MEHDİYE KALESİ


    Cirbe'de üst tuttuktan sonra Turgut Reis Batı Akdeniz kıyılarını dolaşırken Tunus hükümdarı Sultan Hasan merakından rahat uyku uyuyamıyordu. Kendisi yaşlı bir adamdı. Uda, müziğe ve latif denilen cinse âşıktı. Kendisi bir altın madeni kadar zengindi. Ona Süleyman'ımız Belkıs'larını sık sık yeniler ve saray macuncularına her gün daha kuvvetli macunlar yapmalarını emrederdi. Kendisi boyuna yeni cariyeler satın alır ve yeni yeni türküler söyletirdi. Fakat son sıralarda ne Belkıs'larından, ne de türkücü ve çengilerinden zevk alıyordu. Şu habis Turgut Reis, Cirbe Adasına, babasının malı imiş gibi oturmuştu. Onun Cirbe Adasıyla yetineceği ne bilinirdi. Mutlaka bugün yarın Tunus'a alıcı gözlerle bakacaktı. İşte Sultan Hasan'ı, uykusunu kaçırırcasına kaygılandıran bu düşünceydi. Son sefer başmacuncu, o rastıklı gözlerini süze süze ve dudaklarını en saygılı gülümsemeyle büze büze, içi ateş renginde bir macunla dolu koca bir kavanozu sultana "Efendim, size afiyet bal olsun," diye sununca, Turgut Reis'i düşünmekte olan sultan, "Onu sen ye!" diye kavanozu itip kırmıştı.

    Evet, Barbaros Tunus'u almıştı. Fakat o ayrıldıktan sonra Tunus, İspanyollar tarafından gene geri alınmıştı. Sultan Hasan, Şarlken'le bir anlaşma yapmıştı. Kendisini İspanya'nın bir haraççısı sayıyordu. Fakat Turgut Reis'in Cirbe'de sıkı fıkı tutunması Tunus için bir tehlike idi. Sultan Hasan Malta Gran Metrine haber göndererek Turgut'un Garp Trablus'a hücum fikrinde olduğunu ve bu niyetini gerçekleştirirse, durumun gerek kendisi, gerekse Sen Jan tarikatı için pek tehlikeli olacağını bildirdi.

    Gran Metrin verdiği cevapta, sultana gidip bizzat Şarlken'i görmesi önerilir. Sultan Hasan, imparatordan yardım istemek üzere İtalya'ya geçer, fakat Şarlken, Almanya'ya gittiği için onunla görüşemez. Şarlken, sultan'a, kendi yerine, Sicilya kral naibine başvurmasını öğütlemişti. Sicilya naibi Don Juan de Vega, sultanı merasimle kabul etti, fakat sultana uzun vadeli vaatlerden başka bir şey vermedi.

    Sultan Hasan, İspanyolların yardımını dilenmeye çıkarken, vekil olarak küçük oğlu Mehmet'i Tunus'ta bırakır. Büyük oğlu Hamit, çevresine arkadaşlarını toplayarak bir gece sarayı basar ve kardeşini boğdurup hükümeti eline alır. Bunu duyan Sultan Hasan'ın etekleri tutuşur. Acele Halkulvat'a döner ve oradaki İspanyolların yardımıyla Tunus'un üzerine yürür. Tunus'un hemen duvarlarının dışında kısa bir savaş olur. Sultan Hasan, oğluna tutsak düşer. Oğlu, ateşte kıpkızıl olmuş bir demirle babasının gözlerini cayır cayır yakar, yani mil çeker.

    Maltız Stolosunu zaptettikten sonra Turgut Reis, (Sultan Hasan, oğlu ile boğazlaşırken ve kış olduğu için de düşman donanmaları fırtınalardan korkarak limanlarına tıkılırken) kalita ve perkendelerini peşine taktı ve Tunus sultanına tâbi, fakat İspanyollar tarafından Akdeniz'in fırtınalar imparatoru, provezza kasırgasından daha korkunç bir hızla çullandı. Bunların üçünü de, üst üste İspanyolların elinden koparıp aldı. Artık Tunus'un güneyindeki Bon burnundan itibaren güneye doğru dizilen kaleler arasında alınmadık bir Mehdiye kalesi kalıyordu. Burası Turgut Reis için çok cazip bir nokta idi.

    Turgut Reis'in canına en yakın batak (kış olsun yaz olsun) Akdeniz'in dalgaları idi. Fakat koca korsanın bazı gayeleri vardı. İtalya kıyılarını ziyaret etmekten amacı soygunculuk değildi. O bu işleri asıl daha mühim bir gayeye hazırlık olsun diye görüyordu. İspanya'yı, Afrika kıyılarından ve Sen Jan şövalyelerini Malta'dan atmak istiyordu. Bu kalelere onun için hücum etmişti; Fakat yalnız bu kaleleri ele geçirmekle işinin bitmiş olmadığını pekâlâ biliyordu. Yaz gelince Avrupa birleşecek ve denizle kara kuvvetlerini toplayarak üzerine yüklenecekti. Bu üç kale böyle bir saldırışa dayanacak kuvvette değillerdi. Mehdiye kalesini de olabileceğince çabuk ele geçirmeli idi.

    Kale, bir yarımada üzerinde yapılmıştı. Dördü toparlak dördü dört köşeli olmak üzere sekiz kulesi vardı. Limanın ağzı iki kule ile savunulur. Limanın ağzı yüksek bir kemerdir. Kemerin altından en yüksek direkli gemiler bile geçebilir. Bu kemerin üzerinde bir mermer ve bir de demir direk asılıydı. Bu direkler boşalttırılınca gemiye çarparlar ve onu batırırlardı... Duvarların üzerinde atlarına binmiş altı süvari yanyana gidebilirdi.

    Mehdiye, Romalıların eski Adremetum kale kenti idi... Hanibal, Kartaca'dan kaçtıktan sonra Mehdiye'den kayığa binmişti... Burası orta çağda Tunus'un merkezi idi. Fakat zamanla Adremetum kenti harap olmuştu. Kale Birinci Kervan Sultanı Elmandi tarafından yeni baştan yaptırılmıştı ve adı dolayısıyla ona Mehdiye denmişti.

    İki yüz küsur yıl önce Napoli Kralı Alfonso Dragon da kaleyi ele geçirmek için kalenin önüne gelmişti. Fakat kalenin ne kadar sağlam olduğunu görünce ona hücumdan vazgeçmişti. Aradan yüzyıldan fazla zaman geçti. Dük do Burbon'un kumandasında bir haçlı ordusu toplandı. Bu orduda Kont do Verniye, Lord de Kursi, Jan ve Viyen (son iki asker, Yıldırım Bayezit zamanında Niğbolu savaşında öldüler) ve Henri Bokur gibi asırlarına an san salmış askerler de vardı. Bu ordu iki yüz kalyon ve yüz yirmi kadırgaya bindirilerek Mehdiye'ye geldiler. Kıyı, önlerinde ay şeklinde yayılıyordu. Bunun ortasında da kale büyük bir heybetle göklere doğru yükseliyordu. Fakat bu manzaranın karşısında şövalyeler cesaretlerini kaybetmediler. Sen Magdelan yortusu idi. Şövalyeler Yunan ve Malzemi şaraplarıyla iyice kızıştıktan sonra, savunucular tarafından hiçbir karşı koymaya rastlamadan karaya çıktılar... Anlı şanlı şövalyelerin her biri kale dışında kendisine tahsis edilen hücum noktasına çadırını kurmuş ve kendisine özgü bandıra ve flandıralarını çadırın önüne dikmişti. Cenova okçuları sağ kolu tutmuşlardı. Fakat "Floissart'a göre işin şairane ve kahraman kısmı da bu noktada sona ermişti. Haçlılar bu tarihten sonra dokuz hafta kalmışlardı. Kale muhafızları kaleden çıkıp açıkta savaşmıyorlardı.

    Fakat çete savaşlarıyla düşmanları yoruyorlardı. Küçük fırkalar halinde gelip ortalığı karıştırıyorlar ve oklarını attıktan sonra sahteyan kalkanlarının altında yüzüstü yerlere kapanıyorlardı. Haçlıların mermilerinden bu suretle kurtulduktan sonra tekrar yerlerinden fırlayarak hücuma geçiyorlardı. Dük do Burbon, bu durum karşısında günlerini çadırın önünde bağdaş kurup oturmakla geçiriyordu. Asilzadelerin şarapları ve yemekleri yoktu. Yalnız bunaltıcı sıcaktan yakınıyorlardı. Nihayet kale üzerine büyük bir hücum yaptılar, ağır telefat verdiler. Zaten sonbahar gelmekte olduğu için Cenovalılar, kıymetli kadırgaların fırtınada kazaya uğramamaları için hemen sağ salim dönmek istiyorlardı. Bunun üzerine haçlılar apar topar Cenova'ya dönmek üzere Avrupa kıyılarına volta atmaya başladılar.

    1510 yılında ise Mehdiye, pek Katolik İspanya Kralı Ferdinand'ın baş amirali Pedro Navarro'nun hücumuna uğradı. Amiral şehri sardı, fakat alamadı. İşte Turgut Reis bu kaleyi ele geçirmeyi aklına koymuştu.

    Sultan Hasan İspanya'nın himayesine girdikten sonra Mehdiye kalesi, kentin ileri gelen ahalisinden (yani eşraf ve muteberanından) seçilme beş kişilik bir meclis tarafından idare ediliyordu.

    Bir gün akşamüzeri kapkara bir kalita, karaya sürünürcesine kıyı kıyı gelerek Mehdiye'nin önünde durdu. Kent halkı bu esrarengiz ve sessiz geminin ne olduğunu merak etti. Gelen kalita Turgut Reis'indi. İçinde kendisi vardı. Turgut Reis karaya gelerek bazı eksikliklerini tamamlamak için o bir tek kalitasıyla iki üç limanda kalması iznini istedi. Mahalli hükümet izin vermekte hiçbir sakınca görmedi. Turgut Reis de birkaç gün limanda kaldı. Denizcilerin birkaçı ellerinde tokmaklar, kalitanın ötesine berisine "Güm! Güm!" diye vurarak gürültüler çıkarıyorlar ve birbirlerine gülümsüyorlardı. Karadakilerse kalitanın onarılmakta olduğunu kulaklarıyla duyuyorlardı. Kulaklarıyla duymadıkları bir şey varsa, şehri idare eden meclisin üyelerinden İbrahim Berat'la, Turgut Reis'in fiskos etmesi idi. Bu iki insan kısa bir zamanda birbiriyle can ciğer dost oldular.

    Bu ilk ziyaretten sonra Turgut Reis birkaç kez bazen iki, bazen dört kalita ile gelip limanda birkaç gün konuk kaldı ve sessiz sedasız gitti.

    Turgut'tan ayrılınca İbrahim Berat evine dönüyor, odasına girip kapıyı arkasından kilitliyordu. Duvardaki gizli dolabı yavaşça açıp, hiç patırtı etmeden paralarını sayıyordu. İşte iki bin şu kadar altın dukatı vardı. Eğer Turgut Reis'e kulak verirse, bunları bir çırpıda iki misline çıkarabilirdi. Şaka değil, herif korsandı, "Elime ne geçerse yarı yarıya yaparız, peşin olarak da iki bin beş yüz dukat veririm," diyordu. İbrahim Berat odasında yavaşça "nisfün li, nisfün lek", (yarısı benim, yarısı senin) dedi. Ağzının suyu aktı. Şu Turgut Reis'in sözlerini yabana atmamahydı doğrusu. Koca reisin dudaklarından söz değil, her halkası bir dukattan yapılma bir altın zincir çıkıyordu da İbrahim Berat'ın varlığını tatlı tatlı sarıyordu. İbrahim Berat bunları yarı düşünür yarı mırıldanırken, titreyen alt dudağından aşağıya bir salya şeridi sundu.

    Buna mukabil şu babacan Turgut Reis'in istediği çok bir şey miydi, fahri hemşerilik istiyordu, yani Mehdiye halkının sahip olduğu haklara ve yetkilere sahip olmasını özlüyordu. İbrahim, elinden geleni yapacağına Turgut'a söz verdi. İşi gidip kent ayan meclisine açtı. Hepsi de küplere bindiler... "İbrahim, sen aklını mı oynattın? Turgut'u içeri aldık mıydı Ceneviz, İspanyol hatta Venedik donanmasının hücumuna uğrarız. Durduğumuz yerde, başımıza sunturlu bir bela sararız." diye bağırıp çağırıp fırtınalar kopardılar. İbrahim neye uğradığını gidip Turgut'a söyledi. Onu dinledikten sonra Turgut Reis, yavaş yavaş bir şeyler fısıldadı. Turgut fısıldadıkça İbrahim'in yüzünde hoş bir gülümseme yayılıyordu. O gece Turgut Reis Mehdiye'den ayrıldı.

    Aradan birkaç gün geçti. Karanlık bir gece idi. Eğer Mehdiyelinin birisi o gece kentin güneyinde fısıldayan deniz kıyısına gidip de karanlığa doğru gözlerini dört açsaydı, beş büyük gölgenin hiç çıt etmeden deniz üzerinden Mehdiye'ye doğru kaymakta olduklarını görürdü.

    Karanlığın içinde karanlık heyulalar gibi giden bu beş gölge, deniz tarafında İbrahim Berat'ın korumakta olduğu koca kuleye yavaşça yanaştı. Önceden anlaşılmış olduğu gibi İbrahim kulenin kapısını açık bırakmıştı. Kayığın teşkil ettiği koca gölgeden daha ufak gölgeler çıkarak kuleye girdiler. Sonra çıt etmeden hayaletler şeklinde kentin noktalarına gelerek durdular. Sabah rüzgârı esmeye başlayınca, gün ağardı. Horozlar ötüyorlardı. İşte o zaman ahalinin başında şafak attı. Silaha sarılalım dediler. Biraz kan döküldü... Denizcilerle başa çıkılamayacağı anlaşılınca silahları teslim ettiler. İşte İspanya'nın egemenliği böylece Mehdiye kalesinden koparılıp atılmış oldu. Napoli Kralı Alfonso Dragonun haçlılar ordusu komutanı Dük do Burbon'un, Katolik Majeste Ferdinand'ın filosunun başarılı olamadığı yerde Turgut Reis, hemen hemen kurşun atmadan başarılı olmuştu.

    Turgut Reis, Sfaks, Susa, Monasir ve Mehdiye kalelerinin tamir yerlerini acele ile onarttı. Bu kalelerde yeter sayıda muhafız bıraktı. Mehdiye komutanlığına kardeş oğlu Kale Reis'i getirdi. Ona İbrahim Berata itimat etmemesini, kaleyi kendilerine nasıl teslim etti ise, yarın para için başkalarına da teslim edeceğini anlattı. Kendisi gemileri alınca denize açıldı.

    Mehdiye'nin Turgut Reis tarafından zaptedildiği duyulunca, italya'da ve İspanya'da kıyametler koptu. Korsan oralara iyice yerleşmezden önce onu oradan çıkarmaya bakmalı idi. Floransa Dukası Kozma de Mediçi, Papaya acele elçiler gönderiyordu. Papa Üçüncü Paul da İspanya kralına başvuruyordu... İspanya kralı Napoli ve Sicilya'ya emir üstüne emir savuruyordu. Andrea Dorya'nın komutasında büyük bir deniz kuvveti hazırlanıyordu. 1550 yılının nisanında Andrea Dorya filosu Cenova'dan çıktı. Güneye iniyordu. Kendisine Orbetello'dan, Giordano Orsini'nin komutasında üç Floransa galisi, Çivitavekya'dan Don Carlos Sforza'nın komutasında üç Papalık galisi ve Napoli'den Don Garcia de Toledo'nun emrinde yirmi yedi gali kavuştu. Donanma böylece elli üç parçaya ulaştı. Ne var ki, denizciler "en usta kaptanın karısı, mayıs ayı ile nisanda dul kalır" derlerdi. Filo, Bon burnunun açığında dört başı mamur bir fırtınaya uğradı. Gemiler dağıldı. Bir iki tanesi battı. Ötekiler birkaç gün içinde toplanabildiler.

    Bir gece, karanlıktan yararlanan Andrea Dorya, Mehdiye kalesine yaklaştı. Şafak söker sökmez Kapitana gemisi ateş açtı. Kaleden bir şimşek çaktı. Bir gülle Kapitana'nın güvertesini deldi. Kaleden iki alev dili daha parladı. Beş on kürekçi ölü olarak yere düştüler, epeyce de asker yaralandı. O zamanın gülleleri tuhaf şeylerdi. Kendileri doğrudan doğruya tahribat yapmıyorlardı. Fakat tahtaya ve özellikle taşa çarptıkları zaman, etrafına fırlattıkları tahta ya da taş parçalarıyla, patlayan bir şarapnel etkisi yapıyorlardı. Dorya çarçabuk demirini kaldırıp top menzilinin dışına çıktı. Orada savaş kurulunu topladı.

    Savaş kurulunda her kafadan başka türlü bir ses çıktı... Meclis, bir karar almadan dağıldı. Herkes birbirine küserek kendi kadırgasına çekildi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra herkes birbirine surat etmekle bir sonuca varamayacaklarını anladı. Bir savaş kurulu daha toplandı. Andrea Dorya, muhasara silahları ve aletle edevatı olmayınca bir iş görülemeyeceğini söyledi. Orsini, "Ne yapalım öyle ise, eşyamızı toplayıp gidelim mi? Ben hiçbir iş yapmadan Floransa'ya dönemem!" diye bağırdı. Sonunda bu delikanlılara bir iş yaptırmış olmak için Manastır kalesine hücum kararı verildi.

    Sözümona Manastır kalesine geceleyin hücum edilecekti. Karaya asker çıkarıldı. Harp planı en ufak teferruatına kadar hesap edildi. Buradan kaç asker gönderilecek, şuradan kaçı saldıracak, (ufak bir bataklık vardı) ve bataklık nereden aşılacak, hep kâğıt üzerinde saptandı. Harekâtın başlaması için ayın kalkması beklenecekti. Ay tam zamanında kalktı, yarım bir aydı. Harekâta başlanıldı. Fakat tam harekât, plan uyarınca adamakıllı gelişeceği zaman, yarım ayın değil, fakat on tane tam ayın salacağı ışığın dahi delemeyeceği kadar kalın ve kara bir bulut ayın yüzünü kapladı. Artık ortalıkta göz gözü göremeyecek bir karanlık vardı. İşte bulut hiç de hesapta yoktu. O mevsimde, o diyarda hiç de bulut mu olurdu.

    Bulut ayın yüzünü örttükten sonra kalın ve sık bir yağmurdur tutturdu. Bu yağmur, sanki kuşatma ve zapt planı tebeşirli bir kara tahtanın üzerinde yazılmış gibi, planı yıkayıp zindana çevirdi. Kaleyi sağ taraftan çevirecek olan sağ kol, kahramanca bir yürüyüşle yağmur altında denize gitti ve ıslak oldukları için denize girdiklerini ancak bellerine kadar suya girince anladılar. Karanlıkta kalenin sol tarafını kuşataçak olan sol kol, kaleyi çeviriyorum diye kendi merkez kollarını çevirdiler ve onun çevresinde birkaç kez dolaştıktan sonra (yoruldular mı ne?) yerlerine mıhlanıp kaldılar. Merkez kolu ise (asıl hücumu bu yapacaktı), kalenin hendeğine daha varmadıklarını sanarak, ellerinde taşıdıkları merdivenlerle beraber hendeğe yuvarlandılar. İşte bundan sonra rüzgâr değişti... Bulut dağıldı ve ay da parlayarak, yaptığı marifete "Hah! Hah! Hah!" diye güldü.

    Ertesi gün dinlenildi. Daha ertesi gün büyük bir mukavemet görülmeden kent işgal edildi. Kale kolcusu olarak yalnız yirmi otuz Türk vardı. Dışarıdaki kuvvet ise birkaç bindi. Bu bir avuç denizci, iç kaleye çekildiler. Onlara iki saat içinde teslim olmaları için bir ültimatom verildi. Onlar, "Nafile yere iki saat beklemesinler, biz teslim olmayız, ne halt yiyeceklerse şimdi yesinler," diye cevap verdiler ve helallaştılar. Bu kadar büyük bir sayı üstünlüğüne karşı başarılı bir savunma sağlayamazlardı. Düşman açtığı gediklerden içeri girip de kale içinde kalabalıklaşınca daha elan şehit olmamış üç dört kişi, piştovlarıyla barut fıçılarının içine ateş ettiler. Birkaç tahta binanın direkleri havaya fırladı ve alev salarak yarı kor halinde yere düştüler. Deve dizileri, iplerini kopararak başlarını alıp dağıldılar, çevredeki dağların çakalları acı acı uludu. En uzaktaki akbabalar bile, apansızın kabaran boyun tüyleriyle, kayalık yuvalarını bırakarak, göklere doğru süzüldüler ve Manastır kalesi böylece düşmanın eline geçti.

    Ne var ki, bu savunmadan dolayı sefere katılanlarda moralin eseri bile kalmadı. Andrea Dorya yüz yirmi beş mil ötede Halkulvat'a gitti.

    Halkulvat muhafızı Don Louis de Vargas, donanma komutanlarına Mehdiye kalesinin çok kuvvetli ve oraya hücum için çok daha fazla asker ve levazıma ihtiyaç olduğunu söyledi. Fakat Don Garcia ve Andrea Dorya, Mehdiye hemen zaptedilmezse, Turgutca'nın buraya dayanarak, çok zarar yapacağına ve işte bundan dolayı kalenin hemen kuşatılmasında ve Napoli ile Sicilya'dan imdat kuvvetleri istenmesinde ısrar ediyorlardı.

    Bu sırada Sicilya Valisi Don Juan Vega'dan, Andrea Dorya'ya bir mektup geldi. Mektupta Turgut Reis'in oralarda dolaşmakta olduğundan denize açılmaktan korktuğunu, yoksa Andrea Dorya'ya çoktan katılmış olacağını, bütün gemilerin Tranapi'ye gelmelerini ve orada birleşerek denize çıkmalarını rica ediyordu. Andrea Dorya, Sicilya valisinin arzusunu yerine getirdi. Tranapi'ye gitti. Orada taşıt gemilerine kara kuvvetleri yükletildi. Hep birlikte denize çıkıldı.

    Fakat yolda tartışma başladı. Napoli valisinin oğlu Don Garcia ile Don Juan Vega bir senlik benlik davasıdır tutturdular. Andrea Dorya bu iki İspanyolun arasını bulmak için akla karayı seçti. Sonunda Malta Gran Metri De La Sanglea'nın teklifi üzerine, gerek Napoli'nin, gerek Sicilya'nın kuvvetleri bağımsız olarak kendi tarafından yönetilecektir. Savaş hareketlerine gelince, imparatoru temsilen bir savaş kurulu meclisi tarafından kararlaştıracaktır.

    İspanyolların Mehdiye önünde görüldükleri nisan ayından beri Turgut Reis, kaleyi çetin savaşlara karşı koyabilecek hale getirmek üzere olanca gayretiyle çalışıyordu. Kaleye erzak ve cephane doldurdu. Gemilerde tayfalık etmiş olan üç dört yüz batılıyı da para karşılığında kendi hizmetine aldı. Ne var ki; ne kadar kuvvetli olursa olsun, bir kale dışardan imdat görmedikçe dayanamayacağını pekiyi biliyordu.

    Mehdiye halkından kendilerini savunmaları beklenemezdi. Onların çoğu tacirdi. Umumiyetle, Şarlken'den daha çok fayda göreceklerini umuyorlardı.

    1550 yılı haziranın bir sabahı idi. Sabah rüzgârı şafağı müjdeliyordu. Sabah namazına çağıran müezzinin sesi havaya yükseldi. Uzayan o hazin çağırış, uzaklara sindi. Issız çölde bir başına seslenen bir ruhtu, tatlı bir musikiydi sanki. Bazen rüzgâr pencerenin yanında asılı duran bir udun tellerine sürünür ve geçerken sanki bu dünyaya ait olmayan bir notayla öter. Gönül durur, dinler ve daha hızlı çarpar. Birdenbire Mehdiye'nin önünde uyuyan denizi, haşin bir hırıltı uyandırdı. Sefer kuvvetleri gelmiş demir atıyordu.

    Karaya sandallarla harıl harıl asker çıkarıldı. Kaleyi saran tepeler tutuldu. Don Juan de Vega'nın, Don Garcia de Toledo'nun ve Don Louis de Vargas'ın sırmalı ipek çadırları kuruldu. Hemen siper açma ve top tabiye etme işine girişildi... Bunlar Şarlken'in Avrupa'da en önemli kuşatmalarda kullanmış olduğu ağır toplardandı. Top uzmanı Ludoviko Ferrapolya tarafından batarya halinde yerlerine sıralandı. Ağır işler görmekte olan Sicilya ve Yunan forsalarının sırtlarında habire kamçılar sallıyordu. Kale içinde bütün eli silah tutan halk kaleye toplandı. Birçokları Hisar Reis'ten kalenin İspanyollara teslimini istedi. Genç Hisar Reis, "Teslim sözünü kim ağzına alırsa, Tanrı üzerine yemin ederim ki, onu kendi elimle öldürür ve kenti de baştan aşağı yakarım. Budalalar, korkaklar! Teslim olmak felakettir. Bin tutsak olacağına bir özgür insan olsun. Hıristiyanlar sizleri servetlerinizden istifade de serbest mi bırakacaklar sanıyorsunuz? Sizin her şeyiniz şu anda kale toplarının fitillerine bağlıdır. İmanınız, karınız, çoluk çocuğunuz, servetiniz için mutlaka dövüşmeniz gerek," diye bağırdı. Koskoca düşman ordularına karşı bin yedi yüz piyade ve altı yüz süvariyle kalenin savunmasına karar verildi.

    Hisar Reis müdafilerin manevi kuvvetlerini arttırmak için bir huruç hareketine girişti. Üç yüz fedai Türk ve Arap süvarisi dışarıya fırladı. Bunları Napoli asilzadeleri karşıladı. Kale süvarileri kendilerinden kat kat üstün kuvvetlerle çarpışıyorlardı. Savaşı kale surlarından ve gemilerden seyrediyorlardı... Hisar Reis de burçların üzerindeydi. Kale süvarisinin toslayışına dayanamayan Napolitenler hemen düşmanlarına art gösterdiler ve metrislere kadar kaçtılar. Fakat Don Garcia'nın rakibi Don Juan de Vega'yla Malta Gran Metri De La Sanglea, kaçanları kovalayan Türk ve Arapları pek büyük kuvvetlerle karşıladılar. Kale süvarileri kılıç şakırdata şakırdata sırt dönmeden kaleye çekildiler. Ölülerin cesetleri, kırılmış camlar gibi savaş meydanına serpilmişti.

    Bundan sonra kalenin karaya bakan surları, on gün gece gündüz ardı arkası kesilmeden bombardıman edildi. En sonunda bir gedik açıldı. Don Vega hücum için bir cuma gününü seçti. Şafakla birlikte saldırıya geçti. Gediğin önüne geldi. Kimseler yoktu. İçeri daldı, gene kimse yoktu. Fakat surla asıl istihkâm arasında bir gürültü koptu. Her kılıç savuruluşunda bir İspanyol askeri kellesiz olarak yere düşüyordu. Hiç gedikten gerisin geriye dışarıya çıkan olmadı.

    Hücumu tekrar etmek telefatı arttırmaktan başka bir sonuç vermeyecekti. Düşmanların morali bozulup gidiyordu. Papalık filosunun komutanı Carlos Sforza, Roma'ya yollandı. Papaya götürdüğü mektupta özetle şunlar yazılıydı. "Burada sevk ve idare, tecrübesiz delifişeklerin elinde bulunuyordu. Andrea Dorya küstü. Artık bastardasından çıkmıyor. Sabahtan aksama kadar iskambil oynuyor. En baldırıçıplak İspanyol neferi bile, İtalyanları en aşağılık hizmetlerde kullanmak hakkını kendinde görüyor. Siperleri kazanlar, topları çekenler, çit örmek için ormanlardan odun kesip getirenler hep İtalyanlardır."

    Bu arada, gözleri oğlu tarafından kör edilmiş olan Tunus eski hükümdarı Sultan Hasan İspanyollarla birlikte sefere katılmıştı. Kırvanlı Seyit Arifle mektuplaştı. Kırvanlının savaş sonuna kadar binlerce devesi, İspanyolların yeme içmesini sağladı.

    Bu esnada Turgut Reis, Alikante ve o limanın güneyindeki kıyıları ve Balear adalarını ziyaret edip duruyordu. Bir gece Cenova'nın burnunun ucunda bulunan Rapallo kent ve limanını bastı. Buranın halkını tutsak olarak gemilere yükleyip götürdü. Turgut Reis'in yetiştirmiş olduğu Sicilyalı Aluzzo, Uluç Ali adıyla, "Fransa-Ville"e akın etti. Savua Dükü Şarl'ın oğlu Prens Filiborto Emanuel, Ali'nin elinden güç kaçtı. Turgut Reis, Mehdiye için her yanda imdat kuvvetleri aradı. Tunus'a, bütün Arap kentlerine, hatta Kefalonya'ya kadar gitti. Türk hükümetiyle Şarlken arasında barış yapılmış olduğundan kendi başının çaresine kendisinin bakması cevap olarak bildirildi... Bütün bu uğraşmalar sonunda Turgut Reis, parayla iki bin yedi yüz batılı ve sekiz yüz kadar Türk gönüllüsü bulabildi. Bunlarla Mehdiye'nin imdadına koşacaktı.

    Turgut Reis'in Rapallo da dahil, San Remo'dan Livorna'ya kadar bütün Cenova körfezinin kıyılarınca yaptığı son akından beri yirmi gün geçmişti. Massa kenti ve limanında ihtiyar Fransisken rahibi Fra Benedetto ile oranın Santa Maria Maggore kilisesinin papazlarından ak sakallı Don Ciyustino, manastırın çiçekli çardaklarının birisinin altında oturmuşlar, denizi seyrede ede dertleşiyorlardı. Fra Benedetto botanik, fizyoloji, anatomi gibi konularla uğraşan ve manastır laboratuvarında bu fenlere ait tecrübeler yapan bir adamdı. Don Ciyustino ise kilisenin konfessörü idi (Yani kendisine günahlar itiraf edilen papaz). Don Ciyustino, ak sakalını sıvazlaya sıvazlaya Fra Benedetto'ya, "Ah bilmezsiniz kardeşim Benedetto!.. Vakıa bana itiraf edilen günahları kimseye söylememem lazım. Fakat sizden söz çıkmaz. Zaten hemen yetmiş yıldır arkadaşız. Korsanlar kenti her bastıkları zaman konfessiyonal (günah itiraf edilen kafesli yer) bir ay içinde sabahtan akşama kadar boş durmaz. Gelenlerin hepsi de kadındır. Hemen hemen hepsinin de itiraf ettikleri günah aynı. Örneğin korsanlar geldi. Tanrı belalarını versin, gelirler a. Sonra bu herifler erkek, olur ya, erkek olurlar. Zaten insan denilen ya erkek olur, ya dişi olur. Fakat..."

    Fra Benedetto hoşmeşrep bir ihtiyarcıktı. Don Ciyustino'nun sözünü buracıkta bir gülüşle kesti.

    "Sen söylemeden anlıyorum. Dolayısıyla bana konfessiyonalın bir sırrını açıklamış olmuyorsun. Bu kadınların günah işlemiş olduklarını söyleyeceksin, değil mi?" dedi.

    Don Ciyustino, "Evet onu diyecektim. Bana da konfessör olarak onların günahlarını habire affetmek düşüyor. Ceza olarak beş bin Ave Maria, beş bin de Pater Noster dualarını okumalarını emrediyorum. Fakat işin garibi şu ki, neredeyse günahı işlemeden bu duaların beşer binini peşin peşin okuyacaklar, sonra da günahın kefaretini biz önceden ödedik, gelsin bakalım günah, deyip çıkacaklar. Hep kendilerine saldırıldığından söz ediyorlar. Fakat başka bir şey de var. Gövdelerinde taşıdıkları çocukları, şimdiden kendi çocukları imiş gibi seveceklerini duyduklarını söylüyorlar..."

    Fra Benedetto, "Sana şaşarım kardeşim, kendi çocukları değil de Ruhül Kudüs'ün mü çocukları? Elbette kendi çocukları," dedi.

    Öteki, "Eh, peki, bu gidişle nereye varacağız? Korsanların bir iki yılda bir uğradıklarını bir kez düşün. Onların her uğrayışlarından dokuz ay sonra da al sana bir sürü çocuk," dedi.

    Fra Benedetto, "Ben fizyoloji, biyoloji gibi şeyler okuyorum. Bu işler bizim elimizde değil. Hayat dediğin gözyaşıyla, gülüşle 'pante rey!' (akar hep)" dedi. Sonra iki ihtiyar söz konusunu değiştirdiler (Bu pasaj Klod Farrer'in "Akdeniz'inde rastgelinen şu tümcelerinden esinlenmedir: Fransa'nın, İspanya'nın, Akdeniz kıyılarına ve İtalya'nın bütün kıyılarına bakılacak olursa, oranın insanlarında yakın şarkın çok badem gözlülerine rastgelinir. Elbette, Akdeniz ırkları adamakıllı karışmıştır. Fakat bu hale asıl yakın şark korsanlarının neden olduklarına dair kuvvetli belgeler vardır).

*
*   *   *

    Turgut Reis toplayabildiği az buçuk savaşçı ile gece karanlığından istifade ederek kalenin açığına geldi. İki korsanı denize bıraktı. Bu adamlar dört beş mil denizi yüzerek, Turgut Reis'in ne zaman ve nasıl düşmana saldıracağını Kale Reis'e bildirdiler.

    Bu sırada Turgut Reis, kalenin ötesinde karaya asker çıkardı. Hücum düzeni aldı. Kaleyi vaktiyle yaptırmış olan Elmehdi'nin zeytin ağaçlarıyla çevrilmiş sayfiyesinin bulunduğu tepeye geldi. Buradan düşman ordugâhını seyrederken, ordugâhtan ayrılan bir fırkanın kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Turgut Reis hemen pusu kurdu. Don Louis Vargas, bin kişiyle zeytin ağacı kestirmeye geliyordu. İspanyollar pusuya düştüler. Don Vega ile Malta şövalyeleri, bunların imdatlarına koştular. Turgut Reis, pek üstün kuvvetler karşısında çekilmek zorunda kaldı. Savaşçıları alınca Cirbe'ye gitti.

    Hisar Reis, önceden kararlaştırılmış olan günden önce savaşa tutuşulmuş olduğunu görünce düşman ordugâhına saldırdı. Don Garcia tarafından karşılanan bu saldırış, Turgut Reis'in çekildiği anlaşılıncaya kadar devam ettirildi. Savaşın kızışkın bir anında Don Louis Vargas, tepesine yediği bir arkebüz kurşunuyla yerlere serildi. İspanyolların yitiği pek ağırdı, dayanamıyorlardı. Takviye kuvveti getirmek üzere Don Garcia Goleta'ya, Andrea Dorya Palermo'ya ve Carlos Sforza Napoli'ye gittiler.

    Şarlken, Mehdiye'deki durumu öğrenince, sinirlenmiş "Yahu bu herif, buradan posta posta gönderdiğimiz kuvvetlerin hepsini eritecek mi?" diye bağırmıştı. Milano Valisi Fernante de Coze'ye, Floransa dukasına, Cenova senatosuna ve İtalya prenslerine Mehdiye'ye imdat kuvvetleri gönderilmesini emretmişti.

    Elli iki gali, yirmi sekiz taşıt gemisi, elli büyük kuşatma topu ve beş bin savaşçı kaleyi teslim alamamıştı. Bu kuvvetin yarısı kadar bir imdat kuvveti gönderildi. Kuşatma iki ay daha devam etti. Kale duvarlarına büyük çapta kırk bin küsur gülle savrulmuştu. Kale duvarlarında birkaç önemli gediğin açılmasından başka bir sonuç alınamamıştı. Bundan başka ünlü mühendis Molino Perez, alnından yediği bir piştov kurşunu ile öteki dünyayı boylamıştı.

    Ne var ki, tam bu sırada Mehdiye halkından biri, Don Garcia'ya başvurdu ve kale surlarının zayıf noktasının doğu tarafındaki deniz cephesiyle kara cephesinin birleştiği yerde olduğunu gizlice bildirdi. Oraları sığ olduğu için, gemiler yanasamayacak diye kuvvetle tahkim edilmemişti.

    Don Garcia iki tekneyi birbirine iyice bağlatarak güvertelerine dört büyük top koydurdu. Gemileri, surun doğu kösesinin iki yüz adım ötesine demirletti. Bombardıman başladı ve ardı arkası kesilmeden üç gün devam etti. Eylülün onuncu günü üç koldan saldıracaktı.

    O gün, gediklerin genişletilmesi için öğleden biraz sonraya kadar toplar susturulmadı. Top ateşinden kale âdeta tütüyor ve yanıyor gibiydi. Surlar sendeliyorlardı. Çevre, top dumanından loşlaşmıştı. Fakat kale savunmacılarının ağız ve gırtlaklarında çekmekte oldukları susuzluk, top ateşinden de daha yakıcı idi. Don Garcia ile Don Vega kara cephesinde, Malta şövalyeleri ise doğu cephesindeki iki gediğe saldıracaklardı. Sen Jan şövalyelerinin en kahramanlarından olan Alonzo Çio, bir karış suda koşarak Sen Jan bayrağını birinci gediğin başına getirdi. Fakat bir kurşunla devrildi. Şövalye Gonsagaz di Valencia bayrağı kaptı. Artık şövalyeler kalabalık halinde gediğin önüne üşüşüyorlardı. Ne var ki bayrağı alan düşüyordu. Kale Reis "Artık kadın, erkek sırası değil, iki bacaklı olan herkes savunmaya koşmalı. Sayımız azaldıkça kale duvarları ve gedikleri daralmıyor ki," diye bağırdı. Bazı Türk korsanlarının karıları, "Biz şimdiye kadar kocamızla yaşadık, kocamızla da ölürüz," diye kılıçlar çektiler. Şehit olan kadınlar arasında hamile olanları bile vardı.

    İkinci gediğin üstündeki burca, yirmi otuz kadın eli ile itilen bir kaya parçası, gediği aşmak isteyenlerin bulunduğu yere, yani o yerin üstündeki burcun ta kenarına getirildi. Ordan aşağıya düşürüldü.

    Devrilen bir dağ yamacı gibiydi. Gövdeler yamyassı ezildi. Kayanın düştüğü yerin çevresi, sıçrayan kandan kıpkırmızı kesildi. Dört tarafa kemikler, etler, bacaklar, beyinler serpildi.

    Fakat ilk gediği savunanların durumları kötü idi. Orada ancak birkaç korsan kalmıştı. Elbiselerini omuzlarına kadar sıyırmış oldukları halde, sağ kolları da kılıç kullanmaktan yorulmuş, zaten kılıçları da testereye dönmüştü. Ne var ki, bir karış gerilemiyorlardı. Onların hepsi orada şehit oldular ve işte o zaman düşman, o gedikten girdi ve öteki gediğin savunmacılarına arkadan saldırdı.

    Kale Reis o gedikte idi. Elinde kılıç, arkadaşlarıyla birlikte, hem önlerindekilerle hem arkadakilerle dövüşüyordu. Bir aralık arkalarındaki düşmanın çemberini kırdılar ve iki gedikten gelen düşmanlarını önlerine aldılar. Artık yavaş yavaş, karış karış geriliyorlardı. Kaleyi savunma değil, bütün gayretleri kendilerini pahalıya satmaktı. Tam bu sırada Kale Reis'in göğsüne rastlayan bir kurşun, onu şehit etti. Onun şehit olduğunu görünce batılılar silahlarını yere atarak teslim oldular. Fakat, bir avuç korsan hâlâ dövüşmekte devam ediyordu.

    İkinci gediğin biraz ötesinde parçalanmış gövdeler, yıkılmış taşlar, kalın ve kükürtlü bir hava içinde boğuşup duruyorlardı. O kaynaşan ve vuruşan kalabalık içerisinde ayak dayayacak yer yoktu. Duvarlardan devrilen molozlar, ayaklar altında çiğnenen ölülerle örtüldü. Çukurlar, insan kanı birikintileriyle doldu. Artık diri kalan beş on korsan, gerileye gerileye cephaneliğe yaklaşıyorlardı. Onların kadırgadaki töreleri de bu idi. Barutu piştov ve arkebüze azar azar koyup teker teker öldüreceklerine, düşmanları başlarına toplayıp, toptan olarak uçmaktı.

    Daha şehit olmamış birkaç korsan, gerileye gerileye cephaneliğin bulunduğu yere vardılar. Aralarında piştovu dolu olanın biri, onu barut varilinin içine sıktı. Bir sürü kol, bacak ve taş havaya sıçradı. Orada bulunan birçok düşman da şehitlerle birlikte hava fişekleri gibi göklere fırladılar. İşte Mehdiye'nin birinci sonu, (çünkü yakında onun bir de ikinci sonu olacaktı) buydu.

    Gece ay kalktı. Yanmakta olan birkaç evin ateşi, deniz üzerinde ay ışığına karışarak kaynaşan bir kırmızı ve gümüşi pırıltı peydahlıyordu. Fakat sokakların şurasında burasında, çukurlarda, yağmur birikintileri gibi toplanmış olan dost ve düşman kanları üzerinde ay ışığı durgundu.

    Şarlken, Don Sancho de Levya'yı Mehdiye koruyuculuğuna atadı. Mehdiye, alınmasına alınmıştı, fakat acaba Turgut Reis kalenin rahat yüzü görmesine izin verir miydi? Şarlken'in çözemediği muamma işte buydu. Hem bu mevki, şimdiki durumu ile adama karşı savunulamazdı. İş yalnız yıkılanı onarılmakla kalmıyordu. Kaleyi daha da kuvvetlendirmeli ve içine kalabalık bir savunma kuvveti koymalı idi. Bu işlerin kaça malolacağı hesap edildi. Çok para gidecekti. Onun için Don Fernandez de Ceuta kaleyi uçurmak göreviyle İspanya'dan Mehdiye'ye gönderildi.

    Birçok insan birçok gün çalıştı. O heybetli duvarların altına geniş ve derin lağımlar kazıldı. Bunların içlerine tonlarca barut istif edildi. Lağımlara hep birden ateş verilecekti. Patlama çok korkunç olacaktı. Ne olur ne olmaz diye donanmayı üç dört mil alargaya çektiler. Fitilleri ateşleyecek olanlar bu işi görür görmez, hafif filikalara toplanacaklar ve küreğe kuvvet, o ölüm yerinden uzaklaşacaklardı. Donanmanın bütün kumandan ve askerleri gemilerin küpeştelerine dayanmışlardı. Fitillere ateş verildi. Yüzyıllarca devam ediyormuş gibi ağır ve yürek ezici bir sessizlik vardı, gözler hep orada idi. Gözler kırpılmıyor, hatta tükürükler bile yutulmuyordu. Birdenbire korkunç bir gürültü ile dağ parçaları havaya uçtu. Engin çalkalandı. Yaya olarak bir günde gidilen ötelerdeki kuşlar sarsıldılar ve bağırarak uçtular. Gene ta uzaklarda çakallar, yarı emzikte feryat eden çocukların yakınmalarına ve yarı köpek uluyuşlarına benzeyen hazin ve mâtemengiz bağırışlarıyla uzun uzun ağladılar. Mehdiye, o dağ parçaları duvarlarıyla orada şehit olanlara yakışır bir mezar oldu. Bugüne bugün kalenin kalıntıları, görenlere hayret verir.