BARBAROS'LA BİRLİKTE YİNE
AKDENİZ'DE


    Barbaros Kaptan Paşa olunca, kışın hızla gemiler yaptırmaya koyuldu. İstanbul'un Galata ve Tersane tarafları tokmak, çekiç ve bıçkı ile biçilmekte olan ağaçların gürültüsüyle gümbürdüyordu. Altmış beş bastarda ve kadırga yaptırıldı. Barbaros, kendi on sekiz kadırgasını ve beş korsan gemisini bu bastarda ve kadırgalara kattı. 1534 yılı ilkbaharıydı, filo Çanakkale'den çıktı. Barbaros, hemen Cirbe Adasına bir perkende göndererek Messina Boğazı açıklarında Turgut'un gelip kendisini beklemesini rica etti.

    Turgut Reis onu denizde bekledi. Kavuştular. Barbaros, Turgut Reis'e kendisiyle birlikte İtalya kıyılarını ziyaret etmek niyetinde olduğunu söyledi. İlk önce boğazın doğu kıyısında ve İtalya Yarımadasının oluşturduğu çizmenin tam ucunda bulunan Reggio kalesine uğradılar. Fakat kale müdafileri birkaç günden beri Barbaros'u beklemekte olan Turgut Reis'in bir aşağı bir yukarı volta vurmakta olduğunu görünce, başlarına bir bela geleceğini anlayarak, kaleyi boşaltıp kaçmışlardı. Barbaros ve Turgut, lağımlar kazdırarak kaleyi uçurdular.

    O gün hiç rüzgâr yoktu. Genellikle pek hırçın ve çalkantılı olan Messina boğazının suları, boğazın bir kıyısından öteki kıyısına kadar tamamen kırışıksız olarak güneşte uyuyordu... Donanma, küreklerle kuzeye doğru çıkıyordu. Az sonra boğazın batısındaki Messina kentinin önüne geldiler. Barbaros acele ettiğinden Turgut Reis'e kenti birkaç salvo gülle ile selamlamasını emretti. O gün sular o kadar sakindi ki, Messina kenti ve ona hâkim olan (ormanlar, tarlalar ve kayalıklarla yama yama renkler gösteren) dağlar, sanki bir aynaya yansıyorlardı. Donanma kentten görülünce bütün kiliseler ve Benedikten, Dominiken ve Theatin manastırlarının çanları alabildiklerine çalıyorlar ve tehlike işaretini veriyorlardı... Limanda beyaz mermer sarayın, tersanenin ve krallık depolarının önüne alelacele yığılan toprak çuvalların arasına top tabyaları kurulmuştu. Donanma, boğazın doğu kıyısını sıyırarak ilerliyordu. Fakat Turgut Reis seri bir manevra ile deve katarı düzeninde giden korsan gemilerini borda nizamına aldı ve gemilerin pruvalarındaki uzun menzilli toplarla, kenti dövebilecekleri yakınlığa girince, ateş etti. Boğaz, dumanla örtüldü. Ağır beyaz dumanları sürecek rüzgâr yoktu. Boğazın bütün dağları temellerinden sarsıldı. Kentte epeyce bina yıkıldı. Ta neden sonra dumanlar yayılıp çökünce donanma kuzey ufkunun çoktan ötesine geçmişti. O gün güneş cam gibi bir denizin içine batmıştı.

    Filo ertesi sabah Santa Lucia kalesinin önüne vardı. Hemen top ateşi açtı. İkindi vakti top ateşi kesildi ve kaleye hücum edildi. Buradan yedi bin sekiz yüz tutsak alındı. Ondan sonra donanma gene kıyı boyunca ilerlemeye devam etti. Citraro kalesinin önüne geldi. Donanmanın Citraro'nun güney burnundan gözükmesi o kadar ani oldu ki, limandaki on sekiz kadırga leva demir edip kaçacak vakit bulamadılar. Demirli bulundukları yerde kıç toplarıyla ateş etmeye kalkıştılar. Fakat Barbaros'un karşı ateşiyle hepsi de tutuşup yandı, alevler, kıyıdaki evleri tutuşturdu. Bunun sonucu kent de kül oldu. Citraro'nun halkı tümüyle tutsak edildi.

    Barbaros'la Turgut, gene kıyı boyunca ilerlerler. Bir gece ve bir gün aralıksız kürek çekilir. Ertesi gece Fondi kalesinin önüne gelinir. Sevgililerine mandolin çalan birkaç İtalyan âşığı dışında kent tamamıyla uyumaktadır. Donanmayı oluşturan gemiler teker teker, kara heyula ve gölgeler gibi Fondi kalesinin önünde sessizce toplanırlar.

    O gece, ondan önceki günler ve geceler gibi hava durgun ve bunaltıcı bir surette sıcaktı. Napoli'nin yanında Fondi'deki sayfiyesinde, güzelliği Avrupa'ya ün salmış olan Kontes Ciyulca Gonzaga, elbiselerini bir bir çıkarıp atmıştı. Lamba, odaya donuk ve mahmur pembe bir ışık yayıyordu. Artık kontes anadan doğma soyunmuştu. Duvara yapıştırılmış Venedik işi gümüşten bir boy aynası vardı. Orada kendi gövdesini seyrediyor ve "Aşk Tanrıçası Afrodit, sabah yıldızı gibi Arşipel'in mavi dalgalarının köpüğünden doğarken, olası değil, benim kadar güzel değildi" diye aynada kendi yüzüne gülümsüyor ve birbiri ardınca tavırlar alıyordu. Bir kolunu, ok atıyormuş gibi uzatıp, bir bacağını koşuyormuş gibi arkasına kaldırıyor, "İşte Ay Tanrıçası Artemis," diyordu. Dimdik duruyor, yüzüne ciddi bir eda veriyor, bir memesini sıkıyor, "İşte tanrıçalar kraliçesi İunon - Hera, geceleyin semavatın ötesinde duran oğluna süt fışkırtıyor," diye mırıldanıyordu. Sonra kollarını kavuşturuyor, yürüyormuş gibi bir bacağını öne koyuyor, "İşte Demeter," diyordu. Fakat Demeter'in böyle çırılçıplak olamayacağını düşünerek beline ince bir mavi tül bağladı. Gerçekten de kocası eş diye kendisini seçmeklene zevk sahibi olduğunu ispat etmişti. Çünkü, eski Tanrıların birer eşleri olmalarına karşılık, kendisini eş diye seçmekle bütün Olemp'in ilahelerine toptan olarak koca bulmuştu. Ne var ki, Gonzaga hanedanının reisi Vespasian Gonzaga, büyük bir zevk sahibi olduktan başka da büyük bir asalet sahibi idi. Yalnız bir kusuru vardı.

    O da karısından elli yaş daha büyüktü. Asaletli kont hazretleri, yaşını da zevki ve asaleti gibi bir üstün nitelik sayıyor ve genç karısını, çekilmez bir cefa ile eziyordu. İşte bunun üzerine Kontes Ciyulca da bir sürü arzu, umut, korku, isyandan sonra temizlik ve saflığına, olağan ayrılış yaşlarını dökerek bilinen fırsatları kollamaya koyuldu. Kendisi bu kadar güzel olduğu için fırsat kıtlığına uğramasının olasılığı yoktu. Zamanının en büyük ressamları portrelerini boyuyor, parmakla gösterilen ozanlar, güzelliğini anlatan şiirler yazıyor, heykeltraşlar heykellerini yapıyorlardı. Ne heykeltraş, ne şair, ne de ressam olanlar da, delikanlılık ve yakışıklılıklarına güvenerek sanatkârlarla rekabete girişiyorlardı. Öyleki, Roma, Paris, Londra ve Vatikan müzeleri, kontesin portreleri ve heykelleriyle; şiir kitapları da kendisi hakkında yazılmış övgülerle zenginleşti... Müzeler ve şiir kitaplarının bu surette zenginleşmekte olduğu oranda erdemli Kont Gonzaga'nın alnı ve asaleti, dallı budaklı süslerle donanıyordu. Hatta bazı İtalyan denizcileri "Bu kadar seren ve direk kalabalığına bakılırsa adamın başı yalınkat Latin değil, fakat ta kontra kontrinine kadar bütün dört köşeli yelkenleri kaldırır," diyorlardı. Ama kontesin garibine giden cihet, asıl böyle süslere en ziyade layık ve sahip olanlar idi ki, onlarla en az övünüyorlardı. İşte bundan dolayı kendisi gözlerini dört açıp tedbirli davranmak zorunda kalıyordu.

    Kontes bunları düşünürken kapı (nazikâne değil) gümbür gümbür çalındı. Dışarıdan yirmi yaşlarında bir delikanlı olan hizmetçi Cicetto'nun sesi, "Çabuk olunuz kontes, Türkler şehri bastı. Villaya doğru geliyorlar, ilk seddi geçtiler bile, arka ahırda atlar var. Çabuk olunuz! Çabuk! Çabuk! Çabuk! Geliyorlar, işte, yakalanacaksınız!" diye bağırıyordu. Gencin sesindeki heyecan, âdeta bulaşıcı idi. Gerçi yakalanırsa da zararı yoktu. Kontun istenecek kurtulmalığı verecek kadar parası vardı. Fakat kıskanç kont bu sefer de, "Bir de koleksiyonunda Türk leventleri eksikti. Galiba koleksiyonunu tamamlamak için yerinden kıpırdamıyorsun," diye tutturacaktı.

    Cicetto, kapıyı yıkmakta kendilerini haklı bulanlara özgü bir içtenlik ve şiddetle sarsıp, devirmeye çalışıyordu. Kapı saraya tutulmuş gibi sarsılıyordu. Kontes, anadan doğma çırılçıplak kaçamazdı ya. Aynanın karşısında son olarak tanrıça Demeter'i taklit ederken kullanmış olduğu ince tülü sırtına sardı. Tam o sırada da kapı yıkıldı. Büyük tehlike karşısında nezakete ve görgüye ait her türlü kuralları çiğnemek zorunda kalan Cicetto, "Vaktimiz yok kontes!" diyerek kontesin bileğinden tuttu ve villanın merdivenlerini üçer dörder inmeye koyuldu.

    Villa, İtalyan üslubunda yapılmıştı. Batıya doğru bakıyordu, yüksek bir kayanın üzerine inşa edilmişti. Üç seddi vardı. Villanın da setlerinin önünde deniz yayılıyordu. Leventler birinci mermer parmaklıklı seddi aşmışlardı. Önlerine büyük bir havuz çıkmıştı. Havuzun kenarına heykeltraş Gorgone Della Flaggiola tarafından yapılmış bir driyad, ya da su perisi çömelmişti. Havuzun sularından başını çıkarmış bir satirin açılmış ağzına bir anafordan su döküyordu. Havuzun kenarına gelince leventler, alacakaranlıkta canlı imiş gibi görünen driyada, "Bu ne?" diye bakarak duraklamışlardı. İşte asıl bu duraklama, Cicetto'ya kontesi kaçırmak fırsatını bağışlamıştı.

    Cicetto ahıra varınca en hızlı atı seçerek dışarıya çıkarmıştı. Atı dışarıya çıkarırken, villaya girmiş olan leventlerin seslerini duydu. Ata eyer meyer takacak vakti yoktu. Kontes de değil eyersiz ata, eyerlisine bile binecek kadar süvari değildi. Pek de nezaket ve komplimanın sırası değildi. Delikanlı kontesi tutunca ata çıktı ve kontesi önüne oturtarak ve bir kolu ile belini sararak, beygiri mahmuzladı. At villadan dört nala fırlayıp çıktı. Arkadan bir iki piştov patlatıldı ise de kurşunlar iki süvari ve bineğe dokunmadan vızıldayıp geçtiler. Böylece bir saat kadar dört nala gittikten sonra Cicetto, artık tehlikeden uzaklaştıkları için atı yavaşlattı. Kontes "Yoruldum" dedi. Yere indiler. Kadın "Üşüyorum," dedi. Cicetto ceketini çıkartıp kontese verdi. Biraz dinlendikten sonra köylere vardılar. Yiyecek ve giyecek buldular. Oradan Kastellamere'ye vardılar. Oraya varınca kontes, kendisini çıplak gördüğü için Cicerto'nun idam edilmesini emretti. Cicetto, kent meydanına getirildi ve cellat satırı ile başı vuruldu.

    Barbaros, Fondi halkını tutsak ettikten sonra yoluna devam ederek Gaeta körfezinde uzun bir burnun ucunda yükselen Spina Longa kalesine doğru dümen tuttu. Turgut Reis'e de gidip Napoli'nin karşısında Ischia Adasına bir akın yapmasını emretti. Turgutca görünmemek için İtalya kıyısını izledi. Ischia hizasına gelinceye kadar güneye indikten sonra batıya rota tuttu. Adanın kente yakın ıssız kıyısında karaya çıktı. Maksadı, imkânı olursa kan dökmeden kaleyi ele geçirmekti. Korsanlar kalenin dört kapısını açık buldular. Asıl tuhafı kale kapılarında nöbetçiler yoktu. Turgut Reis, bu kalenin de Reggio gibi boşaltılmış olduğundan kuşkulandı. Korsanlar üç kapıdan girdiler ve bütün güvenlik tedbirlerini alarak dar sokaklardan yavaş yavaş kent meydanına doğru yol aldılar. Bir direnişe rastgelirlerse Turgut Reis'in (sesini bildikleri) selsiresinin (düdüğünün) işaretini duyunca silah kullanmaya başlayacaklardı. Sokaklarda ve evlerde kimsecikler yoktu. Kampanalar çalınmamış olduğuna göre kentte halk varsa korsanların gelmiş olduklarından haberleri yok demekti. Kentin geniş meydanına varınca orada tuhaf bir manzara ile karşılaştılar. Bütün şehir halkı orada toplanmıştı. Adamın biri, biri kadın ötekisi erkek iki kişiyi yargılıyordu. Cellatlar da ellerinde satır hazır duruyorlardı. Korsanlar kalabalığın çepçevre kenarına sokuldular. Herkes hâkim ve suçlularla uğraşıyordu. Turgut Reis'in selsiresi ötmediğine göre, korsanlar hazır bir durumda (kendilerine göre alesta olmuş bir halde) kulak veriyorlardı.

*
*   *   *

    Yıldızlar, yavaş yavaş yükselen on beş günlük kocaman bir ayın ışığında eridiler. Konçini'nin eşi, villasından ay ışığını seyre ve korudaki bülbülü dinlemeye çıkıyordu... Bahçede idi. Bir ayak sesinin sık yapraklar arasından yaklaşmakta olduğunu duydu, rengi uçtu ve göğsü heyecanla kalkıp indi. Sevgilisi yanına gelmişti. Artık dünyanın değişiklikleri umurlarında değildi. Mezardakiler kadar çevrelerine aldırmasız idiler. Suçu işledikleri o yerden az sonra ayrıldılar. Delikanlı Konçini kendi yatağına varıp yattı.

    Kadınsa başını kocasının yastığına yasladı. Fakat hâlâ sevinçle dönen başı, düşünde yine o demincekki ateşli anları yaşıyordu ve yatakta dönerken sevgilisinin adını sayıklıyor ve sevgilisi diye kocasına sarılıp onu bağrına basıyordu. Uyanan kocası ise, onu uykusunda bile seven sadık karısına övünçle baktı. Karısını okşadı ve onun dudaklarından heyecanla kesik kesik çıkan sözleri can kulağı ile dinledi. Fakat birdenbire koca bir akrep tarafından sokulmuş gibi yerinden sıçradı. Kadının uykusunda fısıldadığı ad kendi adı değil, fakat oğlunun adı idi. Evet; delikanlılığı çağında sevdiği zavallı bir fukara kızdan doğmuş olan oğlunun adı. Yataktan kalktı. Hemen elmas kabzalı hançerini kaptı. Bir elinde lambayı, bir elinde hançeri tutuyordu. Lamba ışığı adamın yuvalarından uğramış olan gözlerini ve alnında boncuk boncuk toplanan terleri aydınlatıyordu. Uykusunda bu kadar güzel olan, bu kadar da masum görünen bir yaratığı öldüremezdi. Hançeri kabzasına sokup sabah olmasını bekledi.

    Sabah olunca sağı solu sorup soruşturdu. Ve kuşkulandığı suçun gerçekten işlenmiş olduğunu anladı. Ischia kalesinin komutanı idi ya, kadın erkek iki suçluyu kent meydanına getirtti. Ve onların yargılanmasına başlandı.

    Suçluların ikisinin de kolları arkalarına bağlanmıştı. Fakat suçlu oğul, babasının önünde pek dik duruyordu. Kadının başı eğik ve kaşları ağırdı. Tanık manık dinlenmişti.

    Turgut Reis, kent meydanına geldiği zaman ihtiyar Konçini, "Daha henüz dün bir eşim ve bir oğlumla övünüyordum. Bugün o güzel düşten eser kalmadı. Hele bu güneş akşamleyin batınca ne karım, ne de oğlum olacak. Şu dünya havasını soluyan bir insan daha yoktur ki, benim demincek vermiş olduğum hükmü vermesin," diyordu. İhtiyar başını eğdi, durdu. Başını tekrar kaldırdı. Oğluna, "İşte papazlar seni bekliyor, sonra da cellat!" dedi. Kadına dönerek ona da "Fakat sen ey alçak kadın, onun başının nasıl düştüğünü göreceksin. Onun kanını ben değil, sen akıtmış oluyorsun," dedi.

    Genç Konçini'nin başı daha da dikleşti. "Baba" demedi, fakat "Hâkim! Birkaç sözü kısaca söylememe izin buyurunuz," dedi. Babası izin verdi.

    Delikanlı, "Ölümden korktuğum için değil, çünkü sen savaşın en ateşli noktasında, düşmanın karşısında nasıl dövüştüğümü gördün. Daha bu sabah kölelerinizin yanımdan aldıkları kılıcımla, uğrunuzda cellat satırını lekeleyecek olan kanımdan daha fazla kanı nasıl akıttığımı kendi gözlerinizle gördünüz... Canlı olmamın nedeni sizsiniz, varın canımın alınmasının sebebi de siz olun. Canımın sebebi olduğunuz için size teşekkür etmem. Çünkü anamı nasıl kahrettiğinizi unutmadım.. Onun adını lekelediniz. Çünkü fukara kadınla evlenmeyi asaletinize yakıştıramadınız. Hayatını harap ettiniz. Sizden asalet yerine aşağılık kazandım. Fakat geçin efendim, bunların hepsini! Anam şimdi mezarında ve ben sizin piçiniz ve sizin rakibiniz, az sonra orada olacağım. Benim kesilmiş başım ve anamın acı ile çatlayan yüreği, mezarlıktaki ruhlara, sizin delikanlılık aşkınızın ve babalık şefkatinizin ne kutsal şeyler olduğuna tanıklık edeceklerdir," diye bağırdı. Kollarını bağlayan ipleri sarstı.

    Delikanlı göğsünü doldurdu ve "Evet sana haksizlik ettim. Fakat yazgım bana, benim sana davrandığımdan bin kere daha haksız davrandı. Siz biliyorsunuz. Bugün eşiniz olan ve eli bağlı olarak yanımda duran kadın, bana eş olarak verilmek üzere bu adaya getirilmişti. Birbirimizin yüzüne baktık. O bende gelecekteki kocasını, ben de onda gelecekteki karımı gördüm ve yüreklerimiz birbirimize bağlandı. Siz de onu gördünüz ve güzelliğini kendinize mal etmek istediniz ve istediğinizi de başardınız (işte bu da sizin işlediğiniz cinayettir). Benim bir piç olduğumu ve onun kollarına layık olmadığımı kendisine söylediniz. Neden? Needeeen?. Çünkü adınızın meşru varisi değildim. Fakat ömrüm birkaç yıl daha vefa etseydi, atalarımdan kalan adı değil fakat kendi adımı, bütün atalarınızın ününü sönük gösterecek kadar yükseltirdim. Altın kakmalı olmasa da kılıcım vardı, onu da kullanacak kol ve kafam vardı. İşte bunlar bütün Konçini hanedanının miğferlerinin tepelerinde parlamış olan aile armasından daha şanlı olabilirdi. Bu sözlerim, eninde sonunda toprak olacak olan bu gövdeye (dilencilik ve yalvarış bedeli) birkaç yıl daha ömür bağışlamasını sağlamak için söylenmiş değildir. Ne o? Ey hâkim? Niye sendeliyorsun? Neden benzin uçuyor?... Ruhumda ben bir piç değilim. Hayır!! Ne ise defedin geçmişi, geleceği! Defedin onu da, biraz sonra geçmiş olacak. Fakat keşke o bin ölümle muhataralı savaş günlerinden beri yaşamasaydım... ya da doğacak idiysem, sizin çocuğunuz olarak değil, fakat sizin gibilerle savaşan o Cezayir korsanlarından olsaydım. Utanılacak bir durumda dünyaya geldim... Utanılacak bir durumda dünyadan gidiyorum," dedi ve acı acı gülerek: "Bu işin başı, sonu birbirine pek denk geldi. İnsanların gözlerinde benim suçum seninkinden ağır! Fakat hangimizinkinin daha ağır olduğuna Tanrı hükmetsin," dedi ve sustu.

    Bütün gözler, yanıbaşında durmakta olan kadına döndü... Kadın göz kapakları artlarına kadar açık, bakışı bir noktada sabit, put gibi bakıyordu. Sanki damarlarındaki kan donup buz olmuştu. Fakat birdenbire meydanda tüyler ürpertici bir çığlık çınladı. Ondan sonra o çığlıktan daha acı bir kahkaha duyuldu ve kadın, külçe halinde yere yıkıldı.

    Meydanın bir kenarında yükselen çan kulesinin çanı, yavaş ve donuk, ölüm ve yas çanını çalmaya koyuldu. Bu derin inilti, aşağıdaki meydanda toplanan kalabalığın ağır ağır yüreklerine iniyordu. Papazların korosu, yakında ölecek delikanlının ruhuna can gürültüsü gibi bir ilahi yükselttiler. İşte o zaman, Ischia başpapazı Abate Cirolamo, ihtiyar Konçini'ye yanaştı. Onun kulağına "Bağışlayın, piçiniz de olsa oğlunuzdur... Kadın da öldü işte," diye fısıldadı.

    İhtiyar Konçini, beti benzi kül olmuş bir halde dört tarafa korkulu gözler gezdirerek, Abate Cirolamo'nun kulağına, "Biliyorsun ya. Bunun annesini Sicilya'da tanımıştım. Oradan bir iş için bir buçuk yıl ayrılmıştım. Ben oradan ayrıldıktan bir yıl sonra kenti Berberistan korsanları bastılar. Dokuz ay sonra da bu çocuk doğdu. Çocuğum yoktu. Evlatlık diye büyütmüştüm Size havale ettiğim bu sırrı, konfessiyon (günahların itiraf edildiği kafesli yer) mahallinde açıklanmış gibi saklayın," dedi.

    Abate, "Peki," diyerek başını salladı. Delikanlı Konçini bu arada, günahlarının itirafına kulak verecek olan papazın önüne geldi. Papazın yanıbaşında, cellat satırının ineceği koca meşe kütüğü masa da duruyordu. Onun yanında da kara maskeli ve kırmızı önlüklü cellat başı, kollarını omuzlarına kadar sıvamış, "Hazır ol!" durumu almıştı. Parmağıyla son bir kez satırının ucunun keskinliğini denedi. Delikanlı Konçini, itiraflarını dinlemek üzere bekleyen papaza "itiraf edeceğim bir şey yok," dedi.

    Celladın arkasında duran cellat çıraklarının ikisi delikanlıyı yere çömelttiler ve ensesine inen kara saçlarını kestiler... Gencin gözlerine bir mendil bağlamaya kalkıştılar. Fakat genç birdenbire irkildi. "Ben ölümün yüzüne bakamaz mıyım sanıyorsunuz?" dedi ve başını meşe kütüğünün üzerine eğdi. Cellat satırı kaldırdı.

    Fakat birdenbire Turgut Reis'in o mahmur sesli selsiresi öttü, aynı zamanda da on, on beş piştov patladı ve başta cellat olmak üzere, ortada duran on beş kişi düştü. Kuvvetli bir ses: "Kıpırdamayın, hepiniz sarılmış bulunuyorsunuz. Kıpırdayan vurulur!" diye bağırdı. Bundan sonra tutsaklar art arda sıraya koyulup kurtulmalık verenler serbest bırakıldı. Kurtulmalık veremeyen kız, çocuk ve ihtiyar elli kişi vardı. Onların kurtulmalıklarını Turgut Reis, kendi cebinden verdi. Zavallılar Turgut Reis'in ayağına kapanmak istediler. Fakat Turgut Reis "Bana hiç teşekkür etmeyin. Sizin için verilen kurtulmalıkları, biz zenginlerinizden topluyoruz. Bize de artıyor," dedi. Hisarın topu, tüfeği ve cephanesi gemilere taşındı. Karada yalnız hisarı uçurabilecek kadar barut bırakıldı. O iş de bitince gemiler demir aldı.

    Rüzgâr kuzeyden esmeye başlamıştı. Turgutca akşamüzeri kuzeye doğru volta vurmaya koyuldu. Gemiler yola koyulunca genç Konçini'yi kasaraya getirtti. Ona "Bak oğlum, geçmişten bir şey kalmadı. Hepsi de tertemiz temizlendi. Hayata yeni baştan başlıyorsun demektir. Seni tutsak saymıyorum, dilediğin zaman bana bildir. İtalya'yı mı, Sicilya'yı mı, İspanya'yı mı, neresini istersen oraya çıkartayım. İstersen bizimle birlikte kal... Bittabi şimdi üzüntülüsündür. Bir karar veremezsin, hele denizde bir yatış, aklını başına topla ve kararını acele etmeden ver," dedi. Delikanlı teşekkür edip çekilirken, Turgut Reis bir nöbetçi çağırdı, "Bu delikanlı tutsak değildir. Gemilerde serbest bırakın, istediği gibi gezsin, isterse kendisine silah da verin," diye emretti.

    Çalkantılı denizde Ischia'nın yirmi otuz mil kuzeyine çıkınca, kuzeyden güneye doğru gelmekte olan Barbaros Hayrettin Paşa donanmasının kırmızı fenerlerinin gözüktüğünü nöbetçiler bildirdi. Bütün gemilere, öteki donanmaya kavuşmak üzere volta vurmaları emri verildi. Gece yarısından biraz sonra iki filo kavuşmuştu.

    Barbaros, Spina Longa hisarını silip süpürdükten sonra güneybatı yönünü tutmuştu. Turgut Reis'e kavuşunca Sardenya Adasına gideceklerini söyledi. Ischia'nın kuzeyinden batıya dümen kırdılar. Rüzgâr gittikçe koyuyordu. On beş yirmi mil yol aldıktan sonra güneyde ta uzakta, Ischia'nın hâlâ yanmakta olan kale ve ambarlarla kale duvarına yakın evlerin kızıllığını gördüler. Söken şafak, donanmayı Tirren Denizinin ortasında buldu. İtalya kıyıları doğu ufkunun ötesinde kalmıştı. Sardenya ise gözükmüyordu. Deniz göğe ve gök denize sınır olmuştu. O gün ve o gece donanma yol aldı. Ertesi günü doğu denizinden kalkan güneş, donanmanın pruvalarının önünde, ta uzaklarda Sardenya'nın Gennargentu Dağlarını ağartıyordu. O gün ikindi vakti Arbotax'a varmış bulunuyorlardı.

    Gemilere sara yelken ve salya kürek emri verildi. Donanma âdeta kıyıyı sıyırarak güneye doğru hızla iniyordu. Payzenler hiç sıkıntı çekmiyorlardı, çünkü rüzgâr salta burina arkadan geliyordu. Sanki Sardenya Adası kâğıttandı da donanma onun kenarlarını kıyı boyunca yakıp tutuşturuyordu. Karbonara burnu kavanço edilince donanma, rüzgârı sancak baş omuzluğundan almaya başladı. Kürekçiler iki postaya ayrıldılar. Yorulmasınlar diye nöbetleşerek kürek çekiyorlardı. Böylece Kagliari limanı basıldı. Hafiflemiş olmakla birlikte hâlâ yıldız rüzgârı esiyordu. O mevsimde Akdeniz'in batısında bu rüzgârın günlerce esmesi bulunmaz bir fırsattı.

    Kagliari ateşler içinde yanarken Barbaros, esen rüzgârdan yararlanarak donanmanın Tunus sularına, Halkulvat'a (Avrupa'ca Goulette İstihkâmı diye adı sanı vardı) dümen tutmasını emretti. Bütün gemiler kanatlarını silktiler ve dalgadan dalgaya seke seke güney yolunu tuttular. Barbaros'un bu tarafa gitmek istemesinin nedeni vardı. Turgut Reis, Tunus'un oynak, dönek ve kaltak Beni Hıfs ümerâsının saman altından su yürütürcesine Şarlken'le fiskos etmekte ve Kuzey Afrika ülkeleri için hoş olmayan birtakım dolaplar hazırlamakta olduğunu bildirmişti.

    Halkulvat'a varılır varılmaz, oradan dokuz mil içeride olan Tunus kentine yüründü. Çok sürmeyen sert bir savaştan sonra şehir alındı ve Beni Hıfs'lar oradan sökülüp atıldı. Tunus hâkimi Hasan, Kervan kentine kapağı attı ve oradan kuvvet toplamaya koyuldu. Oradan ne kaçıyor, ne de Barbaros'un üzerine gidiyordu. Barbaros on bin savaşçı ile onu orada dağıtmaya karar verdi. Ne var ki, bu askerlerle gidecek beş bataryayı (yani otuz topu) çekecek hayvan bulamadı. Kervan'da Barbaros'un çattığı engeli duyan Hasan, katıla katıla gülüyordu. Ne var ki, bir gün gözcü olarak dört bucağa gönderdiği müfrezelerden kuzeye doğru gitmiş olanlar, kendisine şaşılacak bir haber verdiler. Kervan'a, karadan otuz geminin yelken açarak gelmekte olduğunu bildirdiler.

    Topları çekecek hayvan bulamadığı için güç durumda kalmış olan Barbaros'un imdadına Turgut Reis yetişti. Top kundaklarının üzerine direk diktirdi ve direklere de yelken açtırdı. Hâlâ kuzey rüzgârı esiyordu.

    Topları, donanmadan getirtilen halatlarla insanlar çekiyor, sağanak esince top, denizde "yelken kürek yağlı börek" tertibinde giden gemiler gibi kolaylıkla paldır küldür yürüyordu. Topların taşınmasında yelken kullanılması tarihte yalnız bu olmuştu.

    Engelleri akıl ve hayale gelmez çarelere başvurarak uzaklaştırabilen bu çeşit insanlara karşı elbette ne Kervan kalesi, ne de Hıfsgillerden eski Tunus hâkimi dayanabilirdi.

    Kervan işi paklandıktan sonra savaşçılar Halkulvat'a döndüler. Ne var ki Andrea Dorya üç yüz kadırga, yirmi dört bin piyade, iki bin süvari ve bunlardan başka birçok gönüllü gemilerle Barbaros'u aramakta idi. Beni Hıfs'ların Hasan hem kaçıyor, hem de Şarlken'e "Siz korkmayın, ben Barbaros'u avucumun içine almışımdır. Siz hele teşrif edin, hesabını görürüz," diye yaygaralar salıyordu. İşte bundan dolayı İmparator Şarlken bizzat filoda idi. Şahsı için yaptırılmış olan Santa Domingo adında koca bir bastardaya binmişti. Bu savaş kuvveti Papalık, Sicilya, İspanya, Portekiz, Napoli, Cenova ve Malta'nın katılmasıyla oluşmuştu.

    İmparator Şarlken'in bindiği bastardadaki forsaların üst başları temizlenmişti. Çünkü öteki gemilerdeki forsaların bitleri, kasaralardaki komuta kurulunu ve amiralleri de sarıyordu... İmparatorun bitlenmemesi için önlem alınmıştı. Bir sorun daha vardı. Forsalar ter ve pislik dolayısıyla leş gibi kokuyorlardı. Rüzgâr özellikle geminin baş tarafından gelirse kıç kasara, içinde oturulamayacak kadar kokardı. Fena kokunun önüne geçmek için özel hizmetçiler kasaranın önünde durup yere ve çevreye durmamacasına imparatorun hoşuna giden kokuları serpiyorlardı.

    Bu meseleler Türk gemileri için varit değildi. Çünkü İslamiyet dolayısıyla temizliğe çok dikkat ediliyor ve kısa aralarla yıkanmak ve temizlenmek işi tekrarlanıp duruyordu.

    Bunun neticesi, Hıristiyan filolarında sık sık salgın hastalıklar başgösterdiği halde, resmi donanmada olsun, ya da korsan donanmasına mensup Türk gemilerinde olsun hiç hastalık başgöstermiyordu.

    Düşman filosu yaz mevsiminde Halkulvat kalesine geldi... Kaleye giden boğaz dar ve uzunca olduğu için Barbaros acele ile karaya kırk top çıkartıp tabya etti. Amacı filoyu boğazdan geçirtmemek idi. Fakat düşman siper kazdırarak kaleyi yüz yirmi topla sardı.

    Bir ay gece gündüz karşılıklı top ateşi devam etti. Barbaros, birçok defa düşmana saldırdı ve altı binini kılıçtan geçirdi. Fakat düşman, düşen bir kişinin yerini iki kişi ile dolduruyordu. Barbaros ise hiçbir yerden yardım görmüyordu. Artık Halkulvat yahut Goulette kalesi bir yığın taş ve molozdan ibaret kaldı. Duvarlar gazilere siper olmaktan çıktı. Barbaros, Tunus'a çekildi, kaleye yerleşti. Fakat düşman yetişti. Gaziler Tunuslularla birlikte düşmana hücum ettiler. Düşman tabana kuvvet kaçtı, Barbaros da peşlerine düştü. Tam bu sırada Tunusluların yarısı düşmanla elbirliği ettiler, geri kalanı da kaleye kaçtı. Düşman bu hali görünce yüzgeri ederek saldırmaya başladı. Barbaros'la Turgut Reis kaleye girmek istediler. Fakat kaledekiler kapıyı yüzlerine kapadılar, bundan başka da içerdeki dört bin tutsağı salıverdiler. Barbaros iki yüz Türkle Cezayir'e doğru çekildi... Cezayir'de otuz iki gemi topladı, Majorka Adasına dümen tuttu. Yolda birkaç gemi zaptetti. Tamir edilmiş olan kalesini ele geçirip yeni baştan yıktı ve sonra İstanbul'a rota tuttu. Turgut Reis ise Cirbe Adasına döndü.

    İspanya Kralı Şarlken, Almanya İmparatoru seçilmişti... Fransa Kralı Birinci François bu işi kıskandı, bundan dolayı Almanya, Hollanda ve Belçika'yı zaptetmeyi ve İtalya'ya girmeyi tasarladı. O zaman Macaristan tarafından Almanya'yı tehdit etmekte olan Osmanlı devletiyle anlaştı. Bu anlaşma sonucunda Barbaros otuz gemi ile Avlonya'ya gitti, on iki gemiyle oraya gelecek olan Fransız Amirali "Baron St. Blancard"ı bekledi. Barbaros'un Türk deniz erleri (azepleri) Fransız gemilerinin güverte ve kasaralarında uzun saçlı şövalyeleri görünce, "Bu avratlar niye kadırgalarla gelirler?" diye şaşkınlıklarını belirttiler.

    İki filo birleştikten sonra karşıdaki İtalyan kıyısını yakmaya koyuldular. Fakat iki filonun harekâta başladıklarının onuncu günü Fransız filosunun barutu tükendi. Barbaros'tan sürekli olarak barut isteyip alıyorlardı. Barbaros'un bu hale canı sıkılıyordu. Yanındakilere, "gemilerine şarap dolduracaklarına barut alsalardı ya," diye dert yandı. Otranto'da Napoli hükümetine ait Kastro kalesini yalnız Barbaros'un topları dövebildi. Kale alındı ve toprakla bir edildi. Papa Paul'un emriyle Andrea Dorya, Barbaros'un üzerine gitti, harbi göze alamadı, geri döndü. Barbaros İtalya'ya gelip de kendisiyle birleşecek olan Fransa Kralını bekledi. Günler ve aylar geçti. Kral gelmedi. Hayrettin Paşa da İstanbul'a döndü.

    Turgut o yıl Afrika'da kalmış ve Cezayir'de zaptedilmiş gemi artıklarından sekiz kadırga yaptırmıştı. Onlarla filosunun kuvvetini yirmi sekiz parçaya çıkarmıştı. Kış girerken bu filo ile ilk önce Tetuan'ı vurmuştu. Baskın o kadar beklenmedik ve şiddetli olmuştu ki, bir sene önce İspanyolların Tunus seferinde elde ettikleri esirler, sanki düşman yüzlerce mil uzaktaymış gibi rahat rahat satılırken, birdenbire ortaya korsanlar çıkıvermişti.

    Bir yıl önce babası, Turgut'un yanında şehit olmuş olan bir kız satılmakta idi. Onu kent meydanının yanındaki tahta kulübelerde müşterilere gösteriyorlardı. Onu tutsak diye satan Beni Hıfs'lardan Hasan'ın bir subayı kıza, "Bak seni alacak Senyor Pablo, seni çıplak görmek istiyor, soyun" demişti. Çiçek yüzlü kızcağız, birer birer giysilerini çıkarmıştı. İşte o zaman kıyamet kopmuştu. Bu baskına, kendi isteğiyle İslamiyeti kabul etmiş olan Konçini de katılmıştı. Eğribozlu Murat, kızın çıplak halini görünce, hemen giyinmesini ve nenin nesi olduğunu anlatmasını istemişti. Kız söyleyince, kıza "Seni satan bu herifler ve seni satın almak isteyen şu herifler şimdi senin tutsaklarındır. Onları istediğin gibi sat," demişti. Arttırmaya birçok korsan katılarak, kız para kazansın diye tutsakların fiyatını arttırmıştı.

    Konçini de ileri atılmış, kıza ve orada bulunanlara, "Ben satın alacağım, fakat para ile değil, yüreğimle. Kız da beni satın almak istiyorsa satın alsın, fakat o da yüreğiyle alabilir. Eğer beni tutsak etmek istiyorsa, çağırın dua etmesini bilen birini hemen burada nikâhımızı kıysın!" diye ilan etmişti. Bütün korsanlar gülmüş ve hepsi de bir ağızdan "Biz nikâhın tanıklarıyız," diye bağırmışlardı.

    Bilinir ya, her yerde denizciler karaya çıkınca biraz neşeli ve cümbüşlü olurlar. Fakat on binlerce Müslüman kadınını İspanya'dan kurtarmış olan Turgut Reis'in korsanları, kadınlara karşı gösterdikleri fedakârlıktan dolayı onlardan minnettarlık beklemezlerdi. Onların hayatlarını kurtarmak, onların korkularını dindirmek için kendi hayatlarını tehlikeye koyan bu deniz adamları, kadınları kurtarmayı, onlara hürmet etmeyi, dindaşları olan o kadınların bir hakkı sayarlardı.

    Turgut Reis, Tetuan'dan Septe'ye kadar geldi, hatta burnu dolanarak Atlas Okyanusu'na çıktı. Sert bir doğu rüzgârı uğuldayarak esiyordu. Salta burina (arkadan) gidiliyordu. Bütün yelkenler rüzgârla gebe bir halde şişiyorlardı. Güneş, bembeyaz yelkenlerden daha beyaz okyanus köpüklerinde çakıyordu. Turgut Reis'in okyanusa bu fırlayışı, bir av aramak için değildi. Fakat birkaç saat için olsun, coşkun gönlüne bir boşanış ve sonsuz bir yaylım vermek içindi.

    Bindiği kadırgada silah arkadaşları kolları küpeştede (ve hep aynı duygunun tesiri altında olarak), gözleri de okyanus ufuklarında yavaş yavaş konuşuyorlardı. Forsalar da konuşuyorlar ve lombarlarla lombozlardan bakıyorlardı. Kürek topaçlarını bağladıkları için kadırga, kalita ve perkendelerin kürek palaları hep dizi dizi havada idi. Kürekler de yelken, yani skopamare ödevi görüyorlar ve tekneleri büsbütün, kanatlarını açmış deniz kuşlarına benzetiyorlardı. Bütün filo akşama kadar böylece batıya doğru ilerledi. Akşam güneşi batarken Turgut Reis'in içinde derin bir keder vardı. Kendi kendine sanki güneşle konuşuyormuş gibi, "Ben sizinle gidecek, bilinmez ülkeleri aşacak insandım. Fakat bahtım beni yalnız Akdeniz'e bağlıyor. Koy ki her şeyi affettin. Fakat açık denize boşanıp açılmama engel olan düşmanlarıma işte bu yaptıklarını, son soluğuma kadar onlara bağışlamayacağım," dedi. Nemli gözlerini sildi. Ancak geç vakit rota değiştirilmesi ve doğuya doğru volta vurulması emrini vererek arzularına gem vurabildi.

    İki üç gün volta vurarak doğuya doğru yükseldiler. Üçüncü günü doğu rüzgârı dindi, yıldız karayele doğru diriça etti. Turgut Reis de Sicilya yolunu tuttu. Sicilya'da Kastelvetrano'nun önüne gece vakti geldi.

    Afrika kıyılarına (yakınlığı dolayısıyla) akınlar, çoğunlukla oradan gelirdi. "Kadınları hiç boş bırakmayın; hep gebe bırakın, kötülük düşünmeye zaman bulmasınlar," deniliyordu. Kadın olmayan fakat kadın kadar boş bırakılmaya gelemeyen bir yer varsa o da Sicilya idi. İşte bundan dolayı Turgut Reis, orayı tuzu biberi yerinde bir ziyaretle onurlandırmayı tasarlamıştı.

    Kastelvetrano hükümet sarayında balo vardı. Salonda yüksek gümüş kaplar içinde meşaleler yanıyor, kilimlerle örtülü duvarlara titrek bir ışık saçıyorlardı. O ışık her şeyi aydınlatıyor, fakat hiçbir şeyi olduğu gibi göstermiyordu. Ziyaret, müzik, içki, çiçekler ve onların kokulan, hepsi de vardı... Bunların arasında, ışıkta parlayan mücevherler ve onlardan da daha parlak gözler, beyaz kollar, kapkara saçlar, kuğu kuşu gerdanı gibi bembeyaz kabaran göğüsler, ince kumaş elbiseler pırıldıyor, ışıldıyor, sisler ve bulutlar gibi gelip geçiyorlardı. Sonra dans ediliyordu. Küçük ayaklar pırıldaşıyordu ve raksın salıntıları, gövdelerinin gizli yerlerinin güzelliğini sezdiriyordu. Kentte herkes uyuyordu. Yalnız ötede beride birkaç uyanık âşık, gitarlarını zımbırdatıyordu. Bazen kapalı pencere kapağı aralanıyor ve aralıktan ay ışığı imiş gibi ağaran genç bir el, kendisine aşkını ilan eden sevgilisine bir çiçek düşürüyordu.

    Hükümet konağının pencerelerinden sızan musiki ve ışık, tek tük âşıkların türkü ve fiskosları, esen hafif bir kıyı rüzgârının ağaçlar arasındaki fısıltısından başka bir ses seda yokken, birdenbire birkaç kadının çığlığı, birkaç erkek sesinin İtalyanca küfürleri ve birkaç da piştov gümleyişi ile velhasıl el çabukluğu marifet ve Kastelvetrano kenti el değiştirerek Turgut Reisin avcuna girmişti.

    "Geceleyin" yapılan işe, "gündüz" gülermiş denirdi. Turgut Reis bu sözün yarısını kabul etmişti. Yani avuca geçirme işini çokluk gece yapardı. Fakat hesaplayıp kitaplama ve kurtulmalık sorunlarını gündüze bırakırdı. İşte bundan dolayı sokak sokak tellallar gezdirerek, halkı gece rahatsız ettiği için özür dilediğini, fakat kendilerini görmek özleyişine dayanamayarak gece geldiğini, kent kuşatılmış ve evler gözetim altında olduğu için herkesin hiç korkmadan mışıl mışıl uyumakta devam etmelerini, görülecek hesap varsa, onun gündüz gözüyle rahat rahat görülebilmesi için çok zaman olduğunu, kim evinden çıkarsa onun, piştov kurşunu kılığında cinler tarafından çarpılması tehlikesi olduğunu ilan ettirdi.

    Bunlar gibi tatlı sözler Turgut Reis tarafından gelince, onlara boyun eğmenin en ihtiyatlı bir tedbir olduğunu defalarca denemiş olan ahali, dikkatle kulak kabarttıktan sonra başlarını (kaplumbağa başı misali) gene yorganlarının altına çektiler... Yalnız dört beşi hariç...

    Sözgelimi, bir genç çiftin dişisi erkeğine, "Şu korsanların geldiğine o kadar memnun oldum ki, deme gitsin. Gökte ararken yerde bulduk. Yok sen bana layık değilmişsin, yok sen züğürtmüşsün! Ne olursan ol, ben seni seviyorum a. Amcam gidip papazı fitler, papaz da nikâhınızı kıyamam der. Ben seni, sen beni seviyoruz, bu işe amcamla papaz ne karışıyorlar? Biz yarın onların önüne çıkalım, teslim olalım. Bizi Cezayir'e götürsünler. İşittiğime göre güzel bir yermiş. Orada nikâhımızı kıysınlar, mademki Hıristiyanlık bizi birbirimize kavuşturmuyor, Müslümanlık bizi kavuştursun, değil mi ya canım?" diye seviniyordu. Başka bir çiftin erkeği, "Boyuna kulağıma zır zır da zır zır, evlenemezsin, papaz olacaksın, derler. Sözümona aile kendini bildi bileli hiçbir kişi ruhani kisveyi giymemiş. Onun için papaz olmaklığım lazımmış. Aileye karşı borcummuş. Allah belasını versin böyle borcun. Ruhum da, ruhani kisvem de sensin vesselam. Buraya gelenler korsan değil, imdadımıza cennetten yetişen melekler. Papaz olmayacağım efendim, zorla mı bu?" diye içini döküyordu. Başka bir binanın içinde genç bir kadın; yanında yatan bir ihtiyar herife alayla bakarak, "İyi ki şu adamlar geldiler. Bunun kahrını çekip, ayaklarının altında çiğnenmektense, bir korsana köle olmak iyidir," diye düşünüyordu. Başka bir evde cılızca bir erkek, pancar gibi kırmızı iri yarı bir kadına, "Hani ya o biber gibi dilin? Ha, göreyim seni, yaygarayı bassana? Neden birdenbire dilin tutuldu? Ne duruyorsun? Annemden emdiğim sütü fitil fitil burnumdan getir. Beni yarın tutsak diye götürsünler de o zaman kıymetimi anlarsın," diyordu.

    Kentin yukarı kenarındaki ahırların birinde on iki yaşında Aluzzo adında bir çocuk, samanların üzerinde yatıyordu. Babası, anası öldükten sonra amcasının eline kalmıştı. Cimri herif çocuğa yedirdiği bir lokma kuru ekmeği burnundan çıkarıyordu. Her Allanın günü eşeklerle, dağ içlerindeki küçük kasabalara şunu bunu taşıtıyordu. Ancak eşekleri denizde yıkadığı zaman gönlü açılıyordu. Çocuk o zaman yeryüzünde değil, fakat engin sevincinde yaşıyordu. Zaten doğuştan bu dünyaya ait değilmiş gibiydi. Denizle karşı karşıya gelince, yaradılışa dalgın kalır, zamanı da, mekânı da, kendini de unutur giderdi. Dalga ardında dalga, mavi ardında mavi ufuklara kadar dayanan o enginin önünde zaman, mekân mı kalırdı. Akşam olurdu çocuk farkına varmaz oturur, tekdüze bir mırıltı tuttururdu. Gözüyle gördüğü bir gece masalında havada uçan kilim ödevi görür, onu uzak denizlere götürürdü..

    Fakat bir soğuk el, çokluk arkasından boğazını sıkardı. Çocuk çabalayınca yumruk ardına yumruk yerdi. İlk önce canlarına kıyılanlara özgü olan çığlıklar, başına sırtına yumruklar indikçe, çocuğun acı bir canlılıkla tiz çığlıkları yavaş yavaş bitkin bir inilti halini alırdı. İşte onu böyle döven amcasıydı. Bu dayaktan sonra çocuğu omuzundan kavrar ve bir paçavra parçası gibi sürükleyip götürürdü.

    Çocuk samanların üzerinde yatarken, korsanların kente girmiş olduklarını ve geceleyin sokakta kimi görürlerse vuracaklarını duydu. Sevincinden yerinde duramadı. Öldürürlerse varsın öldürsünlerdi. Patırtı yapmadan kapıdan kayıp çıktı. Ahırdan elli adım kadar uzaklaşınca tabanları kaldırdı. Çok geçmeden dik bir erkek sesi, "Chi va la?", "Oradan giden kimdir?" diye sordu. Bunu soran İtalyanca bilen korsanlardan biri idi.

    Çocuk o ince sesiyle, "İo İo Aluzzo!", "Ben! Aluzzo!" dedi ve durdu. Yanına kule gibi kapkara bir gölge geldi. Eğilip çocuğa baktı. Çocuğun gözleri karanlıkta sevinçle parlıyordu. Koskoca kara gülleye, "Ben de sizinle geleceğim, beni alın!" diye cıyak cıyak yalvarıyordu. İlk gölgeye bir ikinci gölge yanaştı. Birincisine, "Ne o Muhsin?" diye sordu. Muhsin denilen adam, "Görmüyor musun şu piç kurusunu? Bizimle gelmek istiyormuş. Ne yapacağız? Karanlıkta az kalsın çocuğu vuracaktım. Elimi Tanrı durdurdu. Ama şimdi ne yapacağım?" dedi. Öteki, "Yapılacak iş yok. Ver bana. Turgut Reis'e götüreyim. Ne yapacağımızı o söylesin," dedi.

    Çocuğu sandala bindirdiler. Çocuk ellerini denize sokuyor, sevincinden katıla katıla gülüyordu. Kadırganın kasarasına çıktılar. Çocuğu Turgut Reis'in önüne getirdiler. Çocuk, onunla birlikte denizleri gezmek istediğini, ne kadar ağır olursa olsun denizde göreceği işin kendisine bir sevinç olacağını söyledi... Turgut Reis çocuğu dinlerken Sıralovaz'da kendi çocukluğu hatırına geldi. Ne yazık ki, bir oğlu olmamıştı. Selime ona iki kız doğurmuştu. Şipşirin şeylerdi. Fakat bir de erkek çocuk kötü olmazdı, işte şu yavrucak kendisine Tanrı armağanı idi... Turgut Reis, çocuğa, denizci hayatının tehlikelerini abartarak pek kara renklerle tanımladı. Ne var ki Turgut, renkleri kararttıkça çocuğun gözleri parlıyor ve denizcilik arzusu kabarıyordu. Sonunda Turgut, "Pek iyi oğlum, bizimle birlikte kalacaksın. Haydi git de gemiyi dilediğin gibi gez!" dedi... Çocuğu götürürlerken Turgut Reis yanındakilere, "Yanılmıyorsam büyüyünce mükemmel bir denizci olacak. (Bu çocuk sonradan Uluç Ali diye anıldı. Daha sonra 'Kılıç Ali Paşa' diye tarihe geçti.) Onu bizim Cezayir'deki denizcilik okuluna veririz," dedi.

    Turgut Reis, Kastelvetrano'da işini bitirip kenti yaktıktan sonra kıyı boyu güneye inerek, kıyıya yakın Memfi kentini, Sciacca limanını ve Agitgento kentinin sırasıyla hesaplarını gördü. Ondan sonra batı lodos rüzgârıyla Pantellena Adasını sancak bordasında bırakarak Malta'ya doğru rota tuttu. Artık bu adamakıllı kış rüzgârı idi, yelkenlere ağır basıyordu. Hem de koydukça koyacaktı. Gerçekten de öyle oldu. Yelkene kaç kat camadan vurulursa vurulsun, fayda etmiyordu. Gemiler kuru direkle gidiyorlardı. Turgut Reis, kendi bindiği kadırganın dümenine geçmişti. Donanma onu her hareketinde taklit ediyordu.

    Gün ışığı sönerken, fırtına bir siklon şiddetini aldı. Artık rüzgârı tamamen arkadan almaktan başka çare yoktu. Artık kapkara bir karabasanın ortasında gidiyordu. Artık her gemi kendi kara kaderine bırakılmıştı. Sağanaklar ve köpükler bir ölüm dansı tutturmuşlardı. Üstlerinde gök değil, sanki zindanlar yarılıyor; o ters kepçe dönmüş karanlık uçurumların ağızlarından alevler fırlıyordu. Şimşekler gökyüzünü parçalıyorlardı. Arasıra kasırganın çığlıkları, insan çığlıklarını andırıyordu. Acaba gemilerin bir ya da birkaçı mı batmıştı? Öyle ya! Havanın böylesinde devrilmek de boğulmak da vardı. Tayfa avuçla, parmakla, tırnakla, dişle ve yürekle çabalıyordu.

    Gece ortasından biraz sonra, bir çeyrek saat süren bir kıyamet koptu. Gürültü, insanı sağır edecek gibiydi. Ardından, sanki gök yarıldı ve yukarıdan görkemli çağlayanlarla birlikte iri iri dolu taneleri boşandı. Rüzgâr bıçak gibi kesildi. Yalnız iri yarı soluğanlar karanlıkların içinden zıngıldayıp geliyorlar ve sendeleye sendeleye karanlıklarda kayboluyorlardı. Şimşek ve gökgürültüsü uzaklaşmıştı. Fırtına geçmiş, fakat öteki gemilere ne olmuştu? Yağmur bir saat sonra dindi. Yıldızlar yıkanmışlar gibi berrak berrak pırıldıyorlardı. Fakat gemileri görmenin olanağı yoktu.

    Sabah yıldızı şafağı müjdeledi. Biraz sonra doğu göğü hafifçe ağardı. Ağartının ışığında, en yakında olan beş altı gemi göründü. Aydınlık çoğaldıkça, sayılan gemilerin sayısı artıyordu. Fakat herkesin yüreğinde "Yalnız o kadar mı?" diye acı bir soru vardı. Tan yeri adamakıllı kızarınca, iki gemi eksikti... Günün doğmasıyla birlikte onlar da ta ufukta seçilebildiler. Kürekler salya edildi ve Lampedusa Adası ancak bordada bırakılarak Cirbe yolu tutuldu.

    Turgut Reis Tetuan'da Kastelvetrano'da uğraşır ve fırtınalarla savaşırken, İstanbul tersanesinde kızağa konulmuş yüzlerce kadırga, mavna ve bastarda teknelerinin tamamlanmasına hızla çalışılıyordu.

    Turgut Reis Cirbe Adasına vardığı zaman, bu kadırgaların bitimine tahminen bir ay kalmıştı.

    Selime, Cirbe'nin kuzeyinde küçük Houmt Souk kasabasında otururdu. Her gün kasabanın yanındaki uçuruma ağır ağır adımlarla (solgun yanaklar ve yağı tükenen kandil gibi yavaş yavaş sönen bakışlarla) çıkar, ufukları uzun uzun arar, ortada bir yelken görmez, vahşi bir ümitsizlikle elini alnının üzerinden geçirirdi. Orada boncuklanan soğuk terleri sanki ölüm oraya hohlamıştı. Gene bir gün uçuruma kızı ile çıktı... Bir kadırga gördüler. Acele deniz kıyısına koştular. Evet, o işte, forsu, fılandırası güneşte parlıyor. "Güzel es rüzgâr onu çabuk bize kavuştur!" İşte liman, pruvasının üzerine masmavi yayılıyor.

    Sancak ve iskele omuzlukları köpüklerle kaynıyor, beyaz kanatları uçuyordu. Demirini funda etti. Kanatlarını sardı. Pruvasını rüzgâra verdi. Kıç kasarasından kayık indirildi. Kürekler kıyıdaki deniz fısıltısına tempo tutuyordu. "İyi bak kız, baban mı?" "Evet! Evet, babam." Bir harhara. Sandalın başı kıyı çakıllarına süründü. Kıyıda eş, çocuk, hısım, akraba, konu komşu, arkadaş, yoldaş hep uğuldayarak toplanıyorlar... "Nasıl sağ salim geldin mi? Arkadaşların geldiler mi? Ne ise, seni dünya gözüyle görüyoruz. Herhalde fırtına gürültüsü, savaş vaveylası arasında yiğitçe dövüşmüşsündür... Ona hiç kuşku yok. Sağ kalanlar kim? Kimler ağlayacak, kimler gülecek?."

    Gemilerini Cirbe Adasının güney limanında bırakıp bir perkendeyle küçük kasabaya dönen Turgut Reis'in her dönüşünün görünüşü buydu.

    O yılın ilkbaharında Barbaros iki yüz seksen kadırga ve bastardayla yola çıktı. Böyle bir filonun çıktığı duyulunca, Fransa dışındaki bütün Avrupa donanması Andrea Dorya'nın emrine verildi. Türk donanması gene Avlonya'ya geldi... Barbaros donanma için gerekecek kumanyayı salimen getirmek üzere altmış kadırga alıp Mısır'a gitti. Donanmanın kara askerleri başkomutanı Lütfi Paşa idi. Bu zat, Apulya kıyılarını vurmaya koyuldu. Andrea Dorya, filodan Barbaros'un ayrıldığını görünce cesaret aldı. Fakat donanmaya saldırmak için Toronto'da bulunan öteki gemilerine kavuşmak gerekti. Barınmakta olduğu İpsokorfo'dan (Korfu Adasından) Toronto'ya doğru yol aldı. Yolda Lütfi Paşa ile karşılaştılar, kısa bir top düellosu oldu. Fakat Dorya, filosunun öteki kısmına kavuşmadan savaşmak istemiyordu. İleri de gidemiyordu. Gene Korfu'ya döndü. Bir iki gün sonra Ali Reis, iki kadırgasıyla Gelibolu'dan geliyordu. Donanmaya kavuşacaktı. Fakat Korfu önünde Dorya filosuna mensup on kadırganın hücumuna uğrayarak şehit oldu.

    Korfu Adası Venediklilerin elinde idi. Venedikliler ise Osmanlı devleti ile barış halinde idi.

    Venedik tarafsız kalmak zorunda iken, düşman donanmasına yataklıktan başka, Korfu'daki Venedik gemilerinin saldırıya katılması pek garipti. Gelibolu kâhyası ve bostan reisi, işi anlamak ve protesto etmek üzere Korfu'ya gönderildi. Kâhya kendisinin savaşa yetkili olmadığını, fakat elçi olarak memuriyetle Korfu'ya gitmekte olduğunu gülümseyerek nazik bir surette bildirdi. Venedikliler, gemiyi mutlaka batıracaklarını söylediler. Epeyce bir tartışma oldu. Venedikliler ısrar ediyorlardı. Deniz subaylarının birisinin kan tepesine sıçradı. Kâhyaya, "Söz anlamamak kastinde olanlara boş yere ne söz anlatmaya uğraşıp duruyorsunuz? Batıracaklarsa varsın batırsınlar. Biz de onları batırmaya çalışırız. Ya batalım veyahut batıralım," diye bağırdı. Bunun üzerine iki taraf ateşe başladı. Dört gemi birden biricik Türk gemisini sarmıştı. Topla döve döve batırdılar. İçinden kurtulanlar hakaretle idam edildiler. Ancak bir çocuk kurtuldu. Bir tahta parçasına tutunarak yüzerken Lütfi Paşa donanması tarafından görülerek kurtarıldı.

    Nelerin olup bitmiş olduğu anlaşıldı. Lütfi Paşa Korfu'ya hücum etti, fakat alamadı. Donanma İstanbul'a döndü, fakat Barbaros altmış kadırga ile denizde kaldı ve Turgut Reis'i çağırdı.

    Barbaros'un denizde kalmasından amaç Venedik'i vurmaktı. İki deniz kurdu hemen doğuya doğru dümen tuttular... Arşipel'in (Adalar Denizinin) adaları Venediklilerin elinde idi. Bu adalar Barbaros ile Turgut Reis'e aslan ağzına hap kadar gelmiyordu. Barbaros, Cerigo'yu zaptederken, Turgut Reis Egina'yı ele geçiriyordu. Biri Zea'yı alırken, öteki Paros'u alıyordu. Bir aralık Barbaros İstanbul'a kadar boylandı. Oradan dönüp Skiathos'u işgal etti. Turgut Reis birbiri arkasına Skyros, Andros ve Tinos adalarını zaptetti.

    Barbaros ise Skarpantos (Kerpe), Harki (Barbaros, forsalar yorgun olduğu için onları bu adada bir süre dinlendirdi) ve Stampalya ile Piskopi adalarını ele geçirdi. Böylelikle Venedikliler için çok önemli olan otuz kadar ada alındı... Venedik senato azaları yaygarayı basıyor, saçlarını başlarını yoluyorlardı.

    Bu sırada Papa Üçüncü Paul, Cenova, Portekiz, Malta, İspanya ve Venedik'e "nonce"ler göndererek, Türklere karşı haçlı seferi hazırlıyordu. Toplanacak filo pek büyük olacaktı... İşte bundan dolayı bol miktarda kürekçi lazımdı.