KIŞ SEFERİ


    Turgut Reis Palma'dan çıkar çıkmaz, kalyonu Halkulvat'a gönderdi. Sarı Hamdi'ye son uyarısı şuydu: "Erkeklik ve insanlık hali bu ya. Arkadaşların bazıları belki de rahibelere göz kaydırırlar. Onlar savaş adamlarıdır, gemi de savaş gemisidir. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Onların yüreklerini kırmadan kendi nefislerine hâkim olmaları gerektiğini kendilerine anlat." Ne var ki, manastırın sert ve kapalı disiplininden birdenbire kendilerini kurtulmuş buldukları için mi veya deniz yolculuğunun her zaman insanlarda uyandırdığı sergüzeştçi ruhtan mı, ya da bunların ikisinin de etkisi altında kalmış olmalarından mı? Her ne ise Sarı Hamdi, korsanlar değil, fakat asıl rahibelere nefislerine hâkim olmayı telkinde büyük zorluklar çekti ve kalyon Halkulvat'a vardığı zaman, ancak görevinin yüzde yetmişini başarabilmiş oldu. içinden: "Reis, asıl yoldaşları değil, fakat rahibeleri kastederek, insandırlar, rahibedirler, onlara söyle de nefislerine hâkim olsunlar, diyecekti," diye düşündü.

    Turgut Reis, komutasındaki gemileriyle gene Hızır Reis'i aramaya çıktı. Bu sefer şansı ona yardım etti. Sicilya Adasının kuzeyinde küçücük Ustica Adacığının yanından geçiyordu... Artık eylül ayı idi. Kışa giriş, yani geceyle gündüzün denk olduğu sütlimanlık ve fırtınaların mevsimi idi. Akdeniz, ufuklara kadar ezilip tuzla buz edilmiş ayın parçalarından ibaret çıldırtıcı bir çıkıntıydı. Gök, duruluk ve saflığın olanaksız kisvelerini bile aşmıştı. Turgut Reis ışıkla yanmakta olan göklerde ve denizlerde bakışlarını gezdirirken, yurdu Sıralovaz'ı hatırladı. Acaba onu görür müyüm diyerek doğuya bakınca, on beş parçadan ibaret bir filonun yelkenlerinin, mavi ufkun üzerinde beyaz bulutlar halinde ağarmakta olduklarını gördü. Birdenbire "Hızır Reis," diye bağırdı. Yanında duran bir yoldaşı, "Nereden bildin?" diye sordu.

    Bu sual Turgut Reis'e tuhaf geldi. Bir sandalyeye göz atılır atılmaz, insan sandalyenin sandalye olduğunu bilirdi ya?... İşte karşısındaki filonun da kim olduğunu Turgut Reis öylece (anlamış değil) görmüştü. Hızır Reis de Turgut'un gemilerini görünce onları aynı hızla tanımış ve "Turgutca geliyor," demişti. İki filo birleşti. Sicilya'ya doğru dümen tutuldu. Orada on, on beş kıyı kasabası ziyaret edildi.

    Havalar açıktı. Rüzgârlar sert olmamakla beraber havada bir fırtınaya hazırlanma belirtileri görünüyordu. Hızır Reis ve Turgut Reisin pruvalarında yeşil ve beyaz köpük halinde dalgalar çatlıyorlardı. Kayalık Sicilya kıyıları, göğe karşı ustura ile pürüzsüz olarak kesilmiş kadar kesin idiler. İki reisin ambarlarında bu kadar bol tutsak olmasaydı, fırtınayı karşılamak kolay olurdu. Sonra şu da var ki, gemilerin onarımı gerekliydi. Yelkenlerin çoğu misket ateşi ve peşrevlerden kalbura dönmüştü. Yamalar gülünçtü, her renkten yama vardı. Güverteler gülleler dolayısıyla açılmış delikler, çatlaklar ve sivri tahta parçalarıyla doluydu. O kadar ki, onların üzerinde yalın ayak yürünemiyordu. Marangozlar, sık sık yapılan çatışmalar, rampalar dolayısıyla bunları düzeltmeye yetişemiyorlardı. Bir limana girip gemilere adamakıllı bir çeki düzen vermek gerekti.

    Bu akşam, ay doğu ufkundan kıpkırmızı doğdu. Ayın bu hali, havanın kötü olacağını gösteriyordu. Fırtına hazırlığı olarak bütün gemilerde ateşlerin söndürülmesi emri verildi. Aradan iki saat geçti veya geçmedi, rüzgâr koptu. Bütün filo borda düzeninde Sicilya'nın batısından Halkulvat'a doğru gidiyordu. Dalgalar kabarmıştı. İpler ıslık çalıyor, bazen de haykırıyorlardı. Turgut Reis'in bindiği kadırga eğildi, dalga geçti, fakat tekne doğrulamadı. İşte o zaman Turgut Reis, ömründe unutamayacağı kadar acı bir emir verdi. "Sancaktaki topları denize atınız! Halatları kesiniz, zincirleri çözünüz, lombarları açınız, bırakınız toplar denize yuvarlansın." Toplar lombarlardan denize gittiler. Gemi yavaş yavaş dikildi. Islanan ve sudan çıkınca silkinen bir hayvan gibi toplamış olduğu sulardan kurtuldu. Ambardaki tutsaklar gemi su yapıyor diye haykırışıyorlardı. Denizciler onlara kovalar verdiler. Onlar da su aktarmaya koyuldular.

    O anda her geminin işi kendine yetip artıyordu. Gene de bir gemi öteki gemiden ayrılmamaya çabalıyordu. Topaçlar gibi döne döne yetişen sağanaklar, denizden emdikleri suları paçavralar gibi savuruyorlar, körleyerek geliyorlar, hazin uluyuşlarla birbiri ardında gidiyorlardı. Turgut Reis dümene geçti. Arkadan gelen bir dalga azmanı, kadırganın kıçını havaya fırlattı. Kadırgadakiler Turgut Reis'i, elde yeke, havada uçuyor gibi gördüler. Yüzünde öyle bir vakar, sükûn ve metanet vardı ki, değil yalnız korsanlar fakat küreklerdeki forsalar bile "Yaşa Reis!" diye bağırdılar. Şimşeklerle paramparça olan gök ve deniz geceleyin gündüzkünden bin beter oldu. Fakat donuk bir şafak sökerken, tan ışığı gene Turgut Reis'i dümen başında buldu. Önlerinde Halkulvat limanı gözüküyordu.

    Hızır Reis, Turgut Reis ve öteki filonun gemileri üçer dörder gelerek, ancak bir haftada Halkulvat'ta toplanabildiler. Fırtınada hiçbir gemi kaybolmamıştı. Bu fırtınadan sonra kış mevsimi geçinceye kadar gemilerin limanda bekleyecekleri tahmin ediliyordu. Fakat ne gezer? Hemen onarma işine hız verildi. O yaz mevsimi bütün filo, yani üç amiral, 3800 esir, 20 parça gemi ve birçok ganimet elde etmişlerdi. Reislerin hiçbiri, paylarına düşen ganimetleri almadılar. Yalnız, aralarında gemileri paylaştılar.

    Gemilere çeki düzen verilince, kış olmasına rağmen gene denize acilindi. Hızır Reis, Turgut'a, "Hepimiz bu mevsimde filo halinde gider ve fırtınaya çatarsak, her gemi kendi başının çaresine bakmak zorunda kalır. Bana kalırsa, herkes bir gemi alsın ve kendi başına hareket etsin," dedi. Turgutca, "Evet, söylediğiniz doğrudur. Yalnız dikkat edilmeli de gemiler birbirinden yüz, iki yüz mil ayrılmalı ki, filo büyük bir saha kaplasın. Bu takdirde av bulmak ihtimali çoğalır sanırım," dedi ve böylece hareket edildi.

    Hızır Reis yedi gemisini ayırmazdan önce İtalya'nın batı kıyılarına giderek Belvedere kentine bir baskın yaptı. Oradan aldığı tutsakları, iki gemiyle Halkulvat'a gönderdi. Öteki gemileri sağa sola dağıttı. Tutsaklar bin iki yüz altın kurtulmalıkla salıverildiler. Belvedere'den yalnız olarak giderken, gece yaktığı fener dolayısıyla peşine dört barca takıldı. Hızır Reis bunları şafak sökünce görebildi. Tek gemisiyle dördüne birden hücum ederek dördünü de zaptetti. Bunların içlerinde sekiz bin top kumaş vardı.

    Turgut Reis kışın rüzgârların sert eseceğini (yani küreklerle az iş görülebileceğini) düşünerek toplarının çokluğu dolayısıyla kudretli bir kalyona süvarilik ediyordu. Bir iki gün denizlerde volta vurduktan sonra Sicilya ile Sardenya arasındaki boğazın ortasında fırtınaya çattı. Kalyonu traversaya aldı... Tam fırtınanın cımcımalı sırasında bir düşman barçası göründü. Rüzgârla ve denizle Turgut Reis'in üzerine geliyordu. Turgut Reis kaçıyor gibi yaparak gemisine burun kırdı ve orsaya koyuldu. Yeter derecede yükseldikten sonra, rüzgârı kıç omuzlukların birisinin üzerinden alarak tam yolla barçanın üzerine davrandı.

    Barçanın kumandanı, rüzgâr ve deniz serpintisinden hemen hemen kör olmuş bir halde, "Bu deli herif, bu havada, aklına bizi çiğnemeyi mi koydu yoksa?" dedi. Turgutca yıldırım gibi geliyordu. İspanyol komutanı dümenciye, "Çabuk dümeni bas! Dümeni bas!" diye haykırdı. Dümenci bütün ağırlığıyla dümene dayandı. Fakat o havada gemi dümeni, çarçabuk dinlemiyordu. Dalga aralığına palan pandıras daldı. Dalga tepesinde Turgutca'nın kalyonu, bir kule gibi kararıyordu. Barca kalkmakta olan sularla yükseleyim derken, kalyon bütün hızıyla üzerinde gürledi ve yüksek pruvası ötekinin üstüne bindi. Bir çatırdı oldu, geminin sanki belkemiği kırılarak ikiye ayrıldı. Dalgalar parçaları örttü. Kalyon kalkınca pruvasının aşağısından omurgasına doğru büyük bir kara delik görünüyordu. Deniz yüzü kargaşalık içindeydi. Haykıran, bağıran, denize atlayan, boğulan... Deniz yüzünde sandıklar, tavuk kümesleri, tahta boyaları, kürekler, kırılmış sandallar dalgaların kalkıp inişine göre kâh görünüyor, kâh koyboluyordu. İşte koca barçadan arta kalanlar bunlardı.

    Turgut, "Bu heriflere ne olduğumuzu göstermeyince, ne olduğumuz akıllarına 'tak!' etmez, kayığı böylece ikiye ayırmayınca, artık onların bu denizlerde cirit oynayamayacağına akıl erdiremezler. Denize düşen zavallıları kurtarınız..." dedi.

    Asıl bu kış seferindedir ki, gerek Hızır Reis'in gerek Turgut'un adları, bütün Avrupa kıyılarında anılmaya başladı. Artık Barbaros kardeşler ve onların korsan arkadaşlarının yaptıkları savaşlar, devlet donanmalarına bile hayret vermeye başladı.

    Sicilya'ya haber üzerine haber, emir üzerine emir geliyordu. Palermo garnizonu komutanı, bu emirler üzerine iki kadırgasıyla (galisiyle) Turgut Reis'i bulmak için denize açılmıştı. Hiç kış havasında denize mi açılınırdı. Garnizon kumandanı, "Efendim, bunlar denizci değil, tımarhane kaçkını! Ben bu ak sakalımı denizlerde ve askerlikte ağarttım. Kış geldi miydi, gemiler limana girer, yaza hazırlık yapılır; onarılır, düzeltilir, yaz gelince denize açılınır ve savaşılır. Kışın fırtına ile mi düşmanla mı savaşacaksın? Neyse susayım," diyordu. Denize açılıyor, fırtınayı yiyor ve limana dönüyordu. Bir gün böyle dönüşlerinin birinde, kasırgadan direği kırılmış kazazede bir korsan kırlangıcına rastgeldi. Korsanların barutları ıslanmış ve ok yaylarının bağları bile sudan gevşemişti. "Teslim ol!" emrine kılıçları çekerek cevap verdiler. Birçoğu şehit oldu. Yaralılar da tutsak edildi.

    Rüzgâr dolayısıyla Palermo değil, fakat onun batısındaki bir koya demirlemek zorunda kalan komandante, gece olup da kafayı Marsilya sarabıyla iyice tütsüledikten sonra kadırgasının kıç kasarasının güvertesine çıktı. Fener getirttirdi. İki kadırganın da subaylarını topladı. Esirlerin hepsinin getirtilmesini emretti. Yedi yaralıyı önüne getirdiler. Reislerinin kim olduğunu sordu. Ak sakallı bir korsan getirdiler. Komandante ona, "Sen bizi ya Dragut'un saklandığı yere kılavuzluk eder götürürsün, ya da ayaklarına birer top güllesi bağlatır, seni denizin dibine komutan tayin ederim," dedi. Yanındakilere dönerek, "Bu limanda kaç kulaç su var?" diye sordu. Birkaç ses birden, "On kulaç senyor," diye cevap verdi. Komandante, ihtiyara dönerek, "işitiyorsun ya!" dedi.

    İhtiyar hiç istifini bozmadan, "Turgut Reis'in nerede olduğunu bilmiyorum. Bilsem de söylemem," dedi ve başka bir diyeceği olmayanlara has bir tavırla sustu. İki üç kişi, geminin ambarına koşup birkaç gülle getirdiler. Birkaç kişi eğilip ihtiyarın ayak bileklerine gülleleri bağladılar. Komandante gene, "Bizi Turgut Reis'in barındığı yere götürecek misin?" diye sordu. İhtiyar kısaca "Hayır!" dedi. Komandante, "Kaldırın götürün şunu küpeşteye!" diye gürledi. İhtiyarı küpeşteye taşıdılar. "Kılavuzlayacak mısın?" "Hayır!"

    "Atın keratayı denize!" Bu emir verilince, ihtiyarı küpeştenin üzerine çıkardılar. İhtiyar, kelimei şehadet getirdi. Öteki tutsaklar bir ağızdan tekrar ettiler. Deniz, düşen bir cisimle gümledi. Komandantenin gözleri kan çanağına dönmüştü. "Bunlara söz dinletmenin olasılığı yok gibi, bu başta duran iri yarı herifi bağlayıp yatırın, biriniz de aşağıdan kızgın bezir yağı getirsin," diye bağırdı. Emrettiği yapıldı. "Şimdi kızgın bezir yağını kulağına akıtın! Kılavuzlayacak mısın?" "Hayır!" "Akıtın, akıtın!" O da kelimei şehadet getirdi, fakat tamamlayamadı. Bezir yağı kulağına gidince, bacağı, kolları toplandı. Silkindi, titredi ve gözleri faltaşı gibi açık gerile kaldı, ayakta beklemekte olan beş tutsağın en genci (daha henüz on beş, on altı yaşında bir çocuk) hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yanındaki tutsak duygulu ve davudi bir sesle "Ağlama bre evlat. Bu heriflerin hoşuna gider," dedi. Çocuk büyük bir gayretle birkaç kez yutkundu. Komandante, "Getirin şu çocuğu, yatırın yere!" dedi. Çocuğu yatırdılar. Fakat korkunç bir ses "Korkma!" diye gürledi. Bu, "Korkma'yı diyen oradaki tutsaklardan biri değildi.

    "Korkma!" sözünün gürlemesiyle birlikte, komandantenin ipek işlemeli kasara tentesinin üzerinden beş on kişi birden düştü. Aynı zamanda da küpeştelerin üzerinden, dişleri arasına yatağanlar sıkıştırmış olan başlar, kollar, gövdeler ve bacaklar peydahlandı. Kadırganın ambarından korkunç bir piştov ve arkebüz gürültüsü koptu.

    Turgut Reis, senyor komandantenin ensesinden tutuyordu. Gözleri ıslaktı. Komandanteye, "Ey civanmert senyor komandante, sizi böyle teklifsiz paldır küldür ziyaret ettiğim için özür dilerim. Tutsakların sorgusu işi biraz yavaşça cereyan ediyordu da, acele etmek zorunda kaldım. Hem de beni görmeye pek istekli idiniz. Bu da acele etmemin bir başka nedeni.. Beni görmekle ne kadar memnun olduğunuzu kestiriyorum. Şimdi izninizle, görmekte olduğunuz güç işte size yardım edeyim. Denizin dibindeki iki masum savaşçının sorgularının tamamlanması için orayı tenezzülen teşrif buyurmanız gerekecek, pek adaletli muhakemenize dinleyici heyeti diye katılmış olan asaletli subaylarınızdan sizi yoksun etmek aklımdan geçmez. Onlar da size refakat edecekler," dedi ve demesiyle birlikte, ensesinden tutmakta olduğu komandanteyi yere vurdu.

    Korsanlara, "Şunların topunu da bağlayıp denize fırlatın! Ondan önce birkaç kişi dalsın da iki şehidi çıkarsın. Onları bunlarla beraber bırakamam. Kamaraya götürüp gülleyi bağlayan ipleri kesin. Şehitleri, denizde töremizce yelkene sarar, zincirle açık denizlere gömeriz," dedi. Öteki kadırga da zaptolunmuştu. Onu görmeye gitti.