15 YIL SONRA


    Turgut Reis, Cirbe Adasında gemilerinin birkaçını karaya çektirmiş, altlarını raspa ettirip, yağlatıyordu. Artık kırk bir, kırk iki yaşındaydı. Bir kadırganın kıç kasarasına uzanmış batan güneşe bakıyordu. O son on beş yıl amma da gürültüler ve patırdılar içinde geçmişti. Bu zaman süresince ne acı ve ne tatlı günler yaşamıştı. O seneleri dolduran olaylar karşısında, gurup ışığında bilinmezlere giden kırmızı bulutlar gibi bir bir gözünün önünden geçiyorlardı. İlk önce Oruç Reis'in şehit olması ne acı olmuştu. Tlemsen hâkimi, başına akrabalarını toplayarak Fas'a ve oradan da Tlemsen iskelesi olan Vehran'a gitmişlerdi. Orada Şarlken (Beşinci Sarl) ile savaşmışlar. Müslümanların yakıcısı tek Katolik imparatorunun kulu kölesi olmak için ona yalvarıp yakarmışlar ve gelip Türkleri oralardan çıkarmasını istemişlerdi.

    Şarlken bunun üzerine, Marki de Gomarez'in emrine ilk kafile olarak bin beş yüz tüfekçi göndermişti.

    Hâkim de on beş bin Arap askeri toplayarak Tlemsen'e doğru yollandılar. Hızır Reis, kardeşine hücum edileceğini duyunca Cezayir'den, kardeşleri İshak Reis'le kendisi, Turgut Reis'i ve bir miktar da askeri Oruç Baba'ya imdat olarak gönderdi... Turgut Reis, dün imiş gibi hatırlıyordu. Tlemsen'e akşamüzeri varmışlar ve kaleye girmişlerdi. Ertesi sabah düşman görünmüş ve hemen kaleyi sarmıştı. Ne kalabalıktı o! Âdeta yirmi otuz kişiye karşı bir kişi olarak savaşacaklardı. Oruç Reis hemen en güvendiği yoldaşları yanına alarak kaleden çıkıp düşmana saldırdı. O savaşta yedi yüz düşmanı öldürmüş, yüz de tutsak almışlardı. Sonra kaleye dönmüşlerdi. Aradan henüz beş gün geçmeden, on bin İspanyol askeriyle, yirmi bin Arap askeri gelmişti. Top ateşiyle duvarlar paldır küldür yıkılıp yerle bir edilirken, birçok savaşçılar ateş altında duvarları durmamacasına onarıyorlardı. Turgut hatırlıyordu. O gediklerin önünde, yağmurlardan sonra çukurlarda biriken sular gibi kan birikintileri oluşuyordu. Bazen ayakları ayak bileklerine kadar daha taze taze tüten, ya da pıhtılaşmış olan kanlara batıyordu. Böylece tam yedi ay dayanmışlar, düşmana ayak bastırmamışlardı. Sonunda ellerinde ne cephane, ne de silah kalmıştı. Günlerden beridir eski deri ve güderi parçalarını kaynatarak ve ağızlarında çiğneyerek açlık bastırmaya uğraşmışlardı. Yedi ay sonra bazıları teslim olmaya taraftar çıktı. Çoğunluk ise, kale vermek önemli bir şey değil, kale denilen, toprak ve taştan ibaret yapıdır, gelgelelim, insan hâlâ diriyken teslim olmak, insanın ağrına gidiyor, demiş ve bunun üzerine bir süre daha dayanılmıştı.

    Sonunda yapılacak başka iş kalmamıştı. Düşmana adam gönderildi. Düşmanla bir mukavele yapılmıştı, ona göre, kale savunucuları, silah ve eşyalarıyla beraber kaleden çıkıp gideceklerdi. Ne var ki, kaleden çıkar çıkmaz düşman, koyduğu imzaya ihanet etmiş ve dışarıya çıkanlara hücum etmişti. O zaman onlar da kılıçlarını çekmişler, savaşa koyulmuşlar ve gerisin geriye kaleye dönmüşlerdi. Kaleden çıkarken düşmanın bir kısmı kalenin içine kaymıştı. Bunları kalenin içinde temizleyip, sonra gene müdafaaya koyulmuşlardı. Fakat artık savunma olanağı kalmamıştı. Bazı savaşçılar, açlıktan ayakta duracak halde değillerdi.

    İşte o zaman Oruç Reis, "Ayaklarımızda hâlâ yürümek takati varken, gece gizlice çıkıp gidelim," demişti. Gece olunca en değerli şeylerini yanlarına alıp çıkmışlardı. Kaleden patırtısız gürültüsüz çıkmış ve kafilenin artçıları kaleden dört beş yüz adım ayrılmışlardı ki, düşman, savunmacıların kaçmakta olduğunu anlamış ve onlardan on misli daha çok kalabalık halde peşlerine düşmüştü. O zaman Oruç Reis "Kimin kıymetli bir eşyası varsa birer ikişer atsın ki, düşman onları toplarken biz zaman kazanalım," demişti. Eşyaları birer ikişer atmışlardı. Hakikaten de düşman bu kıymetli eşya için leş üzerinde dolaşan köpekler gibi arasıra birbirlerine giriyordu. Ne var ki, eninde sonunda atılacak eşya da kalmamıştı. İşte o zaman gaziler birbiriyle helallaşmışlardı. İyice hatırlıyordu, yirmi dört, yirmi beş yaşındaydı. Oruç Reis'le helallaşırken, ona koca reis ve deniz kurdu, "Turgutca, oğlum! Ben yaşımı başımı bulmuş bir adamım, şehitlik artık bana gerektir, fakat sen çok iş göreceksin, sen kaç da kendini kurtar," demişti. Turgutca'nın gözlerine yaşlar gelmişti. Fakat Oruç Babayı da orada bırakıp nasıl kaçabilirdi. Kılıç değilecek yeri kalmadığı halde, silahlarını çekerken can kaydında olmayacağına ve ne kadar olabilirse o kadar çok düşmanı öldüreceğine yemin etmişti. Düşmanı beklemişler, o zaman sırt sırta vererek dişle tırnakla savaşa koyulmuşlardı. Aradan yarım saat geçince fedailerin sayısı yarıya inmişti, fakat çepçevre siper gibi birbirinin üstüne yığılan düşman leşleri, gazilerin kendilerini ne kadar pahalıya sattıklarını gösteriyordu.

    İşte böyle savaşırken idi ki, Turgut Reis almış olduğu yaralardan dolayı kendinden geçmişti. Ne kadar sonra olduğunu bilmiyordu. Fakat parmağında bir acı duydu. Gözlerini açtığı zaman gündüzdü. Kendisini bir sürü düşman leşinin altında buldu. Parmağını acıtmıştı. Fena halde susuyordu. Güçlükle ayakta durabiliyordu. Leş kümesinden sendeleyerek ayrılmıştı. Kum ovası, güneşte gözalıcı bir ışıkla ufuklara kadar parlıyordu.

    Yerden göğe ateş harlıyor, gökten yere yağıyordu... Ah, bir yudum su için ne vermezdi? Biraz ötede, yedi sekiz upuzun hurma ağacı, bir küme oluşturmuştu. Onlara doğru sürünmüştü. Oradaki sessizlik korkunçtu. Sonsuzluk her taraftan insanın ruhuna temas ediyordu. Arasıra uzaktan uzağa duyulan yırtıcı kuşların kanat gürültüleri dışında ortada bir tıs yoktu.

    Turgut Reis, o hurma ağaçlarının birisinin gövdesine, sanki yoldaşlarının birisi imiş gibi sarılmıştı; sonra hurma gövdesinin dar ve uzun gölgesinin siperine girmek suretiyle sırtını hurmaya dayamıştı.

    Issızlığın derinliğini ölçmek için, "Oruç Baba!" diye bağırmıştı.

    O adın kendi yüreğindeki yankısı dışında sesi hiçbir tarafta hiçbir yankı uyandırmamıştı. İşte şurada çocukluğunun yurdu Sıralovaz'ı, hararetin o tirtir titreyen buğusunun arasında görür gibi olmuştu. Dereleri ve akan suları ve Arşipel'in mavi ve serin esintilerini hatırladı.

    Gençti, delikanlıydı, içinde yaşama isteği uyandı. Yaşamayı umdu. Hurmanın tepesinde kırmızı kırmızı yemişler sarkıyordu. Fakat zar zor ayakta durabilecek bir halde iken, o upuzun ağacın tepesine nasıl çıkacaktı? Taş atmayı düşündü... Fakat o kumların arasında fındık kadar olsun bir taş yoktu... Kapkara bir kederin içine daldı. Düşünmüş de düşünmüştü... Tam o sırada, leş kümesinden gagasında bir et parçasıyla kalkan bir yırtıcı kuş uçtu, gelip hurmanın tepesine kondu. Onun ardı sıra, ağzından et parçasını kapmaya uğraşan başka kuşlar geldi. Hurma ağacının üzerinde kanat, gaga ve pençelerle kavga ederlerken, hurmaları patır patır yere döküyorlardı. Turgutca o yemişleri aldı, yedi. Amma da tatlı idiler. Hem de sulu ve yumuşak. Kapkara kederi, çıldırasıya bir sevinç izlemişti.

    Hurmaları yedikten sonra derin bir uykuya dalmıştı. Uyandığı zaman yıldızlar parıl parıl parlıyordu.

    Hava da serinlemişti. Yaraları acıyordu, fakat dizlerine kuvvet gelmişti... Ayağa kalktı. Birkaç adım yürümüştü, ama cankurtaran hurmalardan ayrılmamaya ve talihini orada beklemeye karar verdi. Biraz sonra on yedi, on sekiz günlük bir ay doğdu. Kum deryası, kar deryası gibi ağarmıştı. Sandığına göre gece ortasına doğru, aylı göğe karşı siluet halinde, iki deveye binmiş iki Arap gördü. Bunlar Tlemsen yönünden değil, başka bir yönden geliyor ve doğuya doğru gidiyorlardı.

    Turgutca, bunların da dost ya da düşman olduğunu düşünmemişti. Dostsalar âlâ! Düşmansalar onları korkutabilirdi. Gerçi silahı yoktu. Fakat bir pars gibi saldırabilirdi ya!... Onlara seslendi. Durdular. Öndeki deveye binen adam, ona İspanyol mu, Türk mü olduğunu sordu. Türk olduğunu söyleyince güldüler ve selam verdiler. Turgutca'ya ne istediğini sordular. Turgutca da Cezayir'e gitmek istediğini söyledi. Onlar, "Biz Blida'ya gidiyoruz. Cezayir oradan uzak değildir. Blida'dan kolayca Cezayir'e gidebilirsin," demişlerdi. Turgut Reis, kendisine verilen suyu içtikten sonra daha kuvvetli olan arkadaki devenin sırtına binmişti.

    Devenin üzerinde giderken mutlaka şehit düşmüş olacağını sandığı Oruç Reis'in nasıl edip de öcünü alacağını aklında evirip çevirip duruyordu. Şaka değil, ona öz babası imiş gibi bağlanmıştı.

    Turgutca Cezayir'e vardığı zaman Hızır Reis'ten Oruç ve İshak Reis'lerin şehit oldukları haberini almış, yüreği acıyla biçilmişti. Yüzünde bet beniz kalmamıştı. Hatta reisler onun yaşayacağından hemen hemen umut kesmişlerdi. O derin kederi, o kederden daha da korkunç bir öfke kovaladı. Hatta ağzından hiç afur tafurlu söz çıkmamış olan Hızır Reis, iki kere ikinin dört etmesi kesinliği ile "Bütün Frengistanı kılıçtan geçirsem, kardeşlerimin ve yoldaşlarımın öcünü alamam," demişti.

    Duyduğu üzünçten midir nedir? Turgutca bir kırlangıca atlayarak ta Halkulvat'a gitmiş ve Saraylat Salih Ağa'yı görmüş ve bu arada Selime ile görüşmüştü. Salih Ağa, "Bizim kız bir şeyi tutturur, ne var ki, üstesinden de gelir. Ok atmakta, arkebüz ve piştov atmakta birinci oldu. Şimdi de yaralar için merhem hazırlamakta usta oldu," demişti. Selime, yaraları için Turgutca'ya kutu kutu merhemler vermişti.

    Ertesi yıl ilkbahar olunca yüz yetmiş parça gemi ve yirmi bin askerle Heran'a gelmiş, oradan üç dört bin asker daha almış ve Cezayir'e doğru dümen kullanmış, aynı zamanda da Tlemsen hâkimi de büyük bir kuvvetle karadan yürümüştü. O zaman Cezayir'de korsan olarak altı yedi yüz Türk vardı... Hızır Reis, Cezayir halkını başına toplamış ve onlara dobra dobra, "İşte karadan ve denizden düşman geliyor. Bizde savunacak kudret yok. Haydi gidiniz ve Tlemsen beyini selamlayınız. Ne kadar olsa gene de Müslümandır. Belki de sizi ezmez. Biz burada, altı, yedi yüz arkadaşım ve yoldaşımla kanımızın son damlasına kadar cenk edeceğiz," demişti. Halk cevap olarak Tlemsen hâkimini istemediklerini ve kendisiyle beraber savaşacaklarını bağırmıştı. Tam o sırada da yirmi bin kadar Arap askeri gelmiş ve Hızır Reis'i alkışlamaya koyulmuşlardı. Durum kapkara iken, birdenbire aydınlanıvermişti... Hızır Reis çok sevinmişti. Cezayir kalesinin içinde de bu işler olurken, duvarlardaki nöbetçiler İspanyol donanmasının göründüğünü bildirmişti. Hızır Reis hemen savaş durumu ilan etmişti. Kendisine, yani Turgutca'ya kalenin denize bakan yönünü savunmasını havale etmişti. Yüz yetmiş parça geminin gır...r...r diye hep birden demir atışı, gök gibi gürlemişti. Fakat Turgutca'nın damarlarında kan, savaş arzusuyla daha da gür çarpıyordu. Filo komutanı hemen kaleye bir elçi göndererek kalenin teslimini istemişti. Hızır Reis "Buyursunlar, alabilirlerse alsınlar. Kendilerine elimizden geldiği kadar hararetli bir karşılama töreni hazırladık," diye cevap verince, düşman hemen karaya asker dökmeye koyulmuştu. Düşman bir miktar asker çıkarınca hemen üzerine hücum edilerek, çıkarılan asker, çıktıklarına da çıkacaklarına da bin pişman edilmişti. Düşman apar topar gemilerine kaçmıştı. Ertesi günü Tlemsen hâkimi Kuzey Batı Afrika'nın eli silah tutar erkeklerini ardına takarak Cezayir'e yetişmişti. İşte o günkü savaş, bir gün öncekini çocuk oyuncağı ölçüsünde bırakacak korkunçlukta olmuştu. Üç gün süren o savaşta, değil yalnız korsan, fakat Cezayirli Araplar ve hatta karıları, çıldırtıcı bir coşkunlukla savaşmışlar, "ancak savaş meydanında erkek olduğunu gösteren karısına kavuşmaya layıktır," diye bağırmışlardı. Tlemsen hâkiminin ordusunda korkudan çıldıranlar oldu. İspanyollardan ancak gemilerine can atabilen dört beş bin kişi kurtulabilmişti. Gemilerine kapağı atamayanlar, beygirle ve yayan olarak çalataban, Tlemsen hâkiminin Arap askerlerine katılmışlardı. Bozulan düşman öylesine kaçmış ve kovalayanlar da öylesine kovalamışlardı ki, korsanlar ta Tlemsen'e varıp kaleyi bile ellerine geçirmişlerdi. Kale savunmacıları kendi askerlerinin kaçıp gelmekte ve arkalarından kahkahalar sala sala korsanların gelmekte olduğunu görünce, kalede kalmaktan korkmuşlar, onlar da batıya doğru firar yolunu tutmuşlardı.

    Ne var ki, kalede yedi yüzü Arap ve üç bini İspanyol olmak üzere üç bin yedi yüz kişi bulunmuştu.

    Bunlara Hızır Reis, "Sizi asker saymak askerliğe hakaret olur. Savaşta insan ya ölür, ya öldürülür. Kardeşlerimin nasibi şehit olmakmış, bunun için size kızamam. Fakat kalenin teslimi şartları birer birer iki tarafın rızasıyla kâğıda dökülüp altına imza konulduktan sonra silahlarıyla birlikte kaleden çekilen kahramanlara kahpece saldırmak askerlik değildir. Onun için sizi düpedüz kaatil ve cani sayıyorum ve öyle saydığım için de şimdi cezanızı bulacaksınız" demiş ve hepsini de kılıçtan geçirtmişti. Kaçabilenler Tenez kalesine sığınmışlardı.

    Fakat Tlemsen hâkimi, korsanların Tenez e de saldıracaklarını sanıyordu. Gene İspanya'ya yalvarmış ve yakarmıştı. Ona on beş barca ile yeter sayıda asker gönderildi. Hızır Reis bunu duyunca, Turgut Reis'in komutasında oraya on sekiz kadırga göndermiş ve kendisi de karadan yürümüştü. Turgut Reis beş barçayı zaptetti, beş tanesini de yaktı. Denizde top ateşiyle ve rampa suretiyle çarpışıyorlar ve her tarafı kükürtlü dumanlar kaplamışken, Hızır Reis de karadan yetişip kaleyi ele geçiriyordu.

    Hızır Reis Cezayir'e döndükten biraz sonra İspanya Amirali Ferdinand'ın emrinde yüz on parça savaş gemisinden oluşacak kalabalık bir donanma, bir gün apansızın limanı bastırmıştı. Hızır Reis hemen limanda yatan donanmaya girip kadırgaların kumandasını kendi eline almış ve kalitalarla perkendeleri Turgut Reis'in emrine vermişti. Düşmanın savaş hattı parça parça edildikten sonra boğazlaşma başladı ve biraz sonra da düşmanın diz bağları çözülmeye başlamıştı. Ferdinand'ın süvarisi bulunduğu bastarda (Amiral gemisi) bir sığlığa oturmuştu. Gemi kuşatılınca amiral, sayım suyum yok diye altı yüz savaşçısıyla teslim olmuştu.

    Bu savaştan sonra Hızır Reis'le konuşurken, kendisi (Turgut Reis) Hızır Reise "Ne talihimiz varmış! Ağabeyin açık denizlere keşif seferleri yapmayı tasarlıyordu. Nasibi şehadet oldu. Biz o seferleri yapalım, diyoruz, gelgelelim bu sefer düşman rahat vermiyor," dediğini ve açık denizler hasretiyle içini çekmiş olduğunu hatırlıyordu.

    Neydi o günler? Hızır Reis'in karada ve denizdeki başarıları, yalnız Tlemsen hâkiminin değil fakat Tunus hükümdarının da düşmanlığını kışkırtmıştı. Bu hal, o zamanın en kuvvetli devleti olan İspanya'nın pek işine yarıyordu. Hızır Reis, İspanya'nın hücumuna uğrayacağını pek iyi biliyordu. Kendisine o kadar canla başla yâr olmuş olan Cezayir halkının, hiç rahat görmeyeceğini sezmişti. Halkı bir gün çağırmış ve onlara, "Ey ahali, biz sizin ülkenize gelerek kalenizi tamir ettik ve ona yeniden dört yüz top koyarak kuvvetlendirdik. Bununla beraber rahatınızı da kaçırdık. İşte bu hal bize büyük bir üzüntü oluyor. Düşmanlar bize kızıyorlar, hınçlarını sizi mahvederek almaya çalışacaklardır. Biz sizin mahvınıza sebep olmak istemeyiz, onun için ayrılıp gitmeye karar verdik," demişti. Halk bir ağızdan kendisini bırakmayacaklarını bağırmıştı. O zaman Hızır Reis, "Ben bir şartla burada kalmayı kabul ederim. Türk devletini devletiniz sayacaksınız. Bugünden itibaren onun namına sikke kestirip hutbe okutacağım..." demişti. Bu öneri memnuniyetle kabul edilmişti. Yavuz Sultan Selim'e haber salınmıştı. O da Hızır Reis'e Cezayir emirliğini bağışlamıştı.

    İşte bu sıralarda kendisi Sicilya, İtalya, Güney Fransa kıyılarını, yalnız haritalarda değil, fakat teker teker ve taş taş gezip tanımıştı. Bu seferlerin birinde zaptettiği bir gemide Sen Jan şövalyelerinden Jan Parizo do Lavalet'i tutsak edip forsalık ettirmişti.

    Sonradan işitmişlerdi. İmparator Beşinci Sarl, doğrudan doğruya Cenova dukası Andrea Dorya'yı çağırmış ve Hızır Reis'in ölü ya da diri yakalanması işini ona havale etmişti... Hatta Sarl, Andrea'dan bu işi göreceğine hemen söz vermesini istemişti. Andrea hemen söz verecek adamlardan değildi. Ne var ki, birtakım prensesler ve diğer madamların karşısında, kralın yaptığı öneriye tereddütle cevap vermenin yakışık almayacağını düşünmüş ve Hızır'ı yakalayacağına söz vermişti.

    Lakin Andrea Dorya, Hızır'ı aramaya çıkacağına, tersine Hızır Reis, Dorya'nın vermiş olduğu sözü işitince hemen onu aramaya çıkmıştı. Dorya hep kaçmıştı. Hatta bir defasında yakalanmamak için Cebelitarık'tan okyanusa çıkmıştı. Böylece seneler geçti. Yavuz Sultan Selim öldükten sonra tahta Kanuni Sultan Süleyman geçmişti. Onun Rodos'u zaptetmek için hazırlıklar yapmakta olduğunu duymuşlardı. Gelgelelim Cezayir'den ayrılamıyordu. Çünkü Cezayir'den ayrılınca, o kıyılar savunmasız kalacak ve İspanyol hücumuna uğrayacaklardı.

    Hızır da kendisi de ve bütün Anadolu kıyıları da o Sen Jan şövalyelerinden neler çekmemişlerdi? İşte o Rodos Adası, Türkiye'nin başlıca iç ticaret deniz yolu İstanbul-Mısır hattını tam ortasından kesiyordu. Rodos'un zaptına katılmış birçok delikanlılar o iş bittikten sonra Cezayir'e gelmişler ve anlatmışlardı. Yedi yüz gemilik filo, ilk önce Harki ve Piskipi adalarını işgal etmişlerdi. O adalar işte ilk deniz savaşlarında kendi eli ile ateşlemiş olduğu topların gürültüleriyle yankılanmışlardı.

    Sonra donanma Rodos'un Triyanda limanına yanaşmış ve karaya asker çıkarmıştı. O zaman kalenin komutanı, yani "Grand Maitre"i Villiers de L'isle Adam idi. O kaleyi zaptederken Türkler, tarihte ilk defa kale bedenlerine doğru toprak sürmek hususundaki icatlarını uygulamışlardı. Bundan başka ilk defa da kumbara (hambire) kullanmışlardı. Toprak sürüldükçe toplar duvarlara yanaştırılıyordu.

    Bunları duydukça Turgut Reis, Hızır'a "Biz burada ne bekleriz? Bizim de yardımımız dokunsun, gidelim!" demişti. Fakat Hızır, "Dur hele Turgutca, onlar, nasıl olsa Rodos'u alacaklar, biz burada kaldıkça Rodos şövalyelerine imdat gitmesine engel oluyoruz.

    Bu itibarla burada kalmakla Rodos'un zaptına, oraya gitmekten daha büyük bir yardımda bulunuyoruz. Hem biz gidersek İspanyollar buraları zaptederler," demişti. İşte o sıralarda Türkler, İstanköy Adasını ve kendi vatanları Halikarnas'ı zaptetmişlerdi.

    Rodos'un zaptından çok zaman geçmeden Kanuni Sultan Süleyman, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırmıştı. Hızır Reis de güvendiği korsanların on sekizini yanına alıp İstanbul'a gitmişti... Turgut'a "Sen gelme, çünkü sen gelirsen burada kim kalır? Bu İspanyolların, Fransızların ve İtalyanların ancak sen hakkından gelebilirsin," demişti. Turgutca İstanbul'a gelmek istediğinden değil, fakat Hızır'dan ayrıldığı için üzülmüştü.

    Sonradan işittiğine göre Hızır Reis'le on sekiz korsana, saray görgü kurallarından çakmaz denizciler olduklarından dolayı sultanın önüne çıkmazdan önce, onlara nasıl çıkacaklarını, nasıl diz bükeceklerini ve el öpeceklerini öğretmişlerdi.

    Hızır Reis bu eğitimlerin kendisine, kendisinden on misli daha kuvvetli bir düşmanla çarpışmaktan daha zor geldiğini söylemişti. İşte bu İstanbul'u ziyareti sırasında Sultan Süleyman Hızır Reis'e "Hayrettin" adını takmıştı. O zaman kendisi (Turgut) kendi ismini hiç değiştirmeyeceğini ve ölünceye kadar adı sanı ile çoban Veli'nin oğlu Turgutca kalacağını düşünmüştü.

    Bu ziyaretten çok geçmeden eski Hızır Reis, Barbaros Hayrettin Paşa adıyla ilk önce Cezayir Beylerbeyi, sonra da İtalya sularında Andrea Dorya'yı fena halde hırpaladıktan sonra Barbaros Hayrettin Paşa adıyla Kaptan-ı Derya atanmıştı.

    Barbaros Hayrettin Paşa, Dorya'yı kovalarken, Turgutca da İspanya kıyılarını yakıyor ve oradaki Müslüman halkı Afrika'ya taşıyordu. Çünkü İspanya'da Müslümanlara karşı yapılan zulüm bir aralık gevşedikten sonra Türklerin Avusturya'ya savaş açması üzerine gene şiddetlenmişti.

    Hatta Almeriya'nın kuzeyindeki Sierre Nevada Dağlarının eteklerine arkalarını vermiş olan Müslümanlar çoluk çocuklarıyla birlikte hayatlarını kurtarmak için savaşmaya koyulmuşlardı. Hayrettin Paşa, Andrea Dorya'nın peşini bırakmadığı için, oradaki Müslümanların imdatlarına yetişmesini Turgut Reis'ten rica etmişti. Turgut da otuz altı parça savaş gemisini alarak Endülüs yakasına varmıştı. İlk seferinde karaya bin kişi çıkarıp ve başlarına geçip kırk elli kilometre içeriye doğru girmişti. Hatta Sierre Nevada Dağlarının yüksek bir zirvesinden Granada kentini görmüştü. Ne savaşlardı onlar!..

    Sonra İspanya'ya dönmüştü. İspanya'nın kıyı şehirlerinden çığlıklar yükselmişti. Kaçanların ayak sesleri, sokakların kaya kaldırım taşları arasındaki kan birikintilerinin içinde şapırdamıştı. Bu seferlerde yetmiş bin kişi kurtarmıştı. Kurtarmıştı ama, Oruç Reis şehit olmuş, Hızır da Barbaros Hayrettin Pasa olarak ayrılmış, yanındaki arkadaşlarından birçoğunu alıp götürmüştü.

    İspanya'ya yapılan kurtarma akınları bitmişti. İyice hatırlıyordu. Gene böyle bir akşamdı. İçine bir gariplik, bir yalnızlık çökmüştü. Gündüzden Saraylat Salih Ağanın evine gitmişti. Selime'yi görmüştü. Onu eş olarak istemeyi tasarlamıştı. O gün Turgutca'nın Salih Ağa'yı ziyareti sırasında, Salih Ağa'da bir başka konuk olmuş olsaydı ve Turgut Reis'in ziyaretinin nasıl geçtiğini görseydi, mutlaka o gün Turgut Reis'in çekingen bir hali olduğunu, Salih Ağa ile isteksiz şundan bundan konuştuğunu, Selime'nin kahve getirdiğini, onunla da kısaca havadan sudan söz ettikten sonra Turgut Reis'in kalkıp gitmiş olduğunu anlatırdı. Fakat o ziyaret bunlardan ibaret mi kalmıştı ya?

    Turgut Reis, o günmüş gibi hatırlıyordu. Selime'den uzak kalmak kendisine bir işkence oluyordu. Arkadaşlarından ayrılışını daha da acı acı duyuyordu. Onun için gidip Selime'yi Salih Ağa'dan istemeyi tasarlamıştı. Evet kendi gitmez, başkasını gönderebilirdi. Fakat başkasını araya koymakla Selime'yi tahkir etmiş olacağını sanıyordu. Ne var ki, Selime'yi görünce bütün söyleyeceklerini unutmuştu. Dudaklarına saçma sapan sözler gelmişti. Fakat Selime onlara kendi gönlünün sesini dinliyormuş gibi kulak vermişti. Turgut Reis âdeta kendine öfkelenmişti. Neden duygularına hâkim olamamıştı? En korkunç savaş ve rampalarda yalnız kendisine değil, fakat başka yüzlerce ve binlerce insana hâkim olduğu halde, hatta onları savaşın en tehlikeli yerine sevkedebildiği halde neden duygularını söz haline getirip onları sevk edemiyordu. İşte Selime'nin kara gözlerinin o yumuşak ışığı vardı. O ışık ayın yavaş doğuşu gibiydi. Onlar rüzgârsız havada iri iri soluğanlar arasında beşiklenen ay ışığı gibiydi, yarı sessizlik, yarı ateşti. Yüzü göklere ve yıldızlara ayna olan ve hiç fısıldamayan, Arşipel denizi gibiydi. Onu böyle gördükçe içinden, sanki uçsuz bucaksız bir şafak doğuyordu ve konuşamadığı için de yakıcı bir öfke. Ne var ki, söylememesine rağmen kızın bakışında, bütün söylemek istediklerini bir anlamışlık, kendi gönlünde bir duymuşluk hali vardı. Evet, Turgutca hemen hiçbir şey söylememişti. Fakat bakışmışlardı ya. Birbirine bakışırlarken birbirlerinin gözlerinde gördükleri binlerce işaret, duyan yüreklerde gözlerden binlerce cevaplaşma sağlıyordu. Esrarengiz bir anlayış peyda olmuştu. Turgut Reis, Salih Ağa'dan sakin ve müsterih bir yürekle ayrılmıştı.

    Ne var ki, ondan ayrıldıktan sonra o bakışların anlamları hakkında aklında kuşkular uyanmıştı. Acaba gerçekten mi öyle bakmıştı, yoksa ona mı öyle gelmişti. Asıl işin garibi, bu kuşku ile beraber içinde bir inanç vardı. Selime'nin o gece mutlaka geleceğine inanmıştı. Denizde salınan perkendesi gibi yüreği "evet" ile "hayır" arasında bir inmiş, bir çıkmıştı. Şimdi kendisini onun koynunda, şimdi de onu en ücra yıldızlardan uzak sanmıştı.

    Kentin biraz ötesinde kıyıda kayalıklar vardı. Gidip onların üzerinde dimdik, tek ve tenhada kapkara dinelmişti. Ufuklara göz gezdirmiş ve denizlerden imdat beklemişti, içi sanki, "Al beni deniz!" diye haykırmıştı. Sular kararmıştı. Gene içine bir güven gelmişti. Evet, bu dakikada belki Selime boşlukları yoklaya yoklaya kendisine doğru geliyordu. İşte bu akşam ışığında Cezayir kenti, ne munis ve cana yakındı. İşte kararan sular, açık mavi gölgeler halinde sokaklara kayıyordu. Öyle bir boşluk ki, gece değildi, fakat gündüz de değildi. Ak bornozlu Cezayirlileri görüyordu. Fakat kim olduklarını seçemiyordu. Onlar beyaz hayaletlere benziyorlardı. İşte pencerelerden tek tük ışıklar görünüyordu.

    Öylece beklerken, kendi kendine, "Deli miyim ne? Kız hiç kalkıp da bana gelir mi? Hem de gece vakti?" Gündüz ışığı da büsbütün sönmüştü. Ay çıkmış, rüzgâr da sert esiyordu. Turgutca denize; "Ben senin ve fırtınanın çocuğu değil miyim?... Gözlerim senin köpüklerine açılmamış mıydı? O andan itibaren seni yurdum saymamış mıydım? Düşünceli sessizliğimin dev arkadaşı sen değildin de kimdi?" diye bağırmıştı.

    Fakat gene içinden başka bir ses, "o ay ışığı bakışlı Selime sana doğru geliyor, yüreğinin çarpışları sandığın, onun sana yaklaşan adımlarıdır, senin önünde irkilen dev kayalar köpüklere meydan okuyor, onların tepelerinden denizler kar ve gümüş çağlayanlar gibi akıyor, fakat o durmayan sular bile bazen koyların koynuna girip ay ışığında sessiz ve durgun uyumasını sevmezler mi? Köpürme ey deli gönül, seni de kucaklayıp dinlendirecek insan, sana doğru gelmekte!" diye avâzesine cevap vermişti. Hiçbir tıkırtı, fısıltı duymadığı halde, sebepsiz olarak başını kaldırmıştı. Ve karşısında Selime'nin ay ışığında ağarmakta olduğunu görmüştü. Kızın bakışı, ay ışığında parlıyor ve âdeta onu koynuna çekiyormuş gibi oluyordu. İçlerine dinginliğin tüm tatlılığıyla doğan birliklerini, ses ve sözle bozmamışlardı. Doğruca Salih Ağa'ya gidip nikâhlanmışlardı.

    İşte ertesi gün Selime ona, "Ben her meltemin sağanağını seni kahredecek fırtınanın öncüsü sanarak, geceleyin belki limanı seçemezsin diye sana yüksek kayalardan meşale sallardım. Her yıldızı senin fenerin sanarak, doğan yıldızları gözleye gözleye şafağı bulurdum. Sabah olurdu, fakat sen hâlâ uzaklarda bulunurdun. Bakardım! Bakardım! Gözyaşlarımın ödülü olan yelkenin görünmezdi. Bazen görünür, Allah hey, işte seninki derdim. Fakat ne gezer? O da kayar geçerdi. Sana yardımım dokunur diye ok atmasını, arkebüz ve piştov atmasını öğrendim. Sen denize açılınca, gene eskisi gibi merak etmeyecek miyim? Biliyorum, gene öyle olacak? Fakat hiç olmazsa kendimi sana vermiş bulunuyorum!" demişti. 9 ay sonra bir kız çocukları olmuştu. Cezayir kıyı kumları üzerine körpe izler bırakmıştı. İşte o çocuk şimdi büyümüştü. Turgut Reis'in onu ve Selime'yi göresi gelmişti. Onları Cezayir'den alarak, üs diye kullanmakta olduğu Cirbe Adasına getirmeye karar verdi.