TURGUT REİS'İN İSPANYA
KIYILARINA İLK UĞRAYIŞI


    Biri genç, öteki daha yaşlı iki reisin yalvarışı o kadar acıklı oldu ki, Baba Oruç izin vermezlik edemedi.

    Keşif için gönderilen küçük kırlangıçlar, İspanya'nın batı kıyılarında, İtalya ve Batı Akdeniz'e gitmek üzere gemiler yüklenmekte olduğunu haber veriyorlardı. İspanya kıyılarından güç bela kaçıp gelebilen Müslümanlar bu haberleri doğruluyorlar ve İspanyolların ve özellikle Engizisyon mahkemelerinin yoksul Müslüman halkına yaptıkları işkencelerin artık dayanılmaz bir hadde vardığını bildiriyorlardı.

    Kartajena köylerinden gelen bir ihtiyar, Oruç Reis'in huzuruna çıkıp, "zaten zengin Endülüslüler safahate dalmışlardı. Onlar Endülüs'ü, halkı, yurdunu düşünmezler. Dertleri günleri para ve paralarını kurtarmaktı. Onların yükte ağır neleri varsa (emlak ve arazi gibi) hepsini altına ve mücevherata çevirerek Cebelitarık'in karşısındaki Afrika kıyılarına kapağı attılar. Biz yoksul halkı bir başımıza bıraktılar. Biz gene tarlalarımızı sürmekte devam ettik, ama bu kez köylerimizi basmaya, öldürmeye, ırza, namusa geçmeye koyuldular. Üstelik Engizisyon mahkemeleri de geldi. Bütün kıyı Müslümanları kan ağlıyor. Bizleri bırakıp kaçan sözüm ona eşraf ve muteberandan bizlere bir hayır ve yardım gelmez. Vadilerde, büyük kentlerden uzak dağ başlarında ve kıyının sapa yerlerinde oturan bizlerin bütün bu işlerden haberi yoktu? Bize yardım gelse, siz dindaşlarımız Osmanlı denizcilerinden gelir. Onun için ihtiyar, genç, karı, kızan hepimizin gözleri sizlerdedir. Biliniz ki, gelmekte geciktiğiniz her gün yüzlerce dindaşınız Engizisyon mahkemeleri tarafından cayır cayır yakılmakta, asılıp kesilmekte ve ırzlarına tecavüz edilmektedir," dedi.

    Oruç Reis, adamın adını ve nereli olduğunu sorduktan sonra yanıbaşında duran bir korsanın kulağına bir şeyler fısıldadı. O korsan acele dışarıya çıktı ve bir ihtiyar İspanyalı Arabi yanına getirdi. Oruç Reis göçmeni göstererek "bunu tanıyor musun?" diye sordu. Öteki tanıdığını ve nerede oturduğunu söyledi. Oruç, göçmene "korkmayın, imdadınıza yetişeceğiz," dedi. Öteki îspanyalı Müslümana da "Bu dindaşı bir yere yerleştiriniz," diye emretti.

    İki İspanyalı Müslüman birlikte dışarıya çıktılar. Bunların Halkulvat'a yerleşmiş olanı ötekine "Ebu Hasan, oğlunu getirmedin mi?" diye sordu. Göçmen pek kırık bir sesle, "Hayır, onu deniz kıyısında şehit ettiler. Dağ yamacındaki evimizin tahtalarını söküp geceleyin gizlice kıyıdaki sık bir ormana taşıdık.

    Orada ikimizi de içine alabilecek büyüklükte bir tekne yaptık. Fakat çivileri çakmak için her çekiç vuruşumuz sanki yüreğimize vurulmuştu. Çünkü çekiçlerin sesi duyulacak diye ürküyorduk. Kaplama tahtalarının aralıklarını ziftle kapadık. Yirmi gün sonra aysız bir gece tekneyi deniz kıyısına taşıdık. Tam sözümona kayığı denize süreceğimiz zaman, uzakta kıyı boyu gelmekte olan fenerliler gördük. Baba oğul bütün güç ve kuvvetimizle kayığı denize sürmeye uğraştık. Fakat ha kayığa dayanmışız, ha kayaya. Oğluma, 'haydi yavrucağım, ben ihtiyarım, artık mecalim kalmadı, daha kuvvetli yüklen,' dedim. İkimiz de birden ittik. 'Eğer kayığı yürütemezsek, yakalanır yakılırız. Daha da davran,' diye inledim, ikimiz de ittik, ayaklarımız kumlara diz boyu gömüldü. Kayık kımıldamıyor da kımıldamıyordu. Oğlan 'baba sen bin! Hafifsin, ben sırtımla iteceğim,' dedi. Ben de dediği gibi yaptım... Sırtını kayığın arkasına vurdu. Kayığın aynasını iki eli ile kaldırıyor ve itiyordu. Fenerler pek yaklaşmıştı. Ha gayret, diyerek can havliyle uğraşırken, kayık yerinden oynayıp çakılların üzerinde gırlamaya başladı. Suya değip yüzdüğü zaman, fenerlilerden bir arkebüz patladı. Çocuğumun dağılan kafasının kanlarının yüzüme sıçradığını duydum. Ondan sonra ne yaptığını bilmiyorum. Kendimi kayıkta yapayalnız, açık denizde buldum.

    Bir Osmanlı kırlangıcı göründü ve beni aldı. Bu korsanlar oraya giderken ben de birlikte gidip onlara, o fenerlilerin mensup oldukları San Diego köyünü göstermek isterim. Beni alırlar değil mi?" dedi. Öteki "evet" dedi. İkisi konuşa konuşa uzaklaştılar.

    Artık Baba Oruçtan izin alınmıştı, acele hazırlıklar yapılıyordu. Üç reis denize açılıyordu (Hızır, Turgut ve Murat Reis'ler). Her biri, ikişer kalıta ve üçer perkendeye komuta ediyorlardı. Bunlardan başka gözcü olarak üç kırlangıç vardı. Halk kıyıya dökülmüştü. Kırlangıçlar bir saat önce limandan ayrılıp açılmışlardı. Ta alargada küçücük üç nokta halinde seçilebiliyorlardı. İşte o zaman altı kalita ile dokuz perkende küreklere dayandılar. Deniz cam gibi durgundu. Kürekler sert bir fısırtı ile denizi dövüyorlardı. Gemilerin baş gardiyanı payzenlere (kürekçilere) tempo veriyordu. Deniz sanki açık mavi üzerine koyu mavi yol kilimleri serilmiş gibi birbirine koşut dümen sularıyla yol yol oluyordu. Gemiler bütün fors fılandıra ve bayraklarını çekmişlerdi. Bunlar gemilerin hızı ile arkaya doğru pırıl pırıl yapraklanıyordu. Kıyılardan "Yaşa! Selametle! Gazanız mübarek olsun!" diye bir alkış ve temenni gürültüsü koptu.

    Üç filo Sicilya Adasının batı kuzeyine varınca birbirinden on beş mil kadar ayrıldılar. Böylelikle altmış mil uzaklığı göz altında bulunduruyorlardı. Ve dürbünlerle, çıplak gözlerle, kırlangıçlarla da on, on beş gün denizler arandı; fakat denizler ve ufuklar bomboştu. İtalya ve İspanya'da Oruç Baba, kardeşleri, eni konu nam salmışlardı. Sakalları kırmızıydı. Sakalları kırmızı olduğu için değil, fakat "Baba Oruç", ya da "Baba Reis" (Türk Bahriyesinde elan mürettebat subaylarına "baba" denmektedir) gibi sözleri telaffuz edemedikleri için onları "Barbarossi!" diye anıyorlardı. Bu "Barbarossi'lerden çok korkulduğu için gemiler kıyılardan ayrılmayı göze alamayarak, analarının eteğinden ayrılmayan çocuklar gibi kıyı boyu geziniyorlardı.

    Boş suları seyretmekten usanan Hızır Reis, bir gün reisleri kendi kalitasında topladı. Hızır Reis nispeten açık deniz sayılacak enginlerde gemilerin neden gözükmediğini çakmıştı. Toplantıda, "herifler o kadar korkuyorlar ki, açık denizde kestirme yoldan gideceklerine, yollarını uzatıyorlar ve kıyıları sıyırarak seyahat ediyorlar. Biz bu meydanlık denizlerde onları boşuna boşuna bekliyoruz.. Sizler ne tarzda hareket etmemizi öğütlersiniz?" diye sordu. Bir kısmı İtalya kıyılarına doğru gidilmesi fikrindeydiler. Önemli bir kısmı ise (ki bunların başında Turgut Reis vardı) İspanya yakasına doğru gidilmesini öneriyorlardı. Turgut Reis, "gerek gözcülerimiz, gerekse İspanya'dan kaçan Müslümanlar, İspanya'nın batı limanlarında gemilerin yüklenmekte olduğunu söylüyorlar. Bana kalırsa o tarafa doğru gitsek fena etmeyiz. Sizler daha iyisini bilirsiniz ya," yollu konuşuyordu. Zaten Hızır Reis de bu fikirdeydi.

    Sonunda filonun üçe ayrılmasına, Hızır Reis'in Korsika Adası kuzeyinden İspanya'ya doğru, Murat Reis'in de Korsika ile Sardenya arasındaki Bonifaççiyo boğazından aynı yöne doğru, Turgut Reis'in de Sardenya'nın güneyinden İspanya'nın güneyine doğru dümen tutmalarına karar verildi. Aralarında kırlangıçlar aracığıyla haberleşeceklerdi.

    Turgut Reis, Sicilya Adasından uğulduyarak gelen sert bir doğu rüzgârıyla yıldırım gibi giderek yirmi dört saat geçmeden Sardenya Adasının Spartiverto burnunu arkada bıraktı. Bir gün akşamüzeri idi. Ay ışığında İspanya'nın Kartajena kıyıları ta uzakta hayal meyal görünüyordu. Turgut Reis binmiş olduğu kalitasının kıç kasarasında kıyıyı uzun uzun süzüyordu. Birdenbire kıyıdan havaya doğru bir alev sütunu parladı. Ta neden sonra gök gürültüsünü andıran bir gürültü duyuldu. Turgut Reis hafifçe irkildi, sonra kolunu gene küpeşteye dayadı.

    Alev sütununun çıktığı yerde hâlâ bir kızıllık görülüyordu. Demek ki bir yangın devam ediyordu. Turgut Reis o noktanın Kartajena'nın aşağı yukarı beş mil kadar kuzeyinde olduğunu tahmin ediyordu. Birkaç adım ötesinde durmakta olan bir gemiciden, İspanya göçmeni Ebu Hasan'ın çağrılmasını söyledi.

    Ebu Hasan'a kızıllığın göründüğü yerde ne gibi köyler ve limancıklar olduğunu sordu. Ebu Hasan, kıyı boyu birçok küçük Müslüman köylerinin bulunduğunu ve kıyı girintili çıkıntılı olduğu için iki gemi barındırabilecek limanlar mevcut olduğunu söyledi. Turgut Reis'in sorması üzerine, Müslüman köylerinin arasında Hıristiyan köylerinin, hatta kızıllığın iki üç mil kuzeyinde San Diego Hıristiyan köyünün bulunduğunu anlattı.

    Doğu rüzgârı kesilmişti. İki kalita ve üç perkende yavaş yavaş kürekle ilerliyorlardı. Kıyıya sekiz mil yanaşılınca ne gündüz, ne de gece idi. Ay batıda Kartajena Dağlarını yaldızlıyordu. Doğuda ise şafak göğü ta yarı yerine kadar aydınlatmıştı. Bu pembe gökte sabah yıldızı büyük bir pırlanta gibi parlıyordu. Hafif bir kıyı rüzgârı sağanak sağanak yelpazeleniyor, karalardaki yaban çalılarının acımtırak kokularını getiriyordu. Sabahın serinliği bazı denizcileri hapşırtıyordu. Neden bilmedi, Turgut Reis'in aklına Selime geldi. Fakat Selime'nin sırası mıydı ya? Kim bilir karşıki kıyılarda ne facialar oluyordu. Turgut Reis içini çekti.

*
*   *   *

    Zehra, İspanyalı genç bir kadındı. Kartajena'nın üç dört mil kuzeyinde, deniz kenarındaki bir Müslüman köyündendi. Fakat kocası Ali başka köyden olduğu için Zehra da, iki kızkardeşi ve bir erkek kardeşini kendi köylerinde bırakarak, buraya, yani kocasının köyüne gelmişti.

    Günün birinde, köye yaya olarak on dakika uzaklıkta olan bir koya iki kara gemi geldi. Akşamüzeri gemilerden yüzlerce sarhoş asker çıktı. Hepsi de tepeden tırnaklarına kadar silahlıydılar. (Quercmos müjeres Mohamedanos!) "Müslüman kadınları isteriz!" diye naralar atarak köye saldırdılar.

    Ali, taş yapılı tek odalı evlerinin kalın kapısını kapayıp sürgüledikten sonra, Zehra'nın, kendisine doğurmuş olduğu çocuğu küçük beşiğiyle birlikte odanın kurşundan en korunaklı köşesine çekti. Evceğizlerinde ne kadar silah ve cephane varsa (yani iki külüstür piştov ve biraz barutla kurşun) hepsini yere koydular.

    Zehra piştovları dolduracaktı, Ali de odanın mazgallı iki penceresinin birinden birine koşarak ateş edecekti. Bunları yaparken pek kurtuluş umutları yoktu. Ah Halkulvat'daki Türk denizcilerinin haberleri olsaydı, derhal imdatlarına koşarlardı. Heyhat, şimdi kim bilir ne kadar uzak bir yerdeydiler!

    Ali, bazen de Zehra, saatlerce çakmak çaldılar. Fakat arkebüz, piştov ve baltalarla silahlı elli altmış kişiye karşı dayanacak yerleri mi vardı? Bir aralık Ali, alnından vuruldu... Topaç gibi yerinde döndü, döndü düştü. Kadın hem piştovları dolduruyor, hem de ateş ediyordu. Barut ve kurşun almak üzere başını döndürünce, köşede beşikteki çocuğunun başında kan gördü. Beşiğe koştu. Çocuk tepesinden, başının yumuşak yerinden vurulmuş ve ölmüştü. Kadın bunu görünce, dolu piştovu ile gene mazgalların birine koştu. Ateş etti. Çekildiler. Fakat ağaç kütüklerinin arkasından arkebüz ateşi açıyorlardı.

    Zehra artık cinsiyetinden çıkmış, bir savaş meleği kesilmişti. Pencereden pencereye koşuyordu. Sonunda bir atımlık barutu kaldı.

    Son fiske barutu acele ile piştova boşalttı. Horozdaki çakmak taşını muayene etti. Taş iyi idi. Kadın çocuğunun beşiğine doğru koştu. Onun kanlı başını kaldırarak, dudaklarını dudaklarına basarken, piştovu da kendi başına doğru kaldırıyordu. İşte tam o sırada bayıldı ve çocuğunun üzerine yığıldı.

    Aklı başına geldiği zaman, kendinin bir patika üzerinden götürülmekte olduğunu gördü. Çevresine bakındı, tanıdı. Köyden ayrılırken arkasına baktı. Kocasının ve çocuğunun ölülerinin serili bulunduğu beyaz badanalı evinden, bakışını bir türlü koparamıyordu. Mutlu günlerinde, hatta o sabah "beyaz evceğim, turunç çiçeğim"! diye bir türkü mırıldanarak orda ev işlerini görmüştü. O türkü beyninde acı acı çınlıyordu. Mosmor dudakları taş kesilmişti! Gözlerinde bazen ancak delilerde görülen vahşi bir ateş parlıyordu. Fakat onu götürmekte olan askerler onu tekmeliyorlar, arkebüz dipçikleriyle itiyorlardı. Onu köydeki büyük kadırganın birine götürdüler. Geminin ambarına indirdiler.

    Orada bir sürü sarhoş askerler, onun çevresinde halka teşkil ettiler. Bazı gemicilerin kalın kemerlerinde ikişer piştov vardı. Ona bir Bayie del Kardil oynamasını emrettiler... İspanya, Müslümanların elinde iken ramazandan önce kandil geceleri, kızlar ve kadınlar evlerde dans ederlerdi. İstedikleri oydu işte. Kadının keder, kapkara gözlerini büsbütün çukurlaştırıyor, yüzünün çevresinde insan üstü ve esrarengiz bir güzellik hâlesi yaratıyordu.

    Kadın kalktı ve oynamaya başladı. Fakat oynarken başı da hiç boş durmuyordu. Düşünüyor, kuruyor, hesaplıyor, ölçüyor ve bir şeyler tahmin ediyordu. Bu esnada sesi sanki gece karanlığında şafaklar yaratıyor, gövdesi de, tellenen bir tütsü gibi, usulcaçık dolanıyordu. Hızlandı, bacakları kıpraştı ve kendi pırıldayışlarının içinde kayboldu. Kara saçlarının mavi mavi çakışı tutuşan bakışlarına karışarak insanı çeken bir girdap teşkil ediyordu.

    Zehra'nın benzi tamamıyla atmıştı. Alnında mavi damarlar kabarıyordu. Burun delikleri artlarına kadar gerili duruyordu.

    Önceleri baba, ana, hısım, akraba için köyde oynadığı Kardil raksları, uyumlu bir anlamın en temiz gidişini ve çizgisini buluyordu. Güneşiyle yanan kuraklığı ile kavrulan İspanya'da müthiş bir enerji ile yaşayan insanlar tarafından idi ki, Avrupa uygarlığına temel teşkil edecek keşifler yapılmıştı. Dansları da o enerjilerinin bir görüntüsü idi. Kızın oynayışı hayatın bir yorumu ve tercümesi değil, fakat doğrudan doğruya kendisi oluyordu.

    Seyircileri, baba, ana ve hısım akraba ile eş dostu ve yurdunun masmavi göğü idi. Kadın onlara hizmet, yardım, çocuk, kısacası her şeyini veriyordu. Bu verdikleri kendi gözlerinde az olduğu için onlara bir de raksediyordu. Bu raks gönlünden kopuyordu.

    Fakat şimdi iş başka idi. Genç kadının salınışı ve kırıta kırıta belini büküşü, bütün gövdesinin yılankavilere kayıp dolanışı, seyircileri tahrik ediyordu. Kadına daha yakın sokuluyorlar, kadın, onların fırın ağzından çıkıyormuş gibi çıkan soluklarını, büyük bir tiksinti ile âdeta yüzünde duyuyordu. Evet, iğreniyordu, fakat çocuğunun o çökmüş kanlı başı gözünün önüne geldikçe sebat ediyordu. İşte ambarın yanındaki cephane kilerinde barut fıçılarını, hatta bir iki fıçının kapaklarının açık durduğunu görüyordu. Ah, el çabukluğu marifet, şu önündekilerin birinin tabancasını belinden kapınca, fırlayıp o varillere bir ateş edebilseydi. Ne var ki, ya piştovlar dolu değilse? Zehra o anda yanan küçük bir çıra, bir kömür parçası veya bir kibrit için canını, vermeye razı idi. Neydi o ölü çocuğunun gözlerindeki bakış?..

    Kadın, artık etrafında içki ve istekle kan çanaklarına dönmüş yılışık ve yapışkan gözler gördü. Kafası hızla işliyordu... Seyircilerin olabileceğince çoğalmalarını ve yanına yaklaşmalarını istiyordu. Tam bu sırada, gemide yüksek rütbeli olduğu, öteki askerlerin saygıyla ayağa kalkmalarından anlaşılan bir adam içeri girdi. O da zil zurna sarhoştu. Zehra'ya ateş dansını oynamasını söyledi. Zehra onu oynamasını bilmiyordu, fakat ne olduğunu işitmişti. Jitanaları (Çingene kızlarını) çırılçıplak soyuyorlar, bacaklarının arasına büyük kâğıt parçaları sıkıştırıyorlar, onun ucunu tutuşturuyorlardı. Bu dansı oynayanlar, alevden çıkan dumanı, oynaya oynaya gövdelerinin çevresine dolandırıyorlardı. Ateş tenlerine yaklaşınca, kimi seviyorlarsa ona söndürtüyorlardı.

    Zehra, bu dansın teklif edildiğine çok sevindi. Nihayet özlediği ateşi bu sayede ele geçirebilecekti. Genç kadını anadan doğma soydular. Bacaklarının arasına kâğıtları koydular. Kâğıdın ucunu tutuşturdular. Artık bütün kalabalık birbiriyle söndürme yarışına girişiyordu. Çünkü, kadının gövdesi gerçekten güzeldi. Kadın oynuyor, söndürtmüyor, dumanı ve alevi gövdesinin etrafına doluyordu.

    Seveceği dünya, seveceği insanlar için yaradılışın ona bahşetmiş olduğu gülümsemeyi, alınyazısı, ölümünü yüzüne gülümsetiyordu. Kara kara çakan gözleri cehenneme gülümserken, gönül gözleri kurtuluş ve cenneti görüyor gibi oluyordu. Mutlu günleri bir bir gözlerinin önünden geçtiler. Tam gövdesinin üzerine eller uzanacağı zaman bir sıçrayışta cephanelik ve kendisinin arasında çömelen bir adamın omuzuna kondu. Oradan da cephaneliğin içine fırladı. Ateş dansında gönlünü ölüme vermişti, çünkü ateşi ölüme söndürttü.

    Büyük kadırga korkunç bir tarrakayla göklere uçtu. İspanya dağlarındaki çakallar ürkerek uzun uzun uludular, kartallar da havaya kalktı. Uçan kadırganın yanında yatan öteki kadırgadakiler pürtelaş güverteye çıktılar. Koca Pinta galisinin yanmakta olduğunu gördüler. Deniz, ölü ve yaralılarla çalkalanıyordu.

*
*   *   *

    Turgut Reis'in uzaktan gördüğü alev ve yangın Pinta'nın berhava olması ve sonradan yanması idi. Artık güneş iyiden iyiye kalkmış, deniz de bir ateş deryası kesilmişti. Turgut Reis'in iki kalita ve üç perkendesi ve bir de üç mil kuzeyindeki kırlangıcı, denizin bu göz alıcı zemini üzerinde esrarengiz ve kapkara seyrediyordu. Turgut Reis emirlerini kısa kısa veriyordu. "Biz şimdi yedi mil açıktayız. Karadan görülmüşüzdür. Fakat bizim Türk korsanları olduğumuz onların pek hatırlarına gelemez. Bizi kıyı boyu giden ticaret gemilerinden oluşan bir kafile sanırlar. Ben kuzeye doğru rota tutacağım. Her yedi sekiz milde birer sandal bırakacağım. Çağırın Sessiz Mehmet'i. Yanına dokuz kişi seçsin. Peksimet, su, arkebüz ve yay ile ok alsınlar. Onlar kendilerini çaktırmadan bu yangın yerinin biraz üstüne çıkıp keşifte bulunsunlar. Sonra üç mil açıkta beni beklesinler. Zorda kalmadıkça silah kullanmasınlar," dedi.

    Sessiz Mehmet ve dokuz arkadaşı bu emri hemen yerine getirdiler. Turgut Reis öğleden bir iki saat sonraya kadar Kartajena ile onun yetmiş seksen mil kuzeyindeki Villajoyosa açıklarına dek yükseldi. Bu uzaklığın her beş on milinde onar korsan taşıyan beş sandal bıraktı.

    Sessiz'inki ile birlikte bırakılan sandallar altı oluyordu. Villajoyosa açıklarından gene rota değiştirerek filosunu (ne olur ne olmaz diye) borda düzeninde Formentara Adasının güneyine yürüttü. Amacı sandallarla keşiflerini yapmaları için vakit vermekti. İkindiye doğru gene dümen kırdı. Bu kez filonun pruvaları Alikante yönüne bakıyorlardı.

    Akşama doğru Villajoyosa'nın dört mil açığında, en son bırakmış olduğu Sarı Hamdi'yi kalitasına aldı. San Hamdi altı arkadaşıyla kıyının ıssız bir yerine çıkmıştı. Çalıların arasından yürümüş ve ihtiyar bir çobana rastlamıştı. Adamı yakalamışlardı. Adam ilk önce Hıristiyan olduğunu söylemiş, fakat korsanları tanıyınca Müslüman olduğunu, canını kurtarmak için Hıristiyan gibi geçindiğini itiraf etmişti. Ondan aldıkları bilgiye göre Alikante'nin etraf köylerinden kadın, erkek, genç Müslümanlar toplanarak kentin tepesindeki bir eski kaleye tıkılıyorlardı. Amerika'da İspanyollar topraklarını kızıl vahşilere sürdürtüp ektiriyorlardı. Fakat Avrupa hastalıklarına bağışıklık kazanmamış olan Kızılderililer bir taraftan İspanyolların getirdikleri hastalıklara, öte yandan İspanyollardan gördükleri kötü muameleye dayanamayarak hemen hemen hepsi de ölmüşlerdi. Kölelik etmek üzere Amerika'ya, Afrika kıyılarından zenciler götürülüyordu. Fakat bu işi görebilmek için gemiler yollarından çıkıyorlardı.

    İspanya'daki Müslüman çiftçi halkını taşımak daha kolay olduğu için, bunlardan dinç ve gürbüz olanları Alikante kalesine tıkmışlardı. Bunları beş İspanyol galisi götürecekti. Galilerin beşi de Alikante limanında rıhtımda yanyana bağlı idiler. Bunlardan başka limanda İtalya'ya götürülmek üzere mal yükletilen üç barca bağlı idi. Çobanın söylediğine göre bunlar aşağı yukarı on, on beş gün sonra yola çıkacaklardı. Çünkü daha çok Müslüman kölesinin toplanılması isteniyordu. Bundan başka daha on, on beş gün sürecek olan yortunun sonu bekleniyordu. Gerek galilerin, gerek barçaların forsaları İspanya Müslüman halkından, zencilerden, bir de Rodos şövalyeleri tarafından bağışlanan Anodolu kıyı halkından idiler. İhtiyar çoban, keçi sürüsü ile birlikte sandalla filoya alınmasını istemişti. Fakat sandal küçüktü. Kendisine Sarı Hamdi, Alikante limanındaki sekiz parça gemiye tek sandalla saldırılamayacağını, kendisinin Afrika yakasından geldiğini ve gene oraya döneceğini söylemişti.

    Daha güneyde, yani Alikante'nin aşağısına çıkarılan sandal sadre şifa verir bir haber getirmedi. Onlar deniz kıyısında bir kulübenin içinde iki genci bulmuşlar, onları sıkı fıkı bağlayıp kalitaya getirmişlerdi. Bunlar, Müslümanlara işkence edildiğini ve bu sıralarda Engizisyon mahkemeleri üyelerinin gelip birçok Müslüman ve Yahudileri mahkemeye götüreceklerini duyduklarını söylediler. İki genç sorguya çekilince fena halde ürkmüşlerdi. Fakat kendilerine kötü davranılmadı, kürekçilerin yanına verildi ve şimdilik kendilerine zincir takılmadı.

    Turgut Reis bu ikinci sandal için, "hepsi de Sarı Hamdi'nin sandalı gibi müjdelerle gelmez ya. Bazıları da böyle boş çıkar," dedi.

    "Torrevieja" taraflarından gelen sandal ise, kırk yaşında bir tutsak getirdi. Herif o taraflarda arazi sahibi imiş. Asıl merak ettiği şey, kendisinden ne kadar kurtuluş parası isteneceği idi. Ondan alınan bilgiye göre Torrevieja limanında bir kalyonun yatmakta olduğu idi. Her üç ayda bir, bir kalyon gelir ve küçük kalenin üç aylık erzakını ve askerlerin üç aylık maaşlarını getirirmiş. Bu adam Turgut Reis'te iyi bir izlenim bırakmadığı için, fidyei necat sonradan saptanmak üzere forsa koğuşuna zincire vurulmasını emretti.

    Torrevieja'nın güneyinden gelen dördüncü sandal da hoşa gidecek bir müjde getirmedi.

    Beşinci sandalda Ebu Hasan da vardı. O sandala Eğribozlu Murat kumanda etmişti. Murat, Turgut Reis'e "hiç görünmeden kıyıya çıktık, sağda solda millerce uzanan kumsal kıyı gözüküyordu. İn cin top atıyordu. Yamaçlar da hemen hemen tepelere kadar çırılçıplak. İnsan olsaydı görürdük. Neyse bu Ebu Hasan bizi San Diego köyüne götürmeye kalkıştı. Bize, 'yakındır, hızlı yürürsek on saatte varırız' dedi. 'Deli misin?' dedik. Biz buraya 'dil' (kendilerinden bilgi almak için tutsak edilenlere 'dil' denirdi) almaya geldik. Sabaha kadar taban tepmeye değil, dedik. Dağı tırmandık, kimsecikler yoktu. Bizim tırmandığımız tepenin yanıbaşındaki bir tepede bir yeldeğirmeni gördük. Oraya varıp değirmenin içine hücum ettik. Doksanlık bir Hıristiyan değirmenci ile karısı vardı. Karısı korkudan bayıldı. Herif de bizleri şeytan mı sandı ne, durmamacasına okuyup bize üflüyor ve haç çıkarıyordu. Neyse karısını ayılttık, ihtiyara da okuyup üflemekle bizi defedemeyeceğini anlattık. Eğer bülbül gibi konuşmazsa ve bildiklerini eksiksiz, kusursuz ortaya dökerse kendisine bir şey yapmadan ayrılacağımızı söyledik... Herif kendisinin hiç değirmenden ayrılmadığını, Müslüman olsun, Hıristiyan olsun çevreden herkesin eşeklere, katırlara buğday ve arpalarını yükleyip öğütmek için getirdiklerini ve ne biliyorsa onlardan öğrendiğini söyledi. Onlardan duyduğumuza göre Torrevieja'nın on mil kadar güneyinde, Velez de Palos adındaki ufak bir limanda Murcia (mersiye), Corregidoru (valisi) Don Jose de Texada'nın kızını Sicilya'ya götürecek olan bir barca bekliyormuş. İhtiyardan topladığımız bilgi bundan ibaret."

    Turgut Reis, daha güneye inerek Sessiz Mehmet'i de aldı. Mehmet de gördüklerini anlattı. Karaya çıkınca karşılarına sarsıcı güzellikte bir kız çıkmış. Öyle bir güzellik ki, kaynağı yalnız göz, burun, dudak gibi şeylerin düzgünlüğünde değilmiş. Kızda âdeta dışına bir hâle salan şiddetli bir canlılık varmış. Hem de kız, tıpkı Sessiz Mehmet'in ölmüş olan kızı Angeliki'ye benziyormuş. O kadar ki, onu görünce Mehmet'in bayılası gelmiş. Bir mucizenin karşısında bulunduğunu sanarak, kıza Rumca, "aman kaçma, hayelet misin nesin kızım? Kaçma, seni Sarı Hamdi'ye vereceğim, o da dünya ahiret benim oğlum olacak," diye bağırmış. Kız gülmüş ve "Siz Müslüman değil misiniz?" diye sormuş. Onlar da, evet demişler, o zaman kız, köyünün basılacağını ve birçoklarının Engizisyon mahkemelerine sürükleneceklerini söylemiş ve kendilerini kurtarmaları için yalvarmış.

    Köyde kaç kişi oldukları sorulunca, yüz küsur kişi olduklarını söylemiş. Mehmet, bu kadar kişinin küçük sandala alınamayacağını, fakat kendisi isterse alabileceklerini söylemişler, kız adının Hamra olduğunu, köyde iki ablası bulunduğunu, gidip onları da getireceğini ve onların da kurtarılmasını arzulamış. Mehmet dayanamayıp rıza göstermiş, fakat kıyı boyunca kuzeye doğru bir keşif yapacaklarından, eğer biliyorsa kendilerine sandalın gizlenebileceği bir yeri göstermesini istemişler. O da onları bir burun öteki bir ırmağın ağzına götürmüş... Sandalı büyük çam ağaçlarıyla örtülü o ırmak ağzına çekmişler. Sessiz, kız ayrılmazdan önce, "kardeşlerini buraya getirirsin. İşi sağlama bağlayalım kızım olur a, bizi görür ve kendini uzaktan bildirmek istersin. Gündüzse bir beyaz bezi beş kere belirt ve topla. Gece ise bir feneri beş kere yak, söndür," demiş. Kız gitmiş, korsanlar kıyı boyu yürümüşler, yüksek bir burnun tepesine varınca önlerinde geniş bir koy görmüşler... Burada Santa Martha adında bir kadırga, karaya palamar bağlamış bir durumda duruyormuş. Koyun içi bir geminin yarı yanmış tahtalarıyla dolu imiş. Geceleyin görmüş oldukları ışığın yanmakta olan bir gemiden gelmiş olduğunu anlamışlar. Koyu ormanlardan güç bela yürüyerek kuzeye doğru gitmişler. Fakat önemli bir şeye rastlayamamışlar. Rota çevirmişler ve sandalla dönüş yolunu tutmuşlar. Sandalın bulunduğu yere varınca güneş batıyormuş. Orada ne Hamra'yı ne de ablalarını bulmuşlar. Sessiz Mehmet'in canı pek sıkılmış ve biraz da meraklanmış. Her ne kadar arkadaşları hemen gitmek fikrinde olmuşlarsa da kızlar belki gelirler diye beklemekte inat etmiş. Hatta yanına iki kişi alarak kızı aramaya çıkmış. Bu sırada sular adamakıllı kararmaya başlamış. Bu sefer Sessiz'i ve onunla beraber gidenleri aramak için sandaldan iki kişi daha ayrılmış. Fakat aradan çok geçmeden birçok meşaleli insanlar peydahlanmış. Bunlar bir ellerinde meşale, ötekinde kılıç tutuyorlar, her çalının çevresini dolaşıyor, çalının da içine kılıç dürterek yokluyorlarmış. Sessiz Mehmet bir mağaranın içine girmiş. Fakat çalı arayıcıları savuşup gitmiyorlarmış. Onu aramakta olan iki kişi, nerede olduklarının Sessiz tarafından anlaşılması için havaya bir kubur patlatmışlar. Bunu duyunca Sessiz arkadaşlarıyla mağaradan fırlamış. Önlerine ilk gelen meşaleliyi hemen haklamışlar. Onu açılıp kapanan bir ağızla, titreyen bir gövde halinde yere serili bırakarak ırmak ağzına doğru koşmuşlar, bunu yaparken de düşmandan birini daha devirmişler. Ne var ki, biraz ilerledikten sonra kendilerini düşmandan ibaret bir yarım dairenin ortasında bulmuşlar. Artık yapılacak bir iş yok gibi imiş. Çünkü nisbet bire karşı yirmiyi bile geçiyormuş, ama gene de kılıçlara dayanarak kılıç sallamaya koyulmuşlar. Niyetleri de yarım daireyi kıyıya kadar geriletmek, ya da onu delip geçmekmiş. Tam bu sırada Sessiz'i aramak için kayıktan ayrılan iki kişi yetişerek kılıçla daireye dış tarafından saldırmışlar. Böylece daire yarılmış ve korsanlar ırmak ağzı yolunu tutmuşlar. Oraya varınca sandalın beş, altı kürek boyu denize açılmış olduğunu görmüşler. Karadaki korsanları görenler, kürekleri kırarcasına tokaçlara yüklenerek sandalı siya edip gene ırmak ağzına getirmişler. Kürekte olmayan arkadaşlar, ellerinde piştovları ve dişlerinin arasında kılıçları karaya atlamışlar ve karadaki arkadaşlarının yardımına koşmuşlar, dişleri arasındaki kılıçları ve gözleri parlıyormuş. "Böyle ölünüz!" diye bağırarak piştovlarını patlatmışlar ve korkunç bir kılıç savaşı başlamış. Korsanlar son kılıç salışlarından sonra kütle halinde sandala binip avare etmişler ve denize açılıp Turgut Reis'i beklemişler.

    Turgut Reis bu son kafilenin yaptığını pek beğenmedi. Fakat genç yaşına rağmen her şeyin tamamen tasarlanmış olan plana göre gidemeyeceğini öğrenmişti. Ne ise, iki hafif yaralıdan başka zayiat yoktu. Heyeti umumiyesine bakılırsa, seksen, doksan mil uzunluğundaki bir kıyının keşfi de fena gitmemişti.

    Turgut Reis gelen bilgiyi aklından şöyle toparlamıştı. Alikante limanında beş büyük gali ve ticaret eşyası yüklü ve üç barca, kale içinde de birçok Müslüman esiri.

    - Torrevieja'da bir büyük kalyon kale toplan himayesinde demirli,

    - Velez de Palos'da valinin kızını taşıyacak olan bir gemi (ne çeşit gemi olduğu belli değil).

    - Kartajena'nın birkaç mil şimalindeki bir koyda Santa Martha adlı bir kadırga. Yani kıyı boyunca serpilmiş; on bir parça gemi. Turgut Reis o delikanlılık devrinde bile ayrıntının iyice organize edilip tayin edilmesiyle zaferin dörtte üçünün sağlanmış olacağını pek iyi biliyordu. Elbette hesabın evde yapılıp da çarşıya uymayan kısmı için de geniş bir pay ayırırdı. Niyet bütün kuvvetiyle ilk önce Alikante'yi vurmaktı.

    Ne var ki, şövalyelerin insanlık ve insaftan ne kadar uzak kalmış cellatlar olduklarını iyice bilen bir güney Anadolu kıyı evladı için Alikante'de kaleye kapatılmış olan Müslümanları, kızanları kurtarmak istememesi mümkün değildi. Fakat eğer Alikante'de sekiz gemi olsaydı, birbirinin üstüne yığdırılarak koca kadırgaya tıkılacak olan tutsakları, kendi beş küçük gemisine nasıl sığdıracaktı? işte bundan dolayı Alikante'de sekiz teknenin bulunmasını Allah'ın bir inayeti sayıyordu. Sonra da başka yerlerde bulunan gemileri de almak istiyordu. Fakat örneğin Alikante'yi vurduğu zaman daha güneydeki limanlarda demirli olan gemilerin felaket haberini almamış olmalarını istiyordu. Onların haber almaması için, bütün bu gemilerin yirmi dört saat içinde fethedilmeleri gerekiyordu. Bu şartlar altında en ziyade başarı olasılığı yüksek olurdu. Fakat bir doğu rüzgârı esiyordu. Kendi bindiği kalitasının pruvasını kuzeye çevirdi. Öteki dört gemiye işaret verdi. Onlar da "Kol nizamı" ile, yani gemiciler tarafından "deve katarı" diye anılan düzenle -dümen suyunca- birbirinin peşine düştüler. Böylece Alikante'ye yol alırken, öteki gemilerden adlarıyla yirmi beş kişi istedi. Onlara şöyle konuştu: "Ben sizi iki sandalla Alikante'nin bir iki mil güneyindeki bir noktaya çıkaracağım, gizlice çıkacaksınız, en külüstür sandalı seçiniz. Çünkü onları kıyıda gizleyin, batırın, velhasıl görünmemeleri için ne yapmak gerekirse yapın. Sizin ilk işiniz, hiç etrafa sezdirmeden yirmi beş binek atı bulmaktır. Artık onları, şehir kenarında, birer ikişer mi, yoksa kırk elli hayvan barındıran bir ahırdan mı bulacaksınız, orası sizin bileceğiniz iştir. Siz Alikante'de bir gürültü olduğunu duydunuz mu, hemen atlara bineceksiniz ve hızla deniz kıyısındaki yollarda güneye doğru gideceksiniz. Arkanızdan bir atlı gelirse, onu hemen tutsak edeceksiniz. Maksadım Alikante'de olup bitenlerden aşağıdaki limanların haber almamasıdır. Eğer beceremeyeceğinizden şüpheleniyorsanız, size kılavuzluk edebilecek olan birini esir ediniz. Yanınıza ok, yay ve arkebüz almayınız. Yalnız yeterli barutla beşer altışar piştov alınız. Yanınızda kama da bulunsun. Sonra savaş icap ederse karada, yani arma ipi, küpeşte çıkıntıları ve güverte ıvır zıvırı gibi takıntıların mevcut bulunmadıkları bir yerde savaşacağınız için kılıçlarınızın en uzunlarını alınız. Torrevieja'ya vardığınız zaman, kaleye en yakın ve kale çevresinden görünmeyecek bir yere gizleniniz. Bizim gemileri görünce atlarınızı dört nala sürüp, bütün selsireleri ve boruları çalıp büyük bir gürültü yaparak kalenin içine dalın. Bir şey beklemedikleri için kapıları açık bulursunuz. İçeri girer girmez ateş açın. Mukavemet edeceklerini sanmam. Ederlerse biz hemen imdadınıza yetişiriz. Etmezler de teslim olurlarsa, akıllarını başlarına toplamazdan önce silahlarını alınız ve onları hemen bir deliğe tıkınız. Ondan sonra ne yapacağınızı, Allah kısmet eder de sağ kalırsak size bildiririm," dedi. Turgut Reis bunları söylerken gözlerinde bir inanç ve güven parlıyordu. Onu dinleyenler, onun şiddetli ruh akışkanlığına uğramış oldukları için mi ne, yirmi beş çift göz, sevinçle alev alev parlıyordu. Turgutca'ya gelince, bir iki saat sonra başını aslan ağzına sokacak olan bu delikanlı, düğün gecesi zifaf odasına girmek üzereymiş gibi mutlu ve fütursuzdu.

    Bir aralık, çelik gibi metin yürekli olduğu Turgutca tarafından bilinen ihtiyar bir denizci yoldaşı ona yanaşarak yavaşça, "Turgut Baba (kendisi Turgut'un babası olacak yaşta olduğu için bu sözleri söylerken dudaklarında hafif bir gülümseme peydahlandı) sakın delikanlılığına kapılıp tedbirsiz bir işe girişmeyesin? Düşmanın karınca ise ona deve imiş gibi hareket et," diye fısıldadı.

    Turgutca, sevdiği bu adamın neden gülümsediğini anlayarak ona, "Babacığım," derken, o da gülümsedi. "Korkma! Yer olur ki, en büyük tedbir delice hareket etmek olur, bir de, yer olur ki, en büyük cesaret en çekingen tedbirlere başvurmak olur. Bugün içinde bulunduğumuz durum, cesaretin asıl zır delicesini ister. Ben İspanya kıyılarına siftah geliyorum. Bundan sonra geldiğim zaman bu herifler beni tanımış ve noksan da olsa bana karşı bir tedbir almış olurlar. Hoş o zaman, ben de onları daha iyi öğrenmiş olurum, benim için en büyük baskın fırsatı işte asıl bugündür. Sen müsterih ol babacığım. Çok yakında Allah'ın inayetiyle Baba Turgut'un sana ne kadar layık bir evlat olduğunu, görürsün," dedi.

    Öteki söylediklerine pişman oldu. Yanında gecenin karanlığında genç denizcinin dimdik kara siluetine bakarken, gözleri nemlendi. Eh kolay değildi bu. Cefalı ve ölümlü deniz hayatı! Yaşlı denizci içini çekti. Turgutca'ya döndü, "bak oğlum, sen gençsin... Yanılmıyorsam bu denizlerde yılların süresince büyük işler göreceksin. Ben eni konu yaşadım. Senden bir lütuf istiyorum. Şu zır delice cesaret ister dediğin işlerin birisini bana havale et," diye yalvardı. Turgut ona, "Mürsel Ağa, İspanyolca biliyor musun?" diye sordu. O, evet deyince onunla bir saat konuştu. Ondan sonra Mürsel Ağa, Turgut'un yanından ayrılıp aşağıya indi.

    Turgut Reis de daracık kamarasına çekildi. Oraya teker teker ve çifter çifter birçok denizciyi çağırıp onlarla uzun uzadıya konuştu. Onlar yerlerine dönünce, "ne oldu? Ne yapacağız? Nereye gidiyoruz?" yollu sürü sürü soruyla karşılaştılar. Cevap olarak bir şey söylemiyorlardı, fakat gözleri sevinç ve güvençle parlıyordu. O kadar ki, aradan çok geçmeden ikişer, üçer olarak bir aşağı bir yukarı güverteyi tepenler olsun, aşağıda bağdaş kurup halka teşkil edenler olsun, başka başka şeylerden konuşuyor idiyseler de, özet olarak birbirine söyledikleri ya da bildirmek istedikleri şey şuydu: Büyük olayların öncesindeyiz. Emin olun arkadaşlar ki, o büyük vakaları yapacak olan bizleriz. Bunu tam imanla, dilimle ikrar ve yüreğimle de tasdik ediyorum.

    Şafak yakındı. Turgutca güvertede yapayalnız duruyordu. Yıldızlara bakakalmıştı. O onlara ne diyor, onlar da ne cevap veriyorlardı? Kim bilebilirdi? Turgutca bu yıldızları çocukluğunda o ıssız Sıralovaz Dağlarında tanımıştı. Her nereye gitse onları da orada buluyordu.

    Şafaktan önce süvarilik edecek olan elli kişiyi iki sandalla denize bıraktıktan sonra; önceden sözleşilmiş olduğuna göre fener işaretiyle kırlangıcı çağırdı. Villajoyosa'ya gidip kente saldıracakmış gibi hareket etmesini, hatta arkebüz ateşi açmasını, karşılık görünce uzaklaşması ve gene geri dönmesi ve bu manevrayı beş altı saat süresince tekrarladıktan sonra güneye doğru gelip kendisini aramasını tembih etti. Kendisi doğuya doğru rota çevirdi. Hâlâ doğu rüzgârı esiyordu. Turgut Reis kısa zikzaklarla orsa alabanda volta vuruyordu. Şafak sökünce, panayır halinde olan Alikante kenti önündeki deniz sahasını ve deniz ufkunu her türlü gemi ve tekneden temiz görüyor ve işkilsiz, mutlu, "iç bade sev güzel, var ise aklı şuurun, dünya ya var imiş ya ki yok imiş ne umurun?" diye sevgilisinin kırmızı dudakları gibi kırmızı Alikante şarabını verip veriştiriyordu. Ufkun biraz ötesinde, yedi bela, kara topuz Turgut Reis'in beklemekte olduğunun farkında değildi. Hatta onun adını bile bilmiyordu. Ve bilmiyordu ki, aradan on sene geçmezden önce, "Turgut" diye adının telaffuzunu beceremedikleri için adını "Dragut"a çevirecekleri o denizci, (gene adını beceremedikleri için Barbarossa'ya çevirdikleri) öteki denizciden çok imparatorluklarının temelini sarsacaktı.

    Turgut Reis'in volta vurmakta olduğunu söyledik. Osmanlı kadırgalarının boyları uzun, enleri dar olduğu için, orsada yana yattıkları zaman alabora olmak tehlikesi başgösterdi. Hatta fazlaca yalpada kürek lombozlarından su almaları olasılığı da vardı. Özellikle boyları volta başlarında çabuk dönmelerine engel olurdu. Bundan önce Turgut Reis'in her itibarla dengesinden emin olmadığı bir tekneye katiyen ayak basmadığını söylemiştik. Turgut Reis, dengenin yalnız teknede mevcut olmasına dikkat etmez, gemilerde denizci askerleri, yani savaşçıları ile denizci tayfaları arasında dengeli bir nisbetin varolmasına çok özen gösterirdi. Denizcilikte, deniz savaşında ve denizde savaş işlerinde ortaya yepyeni bir teknik koymuştu. İşte bu sayede Preveze muharebesinde zaferin başlıca etkenlerinden biri olmuştu. Turgut Reis'in bu vasıfları, gerek Oruç Reis'i olsun, gerek öteki kardeşlerini olsun hayret ve hayranlık içinde bırakırdı. İşte bundan dolayı Turgut Reis yaz olsun, kış olsun bütün gemileriyle gerektikçe voltaya çıkardı.

    Alikante limanında beş gali yanyana yatıyorlardı. Palamarları rıhtıma bağlanmıştı. İçleri hemen hemen boştu. Yalnız uyumakta olan forsaları beklemek üzere, her birinde, on, on beş kılıçlı ve piştovlu gardiyan bırakılmıştı. Galilerin biraz ötesinde yüklü olan üç barçanın kara siluetleri görülüyordu. İçlerinde bırakılmış olan üç beş nöbetçi müstesna, onlar da boş sayılabilirdi. Bütün şehrin pencerelerinin perdeleri arasından ışıklar parlıyordu. Çünkü yortu günleri idi. Kentte şenlik vardı. Gemilerde kim dururdu? Ne hoş oluyordu, Endülüsün Müslüman kızlarına Hıristiyanlığın kaynayan kanının saldırıcılığını göstermek! İspanya'nın patron havarisi, "Santiago"nun adına silahsız köleler ve kadınların önünde, kabzadan kılıç sıyırmak! Onların evlerine ve haremlerine dalmak, onları tutup dışarıya sürüklemek. Beş galinin komutanı "Don Gonsalez Nuno de Lara"nın kolları çok kuvvetli idi. Kadınları kollarından, memelerinden bir tuttu muydu, beş parmağının yeri hiç olmazsa bir ay orada mor çürük halinde kalır geçmezdi. Fakat bu akşam günlerden beri içmekte olduğu şarap etkisiyle midir, nedir merhametli idi. Yarı sızmış bir halde, rahat bir koltukta uzanmakta idi. Belki de istediği zaman silahsız insanlara kılıç çalmakta serbest olduğunu bildiği için o dakikada kılıç kullanmaya tenezzül etmemekte idi. Ama olur a! Keyif bu! Şimdi, bu dakikada aklına esiverirse çekti miydi kılıcı, masum ve silahsız Endülüs eti üzerinde kılıç salısı eğitimine girişebilirdi. Şaka değil, o Baba Oruçlar mıdır, Barbarossa'lar mıdır -her ne karın ağrısı iseler- İşte o Türklere karşı kolları eğitimli bulunmalı idi.

    Fakat defedin şu savaş mavaş fikirlerini! Bu akşamın harb parolası çengüçigâne, raks ve kırmızı şaraptaydı. "Gelsin şarap! Gitsin şarap! Gökten şaraplar yağsın! Sokaklardan şaraplar aksın!" Don Gonsalez, mahmur gözlerini koca salonu doldurmakta olan subaylarının üzerinde gezdirdi. Onlara, "Nasıl, iyi değil mi? Gelsin şarap gitsin şarap! Bir de bana şair değilsin derler," dedi. Salonda hazır olanların hepsi de bir ağızdan, "Efendim, böyle bir mısraı bercestenin altına Homer, Hesiod ve Horace yalnız mühürlerini değil, kalıplarını bile basarlar," yollu sözler söylediler. Don Gonsalez, "Endülüslü garimedler gelsin!" (Garimed, mitolojide ilahların sakisidir) diye el çırptı. Odanın içine, ellerinde şarap bardakları tutmakta olan birçok Müslüman kızları girdi. Hepsi de gülümsüyorlardı. Ne yapsınlar? Başlarını omuzlarının üzerinde tutmak istiyorlarsa, bu şekilde şarap bardaklarını taşımaktan hoşlanıyorlarmış gibi gülümsemeleri gerekti.

    Don Gonsalez şarabı içti. Oradakilere "Biliyor musunuz ne düşünüyorum? O Baba Oruçlar mıdır nedir? İşte onlar, örneğin bu gece buraya bir saldırmalılar da günlerini görmeliler," dedi. Her taraftan kahkahalar koptu. Salonda Dük do Alva'nın meşhur zırhlı piyadesine mensup birçok kişi vardı. Kalın çelik miğfer ve zırhlarını bir tarafa atmışlardı. Onlar birdenbire dil açıklığı kazandılar. Ortalığı, Barbaros'ların adreslerine gönderdikleri küfürlere boğdular. Gene şaraplar geldi. Öyle ya, geceleyin denizin durgun suları kancık olur. Zindan gibi sular üzerinde sallanıp durmaktansa, oradaki yumuşak yastıkların üzerinde sızmak daha rahat olurdu.

    Filo komutanı böylece eğlenirken, içeriye bir subay girdi ve komutana Barbaros'lardan kaçan bir Hıristiyan forsanın kendisini görmek istediğini ve kendisine söyleyecekleri olduğunu bildirdi. Don Gonsalez, "Getirin onu!" diye bağırdı. Salona uzun boylu bir Fransisken rahip girdi. Çekmiş olduğu işkencelerden dolayı sendeliyordu. Üstü başı yırtıktı. Edası alçakgönüllü, fakat sakin ve kendine hâkimdi. Komutanın onu tepesinden tırnağına kadar yoklayan alaycı bakışını dik durarak karşıladı ve kumandana hürmet ettiği için, onun izni olmadan konuşmaktan çekinmekte olduğu duygusunu verdi. Komutan, sonunda "nereden geliyorsun ey forsa?" diye sordu.

    Adam, "korsanların, yani Barbaros'ların kadırgasından kaçtım," dedi.

    "Seni ne zaman ve nerede yakaladılar?"

    "Napoli limanından kutsal babamız Üçüncü Paul'un emirleriyle Korsika Adasına giderken, rüzgâr iyi idi, fakat korsanların kürekleri bize yetişti. Talih de onlara yardım etti. Bacaklarımıza zincirler takıldı. Param yoktu ki kurtuluş parası diye verip hürriyetimi satın alayım. Sardenya'nın Karbonara burnuna yanaşırken, ayağımdaki pranga demirinin çatlak olduğunun farkına vardım. Geceydi, uğraşınca kırıldı. Kıçtan gelen uygun rüzgârla gidiyorduk. Forsalar, alınlarını kürek topaçlarına dayamışlar uyuyorlardı, kürek lombozundan yavaşça kendimi denize bıraktım. Yüze yüze karaya vardım. Oradan yaya olarak Kalyari'ye geldim. Oradan Napoli'ye giden gemi yoktu. Buraya gelen bir gemi vardı. Buraya geldim, iyi de oldu. Çünkü Napoli'ye varır varmaz buraya göndermek niyetinde olduğum haberi, doğrudan doğruya size bizzat getirmek onuruna erdim."

    "Çabuk söyle o haber nedir?"

    "Efendim korsanların söylediklerine göre Sardenya ile Tunus arasında bir gidiş geliş yapacaklardı. Oralarda bir şey bulamazlarsa Lampedusa'ya gidip orada beş on gün ganimet bekleyeceklerdi. Ondan sonra Villajoyosa'ya çıkıp Alcoy kentini basmayı kuruyorlardı. Herhalde şimdi Villajoyosa'ya doğru yolalmaktadırlar."

    Rahip bu sözleri söyler söylemez, Don Gonsalez Nuno de Lara hiddetle ayağa fırladı. Fakat ayağa fırlamasıyla birlikte koltuğa düşmesi bir oldu. Rahibe, "Yalan söylüyorsan, seni diri diri yaktıracağım. Bunu bil!" dedi. Orada bulunan birkaç yüksek rütbeli subaya dönerek, "biz burada daha çok bekleyemeyiz. Bizim yolumuz Amerika'dır. Kumanyaları yüklemiş bulunuyoruz. Kale muhafızına selamımı bildiriniz. Şimdiden tezi yok, hemen o köpeklerin hepsini (yani kalede kapalı olan Müslüman tutsakları) rıhtıma indirsin. Git söyle" dedi.

    Don Gonsalez'in öfkesi sarhoşluk öfkesi olduğu için parlamasıyla sönmesi bir olmuştu. Orada oturan Alikante corregidoruna (valisine) "eğer yanılmıyorsam ekselans, Villajoyosa sizin kazalarınızın biridir. Zatıâlileri, bittabi daha iyi bilirler, fakat buradan oraya bir miktar takviye kuvveti gönderseniz fena olmaz gibi geliyor. Ah senyor corregidor! Şu işler! İnsanın oturup da rahat rahat bir bardak şarap içmesini devrimiz çok görür. Galiba size yarın veda etmek teessürünün zebunu olacağız. Size bu acımı por la boca de mi herida, yüreğimin yarasının dudaklarından söylüyorum," dedi.

    Öteki, "doğru söylüyorsunuz senyor comandante, fakat vakit var, yarın takviye kuvvetinin gönderilmesini düşünecek vaktimiz bulunur," dedi.

    Don Gonsalez, corregidora akıl öğretmenin iyi bir etki yapmadığını anladığı için ona bir, "hakkınız var," dedikten sonra gene rahibe döndü ve ondan "Bu Barbaros'ların emirlerinde kaç gemi vardı?" diye sordu.

    Rahip, "Herhalde bilirsiniz senyor comandante. Zincirli tutsakların, yaşlı gözlerinin önünde gemilerin sayısı değil, fakat özgürlük tüter. İşte bundan dolayı casusluğu adamakıllı becerecek durumda değildim. Zaten kürek lombozundan neyi görebildim ki? Gece yüzerken farkına vardığım bir şey var idiyse o da, dalgaların hürriyetime set çekmekte oldukları idi. Gündüz olunca apaçık denizin yüzünde, o melun ve habis şeytanları ima edecek bir fiskecik bile yoktu. Zaten ulu Tanrıya şükürler olsun, hürdüm. Bittabi hür olunca da güneşin, berrak göklerin ve gökler kadar berrak olan denizlerin şanına hayran kaldım. Hey gidi ulu Tanrım hey! Neler de neler yaratmamıştı? Sözgelimi hikmetine hepimizin kurban olası Tanrım, sizin gibi şanlı bir zat yaratmış ve şanınızın büsbütün meydana çıkması için, benim gibi hakir ve sünepe bir rahip yaratmış. Rahip diyorum. Hâşâ hâşâ, bu iddialı bir laftır. Kibirdir. Kendime rahip deyince gülesim ve hatta kendi enseme bir tokat vurasım geliyor," dedi.

    Rahip bu sözü söyleyince salonun enince ve boyunca bir kahkaha selidir aktı. Don Gonsalez "Dur bakalım papaz kardeş! Herkes burada cümbüş ederken, senin aç kalmaklığın doğru değil," dedi. Kapıdan tarafa, "yemek ve şarap getiriniz!" diye bir emir gürletti. Gene rahibe dönerek, "Hele karnını doyur da, sana soracaklarımı sorarım. Ha, bir şey daha var, sana bir Müslüman garimed (mitolojik saki) getirsinler. Hem sana şarap sunsun." -Senyor comandante sözünün burasında rahibe çapkınca göz kırptı- "Ne diyordum? Hem şarap sunsun, hem de kiraz dudaktan bir öpücük," dedi.

    Rahip, ikiyüzlülüğü göze batan bir tavırla "Biz ruhaniyetli San Fransesco di Ascoli'nin tarikatının mensupları kadın yüzüne bakmayız," dedi.

    Öteki, gevrek gevrek güldü, "Uzun etme! Hem Müslüman dişiler insandan ve kadından sayılmazlar. Tarikatınızın yasağı onlara şamil değildir," dedi. Elini çırptı, kapıya doğru "Yahu bir Müslüman garimed getiriniz dememiş miydim, hani ya?" diye bağırdı. Birkaç ses birden acele ile, "geliyor efendim," dediler. Bir iki dakika sonra içeriye, yüzüne bakılamayacak kadar güzel bir kız getirdiler. Kız, hiç de alışmadığı, zil zurna sarhoş erkeklerle dolu olan o salona girince saçlarının diplerine kadar kıpkırmızı kızardı ve şaşaladı. Onu rahibin yanına getirip "abajoj pero!" (çök be köpek!) diyerek yere çarptılar. Kız, rahibin neredeyse dizlerinin üzerine yuvarlanacaktı.

    Tam o sırada corregidorun önüne gelip selam veren bir subay, "Villajoyosa'dan gelen iki süvari hemen sizi görmek istiyor, ne emir buyurursunuz?" dedi.

    Corregidor, "gelsinler," buyurdu.

    İçeriye, mahmuzlarını çıngırdatarak kan ter içinde iki süvari girdi. Selam verip put gibi durdular.

    Corregidor, "söyleyiniz!" diye gürledi. Süvarinin biri, ezberlenmiş olan bir dersi okuyormuş gibi hızlı hızlı "efendim bu sabah saat ona doğru kırmızı zemin üzerinde bir kuru kafa ve onun altında kılıç tutan bir kol resmi taşıyan bir bayrağı çekmiş olan kocaman bir düşman gemisi Villajoyosa kentini topa tuttu. Yüksek noktalarda nöbet bekleyen gözcüler, ufkun boylu boyunca dizili duran kara noktalar gördüler ve bunların düşman gemileri olduklarına hükmettiler. Plaza Comandantesinin emriyle buraya gelip size keyfiyeti bildirmek şerefine nail oluyoruz," dedi.

    Corregidor sarhoş sarhoş güldü, "Yüksek bir şeref doğrusu!" dedi. Sonra Alikante askeri kuvvetlerinin komutanına dönerek, "görüyorsunuz ya? Sizi rahatsız etmek istemezdim. Fakat -emir değil ya- bütün kuvvetlerinizle hemen şimdi yola çıkıp zorlu yürüyüşlerle Villajoyosa'ya yetişmeniz gerekiyor," dedi ve çıkıp gitti.

    Don Gonsalez subayların birine, "git hemen bak! Kaledeki köpekler rıhtıma getirildiler mi?" dedi. Subay selam verince dışarıya fırladı. Don Gonsalez, rahibe dönerek, "aşk olsun sana, geç getirdin ama bizlere doğru haberler getirdin," dedi. Boğazını temizlemek için birkaç kere öksürdükten sonra gene rahibe "ne duruyorsun? Böyle bir fırsat her zaman ele geçmez. Sıkıştır şu kâfiri, sık bakalım yanaklarını, iyice sık! Hah şöyle! Yanağı sıkanın da yanağın sıkıldığını seyredenlerin de hoşuna gider bu," dedi.

    Rahip kızın yanağını sıkarmış gibi yaparken, aşk sözleri söyleyecekmiş gibi kulağına doğru eğildi ve yavaşça "korkma kızım, ben Müslümanım, sabret, belki de kurtulman yakındır," dedi. Kızın rengi öyle attı ki, kireç gibi bembeyaz kesildi.

    Don Gonsalez ile Corregidor rahibe, hemen hemen ikisi de birden "ah gidi kâfir, hele bak etkili aşk sözleri söylemesini ne de iyi biliyorsun. Hemen nerede ise kız bayılıp ağuşuna düşecek," dediler. Bu arada kentte borular öttü. Birkaç kişi, pencerelerden dışarıya bakarken birbirine, "Plaza komutanı kente dağılmış sarhoş askerlerini öyle boru ile davulla kolay kolay başına toplayamaz. Ne olacak, gelenleri alır, hayırlısı ile yola çıkar. Gelmeyenler yakalanmamak için köşe bucak saklanırlar," diyorlardı.

    Az sonra esirlerin rıhtımda toplanıp toplanmadığını anlaması için gönderilen subay geri döndü. Don Gonsalez'e selam verdikten sonra, "tutsakların hemen hemen hepsi rıhtıma getirilmiş bulunuyorlar, geri kalanı da yolda efendim" dedi. Öteki kuru bir "pekiyi" ile karşılık verdi ve başını döndürüp sözümona kıza sulanan rahiple meşgul oldu.

    Aradan bir çeyrek saat geçtikten sonra kentten gürültüler gelmeye başladı. "Ha? Ne oluyor?"

    Don Gonsalez'in, corregidorun ve salondakilerin gözleri pencerelere döndü. Şafak mı söküyordu? Yok a canım! Havadaki parıltılar? Acaba yıldızlar mı? Yoksa güneş şaşırdı da doğu ufkunda doğacağına limandan mı doğmaya kalkıştı? Liman değil, sanki bir alev gölü. -İhanet! ihanet- Don Gonsalez sendeleye sendeleye ayağa kalktı. "Kılıcım nerede? Silah başına!" diye bağırdı. Gözü rahibe ilişti. "Vurun şu keratayı. Bu herif papaz değil. Alçak bir casus! Getirdiğin müjde bu muydu? Hani ya kılıcım? Galilerim yanıyor? Öldürün şu herifi!" diye avaz avaz haykırıyordu.

    İşte o zaman rahip birdenbire ayağa fırladı. Dinsel kisvesini bir tarafa fırlattı. Comandante karşısında, yalın yatağan bir korsan gördü. Korsan bir ifrit gibi saldırdı. Yatağan havada bir çark etti miydi, dairenin yarısı mavi, yarısı kırmızı oluyor ve oradakilerin birinden biri yere düşüyordu. Yatağanın bu çalışı, onu görenlerde savaş umut ve olasılığını kökünden uçuruyordu.

    Dışarıda vahşi bir karışıklık, yanan iki galinin göklerdeki kara dumanlı kızıllığı, korku yaygaraları, kılıç şakırtıları ve piştov gümleyişleri, kıyasıya bir savaşın habercileriydi. Salonda Mürsel Ağa'nın (sabık rahip) yatağanı yan vurup hayırlısı ile yalman çıkarıyordu. Hele Mürsel Ağa'nın kıza yavaşça vermiş olduğu kama, sözümona bir dişi parsa, diş tırnak olmuştu.

    Ne var ki, salonaki İspanyollar artık kendilerini topluyorlardı. Mürsel Ağa içinden, "hani ya? Gecikiyorlar!" Yoksa genç Turgutca Reis bir engele mi rastgelmişti? Yazık olurdu delikanlı denizciye. "Ben de, öyle ise kendimi pahalıya satayım," diye düşünüyor ve nerede bulunduğunu duyurmak için korkunç bir korsan narasını atarak yatağanıyla saldırmakta devam ediyordu. Şehirden feryat gitgide daha ve daha yükseliyordu.

    İşte o zaman bir kanadı açık olan kapı, çerçevesiyle birlikte paldır küldür içeriye devrildi, birkaç piştov patladı. Düşmanların arasından dalkılıç birkaç korsan fırladı. Mürsel'in tek başına bir aslan gibi çarpışmakta olduğunu görünce, kılıçları şimşekler gibi çaktı.

    Korsanın biri, "kapıyı tutun!" diye bağırdı. Tavandaki kandilli avize, takımıyla tavandan koptu. Yerde şangır şungur söndü. Perdeler ve masa örtüleri tutuştu. Korsanlar birden yüzgeri ederek kapı dışarı fırladılar.

    Dışarıda kadın çığlıkları duyuluyordu. Olanca seslerle şehadet kelimesini tekrarlıyorlardı. Savaş gürültüsünü tınmayan korsan yürekleri, bu, imdat isteyen kadın sesleriyle burkuldu. Duman ve alevler içinde, yukarı mahalleden birkaç korsan gecikmiş olan esirleri rıhtıma doğru sürüyordu. Ne var ki, şaşkınlığa uğrayarak dizinin bağı çözülen ve kılıcını atıp kaçan düşman, kovalanmadığını görünce kaçışını yavaşlattı, biraz sonra durdu, ayak direyerek savunmaya ve sonra da saldırıya geçti. Artık düşman, kendisine saldıranların bir avuç korsandan ibaret olduklarını biliyordu. Baskın dolayısıyla uğradıkları paniğin kendilerine ne büyük telefata mal olmuş olduğunu görüyor, işlemiş oldukları hatadan utanıyor, öfkeleniyor, kin duygusu ile kudurarak al takke, ver külah dövüşüyorlardı. Korsanlar, yanmamış olan üç galiye ve üç ticaret gemisine, rıhtımda toplanmış olan tutsakları acele bindiriyor, galilerden kurtarmış oldukları forsaların da yardımıyla çoluk çocuk kalabalığın etrafında bir savunma halkası oluşturuyorlardı.

    Birbirlerine girdikleri için piştov kullanılamıyordu. Zaten korsanlar pek darda kalmayınca piştov kullanmazlardı. Ekseriya onları son çare olmak üzere kuşaklarında sokulu bırakırlardı. Korsanlara göre savaş, silahlar kraliçesi yalın kılıçla yapılırdı. İşte bundan dolayı iki taraf da karşılıklı olarak ayaklarını sağlamca yere dayatıyor, iki tarafta da gözler, hasım gözlerinden ve kılıcından ayrılmıyordu. Hızla değişen çeşit çeşit tavırlarla savunma ya da saldırıya çabalanıyordu. Biri bir yeri vuracakmış gibi yaparak başka yere kılıç salma tasarlıyor, şimdi ileri atılıyor, şimdi geriliyor, şimdi çaat.... Çat, çat, çat hasmının çevresinde dolanıyor, rakibinin kılıcını uzaklaştırınca, kendisininkini "ya fettah!" diyerek İspanyolun başına çalıyordu.

    Tutsaklar galilere bindirildikçe, onların çevresinde korsanların oluşturdukları daire küçülüyordu. Kılıç salışları boşa gitmiyordu, fakat denizcilerin kolları yorulmaya başlıyordu. Son tutsaklar yüklenince, rıhtımda üç gali ve üç ticaret gemisinin önünde toplanmış olan korsanlar, taşımakta oldukları olanca piştovlarla düşmana ateş ettiler. Düşman geriledi. İşte o zaman korsanlar gemilere hopladı. Palamar ipleri, birkaç kılıç vuruşuyla kesildi. Kürekçilere "siya!" emri verildi. Gemiler kıçın kıçın giderek rıhtımdan yavaş yavaş ayrılıyorlardı. Rıhtımdaki düşman, gemilere arkebüzlerle ateş etti. Fakat gerek gemilerden, gerekse ticaret gemilerinden oklar vıngıldadı ve arkebüzler patladi. Arkebüzlerle birlikte galilerin başlarında ağızlarına kadar hurda, ıvır zıvır ve çakıllarla dolu olan toplara, "ateş!" emri verildi. Rıhtımın enini bir duman bulutu kapladı. Duman bulutunun içinde birbirine denk alev dilleri vardı. Alikante baskını tamamlanmıştı.

    Duman bulutu kalkınca Alikante limanında yanmakta olan iki galiden arta kalan odun parçalarından başka, gemi yoktu. Don Gonsalez Nuno de Lara, atalarının Tarık Bin Ziyad'a karşı" Keres de La Frontera'da savaşmış olduğunu ileri sürerdi. Onu hizmetçileri salonda, bir tarafı yanmakta olan masa örtüsünün altında, "Az kaldı ekselans kebap olacaktınız!..." diye kurtardılar. Kendine gelince, "kılıcımı getirin! Ben o köpeklere gösteririm!" diye bağırdı. Köpek dediği, Sıralovazlı çoban Veli'nin oğlu Turgut Reis, birkaç saatin içinde iki emperiyal galiyi yakmış, üç emperiyal galiyi ve üç ticaret gemisini de yedekte çekip götürmüştü. Kaledeki bütün tutsakları kurtarmış ve emperiyal Alikante şehrinin de hiç olmazsa üçte birini yakmıştı.

    Turgut Reis, zaptedilmiş üç düşman kadırgası ve üç ticaret gemisine Müslüman tutsakları yüklemişti. Üç kadırga, Amerika'ya kadar seyahat için gereken kumanyayı almıştı. Turgut Reis, bu gemilerden bir miktar barutlarını ve güllelerini aldı. Ticaret gemilerinde çuhalar, ipekler ve bir miktar altın vardı. Turgut Reis bu altı gemiyi Halkulvat'a gönderdi.

    Turgut Reis, Alikante baskınından iki üç saat sonra beş gemilik eskadronuyla "Torrevieja"nın önünde gözüktü. Şafak söküyordu. Turgutca'nın gözükmesiyle birlikte, karada bir kıyamettir koptu. Düdükler ötüyor, piştovlar patlıyor, küçük kalenin kapısından bir sürü süvarinin toz duman içinde dört nala içeri daldıkları görülüyordu. Göz ile kaş arasında kalenin tepesinde kırmızı zemin üzerinde kafa ve onun da altında kılıç tutan koldan ibaret (Baba Oruç'un) korsan bayrağı çekilmiş dalgalanıyordu.

    Limanda demirli olan kalyonun tayfasının çoğu, komutanları ve subaylarıyla dışarıda bulunuyordu. Kalede, korsan bayrağının yapraklanmasıyla birlikte birkaç toptan ibaret olan kale toplarının kalyona ateş açması bir oldu.

    Ama güllelerde isabet yoktu. Bazıları deniz kenarında toz duman, bazıları da kalyonun çevresinde köpük ve yüksek su sütunları kaldırıyorlardı. Turgut Reis'in de gemileri (vurmamak, fakat korkutmak üzere) ateş açtılar. İki ateş arasında kalan kalyon, çok geçmeden teslim bayrağını çekti. Kaleye taşınmış olan tahıllar ve kalede kurtuluş parası verebilecek İspanyollar, kalyona taşındılar. Kaledeki barutun büyük bir kısmı, top, gülle ve başka silahların hepsi Turgut Reis'in filosuna taşındı. Karada bırakılan barutlarla kale duvarlarına, lağımlar hazırlandı ve Torrevieja kalesi takımıyla havaya uçuruldu. Turgut Reis, kalyonu da Halkulvat'a gönderdi. Süvarilere kıyı boyu güneye gitmeleri emrini verdi. Bütün bu işler bir buçuk saatte tamamlanmış bulunuyordu.

    Donanma gene güneye yollandı. Gemiler artık korkmuyorlar, kıyının bir mil açığında Palos burnuna doğru dalgaları yarıyordu. Karadan ise süvariler hızla ilerliyorlardı. Palos burnunun kuzeyinde Murcie (Arapça Mersiye) Corregidoru (valisi) Don Jose de Texada'nın kızını Sicilya'ya götürecek olan gemiye karadan ve denizden saldırdı. Gemi, hiç kimsenin burnu kanamadan zaptedildi. Fakat corregidorun kızı ortada yoktu. Zaten ellerine orada topu topu dokuz baş dişi geçmişti. Bunlar da "Senyorita Kandida, acaba nerede?" diye saçlarını başlarını yoluyorlardı. Korsanlar kendilerinden kümelice bir kurtarmalık almayı umdukları Senyorita Kandida'nın ortada bulunmamasına hem şaştılar, hem üzüldüler, ah vah eden dokuz kadın ise senyoritanın hizmetçileri ve aynı zamanda gençceğizin yüreğinin sesine uyarak, bir delikanlıya yüreğini kaptırmamasına dikkat edecek olan yaşlı başlı düennalardan ibaretti. Genç korsanlar, "Bu kartaloşları, bu uyuz tavukları neyliyelim? Asıl pilici kaçırdık galiba?" diye yakınıyorlardı.

    Turgut Reis, zaptedilen gemiyi Ateş Yaşarın emrine verdi ve kendisi, (rüzgâr kesilmişti) küreklerinin bütün hızıyla Santa Martha kadırgasını da ele geçirmek üzere güneye dümen tuttu.

    Süvarilerin onu, on beşi, halis muhlis gemici olup süvariliğe alışık olmadıklarından, at üzerinde dalaklarının fena acımakta olduğundan yakındılar. Bunlar gemilere alındı ve onların yerine gemidekilerden biniciliği becerebilenler seçilerek karaya gönderildi. Bunların arasında Sarı Hamdi ile Sessiz Mehmet de vardı.

    Murcie Corregidoru Don Jose de Texada'nın kızını götürecek olan Nina gemisi yola çıkalı birkaç saat olmuştu. Turgut Reis'in uyarısı üzerine Ateş Yaşar tutsakları mevki, rütbe ve servetlerine göre tasnif ediyordu. Fakirlerden pek az bir şey alınıyor, bazen hiçbir şey alınmıyor, onlar serbest bırakılıyorlardı.

    Ateş Yaşar böylece, otuz kırk tutsağı sorguya çekip, adlarını, doğdukları yerleri, verecekleri kurtulmalıkları kaydettikten sonra bu kez sıra iyice giyinmiş saçlı sakallı bir gence geldi. Bu delikanlı odaya getirildiği zaman korkudan beti benzi atmış, tirtir titriyor ve alnından boncuk boncuk terler akıyordu.

    Ateş yaşar ona "senin adın ne?" diye sorduğu zaman, sert bir tokat yemiş gibi sarsıldı. Şaşaladı ve ne dediğini bilmeden "Kandida!" dedi. Bunu söylerken çenesindeki sakal yere düştü. İşte o zaman genç, az kalsın bayılıp yere devrilecekti. Ateş Yaşar bir adım ileri atarak, kibarca "Müsaade edersiniz değil mi?" diyerek bir eli ile gencin dudaklarına basarken, öteki eli ile bıyıklarını çekip çıkardı (Çünkü takma sakalın ardından, gerçekten de güzel bir kız yüzü çıkmıştı).

    Ateş Yaşar, pek alaycı ve aşırı biçimde övücü bir tavırla kıza, "Yanılmıyorsam Don Jose de Texada'nın kızı Senyorita Kandida'nın önünde bulunmak onuruna erişiyorum. Fakat ister mücevherlerinizi bizlere kaptırmamak için olsun, ister kurtulmalık vermemek için olsun, neden erkek kıyafetine girmek zahmetine katlandınız? Güzel yüzünüzü arkadaşlarımın birisine göstereydiniz onlar sizin kurtulmalığınızı rahatlıkla öderlerdi. Mücevherlere gelince, sizi gördükten sonra artık mücevherlerin yüzüne mi bakılır?" dedi. Kızın bütün kanı, utancından yüzüne harlamıştı. Ne söyleyeceğini şaşırdı. Alay edildiğinin farkına vardı. Birdenbire bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yaşar daha fazla ısrar etmeyerek birisini çağırdı ve: "Kızı yandaki kamaraya alınız, orada biraz dinlensin. Eğer birisiyle görüşmek istiyorsa bildirsin," dedi.

    Aradan çok geçmeden, kızın Petruccio adında bir ihtiyarı görmek istediği anlaşıldı. İhtiyarı bulup kıza götürdüler. Kız onunla konuştuktan sonra Petruccio, Ateş Yaşar'ı görmek istedi.

    Yaşar'a "Efendim bu kızı, yani Senyorita Kandida'yı ta yürümeye başladığı çağdan beri tanırım. Benim elimde büyüdü dersem yalan söylememiş olurum. Çocukluğundan beri benden hiçbir sırrını saklamazdı. Babası (ömrü uzun olsun) Don Jose pek zalim bir adamdır. Kızını Sicilya'daki büyük Katolik manastırına göndermek istiyordu. Kız, Don Jose gibi bir adamın kızının manastıra girince, çıraklık (novitiate) dönemini bile o büyük kutsal Haç manastırında, mümtaz bir mevki ihraz ederek geçireceğini biliyordu. Aynı zamanda biliyordu ki, manastırın başrahibesi yani Abesi ölünce, kendisi başrahibe olacak, manastır duvarlarının içindekilerinin hayatlarına hükmedecek ve manastırı yönetecektir. İspanya'da bir kadın için kraliçelik dışında bu önemde bir mevki daha yoktur... Ne var ki, kız tabiatın ona verdiği güzellikten ömrünce yoksun kalacağını düşünüyor ve üzülüyordu. Bana bu şeyleri anlatırken limana hâkim yüksek evin penceresinden aşağıları seyrediyor ve kendisini Sicilya'ya götürecek olan gemiye acele ile cephane ve erzak yükletilmekte olduğunu gördükçe gözyaşlarını tutamıyordu. Ben ona gemiye erkek kıyafetinde girmesini telkin ettim. Sicilya'ya vardıktan sonra onu İtalya'ya kaçıracaktım. Yanımıza bin altın dukat almıştık. Benim bir ayağım mezardadır. O para onu ömrünün sonuna kadar geçindirebilecekti, mücevheratın bir kısmını da almıştık. Hepsi de bende, bir sandık içindedir. Onları kurtulmalık olmak üzere kabul etmenizi ve kendisinin İtalya'nın (size kolay gelebilecek) herhangi bir noktasına çıkarılmasını yalvarmaktadır. Çünkü artık geleceğinin tamamıyla söndüğüne inanmaktadır. Ve kendisinin kim olduğunu gizleyerek el emeği ile geçimini sağlamak niyetindedir. Babası tutsak olduğunu duyarsa, onun için büyük bir kurtulmalık verecektir. Fakat onun manastırdan kaçmak için erkek kıyafetine girmiş olduğunu da mutlaka duyacaktır. Bundan dolayı onu belki de hayatına mal olacak cezalara da çarptırmaya kalkışacaktır. Kız, babasına dönmeyi bir ölüme gitme saymaktadır ve bunda da haklıdır" dedi. Bunlar anlatılırken adamın sesi kırık, yüzü hüzün içinde idi. Bu söylediklerinin kabul edileceğini ummadığı ve kızı canlı bir insandan çok, gelecek büyük acıların ve felaketlerin avı saymakta olduğu besbelli idi.

    Ateş Yaşar da üzgündü. İhtiyara, "kurtulmalık olarak vermek istediği bin altın dukat ile mücevherler, deniz yasalarına göre bizim savaşarak elde etmiş olduğumuz ganimetlerdendir. Onlar zaten bizim malımızdır. Fidyei necat olarak onu kabul etmek demek, kendi malımızı (ki onda bütün mürettebatın payları vardır), kızı kurtarmak için gene kendimize vermek demektir. Bu saçmadır ve olamaz. O dukatlar ve mücevherat, deniz kanunlarına göre, onda hakları olanlara dağıtılacaktır. Bu yasaları biz koymadık, siz koydunuz ve onları bizim uyguladığımızdan bin kez daha gaddarca uyguladınız ve uygulamaya devam etmektesiniz. Bu işte son söz, elbette reisimiz Turgut Reis'e aittir," dedi ve içini derin derin çekti. Petruccio başını eğdi ve Dona Kandida'nın bulunduğu kamaraya döndü.

    Ateş Yaşar ihtiyarı kamara kapısına kadar hazin gözlerle izledi... İçinden, "Bende bu acıma nereden doğdu? Arkadaşların eğlencesi olacağız?" diye düşünüyordu. İşte bu yürek yufkalığını gidermek için önlerine bir İspanyol parçası mıdır, kalyonu mudur, karavellası mıdır ne karın ağrısı ise, onların birisi çıkmalı idi. Ne zalim heriflerdi onlar. Sen şipşirin kızı manastıra sokmaya çalış, sonra da kızın bu gelecekten kendisini kurtarmaya çalışmasını büyük bir suç say. İnsan mıydılar şu İspanyollar? İşte ya! İspanya'da yakmadıkları kız, kızan, silahsız insan kalmıyordu. Kıza karşı, kendisini gaddarca davranmak zorunda bırakanlar gene onlardı. Ah ne olurdu, ufukta bir tanesi gözüküverseydi? Dövüşmek için kanı sıcak sıcak kabarırdı, gönlünü kabzasından fırlayan kılıcı gibi acının içinden azat ederdi. Şimdi ise içi sızlayıp duruyordu. Sanki daracık ve kasvetli dar bir yerin duvarları arasına sıkışmış gibi idi. O duvarlardan dışarıya atılıp kurtulamıyordu. Ufuklar bomboştu. Bu acıma duygusu da nereden gelmişti? Ne için içini böyle acıtıp duruyordu. Onu boğmalı idi.... Kaşlarını çattı. Kıza birkaç söz söylemeli idi. Genç kanıyla atan damarları, orsada yapraklanan flok yelkeni gibi güm güm atarak kızın oturmakta olduğu kamaranın kapısına vardı. Kız kapıya geldi, ikisinin de gözleri buluştu.

    Ateş Yaşar bir cehennem zebanisine yakışacak çatık bir suratla, ancak cennet meleklerinin söyleyebileceği tatlı sözler söyledi. İhtiyar bir korsan, "hey gidi gençlik hey, çifte kumrular gibi sevişmeye koyuldular. İkisi de alabora oldu," dedi. Onun yanında duran bir genç, "Ne sevişiyorlar yahu? Ateş'in suratını görmüyor musun? Provezza fırtınası gibi kararıyor," diye cevap verdi. İhtiyar gülümseyerek, "Arabın suratı gibi kararması, kendini elin günün karşısında ele vermek istemeyişindendir. Hem de belki sevdiğine kendi kızıyordur. A avanak, fırsat varken dolu gönülle laçka skuta sev gitsin. Benim gibi tohuma kaçıp da çakal (ihtiyar) olduğun zaman aşk kaç para eder?" dedi. Genç "iyi ama, kız İspanyol!" demesi üzerine ihtiyar, "sevgi geldi miydi sınır mınır mı dinler?" diye cevapladı.

    Bir başka kümede korsanlarda'n biri, "Ben bahis koşarım. Ateş abayı adamakıllı yaktı. Yahu bizim payımız vardır diye kızın altın dukatlarını kabul etmedi. Sanki biz denizlere zengin olmak için mi çıktık? Kim payını istiyor ki?" dedi. Karşısındaki "Bak Nedim, bu işte karar vermek Turgut Reis'e düşer. Onun da ne karar vereceğini bilmek için keramet sahibi olmak gerekmez. Yaşar mutlu olsun diye üstelik para da verir yahu!" dedi.

    Böylece bir saat önce adı Nina olan gemi Halkulvat'a doğru dalgalan kırarken içinde hem cennete, hem de cehenneme ait olacağı sanılabilinecek sahneler geçiyordu.

    Turgut Reis hiç vakit geçirmeden güneye rota tutmuştu. Kartajena'nın birkaç mil kuzeyindeki küçük koyda Santa Martha'yı gördü. Hemen beş gemisinin pruvalarını gemiye doğru çevirerek bütün hızıyla üstüne davrandı. Santa Martha'nın pruvası kara tarafında idi. Kıçındaki toplar büyük olsa bile beş geminin pruva ateşiyle başa çıkamazdı. Santa Martha bir ok bile atılmadan zaptedildi. Turgut Reis dağlardaki köylerde belki kaçmak isteyen Müslüman vardır diye, yirmi otuz defa kuru sıkı top attı. Kartajena Dağları angılanarak inlediler. Turgutca, "Yaptığım iş biraz tehlikelidir. Belki top sesi Kartajena'dan duyulur, orada kuvvetli bir filo varsa üstümüze gelir. Gerçi, gelse de önce Allah, haklarından geliriz. Fakat niye boşu boşuna yoldaş kanı dökmeli. Burada bir saatten fazla duramayız." (Bu sözleri söylerken gemi kasarasından, deniz kıyısındaki beygirleri gördü. Atlar kişniyorlardı. Boyunları eğik, yeleleri uçuyordu. Ağızlarından beyaz köpük çıkıyordu.) "Karaya haber veriniz. Oradaki yoldaşlar atların iyilerini seçip biraz ot ve samanla (ellerine ne geçirebilirlerse) birlikte Santa Martha'ya yüklesinler, ötekileri serbest bıraksınlar," dedi.

    Bu haberi karaya götürenler orada ancak kırk süvari buldular. Öteki onunu Sessiz Mehmet peşine takmış ve İslam köylerinin bulundukları dağlara doğru ilerlemeye koyulmuştu. Sarı Hamdi'yi de yanında götürüyordu ve yolda "Allah vere de kızın başına bir felaket gelmemiş olsa. Bana kardeşlerini almaya gideceğini ve geleceğini söylemişti. Hiç de yalan söyleyecek bir kız değildi. Artık bu yaşıma geldim, insan yüzünden hiç çakmaz olur muyum? Hatta ne olur ne olmaz diye, bize gece bir işaret vermesi gerekirse feneri beş kez yakıp söndürmesini tembih etmiştim. Bu işaret biçiminde mutabık kalmıştık. Ah görsen Hamdi, tıpkı Angeliki. Sanki Tanrı Baba yüreğime acımış, zavallı yavrucağımı bana göndermiş. Eğer o yavrucağı bulamazsam dünya bana zehir zemberek olacak... Fakat nedense içimden bir ses, bana hep 'Bulacaksın bre Sessiz! Bulacaksın Bre Sessiz!' diye tekrarlayıp duruyor. Gözlerimde kızım tütüyor, şu dağdan gelen ardıç çalılarının kokusu yok mu? Sanki bana yavrumun kokusunu getiriyor. Acaba peygamber oldum da yavrumun kokusunu, Yusuf'un kokusunu alan Hazreti Yakup gibi mi alıyorum dersin? Ah! Sen ister iste, ister isteme, onunla evlenecek ve benim damadım olacaksın. Eğer Angeliki olan o kızla evlenmek niyetinde değilsen, bundan tezi yok, çek kılıcını burada dövüşelim," diyordu. Sarı Hamdi, Sessize "Sen babacığım, artık enikonu bunamışsın. Elbette yaşlılık bu. Hiç Angeliki olur da gönüllerimiz birbirimize akmaz olur mu?" diye cevap veriyordu.

    Önlerinde bir çıtırtı oldu. İkisi de başlarını yukarıya kaldırdılar. Birdenbire Sessiz Mehmet, "Ha işte!" diye bağırdı.

    Sarı Hamdi gerçekten karşısında Angeliki'yi görmekte olduğunu sandı. Fakat beti benzi atmış, daha henüz mezardan çıkmış bir Angeliki. Pek genç ve güzeldi. Sarı Hamdi'ye, düpedüz bakmaya alışkın gözle baktı ve bakışları Hamdi'nin içini araştırdı. "Sen Müslüman mısın?" diye sordu. Sesi de yüzü gibi idi, onda güç ve uyum vardı. Bir de sır. Sessiz ortaya atıldı. "Elbette Müslüman, ben, Koca Sessiz, seni bir kâfirle mi aramaya çıkarım?" dedi.

    Kızın bakışına demincekkinden fazla bir sıcaklık ve tatlılık kaydı. Bir bakışla Hamdi'ye bin bir şey anlatıyordu. Hamdi kızdaki o dimdik vakara şaştı. Hamdi âdeta tepesinden tırnağına kadar som mutluluk kesilmişti.

    Çünkü Hamdi'ye kaldırdığı bakışta, hüzün kadar istek de vardı. Gülümsemesi de öyle idi. Başından topuğuna kadar tavrı bir kendini verişti, işte bu bambaşka bir şeydi.

    Gelin nazı, kızarması, utancı değil, fakat vahşi, genç, esrarengiz bir arzunun açıklanması ya da daha doğrusu karşısındakine sezdirilmesiydi. Kendisinin oracıktan alınmasını bekliyordu. Sarı Hamdi bunu gözlerinden okudu. Fakat bundan başka da kızda, kendisini vermeyi kendisine yasak eden bir şey vardı. Sarı Hamdi'nin Angeliki'ye karşı duymuş olduğu bütün o geçmişteki aşkı, bu yeni aşk ile beraber harladı. Delikanlı ateş kesildi. Kendini tutabilmek için yumruklarını sıktı. Fakat dileğinin gene geleceğini Hamdi de, kız da pek iyi biliyordu. Kız, bu bilgi ile daha da üzülüyordu. Bu bilgi ikisinin de arzularına kamçı oluyordu. Gözlerinde dünyayı değiştiriyordu. Hamdi, Sessiz'e dönerek, bakışında ta özünden kopup gelen bir yalvarışla, "Sessiz Amca, sen bizi yalnız bırak," dedi. Sessiz neye uğradığını şaşırdı. Fakat "Peki! Peki!" diyerek, ötekilere işaret etti ve ayrıldılar.

    Sarı Hamdi ile kız, yani Hamra, birkaç saniye ne diyeceklerini bilmeyerek, birbirlerine garip garip baktılar. Sarı Hamdi "Yürüyelim, hem de konuşuruz," dedi. Sözler boğazında tıkandı. Yokuş yukarıya yürümeye koyuldular.

    Sari Hamdi'nin sesi sanki bir fırtınanın kara bulutundan fırlayan sert bir sağanak gibiydi. "Seni seviyorum. Gemilerimiz aşağıda, beraberce gideriz. Orada bu akşam nikâhımızı kıyarlar," dedi. Öteki hazin hazin gülümsedi. Sonra gene hazin bir sesle, "Ben seninle nikâhlanmayı büyük bir mutluluk ve şeref sayarım. Fakat İspanyollar tarafından cayır cayır yakılan ihtiyar anam ve iki ablamın öcünü almadıkça ben dünya evine giremem. And içtim. Beni öldürsünler veya öldürmesinler, ilk önce bunu yapmalıyım. Eğer sağ kalırsam kendimi sana vermeyi bu dünyada nasip olacak en büyük mutluluk sayarım," dedi. Kızın sesinde itiraz kabul etmez bir kesinlik vardı. Kız içini çekti. Eli ile etrafı gösterdi ve "Şu cennet gibi dünyada işte bize böyle cehennemdeymişiz gibi zorluklar yaratırlar. Bu haksızlığın peşini sen, ben ve hiç kimse kovalamazsak, bu dünya daha da nelere benzemez? Öncelikle kendime ait olan bir iş var. Onu yapacağım. Onu bitirince (eğer sağ kalırsam) kendimi sana ziyafet diye çekeceğim, seni de kendime bir ziyafet olarak kabul edeceğim" diye ekledi.

    Böylece yürürken, karşılarına biri pek ihtiyar, biri orta yaşlı, ikisi de genç dört kişi çıktı. Bu dört kişi birdenbire durakladılar... En ihtiyarları (biri dişi, biri erkek) bu çifte dikkatle baktı. Ötekilere "korkmayınız, bunlar da Müslüman, bunlar mutlaka Baba Oruç'ların gemilerine gidiyorlardır," dedi. Ötekilerin yüreklerine serin serin su serpilmiş oldu. İhtiyar adam Hamdi'ye, "Bu senin karın mı?" diye sordu. Hamdi ne karşılık vereceğini şaşırarak evet anlamında başını salladı. İhtiyarın kalın ve cömert kaşlı gözleri, bir anda Hamdi'nin beynini ve sırrını bir buz gibi delip, gerçeğe vardı ve birdenbire "Gelin önüme; nikâhınızı kıyacağım!" dedi.

    Sesinde öyle bir katiyet vardı ki, iki genç âdeta sarsıldılar ve yürüyüp önüne geldiler. İhtiyar, Hamra'ya "Sen bu genci kocan diye kabul ediyor musun?" dediği zaman kızın, Hamdi'ye gözlerinde öyle yalvarıcı, çekici ve bütününü verip vâdedici bir bakış vardı ki, Hamdi'nin damarlarındaki kan gene ateş kesildi. Kız dünyaya meydan okuyucu ve duygusunu ilan edici bir sesle, "Evet, bu erkeği kocam diye kabul ediyorum," dedi. Arzu edilmek, insanı daha atılgan, daha boylu poslu, daha muzaffer ediyordu. Kız öylece Hamdi'nin bakışında ve Hamdi de kızın bakışında yükseliyorlardı.

    İhtiyarla üç yoldaşı kısa bir dua okuduktan sonra, "Mutlu olunuz," dileğiyle ayrıldılar. Hamdi'nin içinden sanki ciğerleri kopuyordu. "Haydi Hamra, vazgeç şu intikamdan, gel! Ne bekliyoruz? Tunus kıyılarına (orası artık yurdumuzdur), yurdumuza gidelim," dedi.

    Hamra, "Israr etme Hamdi, çünkü ısrar edersen, ben seni dinlemem, nikâhımız da boş olur. Bak! Artık hiçbir yerim sana nâmahrem olamaz," dedi ve büyük bir şiddetle elbisesinin gerdanını örten kısmını yırttı. Orada, iki göğsünün sivrilikleri arasında koca bir altın haç yatıyordu. "Bak kocam! Ben Hıristiyanlığı kabul ettim. İşte, şu göğsümdeki haç benim işkencemdir. Onu oradan gereğince kaldırmak görevimdir. La Forka Arşiveki, Engizisyon heyetiyle köyümüze kadar geldi. İhtiyar anama tekme ata ata diz çöktürdüler. Ayı gibi bir papaz önüne dikildi ve öpmesi için haçı dudaklarına bastı. Zaten hasta idi... Oracıkta kan kustu. Haça tükürdü diyerek direğe dimdik bağladılar ve gözlerimin önünde cayır cayır yaktılar. Alevler ayaklarından yukarıyı, o kuru kemik bacaklarını yalarken, amma da acı acı bağırdıydı. Sıra, ablama geldi. Annemin o halini görünce aklı başından gitmiş gibiydi, tirtir titriyordu. Onu da, başına, böğrüne vura vura ve yaralıya yaralıya diz çöktürmeye çalıştılar. Diz çökmek değil, külçe halinde yere yığıldı. Bağlanmakta olduğunun farkına bile varmadı. Fakat ateşi duyunca öyle haykırdı ki, çıldırmamak için kulaklarımı tıkadım, gözlerimi yumdum. Sonra sıra kara saçlı küçük ablama geldi. Onu dövüyorlardı. Diz üstü düşmüş yalvarıyordu. Biri ağzına bir tekme vurdu. Dudağı çenesine kadar yarıldı, kanları aktı, gözleri saşılaşırmış gibi oldu. Sırtına vurulan tekmeler, göğsünü güm güm öttürüyor, vurdukları tokatlarla yere çarpılan ıslak çamaşır gibi saklıyordu. Gözlerimi açtığım zaman büyük ablamın sarı saçları yanmış, başından kara duman halinde havaya uçuyor, gözleri akıyordu. Göz yuvaları iki karanlık çukurdu. Oradan aşağıya doğru bir et ve kan bulamacı sızıyordu. Eriyen yağları ise cazır cazır yanıyordu. Saydam ve pembe bir alevin ardından gördüğüm onun yüzü, hiç aklımdan gitmeyecek gibi! Yüzlerine kara maskeler takmış olan Engizisyon yargıçları, bu manzarayı seyrettikçe; karınları tıka basa kokmuş kadavralarla dolu olan sırtlanlar gibi, dilleriyle dudaklarını zevkle yalıyorlardı. En küçük ablam da kıvrana kıvrana yandı. Ben kendimden geçmiştim. Günahkâr olsaydım güya cehenneme gidecektim. Günahkâr değildim, fakat cehenneme taş çıkartan beter bir yerdeydim. Bana gelince, ben Arşivek'in hoşuna gitmiştim. O kara maskesinin ardından gözleri ispirto alevi gibi mavi mavi yanıyordu. Bana, işte bu altın haçı öptürdüler, adımı Maria koydular ve işte bu altın haçı Arşivek'in armağanı olarak göğsüme taktılar..." Hamra burada, akıl ve şuurun sınırlarını aşan (yarı çığlık, yarı kahkaha) bir gülüşle etrafı çınlattı. Hamdi'ye biraz daha yanaştı. Rengi uçuk yüzüne kan harlamıştı. Taşın içinde gizli olsa taşı çatlatacak bir samimiyet şiddeti ve vahşetiyle, "Sana yemin ediyorum kocam! Öcümü alacağım ve bunu yaparken senin hakkın olan yaradılışın bana armağan ettiği bu gövdemi ölümden de Arşivek'ten de koruyacağım. Yaradılış buyruğu, bu gövdem ve içimdeki canımı benim değil senin saydığım için onları koruyacağım, bu gür kalçalarımdan sana erkek, kız nurtopu gibi çocuklar doğuracağım ki onların (İspanyolların) öldürmüş olduklarını yerine koymuş olayım. Seninim, fakat o söylediğim ana kadar yanaşma bana kocam! Çünkü yeryüzünde göreceğim mürüvvet, yanan kardeşlerimin hayalleriyle zehirlenecek. Git, ben her zaman sana nerede olduğumu gece beş ışık, gündüz beş beyaz bez sallayısıyla bildiririm. Sen de nerede olduğunu bana bildir. Beni merakta bırakma. Belki bilmiyorsundur. Ben erkek gibi ok atar, balık gibi de yüzerim. Git erkeğim," dedi. Kızın bakışında hayret, korku, cesaret, güvenç, üzünç ve çıldırtıcı bir sevinç vardı. Hamdi ona doğru bir adım attı. Kız çarçabuk, bir o kadar çekildi. Hamdi'ye, "Sen de benim kadar duyuyorsundur ki, birbirimize parmağımızın ucuyla bile dokunsak, ne yapacağımızın ötesini pek kestiremeyiz! Bırak korsana yakışır kadın olayım," dedi. Hamdi'nin canının, aklının, fikrinin, etinin, iliklerinin arzusu, onu oracıkta kucaklayıp, kaldırıp gemiye götürmekti. Ah, fakat Hamra'nın gözündeki güven, yani Hamdi'nin bu tasarladığını yapmayacağı hakkındaki güveni yok mu, işte Hamdi'nin belkemiğini kıran asıl oydu. Birbirine dokunmadılar. Bakıştılar. Akşam oldu, artlarına bakmadan ayrıldılar.

    Sarı Hamdi, kendisini beklemekte olan sandala atlayıp gemiye çıkınca, karşısında Turgut Reis'i buldu. Öfkelenmiş miydi, öfkelenmemiş miydi hiç belli değildi. Sanki dünyadan ayrı göklerde dinelen bir heykeldi. Hamdi başından geçenleri anlattı... Turgut Reis dinlerken gözünü bir kez olsun kırpıştırmadı... Hamdi başından geçenleri, hatta evlenmek için gecikmiş olduğunu anlatıp bitirdikten sonra, Turgut Reis bir bardak su istiyormuş gibi olağan bir sesle, "Ceza olarak her gece bir vardiya yerine iki vardiya idare edeceksin!" dedi. Dinlemekte olan deniz yoldaşları, 'Yaşa Reis!" diye gökleri gürlettiler, aynı zamanda bütün gemilerin yelkenlerini çözdüler. Kartajena, Alikante, Villajoyosa sektörünün baskını böylece tam başarıyla sona ermiş bulundu.

    Turgut Reis kamarasına girer girmez başını salladı. "Fesuphanallah!" dedi. Kendi kendine kısaca güldü. "Böyle bir yerde nikâh töreninin tamamlanmasını bekleyeceksek işimiz iş," diye düşündü. Biraz sonra yavaşça kendisine seslenerek "Sanki sen kendin âşık değilsin ha? Hem de doğrusuna bakarsan Hamdi'ninki her günkü olağan işlerden değil. Neyse hayırlısıyla!" diye ekledi. Kırlangıç kaptanına Majorka Adasının Palma limanını gözetleyip ve olanağı varsa Palma'nın güney veya kuzeyinden dil (kendilerinden haber alınmak üzere tutsak edilenler) alıp filoya, Majorka'nın güneyinde küçük Kabrera Adasında kavuşması için uyarıda bulundu. Filoyu ise Formentara ve İbiza Adalarının arasından geçirerek Kabrera'ya götürdü... Santa Martha'yı orada Halkulvat'a gönderdi.

    Birkaç gün sonra kırlangıç geri döndüğü zaman Palma limanında hiç gemi görmediği, kalenin pek kuvvetli olduğu bildirildi. Demek ki, hiç olmazsa şimdilik Palma'da yapılacak bir iş yoktu.

    Bu sıralarda Sevil kenti sarayları, saygınlığı ve altınları ile ünlüydü. Büyük Sevil Katedralinin üçte ikisi inşa edilmişti. Bu yapıda Müslümanlara kamçı altında taş taşıtılıyordu. Yapı başlayalı seksen yıl olmuştu. Tamamlanması için daha yirmi yıl gerekliydi. Büyük borsa binası, La Lanja da tamamlanmıştı. Bu bina kral tarafından yaptırılmıştı. Bundan başka La Torre del Oro vardı. Amerika'dan gemilerle Kadiz'e getirilen altınlar buraya taşınıyordu. Bu kentte bir de Alkala (Arapça Elkalâ'dan) dukalıklarına ait Pilate sarayı vardı. Kudüs'te Hazreti İsa'yı haça germiş olan Roma Prokonsülü Pontius Pilatin'in, Kudüs'teki sarayının tıpatıp bir kopyası sayılırdı. Endülüs Müslüman hükümdarlarının Alkazar (Elkasrüzzehra) sarayı daha elan İspanya kralları tarafından saray diye kullanılıyordu.

    Kral, yaz için Alkazar'a inmişti. İspanya kıyısının talana uğramakta olduğunu duydukça, "Şu Andrea Dorya ne yapıyor? Biz, gidip Cenova'da şekerleme kestirsin diye mi ona bütün Akdeniz kuvvetlerinin komutanlığını verdik?" diye küplere biniyordu. Bir aralık Turgut Reis gene İspanya'nın kıyısına dönmeyi ve Malaga'yla Almeriya arasına bir baskın yapmayı aklından geçirdi. Fakat bu işi beş küçük gemiyle yapamazdı. Mevsim geçmeden önce Halkulvat'a acele varıp Alikante'de zaptettiği kadırgaları çarçabuk düzelttirmeyi ve üçü kadırga olmak üzere sekiz parça gemiyle Palma kalesine, hem de İspanya kıyısına saldırmayı tasarladı.

    Kabrera'dan Afrika kıyılarına, bir de Sardenya ile Majorka arasındaki açık denizlere, uzun voltalar vurarak güneye doğru yol alıyordu. Bu denizlerde bir ava rastgelmeyi umdu... Fakat denizin bütün ufuklarında in cin top atıyordu. On beş gün kadar böyle gezdikten sonra Halkulvat'a vardı.

    Halkulvat halkı, beş beyaz yelkeni ta uzaktan seçmişti. Deniz sert bir rüzgârla apak köpük kesilmişti. Kıyı boylu boyunca bir hışırtı ve dalga kalabalığı idi. Turgut Reis bütün yelkenleriyle limanın ağzına geldi. Onu kıyıdan seyretmekte olan kalabalıktan bir mırıltı yükseldi. Turgut Reis'ten başka kim olsa yelkenleri mayna eder ve liman ağzının o rüzgârda oluşturduğu pek tehlikeli geçitten yavaş yavaş küreklerle geçerdi. Fakat Turgutca gemilerini de, tayfasını da iyice tanıyordu. Böyle gemiler ve böyle tayfalarla da ne yapıp ne yapamayacağını iki kere ikinin dört ettiği gibi hesap ediyordu. Onun bu şekilde limana girmesi birçoklarına göre tehlikeli bir gösteriş ve gereksiz meydan okumaydı. Bu fikirlerini, bir balkondan seyretmekte olan ve arasıra ağzından hayret nidaları kaçıran Baba Oruç'a çıtlattılar. Baba Oruç, "Asla! Yaptığı manevra, uzun yıllarca yapılan eğitim ve kesin bir hesap neticesidir. Doğrusu delikanlı yaman bir deniz yavrusu. Benim şaştığım cihet, bu kadar genç yaşında böylesine talimi ve tecrübeyi nasıl edindiğidir," dedi. Göz yelkenleri çarçabuk sarıldı ve limanın en münasip bir yerine demirler atıldı.

    Turgutca karaya ayak basar basmaz dosdoğru Baba Oruç'a gitti. Oruç Reis onu görünce ayağa kalkıp ona sarıldı ve alnından öptü. "Aşkolsun sana oğlum! Anlatmana gerek yok, gönderdiğin gemilerden öğrendik, darısı bizim Hızır'ın ve ötekinin başına, onlardan bir haber yok, benim kolum iyileşti, hayırlısıyla onları bir arayayım diyorum," dedi. Turgut Reis'in ne niyetle gelmiş olduğunu dinledi. Ve "Hay hay! Sen kadırgaları istediğin gibi onart, ustalar hep boşta" dedi. Biraz düşündü, sonra gülerek, "Biliyor musun oğlum, benim küçük bir suçum var, sen onu ihtiyar bir denizciye bağışla! Son gönderdiğin Santa Martha'dan önce Nina adlı bir gemi gönderdin ya. Ha, işte ondan kaptan Ateş Yaşar'la tutsaklardan (dünya ahiret kızım olsun) Kandida mıdır, Kandırdı mıdır adı her neyse, bu genç kız birbirine abayı yakmışlar. Kız önceleri pısırık davranmış, bocalabanda kaçmış, fakat buraya demir attıkları zaman, ikisi de bana borda düzeninde çıktılar.

    Ağızlarından aşk alevi çıkarak, biz birbirimizi seviyoruz diye hallerini açıkladılar. Ben onlara, iş bana aitse size gani gani izin, hiç durmayın, varın evlenin, dedim, iyi ama Turgut Reis kızarsa, reis o, dediler. Turgut benim oğlum yerindedir. Benim bir dediğimi iki etmez, deyince az kalsın sevinçlerinden küçük dillerini yutacaklardı. Düğünlerini yaptık, davul zurna çaldırdık. Kısacası senin Ateş Yaşara palamar bağladık. Sen ne dersin?" dedi.

    Turgutca, "âlâ etmişsiniz efendim. Zaten benim yapacağım da buydu!" dedi.

    Hemen üç kadırga karaya çekildi ve birkaç gün bütün Halkulvat, onarılan teknelerin üzerine vurulan çekiç ve tokmak gürültüsüyle gümbürdedi. Turgutca Reis, Babayla görüştükten sonra Saraylat Salih Ağanın çadırının kurulduğu yere doğru gitti. Salih Ağa'nın evi yapılmış bitmişti. Arkasında bir açıklık vardı. Selime orada ağabeyi ile ok atma yarışına çıkmıştı... Turgutca'yı görünce ikisi de durakladılar. Selime'nin ağabeyi Turgutca'ya "Aman kaptanım, bu bizim kızkardeşten hiç rahat yok, gemiden çıkar çıkmaz benimle ok yarışına tutuştu. Ben bir korsan kardeşi olayım da ok atmasını bilmeyeyim ha! diye habire ok atıp duruyor. Ben yarıştan marıştan vazgeçecektim. Ama sinirlendim. Benden uzağa atıyor, hem de benden daha iyi nişan alıyor," dedi. Turgutca onları görünce selam vermişti. Kız olsun, ağabeyi olsun selama karşılık vermişlerdi. Fakat kız kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini yere çevirmiş taş gibi duruyordu. Turgutca da tıpkı onun gibi utanıyordu. Turgutca ertesi ve daha ertesi günü gene Salih Ağa'ya uğradı... Kız kahve getirdi, su getirdi. Üç gün sonra da Turgutca üç kadırga, beş gemiyle denize açıldı. Rüzgâr salta burina, yani arkadandı. Turgut Reis rotayı dosdoğru Palma'ya tuttu. Giderken hiçbir gemiye rastgelmedi. Kadırga ve perkendelerin arasından yunus balıklarının kendilerini denizden fırlatıp denize gümleyişleri dışında, bütün yolculuklarınca top sesini andırır bir gümbürtü işitmediler.

    Turgut Reis, sağdan soldan diller (haber almak için tutsak edilenler) topladıktan ve kalenin yapısı ve limandaki gemiler hakkında bilgi aldıktan sonra bir gün sabahleyin erkenden şehre taarruz etti. Şehri alıp yağma etti. Orada eline geçirdiği Arşivek de dahil, tutsakların kurtulmalıklarını topladıktan sonra kenti bırakıp çıktı. Arşivek ile manastır rahipleri ve papazlarının paralarını Papa verecekti. Çünkü Arşivek yanında para olmadığını ve Papa'dan isterse çarçabuk verileceğini, bu işin kendisinin Halkulvat'a taşınmasından daha çabuk olacağını söylemişti. Papa'ya haber göndermeye giden papazları İtalyaya bir perkende taşıdı. Turgut Reis kendisine en ufak bir oyun oynanmaya kalkışıldığı takdirde, elindeki bütün tutsakların başlarını hemen uçuracağını bildirmişti.

    Bu esnada Sarı Hamdi'yle, Sessiz Mehmet kırlangıçla İspanya kıyılarına gitmeyi rica ettiler. Alikante, Kartajena baskınının, İspanyollarda ne gibi bir tepki uyandırdığının anlaşılması için bu iki denizcinin İspanya'ya gitmelerine izin verildi. Onlar döndüler. İspanya kıyılarının belli başlı yerlerinde sağlam kalelerin inşa edilmekte olduğu haberini getirdiler. Gerek Hamdi, gerek Mehmet pek umutsuzdular. Geceleri sırayla nöbet beklemişler, fakat geceleyin ne bir fenerin beş kez yanıp söndüğünü, ne de gündüzün beyaz bez sallandığını görmüşlerdi.

    Turgut Reis, Palma'dan ayrıldıktan sonra Minorka Adasına dümen tuttu. Orada Mahon limanını vurdu. Sonra Minorka ile Cezayir arasında mekik dokudu. Mahon seferinden bir ay kadar sonra otuz parçadan ibaret pek kuvvetli bir İspanyol filosunun Almeriya'da hazırlanmakta olduğunu, bu filo ile Barbaros'ların Alikante, Kartajena baskınını yapmış olan filosunun kovalanarak ortadan kaldırılmasının düşünüldüğünü öğrendi. Demek ki kendisinin kim olduğu tanınmıyor, yapmış olduğu seferlerin Barbaros kardeşler tarafından yapılmakta olduğu sanılıyordu. Kırlangıç aracılığıyla Almeriya'da yapılan hazırlık hakkında düzenli haber alıyordu.

    Perkendelerin birini doğuya doğru gönderdi. Maksadı, Hızır Reis'i veyahut ötekini bulup, onların imdadına koşmalarını sağlamaktı. On beş parça gemiyle otuz parçaya saldırmayı göze alıyordu. Fakat perkende günlerce denizleri arayıp taradıktan sonra Hızır Reis'i bulamadığı haberini getirdi. Sonunda İspanyol filosu Almeriya'dan kalktı. İlk önce İbiza, sonra da Majorka'ya uğradı. Turgut Reisi bulamamışlardı. Turgut Reis İspanyol filosunun Majorka'ya uğradığını duyunca dosdoğru Almeriya'ya gidip kenti bastı. İspanyol filosu iki ay Batı Akdeniz'de körebe oyunu oynadı, fakat Turgut Reis'i bir türlü bulamadı. Erzak almak üzere Barselona'ya yöneldi.

    İspanyol filosu Barselona'da iken, gözcü olan kırlangıca komuta eden Sessiz Mehmet ve Sarı Hamdi bir gece Palma'nın önünden geçiyorlardı. Arasıra çevreye göz gezdiriyorlardı... Her bakışları karanlığa sorulan bir sualdi. Birdenbire Hamdi, Sessiz'in omzunu şiddetle sarstı. Üç mil uzaktaki Palma'yı göstererek, "Bak!" dedi.

    Sarı Hamdi bu sözü söylemezden bir dakika önce Palma'da bir ışık yanıp söndüğünü görmüştü. Acaba yıldız mı? Yanlış mı görüyorum. Yoksa bana mı öyle geliyor? diye yüreği göğsünü güm güm yumruklamıştı. Işık yandı, söndü, gene yandı söndü. Tıpkı bir deniz feneri, bir ateş böceği gibiydi. Hamdi saymaya başladı: Bir! İki! Üç!.. Fakat ötesi gelmedi. Kanı âdeta yüreğinden çekildi. Kendi kendine, "A canım, Hamra Palma'da ne gezer? Zaten ışığın yanıp söndüğünü görmek istediğim için aylardan beri göğün bütün yıldızları kıpırdadıkça Hamra'nın bana cennetlerden işaret vermekte olduğunu sanıyorum. Ah ne delilik ettim de onu bıraktım. Onu zorla kayığa sürüklemeliydim," diye düşünüyordu. Ne var ki ışık gene yandı. Bir! İki! Üç! Dört! Beş!.. Bu noktaya gelince Hamdi ağzı açık ve merak içinde, ışığın bir daha yanmasını bekledi. İşte artık ışık kıpırdamıyordu. Işık durmuştu, susmuştu. Işığın durmasıyla birlikte içinde, günün doğuşundan daha apaydın bir sevinç uyandı. İşte gene yanmıştı. O zaman Sessiz'in omzunu kavrayıp sarsmıştı.

    Bu kez ikisi de birlikte saymaya koyuldular. Işık beş kere yanıp söndü, durdu. Yeni baştan beş kez kırptı. Hiç ses çıkarmadan Hamdi'yle Sessiz birbirini kucakladılar ve güverte kaplamalarını davul gibi gümbürdeterek, birkaç kez birlikte hopladılar. Hemen küçük bir sandal indirilerek üç kürekçiyle Palma'ya doğru gidildi. Sessiz, kırlangıçta kaldı. Palma'dan iki mil açıkta doğu rüzgârında volta vuruyordu. Kayıkta Sarı Hamdi gözlerini ışıktan ayırmıyordu. Kayığa aldığı feneri beş kez küpeşteden aşağı indiriyor, beş kere de yukarıya kaldırıyordu. Bu işi iki kere yaptıktan sonra, Palma'da yanıp sönen ışık daha çabuk kıpramaya başladı. Hamdi gönül kulağıyla kendisine, "Gel Gel!" diye bağrıldığını işitiyordu. Arkadaşlarına, "Aman hızlı çekin!" diye yalvarıyordu. Onlar da küreklerin palalarını ıskarmozlara kadar gömüyorlardı. Salamastralar çatırdıyordu. Hamdi'ye göre o bir buçuk, iki millik ara, Atlas Okyanusu kadar uzun geldi. Bir türlü bitmiyordu.

    Sonunda karanlıkta limanı ve bir büyük geminin hayal meyal siluetini seçebildi. O zaman kayığa "Durun! Beni burada bekleyin!" dedi ve denize atladı. Bütün kuvvetiyle kulaç üstüne kulaç atarak karanlıkta kayboldu.

*
*   *   *

    La Torka Arşivek'i, Turgut Reis'in baskınından sonra Palma Arşivekliğine atanmıştı. Palma'ya güya Hıristiyan olmuş Hamra'yı da götürmüştü. Onun fikrince, kıza saldırmamak fakat onu yavaş yavaş yola getirmeliydi. Turgut Reis'in gemileri Palma açıklarında görününce, hemen kızı, emin olduğu iki papazla, ada içindeki Alaro kasabasına göndermişti. Orası yüksek dağlarla çevrili bir yerdi. Oradan fenerle işaret vermek abes olurdu. Feneri yalnız gökteki yıldızlar görebilirdi. Orada bir buçuk iki ay kaldıktan sonra Arşivek, onu gene Palma'ya getirdi. Palma'daki iki katlı evin üst pencereleri denize bakıyordu. Hamra'nın umudu yoktu. Fakat kederle ezilen yüreği, en zayıf ümitlere bile tutunuyordu. Belki korsanların birinden biri feneri görür diye işaret veriyordu. Gecenin binlerce gözü kendisiyle alay ediyorlarmış gibi kıpırdıyorlardı. Fakat sevgilisinin cevabı yoktu. İçindeki yırtıcı ve vahşi arzu amma da büyüyordu. Arşivek'in bazı işlerini görmesi için Vatikan'ı ziyaret etmesi gerekiyordu. Valensiya'dan bir gemi gelecek onları alıp Çivitavekya'ya götürecek, oradan kara yoluyla Roma'ya gideceklerdi. Arşivek böyle istiyordu. Sonunda, beş yüz rahibeyi Roma'ya götürecek olan büyük kalyon geldi. Arşivek'le Hamra bindiler, Hamra'nın içinde Hamdi'yi bir daha görememek korkusu vardı. Yüreği, onu acıtan bağları çatlatacakmış gibi çarpıyordu. Gemideki küçük kamarasının lombozundan boyuna işaret veriyordu. Ertesi sabah kalkacaklardı. Hamra böyle işaret verip dururken, birdenbire kırmızı bir ışığın yanıp söndüğünü gördü. Gözlerine inanamadı. Dikkatle baktı. Işık beş kez parladı. Durdu, beş kere daha yandı. Kız bağırmamak için ağzını avucuyla kapadı. Sonra boyuna işaret verdi. Bir süre sonra lombozun kenarında, bir elin ıslak parmaklarını gördü... Ondan sonra da Hamdi'nin yüzünü. Ona her şeyi anlattı. Hamdi, "Korkma, yetişiriz, yalnız vakit kaybetmeden gideyim," dedi.

    Koca kalyonun kıçtaki salonunun lombozlarından Arşivek kıyıya doğru bakıyordu. Tombul, rahat ve kutsal bir sessizlik içindeydi. Koca göbeği ve kalçaları, yumuşak bir koltuğun içinde gömülmüştü. Kalın ve etli ayaklarını karşısındaki koltuğa uzatmıştı.

    Yanıbaşındaki masada portakallar, hurmalar, muzlar ve elmalar yığılıydı. Zorla vaftiz etmiş olduğu Endülüslü Hamra, arkasında ayakta duruyordu. Kutsal adamın ensesini bir yelpazeyle serinletiyordu. Sinekleri matruş tepesinden kovuyordu. Yanında duran bir gümüş kova ta Sierre Nevada'dan bin güçlükle getirilmiş buz ve karlarla doluydu. Onun da yanında en has Âlikante ve Malağa şaraplarından iki hasırlı damacana duruyordu. Fakat kutsal adam, buzdan ve şaraptan zevk alamayacak kadar meyustu. Çünkü şu hınzır Endülüslü kız bir türlü yola gelmiyordu. Roma'ya doğru giderken bir girişimde daha bulunacaktı. Eğer olmazsa onu gözlerinin önünde cayır cayır yaktıracaktı.

    Kalyondaki askerlerin komutanı Don Pedro de Castro ve kalyon kaptanı Don Sebastian da Hurtado ve pek Katolik majestelerin Palma gümrükleri müdürü Don Pablo de Bilbao ve rahibeleri Roma'ya götürecek olan iki rahip, Arşivek'in daveti üzerine gelmişler, salonda oturuyorlardı. Arşivek'in can sıkkınlığını Palma kilisesinin yanık ve yıkık haline vererek onu teselliye uğraşıyorlardı.

    İki, iki buçuk ay önce Palma'ya girdiği zaman kilise yanmıştı. Üç asker teselli işini eni konu başarıyorlardı. Arşivek: "Ne olacak, katedrali tamir için gene para gerek! Gene Papa Hazretlerine ricalarda bulunacağım. Şu doğanın güzelliğine bakınız: Güneş batıyor. Her taraf altın sarısı oldu. Âdeta dalgalar bile geminin, yanını yalarken 'Altın! Altın! Altın!' diye fısıldıyor. Elbette Hazreti Tanrı, kâfirler tarafından yıkılan kiliseler için gereken parayı gönderir. (Hamra'ya dönerek) Kızım Mariya, Don Pedro'nun bardağını doldur. Hazreti Meryem'in kolları uzundur. Elbette tapınma yerlerini eskisinden daha iyi yaptıracak parayı gönderir," dedi. Biraz önce davetliler Arşivek'i teselliye uğraşırken, şimdi Arşivek onları teselli ediyordu.

    Hamra, Arşivek'in arkasında ayakta dururken tepesinden tırnağına kadar göz kulak kesilmişti. Sarı Hamdi kalyonun o gece kalkacağını biliyordu. Elbette yetişir, Arşivek'in cezasını verir ve kendisini de kurtarırdı. Kız lombozlardan baktı. Ta açıklara kadar denizde bir yelken olsun görünmüyordu.

    Arşivek kıza, "Sen ekselans Don Sebastian'ın bardağını doldur," dedi. Sonra ötekilere dönerek:

    "Ha, ne diyordum, dünyanın en büyük kötülüğü altındır. Ne var ki, şimdi bu soyulmuş, soğana dönmüş halimizle Hazreti Süleyman'ın kuşları kadar her tehlikeden salimiz," dedi.

    Don Pablo, "Ey ruhaniyetli ekselans, her konudaki derin bilginizden yararlanabilir miyiz? Bizi aydınlatmak lütfunu bizden esirgemeyiniz. Şimdi Hazreti Süleyman'ın kuşları diye yaptığınız imajı lütfen bize açıklar mısınız?"

    Arşivek, "Hay hay! Sevil'de kadınların o mini mini iskarpinlerinin arasında yukarı aşağı koşan kuşları bilirsiniz değil mi? Hani ya kimyon renkli tüylerden tepeleri vardır. Onlara Hupes deriz. Klasik dilde adları Uyaya'dır. İşte senyörler, bir zamanlar bu Hupesler, başlarında altın taçlar taşırlarmış; ondan dolayı da hiç rahat bırakılmazlar, hep avlanırlarmış. Zavallılar pek Katolik majeste Hazreti Süleyman'a gidip başlarındaki altın taçların kaldırılması ve onların yerine tüyden tepeler konulması için yalvarmışlar. (Sözünün burasında durarak Hamra'ya döndü) Mariya kızım, senyör komandantenin bardağını doldur. İşte onu diyordum. Biz de soyulduktan sonra pek Katolik majeste Süleyman'ın kuşlarına benzedik," dedi.

    Don Pedro, "Ah efendim, bu şeytan tohumu Barbaros kardeşlerin ne yapacaklarına insan akıl erdiremiyor, Allah vere de Civitavekya'ya kadar onlara rastgelmesek..."

    Arşivek, "Yanılıyorsunuz senyör komandante, bizi soyan Barbaros'lar değil, fakat onunla birlikte... Durun bakayım adını pek telaffuz edemiyorum. Turgut Dragon... Hah işte diabolus, dikkat ettiniz mi? Adı bile nasıl hain şeytanınkine benzer... Hâşâ, sümme hâşâ! Ağzımıza almayalım, başımıza bir bela gelir. (Gene Hamra'ya dönerek) kızım, bardağımı doldur," dedi.

    Don Pedro de Castro, "Efendim, duvarların tamiri için hiç olmazsa dört beş sene gerek. O zamana kadar her korsanın hava ve hevesine açığız. Şimdi dokunmuyorlarsa soyulacak yerimiz kalmadığını biliyorlar da ondandır," dedi.

    Arşivek dayanamadı, "Artık kiliseye dokunamazlar, ben ve kardeşlerim papazların kurtulmalıklarını Papa Hazretleri ödedi. Tam her şeyi, yani vereceğimiz parayı kâğıt üzerinde tespit ettik. Ne kadar vereceğimizde uyuştuk, herif kalkıp da yarı yıktığı kiliseler ve manastırların kurtulmalığını istemez mi? Tam iki katı altın dukat istedi.

    Kilise ve manastırın kurtulmalıkları olacağı kimin hatırına gelir? Mecbur olduk, gene Papa Hazretlerine başvurmaya... Evet, çok şükür, benim de kurtulmalığımı Papa Hazretleri verdi. Fakat benim soyulmadık yerimi bırakmadılar ki. İhtiyarlığım için dişten, tırnaktan arttırıp ayırdığım ne varsa uçtu gitti. Eğer Santa Cruz Markizi bana önceden haber vermiş olsaydı, paraları vaktiyle saklardım. Herif bütün mücevherat ve paralarıma: 'Bunlar kurtulmalık olamaz. Çünkü ganimettir,' dedi. Aldı götürdü. İşte başkalarını düşünürken mesela şu yeni Hıristiyan olmuş çocuğu (burada Hamra'yı işaret etti) kaçırmıştım. Kendimi büsbütün unuttum," dedi.

    Kafasını iyice tütsülemiş olan kalyon kaptanı Don Sebastian, "Santa Cruz Markizi ister haber vermiş olsun, ister vermemiş olsun, (doğrusunu söylemek lazım gelirse) bu kadar mükemmel bir dayağı yemek ve kaleyi de kaptırmak bize yakışır şeylerden değildi. Hem de kimden dayak yedik? Bir avuç korsandan. Ayıp oldu doğrusu," dedi.

    Kalyondaki askerlerin komutanı da kafayı epeyce çekmişti. Don Sebastian'a, "Pek Katolik Majestenin askerlerinin cesaret ve maharetini lekelemeyi mi kastediyorsunuz?" dedi.

    Don Pedro de Castro, "Dayak mı? Harp talihinin cilvelerine böyle bir ad mı takıyorsunuz? Üzüntülerimi bildiririm!. Asker cenkte bazen ilerler, bazen de geriler. Hem biz görevimizi tamamıyla yerine getirdik. Kalenin en zayıf tarafını top ve arkebüzle mükemmelen teçhiz ettik. Kaleye girmek için zayıf yol dururken, kalenin en sağlam yerine, (yani deniz tarafına) saldırmak için deli olmalıydı. Bunların bu deliliği yapabileceklerini nereden bilecektik. Keramet sahibi değildik a," dedi.

    Arşivek söze karışmak istedi, "Bu işte şeytanın parmağı var. Şeytan elbet kendi kullarına yardım eder," diye araya birkaç laf karıştırdı. "Hem ben Engizisyon mahkemesinde birçok Müslümanları yakıp intikam aldım," dedi.

    Don Pedro, "Doğru söylüyorsunuz, pek ruhaniyetli ekselans. Herifler koşup toplarımızın namlularının içine dalacaklardı. O duvarı ne çabuk tırmanıp piştovlarını tam burnumuzun ucunda patlattılar? Ondan sonra o vahşi bağrışlarıyla yalınkılıç davranışları! Ben bayraktarımızın bir yatağan şahsıyla başının uçtuğunu gördüm", sonra kalyon kumandanı Don Sebastian Hurtado'ya dönerek ona, "Siz kalede bizim dayak yediğimizi iddia ediyorsunuz. Ve bir sürü ithamları bize reva görüyorsunuz. Oysa pek sayın kaptan, sizin iki kadırganızın makam ateşi arasından, onların gemilerinin teker teker nasıl geçtiklerini gördünüz. Otuz külverine topun, beş yüz de tüfeğin ateşi arasından sivrisinek bulutu içinden geçiyormuş gibi geçtiler. Üstelik gemilerimizi de yaktılar," dedi.

    Arşivek, Hamra'ya "Yatağımı hazırladın mı?" dedi. Kızın, evet makamında başını sallaması üzerine konuklarına dönerek: "Pek şanlı senyörler, benim artık köhnemiş gövdeme ve yaşımın ilerlemiş olduğuna bağışlayın. Yatmak ve sizlerden ayrılmak zorunda olduğum için çok müteessirim," dedi. Hepsi ayağa kalkarak çekilmek için izin istediler. Gümrükler müdürü, hiç söz söylememiş, fakat sık sık Hamra'ya bakmıştı. Odada ayakta duran iki papaza dönerek Arşivek, "Rahiplerin gemide dinlenmelerini sağladınız mı? Dikkat ediniz de ruhaniyetli hemşirelerimiz askerlerin yattıkları yerlere yakın bulunmasınlar, şeytanların insanları her an günaha sokmaya hazır olduklarını bilirsiniz. Haydi geceniz hayırlı olsun," dedi. Onlar da çekildiler.

    Salonda yalnız kalınca Arşivek, Hamra'ya "Tesbihimi ve sandığımı getir kızım," dedi. Kız istenilenleri getirmek üzere yürüdüğü zaman arkasından "Ha unuttum! Senyora Bovadilla bana küçük bir şey gönderecekti, göndermedi mi? Mesela hatıra olarak küçük bir şey, bir altın haç, bir zümrütlü yüzük filan?"

    "Hayır, göndermedi!"

    Arşivek, kıza çapkın çapkın gülümseyerek, "Sana altın bir haç vermiştim. Sandığına bakalım da, belki o güzel ellerine yakışacak bir pırlanta yüzük buluruz, olmaz mı?" dedi. Öteki cevap vermeden dışarıya çıktı. Arşivek kaş çatarak başını salladı. Hamra, Arşivek'in kamarasından mükellef bir altın kutu getirdi.

    Kızı görünce Arşivek umursamaz bir tavırla, "Dünyevi şeylerle pek ilgim yok. Servet mervet falan demek istemiyorum. Hah! Sandığı getirdin mi," dedi. Gözleri açıldı. Hamra, sandığı herifin dizlerinin üstüne koydu. Arşivek, kutunun içindeki mücevherleri adamakıllı cimrileşmiş bir ihtiyarın sönük ve tamahkâr bakışlarıyla seyredip birer birer ellemeye koyuldu ve sonra kendi kendine, "Neredeyse kardinalliğin kırmızı şapkasını satın alacak kadar olacak. Belki de bu işi bu sefer Roma'da beceririm" diye mırıldandı. Yavaş yavaş yerinden kalktı, sandığı Hamra'ya taşıtıp, kamarasındaki yatağına, yastığının altına koydurdu. Hamra'ya çıkmasını söylemedi. Fakat kız, hemen dışarı çıktı ve salonun ötesindeki kamarasına gidip yüzünü lomboza dayadı.

    Artık gece olmuştu. Yıldızlar karanlık gökyüzüne titrek ışıklarını saçıyorlardı. Birdenbire kızın yüreği ağzına gelir gibi oldu. Ufuk seviyesinde pek uzakta olmayan kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu.