza düşman giriyor diye birleşirlerdi. Onu protokol ve görgü bilmez kaba bir taşralı, bir "Türk!" sayarlardı. Birbirine kanlı bıçaklı düşman olan saraylı yoldaşlar, gelenin başını celladın palasına ya da kemendine geçirtmek için sıkı fıkı elbirliği ederlerdi. Bu sonuç, yalnız saraya yanaşanları beklemezdi. Fakat saraydan gönderilen bir vali, ya da paşadan, gittiği yerin halkı haklarını istemeye kalkıştılar mıydı, onların bu hareketi isyan sayılır ve onları mahvetmek, ev barklarını yok etmek için her çareye başvurulurdu. Bu hal çok daha az olmakla birlikte, Kanuni'den önce de söz konusuydu. Fakat Kanuni'nin ihtiyarlığına doğru adamakıllı aldı yürüdü. İşte bundan dolayı Turgut Reis İstanbul'a sokulmuyor, fakat Eğriboz'da beklettiriliyordu. O Turgut Reis ki; Barbaros'tan sonra Kaptan Paşalığa en layık adamdı.

    O kış İstanbul'da büyük bir filo hazırlanıyordu. Şarlken nasıl Mehdiye ve Cirbe'ye saldırdıysa, Kanuni de Malta'ya öylece saldırmaya hazırlanıyordu.

    Rodos alındıktan sonra Şarlken Malta Adasını Sen Jan şövalyelerine, her yıl İspanya'ya ödenecek bir şahin kuşu vergi karşılığında ihsan etmişti. Bu şahin kuşu sembolik idi. Yani Malta Adası bir şahinler ve atmacalar yuvasına döndürülüyordu. Kanuni bir korsan yuvasını ortadan kaldırmaya karar vermişti.

    Ah Barbaros sağ olsaydı, o zaman daha nice tahkim edilmemiş olan Malta Adasını almak işten bile olmayacaktı. Evet (iyi ki kendisi) Turgut Reis vardı. Fakat denizden hiçbir şey çakmayan saray köleleri sözlerini dinlemiyordu.

    1551 yılı ilkbaharında doksan kadırgaya on bin savaşçı (bunların arasında yeniçeriler de vardı) bindirildi.

    Sinan Paşanın bastardasının kıç kasarası, Bursa ipekleri, sırmalar, yaldızlar ve daha başka cicibicilerle süslendi. Turgut Reis ise bir devlet bastardasının tumturaklı ve tantanalı çadırında değil, fakat o kırlangıç kuşu gibi kanadına çabuk kalitasının daracık kamarasında bekliyordu. Karakol çıkardığı iki kırlangıç, sonunda Turgut Reis'e gelip filonun Eğriboz'dan kırk mil ötede olduğunu bildirdi.

    O sabah hava açıktı. Hafif bir yıldız esiyordu. Turgut Reis küçük filosuyla limandan fırladı. Sinan Paşa filosunu Eğriboz açıklarında selamladı. Turgut Reis saray göreneğini bilmiyordu. Fakat küçük filosunun selam resmi olarak yaptığı manevraların ve top ateşinin hızı ve yetkinliği, devlet filosunun en deniz bilir leventlerine parmak ısırttı.

    Turgut Reis Kaptan Paşalığı aklından bile geçirmiyordu... Ne var ki, Sinan Paşa onu rakip saydığı için ona karşı diş biliyordu. Turgut'un filosunun manevrasını ipekli sırmalı çadırdan seyretmekte olan Sinan Paşa'nın kaşları gitgide çatılıyordu. Öyle manevra edişi ve top atışıyla Turgut Reis'in filosu, gerekirse devlet filosunu paramparça edebilirdi.

    Sinan Paşa'nın içini kinle zehir zemberek eden bir şey varsa o da Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanına göre devlet filosu komutanlığının, dolaylı olarak Turgut Reis'e verilmiş olmasıydı. Kanuni tamamıyla değilse de Turgut Reis'i kısmen anlıyor ve seviyordu. Turgut Reis'in ülküsünün Kuzey Afrika olduğunu biliyordu. Sinan Paşaya verilen emre göre Turgut Reis'e çok iyi ve övgülü muamelede bulunması gerekti. Sinan Paşa melek gibi gülümser ve sevgi ilan ederken, nasıl zehir sunulacağını saraydan iyice öğrenmiş bulunuyordu. Onun için arı gibi ağzından bal dökerken, ardından bütün gücü kuvvetiyle sokuyordu... Turgut'a, emir uyarınca büyük ikramlarda bulunur ve ona donanmada resmi amirallik (yani derya beyliği) teklif ederken ve şayet zapta muktedir olursa Trablusgarp valiliğini söz verirken, "çok tehlikeli olur ve onun hakkından gelmek pek güç olur..." deyip bir gereğini düşünüyordu.

    O zamanki imparatorlukta böyle bir kuşkuya uğrayanların sonu belliydi. Bir bahaneyle başı uçurulmak! Turgut Reis (o eski deniz kurdu) karşılaştığı düşman amirallarının ne düşündüklerini ve ne yapmayı tasarladıklarını yüzlerini görmeden, gemilerine yaptırtmakta olduğu manevralardan anlar bir adam iken, karşısında kulak kulağa sırıtan şu basit adamın neye niyetlendiğini sezmez olur muydu? Turgut Reis karşısındakine acıyan bir gülümsemeyle, paşanın tekliflerini kabul etti. Bu buluşmadan sonra devlet donanmasıyla Turgut Reis eskadronu Preveze'ye doğru yol aldı.

    İspanyollar, Türk donanmasının hazırlıklarını haber almışlardı. Fakat nerelerinden vurulacaklarını keşfedemediklerinden telaşlanıyorlardı. Donanma Preveze'den sonra Reggio'nun yanında Sen Van mevkiinin önüne demir attı.

    Mehdiye'nin geri verilmesi talebine cevap olarak, Mesine valisi, İspanya ve Türkiye arasında barış mevcut olduğunu ve bu talebin anlamını kavrayamadığını cevapladı. Hiç ses çıkarmayarak filo Sicilya'ya gitti. Augusta'da karaya asker çıkararak kenti yerle bir etti.

    Ondan sonra ver elini Passaro burnu diyerek Malta yolunu tuttu. Sinan Paşa, Malta'nın iki limanını ayıran burnun üzerine çıktı. Buradan Sen Anj kalesi görünüyordu. Paşa savunakları süzdükten sonra öfkesinden gözlerinin akını devire devire reise dönerek:

    "Zaptı kolay dediğin kale bu mudur? Hiçbir kartal yoktur ki, yuvasını yapmak için bundan sarp ve bundan yüksek bir kaya seçsin," diye gürledi.

    Turgut Reis hiç istifini bozmadan, "Çiğnenmeden lokma yutulmaz. İspanyollar Mehdiye kalesine hücum ettikleri zaman ne yaptıklarını hatırlayınız," dedi.

    Öteki, ağzının köpüğünü silerek, "Ne yaptılar? Söyle bakalım!" dedi.

    Turgut Reis, "Ne yaptılar! Savaştılar ve kaleyi zaptedinceye kadar hem öldüler, hem öldürdüler," diye cevap verdi. Sinan Paşa cübbesinin eteklerini toplayarak hiddetle soluğu bastardasında aldı. Yanına birkaç kadırga olarak, sanki bir iş görecekmiş gibi Malta limanına girdi. Türk gemileri menzile girince susmakta olan kıyılar top ateşiyle dile geldi. Birçok insan boşu boşuna şehit oldu. Bunun üzerine Sinan Paşa Malta'ya saldırmaktan vazgeçti. İlk Malta baskını böyle bitti. İş Turgut Reis'e kalsaydı, ikinci Malta kuşatmasına gerek kalmamış olacaktı. Ondan sonra Malta'nın yanında Gozo Adası zaptedildi. Kullanılan sefer kuvvetlerine bakarak bu adacığın zaptı için Turgut Reis, "havan topuyla serçe avlamaya benzedi," dedi. Gozo'dan Trablusgarp'a dümen kırdı.

    Şarlken, Malta ile birlikte Trablusgarp'ı da Sen Jan şövalyelerine vermişti. Sinan Pasa Trablusgarp'ın on iki deniz mili doğusunda Tacure burnuna geldi. O günden itibaren Turgut Reis için bu burun cana yakın bir yer olacaktı. İşte o gün Malta'dan dönüşte o buruna çıktı. Oysa aradan şu kadar yıl geçtikten sonra Turgutca gene bir Malta dönüşünde bu burnun önünden geçecekti, fakat o sefer şehit olarak.

    Kale komutanı Gaspar Dövilye'ye yapılan teslim önerisi reddedilince, kalenin zaptı işine girişildi. Fransa Kralı İkinci Henri'nin İspanya'ya göndermekte olduğu elçi Baron de Aramon Dölüviçi, Malta'dan geçerken oranın Gran Metri Don Juan do Meds tarafından konuk edilir.

    Gran Metr, sefirin Trablus'un fethinden vazgeçirilmesi için Sinan Paşa'ya başvurması için yalvarır. Sefir uygun hediyelerle Sinan Paşa'ya başvurur. Fakat Sinan Paşa kalenin zaptı için Kanuninin verdiği uygun emri gösterince akan sular durur ve toplar gürlemeye koyulur. Gedikler açılır. Kale savunucuları direnişin boşuna olduğunu söyleyerek, savaşmak istemezler. Şövalyeler Malta ve Sicilya'ya gidebilmeleri için gemi tedarik edilmesi şartı ile teslim olacaklarını Sinan Paşa'ya bildirirler. Sinan Paşa teslim anlaşmasını görüşmek üzere valinin gelmesini söyler.

    Gaspar Dövilye gelir. Fakat şövalye gelir gelmez paşa onun tutuklanmasını emreder ve ona "Ey köpek yavruları, padişah 28 yıl önce Rodos'u aldığı zaman, haydutluktan vazgeçeceğinize ve Osmanlı sancağına başeğeceğinize dair verdiğiniz söze karşılık size canlarınızı bağışladı. Bu sözünüzü siz nasıl tuttunuz? Malta'ya yerleşip haydutluğa devam ederek, değil mi?" diye bağırdı ve yanındakilere dönerek, "Alın şu herifi hapsedin!" dedi. Şövalye Dövilye'yi, hiç de iltifatlı olmayan bir tarzda palas pandıras çadır dışarı ettiler. Turgut Reis orada idi. Sinan Paşa yerine kendisi olsaydı, belki de böyle hareket etmeyeceğini düşündü. Yine de herifler bu muameleye kat kat müstehaktılar.

    Turgut Reis, başını dönerek gülümsemeden kendini alıkoyamadı. Sinan Pasa onun bu hareketini göz ucuyla görerek kendisiyle alay edilmekte olduğunu sandı. Fakat ses çıkarmadı. Şu Turgut Reis'e oyun edilecek zaman elbette gelirdi.

    Kumandanların anlaşmayı imzalamış olduğunu sanan şövalyeler, ertesi sabah kale kapılarını açıp silahlarını teslim ettiler. Sinan Paşa hepsini de forsa diye gemilerde zincire vurdurdu. Sinan Paşa Eğriboz açıklarında Turgut Reis'le karşılaştığı zaman ve daha sonraları, Malta yolunda her buluştukları zaman Trablusgarp yönetiminin kendisine verileceğini söyleyip durmuştu. Turgut Reis, Trablus'un verilmesini yalvarmamıştı. Fakat kendisine böylece tekrar tekrar söz verilmişti. Trablus alınınca Sinan Paşa oranın idaresini kendi adamlarından Tacura ağası (bir deniz adamı değil, fakat tam bir kara adamı olan) Hadun Murat Ağa'ya verdi. Sinan Paşa bu ettiği yetmiyormuş gibi Turgut Reis'e Karlıeli'ne (yani Preveze taraflarına) dönmesini emretti. Turgut Reis bu hali görünce fena halde kırıldı. Sonra Karlıeli'ne dönmesi emri kendisinde bir güvensizlik uyandırıyordu. Devletin dalavereler, kancıklıklarla dolu olan ortamına dönmektense, özgür insanların engin meydanı olan batı sularına açılmaya karar verdi. Dümeni kendi arzusuna göre basarak pruvasını açık Mağrip ufuklarına verdi. Denizin mavileri Trablus'tan hızla uzaklaşmakta olan Turgut Reis'in eskadronunun beyaz yelkenleriyle beneklendi.

    Fakat Turgut Reis'in iyi gün ve kara gün denizci yoldaşları olanlar, onun uzaklaşmasını üzüntülü gözlerle seyretmekle kalmayacaklardı. İşte o zaman dünyanın hiçbir filosunda olmamış bir manzara görüldü. Gönüllü reislerinin hepsi leva demir ve fora yelken ederek Turgut Reis'in peşine takıldılar. Hatta vaktiyle ve gereğince bir denizcinin ne demek olduğunu anlayan devlet donanmasının subay ve leventlerinin birçoğu kendilerini zaferden zafere götürebilecek deniz oğlunun bu, canlarına yakın Turgut Reis olduğunu bir iç sezişiyle duyarak, onun peşine düşmeye kalkıştılar. Sinan Paşa, öfke ile dişlerini gıcırdatıyordu. Turgut Reis'in ayrılmasıyla donanmasının canının da gitmekte olduğunu anlıyordu. Fakat ne yapacağını şaşırmıştı.

    Turgut arkasına bakıp da filodan ayrılarak beyaz kelebekler gibi kendisine doğru gelmekte olan yelkenleri görünce, üzüldü... Bu yoldaşlar kendisini güç duruma sokuyorlardı. Niyeti donanmanın düzenini bozmak değil, başını alıp özgür deniz hayatına dönmekti. Hemen arkasından reisleri topladı, onlara amirlerinin Sinan Paşa olduğunu ve ona dönmeleri gerektiğini söyledi. Onlara söz dinletemiyordu. "Sen nereye gidersen biz de seninle birlikte gideceğiz, ya sen dön, ya dünyanın öteki ucuna, cehennemin dibine kadar seninle gideriz," diyorlardı. Yapılacak başka iş yoktu. Turgut Reis geri döndü. Geri dönmesi demek, ister istemez Karlıeli sancak beyliğini yani bir Osmanlı amiralliğini kabul etmesi demekti, arkadaşlarından Sancaktar Reis'e "Şimdi Karlıeli beyi mi, paşasrmı ne haltsa onu olduk. Bizim zavallı Selime bacı, kocasını böyle bey ya da paşa diye görünce, kırk yıllık Turgutca'sına nasıl muamele edeceğini şaşıracak. Yahut ister misin ki paşa karısı oldum diye şu ihtiyarlığında böbürlenmeye kalkışsın da onun o güzelim huyu bozulsun? Yanarım vallahi!" diye dert yandı.

    Garb Trablus'un alınmasıyla Kanuni'nin verdiği emir yerine getirilmiş bulunduğu için, Turgut Reis'e kendisinin serbest, fakat donanmanın Kaptan Paşa'nın emrinde olduğu bildirildi... Fakat donanma subaylarından birçokları birçok ricalarla Turgut Reis'in gönlünü ederek onu İstanbul'a gitmeye kandırdılar... Turgut Reis sekiz korsan gemisiyle İstanbul'a geldi. Bu gemilerin birine Uluç Ali'nin (sonra Kılıç Ali Paşa) komuta ettiği söylenir, o devrin en seçme denizcilerinden oldukları anlaşılır... Bunlara ulufeler ve fener taşımak, yani Osmanlı donanmasında komutanlık payesi verildi. Turgut Reis bir ay kadar İstanbul'da kaldıktan sonra Preveze'ye gitti. Turgut Reis'in seksen iki yıllık ömrünce İstanbul'a uğradığı biricik sefer işte bundan ibaretti.

    Sinan Paşa, kardeşi Rüstem Paşa sayesinde Turgut Reis'in Garp Trablus Valiliğini gürültüye getirtmiş, Karlıeli'ne tayini işini becermişti.

    Turgut Reis, derya beyliğine atanmakla kapana girmiş olduğunu pek iyi anlıyordu. Rüstem Paşa'nın niyetinin bir kusur işlemesini beklemek ve kusuru işleyince de kellesini uçurtup koltuğuna vermek olduğunu seziyordu. Turgut Reis'ten başka kim olsaydı, mutlaka er geç sadrazamın pençesinin altında ezilirdi. Fakat deniz adamının denizde tutulur yeri mi olurdu?

    Aradan çok geçmeden Turgut Reis, o beklenen kusuru sözde işlemiş oldu. Turgut bir gün üç kalita ile Akdeniz'de dolaşırken bir Venedik ticaret gemisine rastgeldi. Harp gemilerini görünce ticaret gemisinin (denizlerde töre olduğu veçhile) yelkenlerini istinga etmesi ve orsa alabandaya pruva çevirerek harp gemisini uygun bir hediye ile ziyaret etmesi gerekti. Kuvvetli silahlarla donanmış olan barca, rüzgâra ve yelkenlerine güvenerek hiçbir törene gerek görmeden yoluna devam etti. Turgut Reis hemen peşine düşerek bir iki top salvosuyla barçanın barsaklarını deşer ve rampa ederek gemiyi zapteder.

    Venedik Cumhuriyeti, elçisi aracılığıyla İstanbul'da yaygarayı koparır. Osmanlı devletiyle barış halinde olmalarına rağmen Turgut Reis'in niye saldırdığı sorulur. Rüstem Paşanın kolladığı fırsat böylece doğmuş olur.

    Bu olaydan az sonra İstanbul'dan suratı asık bir çavuş, sert ve soğuk bir dille yazılmış bir buyrultu getirir. Onda, hadiseye ait tahkikatın yapılması, suçlamalara cevap vermesi için Turgut Reis İstanbul'a çağrılmaktadır. Turgut, bu işin nereye varacağını hemen kestirir. Bu gibi emirlere uyarak saltanat merkezine giden bey ve paşaların hiç geriye dönmediklerini bildiği için gemilerine girince, Dersaadet'e (yani saadet kapısına) değil, fakat Mağrip illerine dümen tutar. Cebelitarık'tan çıkarak uzun süre amiralliğini yapmış olduğu Fas'a ve Kazablanka'ya gider. Ne var ki, ne de olsa Kanuni Sultan Süleyman, Trablus ve Malta sularından Turgut Reis'in uzaklaşmasının ne büyük bir kayıp olacağını takdir eden bir adamdı. Onun için gururunu kırarak önemli işler görmek için haber gönderdi. Zaten Venedik de işi harbe dökmek istemediği için olayı kapanmış saydı. Turgut Reis de Karlıeli'ne döndü.

    1551 yılında Şarlken, Fransa Kralı İkinci Henri'ye savaş ilan etti. Fransa sefiri D'Aramon, Kanuni'den yardım istedi. Sultan, Barbaros zamanında yapılmış olan seferlerin ne gibi nedenlerle sonuçsuz kalmış olduğunu bildiği için ricalara pek kulak asmıyordu. Fakat elçi, vezir, paşalara hediyeler vererek onları kazanmayı başarmıştı. Kanuni de vezir paşalar vasıtasıyla kandırıldı.

    Savaş haline girilince Turgut Reis, İtalya'nın Apulya kıyılarına saldırmaya koyuldu. Kendisine kırk beş savaş gemisinden oluşan bir donanma verilmişti. Bunlarla İspanya'nın İtalya kıyılarında Manfredonya kalesinden yirmi beş otuz mil ötede olan Bestiçe kalesinin çevresine adam döktü. Ve kaleyi sardı. Kalenin imdadına dört bin süvari ve üç bin piyade yetişti. Turgut Reis hem kale ile hem de bu kuvvetlerle savaşmak zorunda kaldı. Turgut Reis bir taraftan yetişen bu kuvvetleri yenip kaçırırken diğer taraftan kaleyi zaptetti... Ondan sonra birçok akınlar yapıldı ve yedi binden çok Türk tutsağı kurtarıldı.

    Turgut'un zaferlerinin haberi İstanbul'a varınca Kanuni pek memnun oldu. Artık büyük denizciye layık olduğu mevkii vermenin zamanı gelmişti. Cezayir Beylerbeyliğinin eklenmesiyle Turgut Reis'i Kaptanı Derya yaptı. Rüstem Paşanın etekleri tutuştu. Kavuğunu başına basınca hemen Kanuni'nin huzuruna çıktı. "Efendim, Turgut kulunuzu Kaptan Paşa nasb buyurmuşsunuz. Fakat kendisi bu mesnedi istemiyor. Ben taşrada hasıl oldum, diyor. Dergâhı muallanın (belki bir kusur işlerim diye) hizmetinde bulunmayı istemiyor. Karlıeli sancağı bizim nemize yetmez? diyor" diye arzetti.

    Turgut Reis'e atfedilen bu sözleri, Kanuni Sultan Süleyman, başıboş yaşamaya alışmış, hoş bir deniz kurdunun kaprislerine vererek hiç kızmadı. Zaten Turgut Reis'i severdi. Kanuni güldü. "Tuhaf bir adam" diyerek, sözü Turgut Reis'ten, Topkapı Sarayı'nın onarımı gereken bir dairesine çevirdi. Rüstem Paşa, Turgut Reis'in Karlıeli'nde kalmasını böylece sağlamış olduğu için derin bir soluk aldı. Rüstem Paşa, niyetlerini gizlemekte ve karşısındakini kandırıp aldatmakta pek becerikli idi. İnsanı öyle bir çekiştirebilirdi ki, yaptığı suçlamalarla onu övüyor, sanılırdı.

    Saray, Turgut Reis'in umurunda değildi. Turgut Reis'in sarayı denizdi. Fakat delikanlılığından beri Batı Akdeniz'de gezmeye alışmıştı. Asıl düşmanı İspanya, Batı Akdeniz'inde idi. Batı Akdeniz'de en güzel hareket üssü de Garp Trablus'tu. Sinan Paşa'nın bir oyunu dolayısıyla oradan yoksun kalmıştı. Rüstem Paşa tarafından çevrilen dalavereyi duyunca, hemen kalitasına atlayarak Gelibolu'ya geldi. Orada karaya çıkmasıyla oranın en koşucu atını satın alması bir oldu. Atına sıçrayınca, o sırada sefere çıkmış olan ve Edirne'ye varmak üzere olan Kanuni Süleyman'ı bulmak üzere atını dörtnala sürdü. Nallar tahta köprülerin üzerinde gürleyerek ve akar suların içinde şapırdayarak uçuyorlardı. Turgut Reis köylerin, kasabaların ortasından tam hızla geçerken, herkes hayret içinde birbirine "Bu süvari acaba kimdir?" diye soruyordu. Bazılarınca Turgut Reis, Kanuniye Edirne'de yetişti ve uzun uzadıya kural ve törenlere gerek görmeden atından inince hemen padişahın huzuruna çıktı. Sözlerine güvenilir bazı Türk denizcilerine ve İtalyan kroniklerine göre ise Turgut Reis, Edirne yolunda rastgeldiği "Grand Turco"nun, yani Kanuni'nin atının gemini tutar. Her iki söylenti de Turgut Reis'in seciyesine uygundur... Elli altmış yıldır denizlerin kahrını çekmiş ak sakallı denizci hiç başını eğmeden padişahın önünde durur ve Garp Trablus'u ister.

    Resmi filonun Akdeniz'e her çıkışında, donanmanın komutanı kim olursa olsun Kanuni'nin verdiği talimat hiç değişmiyordu. O talimat, "Turgut Reis ne derse onu yapınız?" anlamına gelirdi. İşte bu nedenle padişah, Garp Trablus'un sancak beyliğini hemen Turgut Reis'e verdi.

    Bu sırada (1552) Osmanlı filosu, Sinan Paşanın komutasında olarak, yardım yalvarmış olan Fransa'nın imdadına gidiyordu. İki filo, Batı İtalya sularında buluşacaklardı. Fakat Fransız filosu gecikiyordu. Osmanlı filosu İtalya kıyısında Ostiya'da iken Andrea Dorya'nın, kırk elli parça gemi ile Cenova'dan Napoli'ye gelmekte olduğu anlaşıldı. Sinan Paşa aceleyle Sicilya kıyılarına akınlar yapmakta olan Turgut Reis'i çağırarak neler yapılması gerektiğini ondan sordu. Turgut Reis Ostiya'nın kuzeyindeki Bons adalarına gidilip orada pusu kurulmasını önerdi ve kendisi de donanmaya katıldı. Dorya bu adalarla İtalya arasındaki kanaldan (eni kırk mil) geçmek zorundaydı. Turgut, adaların yüksek noktalarına gözcüler çıkardı.

    Dorya pek sakınmalı davranıyordu, pek uzaklara gözcü kırlangıçlar gönderiyordu. Yolun açık olduğuna iyice inanmadan demir sökmüyordu. Osmanlı donanmasının Bons adalarına doğru uzaklaştıktan sonra bir daha görünmediğini öğrenmişti. Savaş kurulunu topladı. Komutanların bir kısmı Napoli'ye gidilmesi, bir kısmı da Cenova'ya dönülmesi fikrinde idiler. Dorya, sonunda adadan elden geldiğince uzaktan geçmek üzere Napoli'ye gitmek kararını verdi.

    Dorya, takımadalardan otuz mil ötede iken ortalıkta hiçbir tekne görünmüyordu. İspanyol ve Cenevizliler derin bir soluk aldılar. Ağustosun beşinci günü bitiyordu. Gece ortası idi, tam o sıra ay doğup da ortalığı aydınlattığı zaman, Turgut Reis'in on iki kadırgasının, en arkadaki Granata kadırgasını izlemekte olduğu görüldü. "Don Juan do Mendoza"nın komutasında olan bu geminin etrafı sarılarak zaptedildi. Bunu gören İspanyol ve Ceneviz filosu bozguna uğradı. Başta Dorya olmak üzere filo, rota değiştirerek Sardenya yolunu tuttu. Turgut Reis hep en arkadaki kadırgaya ya da kadırgalara saldıra saldıra filoyu ağza alınan bir şeker gibi eritiyordu. Son olarak Barbara Santa galisi kanlı bir rampadan sonra alındı. Bu gemide Napoli koruyucu kuvvetine gönderilen kümeli paralar vardı. Dorya, Turgut Reis'in elinden ancak gemisinin hızı sayesinde kurtulabildi.

    Ertesi sene Osmanlı donanması Yunanistan'da Modon (Methon) limanında Turgut Reis'e kavuştu. O sene Fransa'nın ricası üzerine Korsika Adası zaptedildi. Turgut Reis Sinan Paşa'dan Sicilya açıklarında ayrıldı ve onu bir daha görmedi, çünkü Sinan Paşa o sene İstanbul'da öldü.

    1554 yılında Kaptanı Derya seçilen Piyale Bey, Çanakkale'den çıkarak Sicilya'nın güneyinde Turgut Reis'e kavuştu. Elbe Adası işgal edildi. Türk filosu ayrıldıktan sonra Korsika'yı işgale giden Andrea Dorya, donanmanın geldiğini duyunca, kırk elli kadırgasıyla Cenova'ya kaçtı... Türk ve Fransız komutanları arasında anlaşmazlık çıktığı için de Türk donanması çekilip gitti.

    Piyale Paşa, her yıl donanmayla çıkışında hem Kanuni'nin emri, hem de kendi arzusuyla Turgut Reis'e kavuşur ve o yılın seferini birlikte yaparlardı. Böylecedir ki Oran ve Beccaye zaptedilerek İspanyolların Cezayir kıyılarından ayakları tamamen kesildi. Bu yıllarda Sorrento ve Napoli kaleleri yerle bir edildi. Papa, Piyale ve Turgut Reis'in Roma üzerine yürüyeceklerinden korkarak Vatikan'dan kaçtı. Bir sene sonra Balear adaları zaptedildi. Bu esnada Şarlken istifa etti. Oğlu İkinci Filip tahta çıktı.

    İspanyol bayrağının Akdeniz'de gezebilmesi için Turgut Reis'in Trablus dayanak noktasından yoksun edilmesi gerekiyordu. Filip, kaça mal olursa olsun Trablus'un zaptını Sicilya valisine emretti. Demek ki Bodrumlu çoban oğlu Turgutca, hiç de korkutmak arzusunda olmadığı halde Rüstem Paşa zamanında Osmanlı İmparatorluğunu korkutmuş ve İspanya İmparatorluğunu titretmiş bulunuyordu. İspanya, Papa, Cenova, Floransa, Malta, Sicilya, Napoli, Monako savaş gemileri 1559 Ağustosunda Messina'da toplanmaya başladılar. Medina Seli Dükü Don Juan de la Serda başkomutan atandı. Doksan dokuz savaş gemisine on dört bin zırhlı piyade neferi bindirildi.

    Lampedusa Adası yoluyla Cirbe Adasına geldiler, oradan da Trablus önüne vardılar. Burada gemilerde hastalık çıktı. Fakat hücumu göze alamayarak Cirbe'ye döndüler. Orasını tahkim ettiler. Serda, Conzage, Sen Juan ve Andrea Dorya adlarıyla dört büyük savunak inşa ettiler. Bunlar, savunma uzmanı Antonio Conti tarafından yaptırıldı.

    Mayıs ayının, sıcak bir günüydü. Malta'dan Cirbe'ye gelen bir fırkata, Türk filosunun kıble lodos istikâmetinde Cirbe'ye doğru ilerlemekte olduğu haberini verdi. İspanyol donanmasını bir telaştır aldı. Papa filosu komutanı Flaminio Orsini ve Jan Dorya hemen kaçmak fikrindeydiler. Sipiyone Dorya gemileri kalelerin korumasına çekmek düşüncesiydeydi. Don Juan de la Serda, tartışmanın uzun sürmekte olduğunu iddia ederek hemen ricat emrini verdi. Panik başladı. Askerler gemilere yetişebilmek için filikalarda birbirinin üzerine yığılıyorlar, filikaları alabora ediyorlardı. Bir taraftan da İspanyollara taraftar olmuş Araplar "canını kurtaran kaptandır!" diye adadan kaçıyorlardı. Gemiler limandan gece ortası bin bir güçlükle kaçabildiler. Serenlerin uçlarına bağlanarak yükseltilen gözcüler, şafak sökerken, "Türkler geliyor!" diye bağırıp çağırmaya koyuldular. Bir iki saat sonra iki filonun arasındaki mesafe dört mile inmişti. Türk donanması hücuma geçti. Düşman ikiye ayrıldı ve çil yavrusu gibi dağılmaya başladı. Gemilerin batırılmayan veya zaptedilmeyenleri pek azdı.

    Ondan sonra Cirbe Adasındaki savunağın alınması kaldı. Piyale Paşa adaya dönünce Turgut Reis'i adada buldu. İstihkâmları sıkıştırma işine başlamıştı. Adanın zaptı aylarca sürdü. Adanın duvarları nihayet Turgut Reis tarafından şöyle yıkıldı. Türk siperleri düşman tabyalarına öylesine yaklaştırıldı ki, tabyaların temelleri kazılabiliyordu. Bunlar, hurma kütüklerinin yere saplanılması ve hurma kazıklarının arasının da taşlar ve topraklarla doldurulmasıyla yapılmıştı. Turgut Reis hurma kazıklarının yerdeki uçlarına halatlar bağlattı. Bu halatlara bir iki bin kişi "heyemola!" diyerek asılınca, istihkâm uzmanı Antonio Conti'nin eseri paldır küldür yere yuvarlanıverdi. Cirbe Adası böyle zaptedildi.