DENİZ ADALETİ


    Palma kenti, kendi dağlarının kucağında, karanlık ve derin uykusuna dalmıştı. Arşivek kamarasında mükemmelen horluyordu. O uyumaya bakmalı idi. Gemi gece karanlığında kalkacaktı.

    Bir vakitler Engizisyon mahkemelerinin yargıçlarından olan Arşivek, kalyon kalkarken ve demir alırken, kendisinin olabileceğince rahatsız edilmemesine özenileceğini biliyordu. Kamarasında Hamra, gözlerini denizden ayırmıyordu. Böyle bakarken kapı usulcacık çalındı. Kız kendini o kadar denize vermişti ki, korkuyla sarsıldı. Kapıyı yavaşça açtı. Önünde Palma gümrük müdürü duruyordu. Kıza, "Uyuyor mu?" diye sordu. Kız, "Evet" dedi. Öteki yarı emir, yarı rica, "Öyleyse kutuyu getir," dedi. Kız "Kutu yastığının altında, başı da yastığının üstünde," diye cevap verdi. Herif göğsünden sivri bir kama çıkarıp Hamra'ya verdi. "Git öldür!" dedi. Kız başını salladı. Herifin eli kızın boğazına sarıldı.

    Yukarıda nöbetçilerden biri, "Quien vive?" (Kimdir o?) diye sordu; bir başka ses "Carramba," dedi. Güvertede bir iki ayak patırtısı oldu. Gümrük müdürü kızın boğazını sıkayım derken, korkunç kuvvette bir başka el herifi ensesinden kavradı. Kızın boğazını sıkan el gevşedi. Bir ses, "Sen Hamra mısın?" diye sordu. Kız, "evet" dedi. Ona adını soran ses yükseldi. "Korkma kızım, kalyonu tereyağından kıl çekermiş gibi kolaycana elimize geçirdik," dedi. Ayak sesleri duyuldu. Fenerler getirildi. Sarı Hamdi, birkaç kişiyle kamaranın kapısına geldi. Yanındaki bir genci göstererek "İşte bu reisimiz Turgut Reis'tir. Papaz nerede?" diye sordu.

    Hepsi birden fenerlerle salona girdiler. Turgut Reis "Palamar ve zinciri kesiniz, yelkenleri kaldırınız!" dedi. Bir korsan, yanıbaşındakine, "Avlarımızı denizde mi yolacağız acaba?" diye sordu. Öteki, "Vallahi bilmiyorum. Herhalde öyle yapacağa benziyor. Aferin be, tam bir deniz şahini gibi konuşuyorsun", başka biri, "Allah vere de bu kümesin içi tavuk dolu olsa," dedi. Bir ses ona; "Var! Var! Gemiye yanaşırken görmedin mi? Gemi tavuk yüküyle neredeyse top lombarlarına kadar denize gömülü," diye cevap verdi. Korsanın biri, "Tam yükünü almış. Beş yüz kafadar varmış," dedi. Uyandırılan Arşivek, bu sırada uyku sersemi bir halde salona getirildi. Turgut'u görünce hemen hemen yere kadar eğilerek, "Senyor Dragut, ziyaretinizle bizleri gene şereflendirdiniz, bahtiyar ettiniz. Emirlerinizi her zaman ifaya hazırım," dedi. Turgut Reis hiç cevap vermedi. Salonda tıs yoktu. Korsanlar pürsilah kalabalık halinde boylu boylarınca dikiliyorlardı. Arşivek'in benzi kireç gibi attı. "Beni ne yapacaksınız?" diye bağırdı. Turgut Reis, "Seni muhakeme edeceğiz. Sen bir sürü masum insanları cayır cayır yaktın! Onları ne için yaktın?" dedi.

    Arşivek, "Ben mi, ben mi yaktım?" diye kekeledi. "Ben Arşivek olmaklığım dolayısıyla Engizisyon tarafından verilen hükümlerin isteksiz bir şahidinden başka bir şey değildim... Engizisyon, kilisenin cismani koludur. Ben onun işlerine karışamam. Papa'nın işlerine karışmadığım gibi. Zaten içimden gece gündüz Papaya lanet ederim. Aman Allah'ım ne yapacaksınız?" diye bağırdı.

    Turgut Reis, Hamra'ya "İleri gel!" dedi. Ona, "Bu adam insan yaktı mı?" diye sordu. Kız, "Evet, annemle iki kardeşimi gözlerimin önünde yaktı. İspanya'da başkalarını da yaktığını gördüm. Beni de yakacaktı. Fakat beni güzel buldu ve kullanmak için yakmadı." Kız, baştan aşağı titriyordu. Göğsündeki haçı çıkarıp Arşivek'in önüne attı, Turgut Reis'e, "İşte bu altın haçı da gönlümü etmek için verdiydi," diye ekledi. Turgut Reis pek sakin bir sesle Arşivek'e: "Bu doğru mudur?" dedi. Arşivek, ağlayıcı bir sesle, "Bana ne yapacaksınız?" diye sordu.

    Turgut Reis, "Seni şimdi astıracağım!" dedi. Durdu. "Eğer senin gibi bir İspanyol ve bir papaz olsaydım seni, başkalarını nasıl yaktınsa öyle yaktırırdım," dedi. Arşivek, "Astıracak mısınız?" diye çığlıklar salmaya ve acıma dilenmeye başladı. Turgut Reis, "Sana değil, seni serene asmak için kullanılacak ipe acırım, şaka değil, boşu boşuna iki kulaç kaluma kaybedeceğiz," dedi. Ondan sonra oradaki korsanlara döndü, "Alın şunu, serenin ucuna sallandırın!" dedi. Arşivek, "Asmayın beni, bana forsa diye kürek çektirin!" diye bağırıyordu... Turgut ona, "Ruhun cennete mi, cehenneme mi nereye gidecekse oraya giderken İstanbul'a doğru bir bak. Siz İspanya'da masum insanları ateşte yakarken orada Ortodoks olsun Yahudi olsun herkesin hür olarak kendi kilisesi, okulu, medresesi olduğunu bir gör," dedi. Korsanlar onu dışarıya götürürlerken "Bak hele keşiş efendi, biz denizde dövüşür, ölür veya öldürürüz. Fakat insanı kaldırıp asmayız. Sen bizi cellatlık da yapmak zorunda bıraktığın için öyle bir kızıyoruz ki. Yahu, insan ateşte nasıl cayır cuyur yakılır?" diyorlardı.

    Arşivek çıkarılırken, Don Sebastian ile Don Pedro getirildiler. İkisi de göğüslerini kabarta kabarta içeri girdiler.. "Senyor Don Dragut, size yenilmek bir onurdur. İşte size kılıçlarımızı sunuyoruz," dediler. Turgut Reis hiç ses çıkarmadan, kılıçlarını alıp denize attı. "Götürün bunları, kurtulmalıklarını versinler," dedi. Onlar gittikten sonra, "Yahu bir koyundan iki post alınmaz derler, fakat galiba biz yaşadıkça bunlar da habire kurtulmalık verecekler," dedi.

    Bu sefer iki papazı getirdiler. Turgut Hamra'ya "Bunları tanıyor musunuz?" diye sordu. Hamra, "Şu kara yüzlüsü Engizisyondaydı, ötekini de görmüştüm. O mahkeme üyelerinden değildi," dedi. Turgut, "Şu karasını da sallandırın!" dedi. Mahkeme üyesinden olmayan papaz, yüzünü avucuna aldı ve ağladı. Esmer papaz gaddarlığa alışkın bir adamdı. Tutuculuğunda demir gibiydi. Belli ki işkenceye dayanmaya, işkence etmeye olduğu kadar hazırdı. Turgut Reis'e "izin verin de günahlarımı itiraf edeyim," dedi. Turgut, "Ne itirafı mitirafı? Allah her şeyi bilir," dedi. Esmer papaz, öteki papaza dönerek, "Ey Gerundo kardeş, benim ruhum için dua et, mahvoluyorum. Param gitti. Günahlarım affedilmedi. Bir köpek gibi ölüyorum!" dedi. Uzakta güneşli Kastil yamaçlarında küçük bir bağı olduğunu, onun kızkardeşine verilmesini tembih etti. Korsanlardan birisi, "Bu herif, uzak Endülüsün güneşli yamaçlarında yaşayan kim bilir kaç masum insanı ateşte yakmıştır," dedi. Onu da götürüp serene çektiler.

    Sarı Hamdi'yle Hamra bir köşede lombozun yanında duruyorlardı. İkisi de dışarı bakıyorlardı ve çıkmış olan ayın yıldızlamakta olduğu dalgaları seyrediyorlardı. Kızın yüzüne kan harlamıştı. Fakat Hamdi, "Artık öç alma sözünü dinlemem..." deyince Hamra'nın yüzüne bir hüzün çöktü, ateşte yanan anasıyla kardeşleri mi gözünün önüne gelmişti ne? Elini Hamdi'nin elinin üzerine koydu. Hamra sanki solmuş... hayır solmuş değil, uzaklaşmış, incelmişti. Dudakları bembeyaz kesildi. Bakışı da vahşileşti. Uykusunda yürüyenler gibi sanki bir noktaya bakakalmış ve dalakalmıştı. Hamdi'ye "Ayın üzerindeki küçük bulutu görüyor musun?" "Evet!" "İşte şimdi senden isteyeceğimi yapacağını o bulut geçinceye kadar vâdet." "Nedir o?" "Zifaf odamızda yerde, Arşivek'in kesilmiş kellesi bulunacak," dedi. Hamdi buluta dikkatle bakarak, "Vazgeç Hamra," dedi. Kız cevap vermedi, o da üzgün üzgün buluta bakıyordu. Bulut geçeceği anda Hamdi, "Kellesini getireceğim," dedi. Bulut geçti. Dünya apaydın oldu. Kız titreyen dudaklarla işitilir işitilmez, "Affet beni, ama ben ancak öyle rahat edeceğim!" dedi.