TURGUTCA,
ORUÇ REİS'E KAVUŞUYOR


    Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden beri on sekiz, on dokuz yıl geçmişti. Turgut Reis yirmi, yirmi bir yaşındaydı (1510 yılı). Artık İspanyollar, yerli Amerikalıları kılıçla, kamçıyla ve ateşle öldürerek, ellerindeki mücevherleri, altınları ve gümüşleri alıyor ve İspanya'ya taşıyorlardı. Turgut Reis o kışın kendi Karabağ köyünde ve Sıralovaz Yarımadasının öteki köylerinde çeşmeler, sarnıçlar ve çocuklar "doğruyu yalandan ayırt edebilsinler" diye okul, medrese ve mescitler yaptırmıştı. Artık adı bütün Batı Anadolu'nun kıyılarında anılmaya başlamıştı. Onun için türküler söyleniyordu.

    O yılın ilkbaharı gelince, Turgut Reis Mandalyat körfezinde bir kadırga, bir kalita, bir fırkata ve bir perkendeyle denize açıldı. Yavuz Sultan Selim doğuyla uğraşmak üzere bütün Batılılarla barış halindeydi. Bu sebepten Osmanlı sularında korsanların hareketlerine kötü gözle bakıyordu. Bundan dolayı da Turgutca, Sıralovaz kıyılarına sessiz sedasız, gizlice gelir giderdi. Ama bu seferki denize açılışında köyü Karabağ'ı ve Sıralovaz'ı top ateşiyle selamladı. Çünkü artık Afrika kıyılarına ve Oruç Reisin yanına gidiyordu.

    Babasını yanında götürmeyi istemişti. Fakat adam hasta olduğu için istemedi. Babası gitmeyince de anası köyden ayrılamadı. Onlar gelip görebilirdi, ya da daha iyisi sonra aldırabilirdi. Eğribozlu Murat, çocuklarıyla birlikte karısı Güllüyü, Musa Sunayı, Nuh Nimet'i ve denizcilerden evli olanların epeycesi de karılarını, çocuklarını, baba ve analarını yanlarına aldılar. Bunların niyetlen Afrika'da yerleşmekti. O sularda düşmanla diledikleri gibi çarpışabilirlerdi. Saraylat Salih Ağa, Turgutca nereye giderse ondan ayrılmayan oğlu Hamza'yla birlikte gitmek istiyordu. Onun için Modon'daki malını mülkünü satıp kızı Selime'yle göçmenler kafilesine katıldı. Bütün kadınlar ve ihtiyarlar fırkataya bindirildi. Çünkü bütün gemilerin içinde topları en az olanı oydu. Yolda savaşmak zorunda kalınırsa, fırkata yoluna devam edecekti. Fırkatanın süvariliğine Endülüslü getirilmişti. Endülüslü, kadınlara, çoluk çocuğa bakarak, "Tam Nuh'un gemisine benzedik. Her çeşitten insan var," diye gülüyordu.

    Koca Yunus, Sarı Hamdi, Ateş Yaşar, Nuh, Musa ve Sessiz Mehmet (eskiden Paho), öteki gemilere serpilmişlerdi. Turgutca kadırgada idi ve yanında Saraylat Salih Ağa'nın oğlu Hamza ve gemiye alınması için ağlaya ağlaya yalvarmış ve alınmayacağını anlayınca bayılmış olan on bir yaşlarında bir çocuk, Uluç Ali vardı.

    Turgut Reis'in küçük donanması uygun bir kuzey rüzgârıyla Sıralovaz Yarımadasından ayrıldı. Herkes neşe içindeydi... Turgut Reis Cerigo Adasıyla Mora Yarımadası arasından geçti. Artık doğmuş, büyümüş olduğu Arşipel denizlerini arkasında bırakıyordu. Bundan sonra hayatının çoğunun Batı Akdeniz'de geçeceğini, bir ön duyguyla sezdiği için mi ne, hüzünlü gözlerle doğuya doğru uzun uzun bakıyordu. Sicilya Adasının kuzeyine rota tuttu. Amacı Tunus'a varmak ve Oruç Reis'i bulmaktı. Sicilya'ya varılınca, adanın açıklarından Tunus'a doğru dümen kırdı. Yirmi otuz mil kadar yol alındıktan sonra uzaktan uzağa bir top sesi duyuldu.

    Turgut Reis, Endülüslüye hemen fırkatayla Halkulvat yolunu tutmasını emretti. Kendisi geride kalan üç gemiyle, top sesinin geldiği yere pruva çevirdi.

    Dört, beş saatlik bir yol alındıktan sonra ufukta birçok direkler göründü. Biraz sonra savaşmakta olan iki donanmanın gemileri dürbünlerle teker teker seçilebiliyordu. Bunların altı kadarı korsan bayrağını, on iki kadarı da İspanya bayrağını taşıyordu. Onların ötesinde kıyı, kıyıda da Beccaye kalesi görünüyordu. Genç Turgutca olanca yelken ve küreğiyle korsanlara yardıma koştu. O da, korsan fılandıra ve bayraklarını çekti, top menziline gireceği zaman yelkenleri toplayıp, kürekleri salya etti. Az sonra en yakın gemilere korkunç bir ateş açtı. Bir İspanyol gemisi batınca, ötekilerin sinirleri bozuldu ve kaçmaya başladılar. En geri kalanların ikisi rampa hızıyla zaptedildi. Düşman çekildikten sonra Turgutca korsan filosunu toplarla selamladı ve bir sandala atlayarak korsan filosu komutanını selamlamaya gitti. Filo komutanının kim olduğunu öğrenmişti: Oruç Reis!

    Oruç Reis'le kardeşi Hızır Reis, donanmalarını düşmandan zaptettikleri gemilerle artıra artıra, kırk gemilik bir filo edinmişlerdi. O günün sabahı, Oruç Reis komutasındaki altı parça gemisiyle İspanyolların elinde bulunan Beccaye kalesinin önünden geçerken apansız kuvvetli ve kalabalık bir İspanyol filosunun saldırısına uğramıştı. Savaş birkaç saat sürmüşken ufuktan üç parça gemi ile Turgut Reis gözükmüştü. Oruç Reis, onun kim olduğunu anlamamış, fakat korsan bayrağını görünce herhalde bir düşman olmadığına, yardıma gelen bir dost olduğuna hükmetmişti. Oruç Reis önünde, kara gözlerinde zekâ parlayan yüksek boylu delikanlayı görünce selam verdi ve "Yoksa reisiniz yaralandı mı ki gelmedi?" diye sordu.
    Turgutca, reisin kendisi olduğunu ve emrindeki korsanlarla beraber onun emrinde çalışmaya geldiğini söylediği zaman Oruç Reis şaşırdı. "Bu yaşta- ha?" diye birkaç kere tekrarladıktan sonra, "Senin bir kusurun var oğlum. Beni selamlamak için boşu boşuna birçok barut harcadın. Biz barutu ancak savaş için kullanıyoruz burada..." dedi. Fakat Turgutca'nın kızarmakta olduğunu görünce, "yok evladım şaka ediyorum. Senin manevra edişine, top ateşine baktım da, seni ak sakallı bir reis sanmıştım. Biz burada değil yalnız barutu fakat gemi yapacak keresteyi bile bulamıyoruz. İstanbul'dakiler İznik, Adapazarı ve Sapanca ormanlarından gemi yapacak keresteyi bol bol buluyorlar. Bizim Afrika yalılarında gemi yapmaya yarar ağaç ve orman ne gezer? Biz, Papalığın, Cenevizlilerin, İspanyolların gemilerini zaptedip, onların kalıntılarından yeni tekneler yapıyoruz. Hurma ağacından gemi yapılmaz a. Kıyılarda demir madeni de yok. Toplarımızı ya doğrudan doğruya düşmandan zaptediyoruz, ya da zaptettiğimiz gemilerin demir aksamını ve çivilerini eriterek döküyoruz. Güllelerimiz de düşman demirindendir. Barutumuzu da düşmandan alıyor ve gene onlara karşı kullanıyoruz. Galiba pek masrafsız ve ucuz olduğumuz için İstanbul bizi sevmiyor ama kendi yurdumuzun sularında düşmanla savaşmamızı istemiyor. Bak, sana söyleyim Turgutca, bizim küçük kardeş benim gibi değildir. O gösterişi sever. Yavuz Sultan Selim ona birçok hediyeler gönderdi. Ona, eh artık bir gözün doğuya İstanbul'a döner, dedim. Fakat ne de olsa bilirim mükemmel bir deniz oğludur," diye âdeta dert yanmaya koyuldu. Sözlerinin burasında birdenbire durdu. Çünkü o anda, ilk kez olarak görmüş olduğu Turgutca'ya eski bir tanıdığı imiş gibi âdeta içini açmakta olduğunun farkına varmış ve buna hayret etmişti. Bu çocuğa amma da çabuk kanı ısınmıştı yahu? Hem de bıyıkları henüz terleyen bu delikanlıyı nasıl oluyordu da, kendisiyle boy ölçüşecek bir akran sayıyordu? İşte bu şaşılacak bir haldi.

    Oruç Reis bunları düşünerek güldü. Turgutca'ya, "seninle çok kolay anlaşacağa benziyoruz oğlum. Düşmanı kaçırdık, ne dersin?" dedi ve eli ile Beccaye kalesini göstererek: "Şuna bir saldırsak, haklayabilir miyiz?" diye sordu.

    Turgutca, "siz daha iyisini bilirsiniz ama, lokma çiğnenmeyince yutulmaz. Gözünü budaktan sakınmayanlar davranırsa neden alınmasın?" dedi.

    Oruç Reis, "Evet seçme insanlar olmalı. Sen git seninkilerden seç de gel. Ben de arkadaşlarımı toplarım, sizleri de görmüş olurum," dedi.

    Aradan yarım saat geçmeden aralarında Oruç Reis, Turgutca ve arkadaşlarının da bulunduğu üç yüz kişi karaya fırladılar. Korsanların karaya çıktıklarını gören İspanyollar kaleden çıkıp, korsanlara üstün kuvvetle saldırdılar. Fakat korsanlar tarafından öyle karşılandılar ki, son neferlerine kadar oracıkta doğranmamak için acele yüzgeri edip kurtuluşu kaçmakta aradılar. Gaziler, onların peşlerine düştüler. Fakat kale duvarlarının biraz ötesine varınca kale burçlarından ateş edilen bir misket, Oruç Reis'in sol kolunu fena halde yaraladı. Oruç Reis kaleye saldırılmasını emretti, fakat arkadaşları, onun sarkmakta olan kolunu görünce, hep bir ağızdan, "elverir ki Oruç Babamız sağ olsun, biz daha çok Beccaye hisarları zaptederiz," diyerek ve hemen hemen Oruç Reis'i karga tulumba ederek gemilerine döndüler.

    Gemide Oruç Reis'in koluna kızgın yağ döküldü, ne var ki, kolu bir türlü iyi olmuyordu. Gemilerde hekimlik eden Kara Süleyman, kolun kesilmesine karar verdi. Oruç Reis gülerek:

    "Ne duruyorsunuz? Solak değilim ki, sol kolumun değeri olsun, kılıç kullanmakta sağ kolum neme yetmez?" dedi. Birkaç gün önce kızgın yağı dökerken Oruç Reis'in kılını bile kıpırdatmadığını gören Kara Süleyman, bıçaklarıyla kol kesme işine girişti. Fakat bu işi yaparken Kara Süleyman'ın renginin kireç olduğunu, alnında boncuklanan soğuk terlerin, burnundan şıpır şıpır damladığını gören Oruç Reis ona:

    "Sen çok sıkıntı çekiyorsun. Sana bu kadar ıstırap vermek doğru değil, sen ver bıçağı bana," diyerek bıçağı kapınca, kendi kolunu bir vuruşta kesip düşürdü ve Kara Süleyman'a "Şimdi sen de, ben de kurtulduk," dedi.

    Oruç Reis'in koluna tekrar kızgın yağ döküldükten sonra, sarıldı. Bu esnada Oruç Reis'in emriyle kendi gemileri ve Turgutca'nın gemileri batı kuzeye doğru rota tutmuş bulunuyorlardı. Yolda savaşla bir büyük İspanyol barçası ve birkaç Avrupalı korsan gemisi zaptedildi. Bunlar, üçü Turgutca'nın ve ikisi de Oruç Reis'in olan beş geminin gözetimi altında, Tunus'a gönderildi. Oruç Reis, öteki dört gemisiyle Balear adalarının en büyüğü Majorka Adasına vardı ve orada birkaç kule ele geçirdi ve birkaç da kıyı kent ve köyünü yağma etti.

    O zamanlar, Balear adaları ve İspanya kıyıları, birkaç yıl önce yıkılmış olan Endülüslü Müslümanlarıyla meskûndu... İspanyol hükümeti onları zorla Hıristiyan etmek için ateşte cayır cayır yakıyor, kesiyor ve namuslarına tecavüz ediyordu. Bu Müslümanlar Türk korsanlarını büyük bir istekle kabul ediyorlardı.

    İspanya'dan kaçabilmiş ya da Türk korsanları tarafından kurtarılmış olan çok Endülüslü vardı ki, karış karış bildikleri o ülkelerin ta içlerine kadar korsanlara kılavuzluk etmeyi boyunlarının borcu sayıyorlardı. Bu kılavuzlarla büyücek bir kente yapılan bir akın sırasında, Lucia Miranda di Lara adlı genç ve güzel bir İspanyol prensesiyle altmış yaşındaki kocası Turgutca'nın eline tutsak düştüler.

    Kadın, kocasıyla Turgutca'nın perkendesine getirilince ve kendisini tutsak eden genç ve yakışıklı korsanı görünce, iki elleriyle upuzun saçlarını başının arkasına sıvadı ve sonra gözlerini Turgutca'nın gözlerinden ayırmayarak, dudaklarını, gül goncayı yelpazeleyen serin bir esintiye goncanın açılarak cevap vermesi gibi gülümsetti ve yanaklarında iki çukurcuk peydahlandı. Anlaşılan Prenses Lucia Miranda, bir tek altmışlık kocasına, iki tane otuzar yaşında kocayı tercih eden takımdandı.

    Ama neye yarar! Deniz aşkı, başka her türlü düşünceye ve arzuya yer bırakmayacak bir şekilde Turgutca'nın gönlünü kaplamıştı. Sonra doğmuş olduğu çağın koşulları onu ister istemez bir savaş adamı yapmıştı.

    Enginlerin ve fırtınaların bu çocuğu, mahmur bir menekşenin kokusunu, bir "ah" ile burnuna gönderdi diye hemen "vah!" edip göz süzenlerden değildi. Bu böyle olmakla birlikte onu bu çeşit kışkırtmalara karşı tamamen ilgisiz bırakan bir neden daha vardı. O da Saraylat Salih Ağa'nın kızı Selime'ydi. Rodoslu Sen Jan şövalyelerinin kadırgalarının saldırısına uğradıkları zaman genç kız eline bir kılıç alıp, baba, kardeş ve yurttaşlarının yanında amma da cesaretle savaşa koyulmuştu. Fakat bakındı şimdi bu prensese, savaşmayı değil, fakat kendisini baştan çıkartmayı göze alıyordu... Turgutca sert şekilde:

    "Alın şunları aşağıya! Topunu da ambara koyun!" diye gürledi. Bütün tutsaklar palas pandıras aşağıya sürüldüler.

    Evet o iki Sen Jan galerisiyle sarıldığının akşamı, onu bir aralık güvertesinde görmüştü. Turgutca'nın yüreğinde yer eden şey, onun boyu, poşu, endamı, upuzun kara saçları değil, fakat gözünün önünde uzanmakta olan iki şehit kardeşine gözleri değince, sanki "ne haksız dünyaymış bu!" diye acı acı çığlıklar salan o bakışıydı. Eğribozlu Murat'ın karısı Güllü, Musa'nın karısı Suna ve Nuh'un Nimetle fırkataya binmek üzere geldiği zaman Turgut Reis onu bir defa daha görmüştü. Oruç Reis artık Tunus'a dönecekti. Turgutca ise kızı bir daha görmenin çaresini düşünüyordu.

    O günün aksamı ufuktan dört büyük karartı peydahlandı. Gemiler gülyabanisi idiler.

    Dört karartının arkasından da daha başkaları göründü... Sekiz geminin bayrakları seçilince Korsika amiralinin kendi üzerlerine gelmekte olduğu anlaşıldı. Oruç Reis, onların üzerlerine varılmasını emretti. Oruç Reis, Turgut Reis'le birlikte Korsika amiralinin büyük bastardasına saldırdı. Savaş çetin oldu. Oruç ve Turgut Reis'ler düşman gemisine yanaşınca, ağızlarına kadar dolu toplarını, bütün demir hırdavatını düşmanın içine boşalttılar ve sonra rampa ettiler. Bastarda zaptedilmişti. Fakat Korsikalıların altı gemisi, öteki iki gemiyi zapt etmişti. Oruç Reis iki gemisinin yedekte götürülmekte olduğunu görünce, forsaları zorlayarak düşmanın peşine düştü. Bir saat kadar süren bir top dalaşmasından sonra Korsikalılar, gemilerin ikisini de bırakmak zorunda kaldılar. Geri kalan yedi düşman kadırgası (kafese dönmüş bir halde) savuşup gittiler.

    Gemilerin hepsi de Halkulvat'a döndü. Orada Oruç Reis (ya da arkadaşları ve astları tarafından anıldığı gibi Baba Oruç) kardeşi Hızır Reis'e kavuştu. Hızır Reis, kardeşini kolsuz olarak görünce ağladı. Oruç Reis kızarak "Ne ağlıyorsun? Sağ kolum var a! Fakat sağ kolum olmasa bile, sana sağ kolumun yerini tutacak olan birisini getirdim. Bak şuna," dedi ve Turgut Reis'i gösterdi. O asırda Borgia ve Dunois erkek güzeli insanlardı. Fakat İtalyan kroniklerine göre onların çağdaşı ve yüzyılın en büyük denizcisi Turgut Reis, onlardan da yakışıklı idi. Oruç Reis sözüne devamla, "Ben bu yaşıma vardım fakat şimdiye kadar denizde tilkinin zekâsını, arslanın cesaretiyle bu kadar iyi karıştıran bir denizciye rastgelmedim. Bak Hızır, bu delikanlı gözünün bebeği olsun. Onu savaşta gördüğün zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın," dedi. Turgut Reis'i görür görmez Hızır Reis'in (sonradan Barbaros Hayrettin Paşa) zaten kanı ona ısınmıştı. Büyük kardeşinin insanı kolay kolay beğenmediğini, hatta övmediğini biliyordu. Turgut'a dönüp sarılarak, "Ağabeyim ne kadar kardeşimse, seni de bir kardeş sayarım" dedi.

    Oruç Reis, Hızır Reis'e "burada beş on gün dinleneyim, kolum iyileşsin, sonra gene denize çıkacağım," dedi.

    Hızır Reis, "ağabey sana nasıl itaat ettiğimi iyi bilirsin. Fakat öyle beş on gün değil, birkaç ay dinlen. İki nedenle bunu yapman için sana yalvarıyorum. İlkin kolunun tamamen iyileşmesi için, ikincisi de ben burada, karada otura otura neredeyse hamladım. Bir gemiye binsem, nerdeyse sancağını iskele bordasından ayıramayacağım. Biraz biraz da (Turgut Reis'i göstererek) biz uğraşalım. Emir ve ferman senin olsun. Sen burada otur, bize emret. Emirlerin, istediğinden iyi yerine getirilmezse, ceza olarak beni ölünceye kadar karada oturmaya mecbur et, ilk emrini ver, yarından tezi yok, denize açılmamızı emret!" dedi.

    Öteki güldü. Turgut'u göstererek, "yahu yurttan daha yeni geldi. Bir kayık dolusu çoluk çocuğu buraya göndermiş. Onları bir görsün, yerleştirsin. Aradan şöyle dört beş gün geçsin. Burası Turgut Reis için de, yurttan gelenler için de yeni bir dünyadır. Sağlarını sollarını tanısınlar hele. Sonra açılırsınız..." dedi.

    Hızır Reis, "Ben Endülüslünün kaptanlığında gelen gemiyi hemen kabul ettim, çoluğu çocuğu yerleştirdim. Fakat madem ki öyle istiyorsun, öyle olsun," dedi.

    Turgutca limanı ve kenti gezdi. Limanda boy boy, çeşit çeşit gemiler vardı. Bazıları yelkenlerini açmış, demir alıyor, bazıları da limana girmek üzere volta vuruyor, barçalar, perkendeler, kalitalar, kırlangıçlar, karaya çekilmiş kalafatlanmakta, raspa edilmekte olan bir sürü gemi vardı. Bazı sandallar, kadırga ve başka gemilerin küreklerini brbirine bağlamışlar, onları sandalın yedeğinde, denizin üstünde sürükleyerek karaya getiriyorlardı. Bunu yapmaktan amaçları forsaların gece küreklere dayanıp gemileri alıp götürmelerine engel olmaktı... Kayıklardan denizciler birbirine işaret veriyor, birbirine bağırıyorlardı. İşte şuradaki bastarda şu kadar top taşıyordu; orada demirli duran borton şu kadar tayfa ile kullanılıyordu... Turgut Reis bunları gözden geçirdikçe iyi açılıyordu. Kendi gemileri de onların arasında idi. Denizcileri, onları çok güzel demirlemişlerdi.

    Turgutca limandan kente gitti. Denizci ve arkadaşlarının bazıları evlere, bazıları da çadırlara yerleşmişlerdi. Saraylat Salih Ağa bir çadırda idi.

    Bir ev yaptırmak üzere eşekler ve develerle taş taşıtıyordu. Turgut'un babasıyla konuştuğunu, çadırının içinden duyan Selime, çadır kapısını açtı ve dışarıya çıktı. Fakat Turgut'u görünce, saçlarının köklerine kadar kızararak koşarak içeriye daldı. Turgut Reis, savaş ne kadar büyürse o kadar dinginleşirdi. Kılıçların şakırtısı, lağımların patlaması, sağında solunda insanların vurulup düşmesi sırasında küçük çobanken Sıralovaz Dağlarında dalgın dalgın kaval çahyormuş gibi, yüzü hiçbir heyecan göstermezdi. Hareket ve hız namına ne varsa, hepsi de sanki kollarında ve bacaklarında toplanmış olur, omuzlarının üzerine ise bir mermer heykel büstü oturtulmuş sanılırdı. Oysa Selime'yi görünce savaştaki durumun aksine olarak bütün gövdesi taş kesiliyor, yüzü ise renkten renge giriyordu.

    Limanı ve kenti dolandıktan sonra Oruç ve Hızır Reis'lerin yanlarına vardı. Bunlar ona bir ev göstermek istediler. Fakat kentin bu sıkışık halinde, kendisinin kendi gemisinde yatmayı tercih edeceğini söyledi.

    Turgutca'nın savaşçıları, denizcileri ve onların karı, kızan ve çoluk çocukları neşe içinde idiler. Geldikleri bu yeri beğeniyorlar ve yer, yatak gibi şeyleri bulmak, ev yapmak için çektikleri sıkıntıları pek hoş ve eğlendirici bir sergüzeşt sayıyorlar ve "ne olacak, el ile gelen düğün dernek" diyerek gülüyorlardı.

    Turgut Reis bu gezisinden sonra Hızır Reis'e döndü. Hızır Reis "yahu Turgutca Reis, getirdiğin korsanların bir kısmı evli. Onların eşlerini de getirdiğine iyi ettin. Fakat bunların hiçbirinin ilaç olsun bir bekâr kızkardeşi yok. Biz korsanların karada bir bağımız olmaması bir bakımdan iyi, ama bir bakımdan da kötü," dedi.

    Turgutca, "neden?" diye sordu.

    Öteki "neden olacak? Biz Midilli'de iken yaşlılar konuşurlardı da, adama 'nerelisin?' diye sormuşlar, adam da 'karımın köylüsüyüm' diye cevap vermiş, derlerdi. Evet, biz korsanız fakat burada, karada tutunmak istiyoruz. Gelgelelim, korsanlar yerli Arap kızlarına pek o kadar iltifat etmiyorlar. Evlenenler, çoluk çocuk sahibi olanlar yok değil. Fakat denizcilerin beşte ya da dörtte biri, İspanya'dan kurtardığımız Endülüslü kızlarla evleniyorlar. Tutsak ettiğimiz Frenk kızlarını Müslüman edip evlenenler ise en azı. Zaten onları tutsak edince güzelliklerine değil, fakat kâfirlerin elmas ve mücevharatı nerelerine sakladıklarını merak ediyorlar. İlk işleri onları soyup yoklamak oluyor. İlk önceleri biz bu işi yasak ettik. Fakat sonradan gördük ki, yoldaşlar, kendi hayatlarını tehlikeye sokmak pahasına ellerine geçen ganimetlerin en kıymetlilerinden yoksun kalıyorlar. Bir tanesini bilirim, kadından hemen hemen yarım okka pırlanta, zümrüt, yakut ve inci çıktı. Eh, ondan sonra yasağı masağı ortadan kaldırdık. Günahı bizim boynumuzda değil, fakat ganimeti o yolda saklayanlarda..." dedi.

    Turgut Reis'in gülerken yüzü kızardı. Ve konuyu değiştirmek için "Reisimiz Baba Oruç bizi hangi tarafa doğru gönderir dersiniz?" diye sordu.

    Hızır Reis "Bana kalırsa Sicilya, Sardenya ve Balear adaları arasındaki denizlere. Çünkü o denizler kanal sayılırlar... İspanya'dan İtalya ve doğu sularına, doğu sularındansa batı ve İspanya sularına gidip gelen gemiler mutlaka bu adalar ortasındaki denizlerden geçecek. Bana kalırsa bütün Akdeniz'i elinde tutabilmek için, bizi bu sulara, buradan yelpazemsi açacak. Herhalde yapılacak işin en iyisini o bilir," dedi.

    O anda Turgut Reis'in aklı hemen Selime'ye gitti. içinden, "ister misin, korsanın birinden biri Selime'ye talip çıksın?" diye düşündü. İçi yandı. Fakat Selime ile yalnız birkaç kez göz göze gelmiş olmalarına rağmen, birbirine dünyalar ve sonsuzluklar kadar şeyler anlatmışlardı. Kendisine bir talip çıkarsa onu kabul etmeyeceğini anlıyordu. İçi rahat etti.

    Hızır Reis'e "yapılacak işin en iyisini biliyor diyorsunuz... Ben de bütün gönlümle bu sözünüzü doğrularım. Fakat yanıldığı bir nokta varsa o da on, on beş gün karada dinlenmemizdir. Buna dinlenmek denmez, yorulmak denir. Gidip kendisine yalvarsak... Ne dersiniz?"

    Öteki "çok doğru söylüyorsun, şimdiden tezi yok, gidelim, ellerine sarılalım. Bize izin versin açılalım," dedi. Turgut Reis'in gözlerinde siftah olarak göreceği adalar, kıyılar tütüyordu. Adımlarını sıklaştırdılar ve Baba Oruç'a vardılar.