KUZEY AFRİKA'DA YILLARCA
SÜREN KARA VE DENİZ
SAVAŞLARI


    Kuzey Afrika'deki korsanlardan yalnız Avrupa hükümetleri değil, hatta Tunus hükümeti de korkmaya ve bunları gelip köklendikleri yerlerden nasıl sökeceğini derin derin düşünmeye başlamıştı. Oysa Oruç Reis Tunus'u değil fakat Cenevizliler tarafından zaptedilen yerleri ele geçirmek istiyordu. İşte bundan dolayı bir ilkbahar, tam donanımlı on parça gemi ile denize açıldı. Bu gemilerin birisinin süvarisi Turgut Reis'ti. Önce Çeçel denilen yol üzerindeki küçük bir kaleyi zaptettiler. Kale, aslan ağzına leblebi gibi geldi. Kalenin savunması için oraya elli savaşçı, limanda da Turgut Reis'in komutasında bir gemi bıraktı. Beccaye kalesine doğru ilerlediler. Orada karaya top ve savaşçı çıkardılar. Üç gün savaşıldı. Düşman çok kuvvetliydi. Savaşçıların arasında kalenin zaptından vazgeçilmesi fikrinde olanlar bulundu. Oruç Reis onlara:

    "Ben burada bir kolumu bıraktım, gerekirse öteki kolumu, hatta kellemi de bırakırım. Ölümden korkan, canına acıyan varsa çekilsin gitsin. Bana sadık yoldaş olanlar korkup kaçmazlar," diye bağırdı. Saldırının dördüncü günü kalenin duvarlarına çiviler soktular. Onların üzerine basarak kalenin bir kısmının içine girdiler. Kalenin öteki kısmı zaptedilmemişti... Fakat yoldaşların cephaneleri tükendi. Tunus hükümetinden cephane istediler. Fakat o hükümet mühimmat vermedi. Gemiler bir çayın içindeydi. Sular çekilince gemiler karada kaldı. Tam o sırada iki yüz parça gemiden oluşan koca bir donanma çıkageldi. Bunlar kaleye imdat kuvveti olarak on binden fazla bir savaşçıyı karaya çıkardılar. Oruç Reis, çaydaki gemileri yaktırdı ve beş yüz tutsağı da bırakmayarak karadan altmış millik yol yürüdü.

    Artık Barbaros kardeşlerin elinde Çeçel'de bıraktıkları üç gemiyle bir de Hızır Reis'in bir kadırgasından başka gemi kalmamıştı. Oysa düşmanla çarpışabilmek için daha fazla gemi gerekliydi. Hızır Reis, Akdeniz'in ikinci derecedeki korsanlarına, "isteyen gelsin," diye haber saldı. Bu ikinci derecedeki korsanlar tarafından zaptedilen gemiler ve ganimetler tamamen kendilerinin olurdu. Fakat sonradan, "Garp Ocakları" diye ad alacak olan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp korsan beyliklerine bağlı olan korsanlar, Oruç Reis zamanından itibaren elde ettikleri ganimetlerinin beşte birinden sekizde birine kadar bir kısmını ülke hazinesine bırakırlardı. Kalan kısmın yarısı gemi reisine verilirdi. Gemi komuta kurulu, yani topçularla serdümen vesaire iki, savaşçılarla gemiciler birer hisse alırdı. Fakat ekseriya reisler paylarına düşeni gemidekilere paylaştırırlardı (Turgut Reis aldığı ganimetin bir kısmını gemilerinde kürek çeken forsalara verirdi. Bu sebepten forsaların bir kısmı gemi zaptetmeye isteklenirdi. Müslüman olanlar da çok olurdu). Serbest korsanlar, aldıkları ganimetin bir kısmını beyliğe vereceklerini bildikleri halde, kısmen deniz aşkıyla, kısmen daha fazla ganimet elde etmek isteğiyle, kısmen de yurttaşlarıyla birleşmek özleyişiyle gelip Oruç Babaya iltihak ettiler. Böylece gelenler yedi gönüllü korsan gemisiydi. Kurtoğlu Muslihiddin Reis de on dört gemiyle geldi. Hızır Reis de Tunus'tan dört gemi satın aldı. Bu suretle yirmi sekiz parçalık bir donanma hazırlanmış oldu. Bunlar denize fırlayınca, bir dolaşışta buğday ve çuha yüklü on iki gemiyi savaşmadan ele geçirdiler. Hızır Reis bu gemileri Kurtoğlu'yla Tunus'a gönderdi. Kendisi, Kurt Reis'le birlikte Çeçel'e giderek, orada bulunan kardeşiyle Kuzey Afrika kıyılarının, İspanyolların elinden kurtarılması çarelerini düşündü.

    İspanyollar o sırada o kıyılarda saldırıyorlardı. Hatta Cezayir kalesinin ok menzilindeki küçük bir adacığın üzerindeki kaleyi zaptetmişler, kente göz açtırmıyorlardı. Halk, Oruç Babaya başvurup; kendilerini İspanyol şerrinden kurtarmaları için yalvardılar.

    O zaman Yavuz Sultan Selim Kahire'deydi. Kemal Reis'in ele geçirdiği birkaç gemi dolusu tutsak ve ganimetleri Hızır Reis, sultana gönderdi. Yavuz, Kemal Reis'e Hızır ve Oruç Reis'lerin sıhhatlerini ve ne durumda olduklarını sordu. Kemal Reis cevaben Akdeniz'de sultan hangi yeri uygun görürse oraya seksen gemi ve on bin savaşçı gönderebileceklerini bildirdi... Yavuz Sultan Selim hediye olarak tersaneden iki büyük kadırga ve Midilli'den bir gemi gönderdi. Bu haber Çeçel'e varınca Oruç Reis'le Hızır Reis çok sevindiler.

    Hızır Reis bu üç gemiyi karşılamak üzere Tunus'a doğru açıldı. Oruç Reis ise yanına Turgut Reis'i alarak on sekiz büyük ve otuz küçük gemiyle Cezayir'e vardı ve kenti Salim Bin Sumi'den aldı.

    Salim Bin Sumi, Cezayir emiri sayılmakta idiyse de, Cezayir'i 1569'da zaptetmiş olan İspanyolların bir kölesiydi.

    Barbaros'ların Afrika kıyılarında yerleşmeleri ve durmamacasına İspanya, Fransa ve İtalya kıyılarına akın etmeleri Avrupalıları ve özellikle Fransızlar'ı kızdırıyordu. Fransızlar Hızır Reis'i ölü veya diri olarak ele geçirmek üzere donanmalarına otuz üç mavna katarak Tunus'un kuzey batısındaki Bizerta'ya vardı. Orada yalnız Kurtoğlu'nun dört gemisi vardı... Onları çarçabuk boşaltıp kaleye çekildi. Fransızlar gemileri zaptettiler. Büyük bir tantanayla borular, trampetler çalarak ve bayraklar açarak karaya çıktılar. Fakat Tunus gazileri kaleden çıkarak üzerlerine saldırdılar ve bu askerleri bozmakla kalmayıp çalakılıç peşlerine düşerek, altı gemilerini de zaptettiler. Bu Fransızları pek kızdırdı. Gazilere göre, "açıktaki gemilerinde yüksek sesle bağırarak, boyuna şarap içtiler. Aşka gelerek şişe ve bardakları denize attılar." Fransızlar limandan defoldular, fakat öç almak üzere Halkulvat'a saldırdılar. Ne var ki, Hızır Reis oradaydı. Onun için karaya çıkamadılar. Havanın sıcaklığından yakınarak çekilip gittiler. O sene Hızır Reis, Tunus'ta kışladı. Cezayir'e dört gemi ve beş yüz savaşçı imdat kuvveti gönderdi.

    Cezayir'in Oruç Reis tarafından zaptı, İspanyolları fena halde üzdü, fakat Araplar İspanyollardan da fazla üzüldüler. Tlemsen hâkimi İbni Hamun, İspanyollarla birleşti. İspanyollar kırkı çektirme ve yüz seksen gemiden oluşan koca bir donanma ve o zaman Avrupa'nın en müthiş zırhlı piyadesi olarak ün salmış ve birçok savaş meydanlarından zafer üzerine zafer kazanmış İspanyol askerlerinden on beş bin kişiyle Cezayir'in ufuklarında göründü. Onlar denizden hücum edecekti. Kırk bin Arap da karadan saldıracaktı. Araplar, İspanyol donanmasının yola çıkmış olduğu haberini alınca, hemen hücuma geçtiler. Turgut Reis, o akşam arkadaşlarına "sözümona savaştık, peşlerinden koşa koşa yoruldum. Bugün yaptığımız bir koşmaca yarışı idi. Eh, doğrusunu söylemek gerekirse bu yarışı Araplar kazandı," diyordu. O sırada Oruç Reis Arapların bırakmış oldukları on iki deveyi savaşçıları arasında paylaştırıverdi.

    Aradan çok geçmeden İspanyol donanması geldi. Hemen hemen bütün ufku kaplıyorlardı. İspanyol filosu gururla geldi ve kalenin önüne demirledi. Karaya asker ve kuşatma topları çıkardı. Kale duvarları top ateşiyle yıkılıyordu. Sanki muhasara çemberi büyük bir yılanın gövdesinin büklümleri idi de, kaleyi gitgide daha fazla sıkıyor, kemiklerini çatır çutur kırıyordu.

    Son günler hava bunaltıcı, durgun ve sıcaktı. Gündüzleri kalenin üzerine top dumanından peydahlanmış loş ve toparlak bir bulut çöküyordu. Geceleyin bir serinlik esiyor, denizin üzerinde kırışıklar yürütüyor, ağır duman perdesini üfürüp dağıtıyordu. Artık duvarların birçok yeri duvar değil, bir yığın taş haline gelmişti. Kale savunucuları gece sabaha kadar taşları gene duvar tertibi birbirinin üstüne istif ediyorlardı.

    İspanyollar bir gün son hücumu yapmayı kararlaştırdılar... Şafak söküyordu. Kale savunucuları silahlarını bir tarafa bırakmışlar, bütün gece çalışmış oldukları halde, taşları istifleme işini bitirememişlerdi. İşte o saatte İspanyollar sessiz olarak yanaştılar ve yerden saldırıp gediğin yanındaki bir yerden duvarı tırmandılar ve "Santiago!" diye bağırarak bayraklarını duvara astılar. Geride taş istiflemekle uğraşmakta olanlar, silahlarını almak için zaman yitirmeden ellerindeki kazma, kürek ve küskülerle duvara yanaşmakta olan İspanyollara saldırdılar. Gözünü açınca duvarlarda İspanya bayrağını gören Oruç Reis, silahını kapınca savaşçıları çağırarak duvara koşar. Orada birkaç kişiyle birlikte Turgut Reis'in hücuma geçmiş olduğunu görür. Kaleye girmiş olan İspanyollar kılıçtan geçirilir. Dışarıda kazma, küreklerle savaşan duvar tamircilerinin her biri, birer ifrit kesilmiş, çelik seli gibi hücum eden İspanya'nın ün salmış zırhlı piyadesini silahlarını atarak kaçmak zorunda bırakmışlardı. Tamircilere Oruç Reis'le Turgut Reis yetişti. O günkü savaştan sonra on beş bin İspanyol askerinin ancak bini güç bela kurtulabildi.

    Kurtulabilenler, artan esen bir rüzgârla tüyleri ters dönmüş tavuklar gibi kaçarken, gemidekiler coşkun savaşçı selinin deniz kenarına varınca orada durmayarak gemilere hücum edeceğini anladılar. Hemen acele demir alıp açığa uzaklaştılar. Kıyıda kalan sandallara binmiş bulunan kaçıcılara yetişen tek tük Türk savaşçıları bel ve omuz boyu suya dalarak elleriyle sandalların küpeştelerine yapışıyorlardı. Bunların bir kısmının bilekleri, sandaldakiler tarafından kılıçla kesiliyordu. O zaman onlar sandalların küpeştelerine dişleriyle tutunuyorlardı. Birçok sandal böylece denize açılamaz oldular. Bu yenilginin havadisi İspanya'da Madrit'teki Eskuriyel'e varınca, saraya günlerce yas çöktü. Çünkü yenilmez sanılan İspanyol piyadesinin pek usturuplu bir dayak yemiş olması, onun Avrupa'deki prestijini fena halde sarsacaktı.

    Bu zaferden biraz sonra Cezayir'e dört nala yetişen süvariler, Tlemsen hâkimi İbni Hamun'un Tenez kalesini ele geçirdiğini bildirdiler. Oruç Baba'dan, gelip kendilerini kurtarmasını yalvardılar. Oruç Reis, İbni Hamun'u kastederek: "Bazı erkekler vardır, çarşıda, pazarda her rastgeldikleri erkekten dayak yerler, sonra eve gider ve karılarını dövmekle, yedikleri dayağın acısını çıkarırlar. Şu İbni Hamun da öyle," dedi. Cezayir'in doksan mil batısında, deniz kenarında olan Tenez'e hücum etmesini Hızır ve Turgut Reis'lere emretti. Orada İbni Hamun'dan alınan develer çok işe yaradı. Birçok korsanlar develere binmiş olarak, birbiriyle konuşup şakalaşıyorlardı. "Bakalım bizi deniz tutmaz, fakat develer kötü yalpalıyorlar. Bizi deniz tutmuyor, fakat sakın şu develer tutmasın?" diyorlar, sevinç içinde gülüşüyorlardı.

    İbni Hamun, Tenez kalesini ele geçirebilmişti, çünkü kalede asker yoktu. Kum çölünün ufkunda Hızır Reis'in develeri gözükünce, İspanyollar kale dışındaki çadırlarını alaşağı edip, pılı pırtılarını toplayarak tezelden kaleye kapağı attılar. Hızır Reis, savaşçıların bir gece istirahat etmeleri fikrindeydi. Oysa savaşçılar topluca reisin önüne çıkarak hemen hücuma başlaması emrini vermesini yalvardılar ve "Deveye alışkın değildik. Asıl develerin etkisi yarın meydana çıkacak. Galiba birkaç gün yeni sünnet olmuşuz gibi bacaklarımız birbirinden aralık olarak gezeceğiz. O halimizle nasıl sekebilir ve nasıl duvara tırmanabiliriz," dediler.

    Hızır Reis, "İstediğiniz gibi olsun" dedi. Korsanlar hemen hücuma geçtiler. Fakat onların saldırıya geçmesiyle birlikte Arapların ortadan sır olmaları bir oldu. Bu sefer kale sarıldı... Savaş iki gün sürdü. ikinci günü akşamı, İspanyol kumandanı bir elçi göndererek Hızır Reis'e teslim olduğunu bildirdi.

    Tenez'in alınmasıyla Oruç Reis'in yönetimi altına giren yerler (yani Tunus'tan tutunuz da Tenez'e kadar olan yer ki, bu kıt'a Cezayir Beccace'ye ve bunlar gibi) beş büyük kaleyi içeriyordu. İtalyan Yarımadası kadar bir ülkeydi.

    Oruç Reis bir gün kardeşleriyle, Turgut ve öteki belli başlı reisleri çağırdı. Onlara, "Biz bu yerleri artık korsan düzeniyle yönetemeyiz. Sürü sürü insanların refahlarını sağlamak gerek. Burada mutlaka bir mülki yönetim kurmalıyız. Sorumluluğumuz var," dedi. Bu toplantılarda alınan kararlara göre Cezayir'in batı tarafını Oruç Reis, doğu tarafını da Hızır Reis yönetecekti. Hemen bu ülkenin nüfusu kaydedildi. Cezayir'de büyük bir bahriye okulu açıldı. Para basıldı. Gerek Oruç Reis, gerekse Hızır Reis, emirleri altındaki askerlere bir düzen verdiler. Yeniçeri ortalarında olduğu gibi on kişiyi yönetene onbaşı, yüz kişiyi yönetene yüzbaşı unvanlı subaylar atandı. Donanmayı da, deniz savaşlarında değer göstererek birçok zaferler sağlamış olan kaptanlara teslim ettiler. Donanmanın en büyük kısmına Turgut Reis komuta edecekti. Yönetim işine gelince, o iş iki başkanın başkanlık edecekleri bağımsız bir yoldaşlar "Genel Kurultayı" tarafından görülecekti. Bu suretle Oruç Reis'le Hızır Reis, birer vali olarak kaldılar.

    Cezayir'deki denizcilik okuluna birçok korsan delikanlı, öğrenci olarak devam ediyordu. Burada coğrafya, gemi seferleri, yıldız bilimi, güneş bilgisi, iki yaka arası deniz kılavuzu, harita, Arapça, İspanyolca ve İtalyanca öğretiliyordu. Oradan yetişen birçok korsanlar, sonradan eser yazarı olmuşlardı.

    Görgülü ihtiyar kaptanlar, Turgut Reis'in ihtiyar Endülüslüsü ve İbni Rüşd'ün ve başkalarının birçok öğrencisi okulda hocalık ediyorlardı.

    Gerçi iki kardeş (Oruç Reis'le Hızır Reis), birisi batıda ve öteki doğuda olmak üzere birbirinden ayrılmışlardı. Fakat işleri izin verdikçe Cezayir'de buluşuyorlardı. Oruç Reis, Hızır Reis'in böyle bir ziyareti sırasında, reisleri de toplayarak, onlara bazı niyetlerinden söz etmişti. Onlara, "Dünyaya zengin olmak için gelmedik. Ne de otlakta besiye çekilmiş inekler gibi kavram peydahlamaya! Biliyorsunuz ki, Kristof Kolomb adındaki bir denizci, batı yolundan Hindistan'a vardı. Vasco de Gamayı, Vasco Nunez de Balbao'yu da duydunuz, bu yıl Magellan denize açıldı. Bizim denizciliğimiz bunlardan üstündür. Üç dört koldan batıya doğru gidelim. Yeni yeni yerler keşfedelim. Orada altın da doluymuş. Hep bu Akdeniz'de mahpus mu kalacağız?" dedi ve bu konu üzerinde saatlerce konuştu. Orada bulunanlar saatlerin ne çabuk geçmiş olduğunun farkında olmadılar. Onu, âdeta düş görüyorlarmış gibi dinlediler... Çünkü Oruç Reis'in sözleri her birinin iç arzusuna tercüman oluyordu.

    Daha ertesi gün ve onu izleyen günler içinde bu konuda başka bir yerden konuşulmadı. Hatta bu uzak deniz seferlerine kimlerin, kaç gemi ile gidecekleri saptandı. Hızır Reis, memnun olarak doğuya, yani kendi iline doğru ayrıldı. Gemilerde hazırlıklar yapılıyordu.

    Ne var ki, bu hazırlık tamamlanamadı. Tlemsen'den gelen haberlere göre Tunus'tan Tenez'e kadar olan memleketlerin Türklerin egemenliği altına girdiğini gören Arap hükümdarları, yeni doğan devletin her tarafa kol salacağından kuşkulanıyorlar ve bundan dolayı hepsi de taraf taraf Türklerin aleyhine İspanyollarla birleşiyorlardı. Zaten İspanya da Türklerin Kuzey Afrika'da yerleşmelerini iyi gözle görmüyordu. Bu Arap hükümdarlarına yardım etmekle kendi yararlarına hizmet etmiş oluyorlardı. Bu hükümdarlar memleket işlerini yönetmede iktidarsız, köle ruhlu insanlardı. İspanya bunları da istediği gibi köle olarak kullanabilirdi. İspanyollarla Arap hükümdarları arasında cereyan eden fiskoslar, Oruç Reis'in kulağına geliyordu. Binaenaleyh uzak deniz seferlerine ve keşiflere çıkmayı, bu tehlikelerin uzaklaştırılmış olacakları zamana erteliyordu. Tehlikenin uzaklaştırılması için de ilk olarak yapılacak iş Tlemsen'i ele geçirmek ve fesat ocağına kuvvetli bir darbe vurmaktı... Hükümdarlar Oruç Reis'i istemedikleri nisbette de halk Oruç Babayı seviyor ve istiyordu.

    Halk, Tlemsen hükümdarının İspanyollarla birleşmiş olduğunu duyunca, nümayişler yaptı. Tlemsen hâkimine lanet okudu ve Oruç Reis'in gelip, kendilerini bu herifin şerrinden kurtarmasını istedi. Oruç Reis, Tlemsen hâkiminin Cezayir'e hücum etmek niyetinde olduğunu duyunca, Hızır Reis'i Cezayir'e çağırdı. Onu orada bıraktı. Kendisi, Turgut Reis ve küçük bir kuvveti yanına alarak Tlemsen'e yürüdü. Oruç Reis'in yola çıkmış olduğunu duyan halk ayaklanarak, hâkimi hâkimlikten çıkardı ve gidip Oruç Reis'i karşıladı. Bu suretle Tlemsen de Barbaros kardeşlerin ülkelerine katıldı. Halk sevindi. Çünkü doğru dürüst bir yönetime kavuşmuş olduğunu anladı.