TURGUT REİS, KENDİ
PERKENDESİNDE (BRİGANTİNİNDE)


    Ertesi sabah sanki gün mucizeler diyarından çıkageliyordu. Tan ışığını ilk önce adaların tepeleri kaptı. Deniz ufuklara kadar, koyu bir çelik mavişiydi. Fırkata salta burina rüzgârıyla (yani uygun bir rüzgârla) boca alabanda uçup gidiyordu. Şafak sökerken direğin başına bir gözcü çıkarıldı. Adam henüz oraya çıkmıştı ki, "Bir yelken! Bir yelken!" diye bağırdı. Yelkenin bir perkende olduğu ve yüklü bulunduğu anlaşıldı. Pruvasını zayıf kuzey rüzgârına karşı tutmuş, küreklerini içeri almıştı. Gemi fırkatanın güvertesinden görülmüyordu. Çünkü fırkatanın önünde tepesi leylâk rengi bir ada vardı. Yabancı perkende adanın batıya uzanan yüksek bir burnunun ötesinden geliyordu ve bundan dolayı ancak direğin tepesinden görülüyordu. Adaya doğru volta vuruyordu. Fakat hangi ulustan olduğu belli değildi.

    Turgutca adayı tamamen önüne alarak görünmemeye ve apansızın perekendenin önüne çıkmayı tasarladı. Onun için sarayelken ve salyakürek emirlerini verdi, rotayı da biraz değiştirdi.

    Gözcü, serenin cundasına (ucuna) bağlandıktan sonra seren hissa edilerek kazık direk dibine basıldı. Serenin cundası böylece bir direk boyu daha yükseğe kaldırıldı. Perkende volta başlarında döndükçe, adanın tümseği üzerinden gözetleyen gözcü, geminin döndüğünü aşağıya bildiriyordu. Fırkata da onun gittiği yönün tam aksine giderek gözükmemeye çalışıyordu.

    Ne var ki, perkende adaya bir mil kadar yanaşınca rüzgâr öldü. Artık yabancı gemi durgun sular üzerinde şekerleme kestiriyormuş gibi tembel tembel yüzüyordu. Küreklerini saldı... Turgutca artık adaya yetişmiş gibiydi.

    Yabancı geminin adadan uzak geçmesi olasılığını göz önünde tutarak, daha fazla beklememeye ve meydana çıkmaya karar verdi. Amacı perkendeye hemen saldırmak değil, fakat kendi yoluna devam ediyormuş gibi küreklerle aheste aheste ilerlemek, tam yanından geçerken dönüp ona saldırmaktı. Savaşmak niyetinde olduğunu karşısındakine sezdirmemek üzere seren ve direklerini indirmedi.

    Adanın arkasından çıktılar. Perkende onları görünce direk, seren indirmek gibi bir harekette bulunmadı, dümen de kırmadı. Turgutca'nın yanında olanlar, karşısındakinin hiçbir şeyden kuşkulanmadığını söylediler. Turgut Reis:

    "Öyle mi sanıyorsunuz? Bu gemi pruvadan kıça kadar hep göz kulaktır. Pek Osmanlı gemisine benzemiyor. Sanki güneşte uyuyormuş gibi gözlerini yumuyor ama, kirpik arasından bizi kolluyordur. Sanki biz savaşla ilişiğimiz yokmuş gibi uysal uysal hareket etmesini biliriz de o öyle davranmasını bilmez mi?" dedi ve emirlerini usul usul vermekte devam etti. Rampa edilince bütün kürekçiler, silaha sarılıp yukarı geleceklerdi. Topların hepsi zincirlerle dolu idi. Beş topun da yanında çakıl taşı ile dolu çuvallar sıralanmıştı.

    Turgutca güneye ve perkende kuzeye doğru giderken iki gemi de top menzili içine girdi. İşte o zaman perkendenin bordasından bir duman fırladı. Sonra da durgun sular üzerinden bir adadan başka bir adaya giderek ufuklara varan bir top sesi gürledi. Fırkatanın bir gomina kadar ötesinde, deniz on, on beş adım uzunluğunca yarılarak, sular iki taraflı yükseldi. "Uyuyor dediğimiz kâfir uyandı," diyenler oldu.

    Turgutca, "Herif amma da korsan, bizi tanımadan ateş ediyor. Demek ki kendisinden olsak da saldıracaktı. Herhalde Osmanlı değil. Hem gülle ile su kesimimize nişan alıyor, ateş etmeyin, dayanın küreklere," dedi.

    Kürekler köpükleri ve denizleri arkaya savuruyordu. Gemi, kanatları parlayan bir atmaca gibi ileri atılıyordu.

    Düşman gemisi de ona doğru geliyordu. Turgutca kayık dönünce topçuların karşıki geminin top lombarlarına nişan almalarını, fakat topların ateş etmemelerini söyledi. Öteki gemi birbiri arkasına bütün toplarını ateşledi. Bir mermi su kesimini deldi ve omurganın üzerindeki sotropo tahtasını kırarak orada kaldı. Gemi yapılırken Turgutca bu gibi olasılıkları gözönünde tutarak kaburgalarını sık sık yaptırmıştı. Delik küçük olduğu için çarçabuk tıkandı. Bir başka gülle, kürek lombozlarının birisinin kenarını kırdı ve karşı tarafı delerek denize gitti. Gülle, beraberce kürek çekmekte olan Nuh'la Nimet'in yanından geçmişti. Nuh, Nimete baktı. Kızın benzi atmıştı. Nuh, "Korktun" dedi. Öteki kızararak ve gülerek "Senin için korktum," dedi. O sırada bütün güç ve kuvvetleriyle kürekleri çekmekte olanlara kürekleri havaya kaldırarak öylece durmak emri verildi. Çünkü kürek hamlelerinden dolayı geminin başı kalkıp iniyordu. Turgutca, bu durumun nişanı bozacağından korkuyordu. Kürekler durunca kayık aldığı hızla dümdüz yüzeyin üzerinde kayıp gidiyordu. İşte o zaman iki iskele toplarına ateş emri verildi. Topların ağzından duman fırlayıp bulut üzerine bulut halinde yığılıp yayıldı.

    Topların ateş etmesiyle birlikte dümen yekesi basıldı. İskele küreklerine ileri, sancaktakilere ise siya emirleri verildi. Duman yatışıncaya kadar, gemi hızlı manevrasıyla topaç gibi dönerek perkendeye karşı sancak bordasını verdi. Gene "kürekleri kaldır!" emri verildi. Aynı zamanda da sancak bordasındaki toplara ateş etmeleri söylendi. Bütün adalar yeni baştan gümbür gümbür gürlediler. Bu sırada iskeledeki toplara, ağızlarına kadar çakıl taşları dolduruldu. Turgut dumanlar içinde aynı manevra ile döndü ve dönerken de baş topunu boşalttı... Perkendenin dört iskele bordası toplarının lombar ağızları kapkara mağaralar halinde esniyorlardı. Turgut Reis oralara kargılarla yangın çıkarıcı paçavraların atılmasını söyledi. Amacı, gemiyi tutuşturmaktan çok, gemi tayfasının bir kısmını yangınla uğraşmak üzere ambara indirerek rampa sırasında düşman savaşçılarının sayısını azaltmaktı. Bunu kendi adamlarının cesaretlerinden kuşkulandığı için değil, fakat ne kadar olabilirse o kadar az kayıp vermek için yapıyordu. Çünkü Turgut Reis o genç yaşında bile, kendilerinin zekâ kıtlıklarını, emirlerindeki askerlerin kanını dökmekte cömert davranarak gidermeye yeltenen komutanlardan değildi.

    Artık iki gemi eni konu yanaşmışlardı. Turgut Reis savaşçılarla kararmaya başlayan düşman güvertesine çakıltaşı dolu toplarını peşrev ateşi makamından boşalttı. Düşmanın iskele bordasındaki topları susmuştu. Turtgutca gene döndü. Bu sefer öteki bordasının çakıllarını boşalttı ve kürekçilere on beş kadar hamle yaptıktan sonra kürekleri içeri alma emrini verdi. Fırkata sanki kanada bindi. Kürekler içeri alınınca, gemi almış olduğu hızla perkendeye yanaşıyordu.

    İşte o zaman bütün kürekçilere silahlanıp güverteye çıkmaları, topçulara da bir peşrev ateşi daha açmaları için emirler verildi.

    Düşman tüfek ve ok atmaya başladı. Turgut Reis, hızla fakat hiç ses çıkarmadan yanaşıyordu. İki gemi arasındaki uzaklık yirmi adıma inince dışı ıslak, fakat içi yağlı bir paçavra balyası ta direk ucuna çarçabuk isa edildi.'Balyanın her tarafı tütüyor, yalnız ortası alev salıyordu. Düşman güvertesindeki savaşçılar, bu balyada bir hile sezerek başlarını kaldırmışlar, ona dikkatle bakıyorlardı. O zaman Turgutca okların atılmasını emretti. Oklar ıslıklar çalarak uçtular. Güvertede yukarıya bakan ve hiç korunmayan birçok düşman yaralanarak ya da ölerek savaş dışı oldu. Balya çarçabuk aşağıya indirilerek, fırkatadan olabildiğince uzağa, denize atıldı.

    İki gemi rampa etmek üzere idiler. İki taraf arkebüzlerini boşaltıyorlardı. Turgutca birkaç yıl önce köyünde Kör Ali'ye verdiği söze sadık kalarak onun çatal kulak palasını kuşanmıştı. Kılıcını çekti, "haydi, kardeşler" diyerek düşman güvertesine atladı. İşte o zaman bir ana baba günüdür başladı. Turgutca'nın korsanlarının kılıç, pala, yatağan ve saldırmaları, düşman arasında civa gibi parlıyordu. Düşman da büyük bir cesaretle dövüşüyordu. Adım adım geriliyordu, fakat sırt göstermiyordu. Kılıçlar har vurup harman savururken, bir taraftan "Allah! Allah" ve bir taraftan "Kirieleyson!" nidaları birbirine karışırken, savaşçıların çıplak ayakları, altı boş güverteyi gök gibi gürletiyordu. Bir aralık Musa'nın arkasına geçen izbandut gibi bir gâvur onun başına çalmak üzere koca bir topuzu havaya kaldırdı. Kocasının tehlikede olduğunu gören Suna, erkeğini koruyan dişi yaban kedisi gibi herifin sırtına sıçrayarak, koca kamasını harttadak iki omzunun arasına sapladı. Eğribozlu, Endülüslü ve lobuduyla Koca Yunus, Turgut Reis'in yanından ayrılamıyorlardı.

    Yarım saat kadar süren korkunç bir boğazlaşmadan sonra perkende ele geçirilmiş oldu. Turgut Reis'in tarafında üç şehit ve on yaralı vardı. Öte tarafta kayıp dehşetli idi. Yüzü geçkin olan savaşçıların hemen hemen yarısı peşrev ateşi tarafından silinip süpürülmüştü. Perkendenin yaralı reisi Paho, kanlar içinde güverteye uzanmış, kılıç artığı beş on adamına karşı ateş püskürüyor, "ne duruyor, dövüşmüyorsunuz? Yoksa ölümümden mi korkuyorsunuz?" diye bağırıyordu.

    Paho, Turgutca'nın fırkatasına rastgelmeden bir hafta önce bir Ceneviz ve bir de Venedikli gemiye rastgelmiş, onları zaptetmiş, içlerindeki ipekli kumaş ve çuhaları, kumanyaları, cephaneliklerindeki barut ve başka savaş gereçlerini aldıktan sonra onları batırmıştı. Fakat Paho'nun onlara çatmasına sebep, aylarca önceki gibi talan isteği değil, fakat öldürmek ve özellikle ölmek özleyişi idi. Karnı acıkanın her gün şu kadar öğün yemekle karnını doyurmaya kalkması gibi, o da her gün hıncını gidermek için kamçıyı eline alıyor ve forsa koğuşunda zincirlenmiş olan Sarı Hamdi'yi kan revan içinde bırakıncaya kadar kamçılıyordu. Ne var ki, Hamdi gık demediği için öç almanın böylesinden hiç haz duymuyordu. Paho'nun tutsak düşmesinden beş gün önceydi, gene kamçı elde ve gözleri kinle kararmış bir halde Sarı Hamdi'nin yanına gelmişti.

    Onun gözünde kızının ölümüne sebep Sarı Hamdi'ydi, fakat şunu da duyuyordu ki, ölümünden yeryüzünde şiddetle üzülmüş olan iki kişi varsa, birisi kendisi, öteki Sarı Hamdi idi... İşte bundan dolayı Hamdi'ye karşı bir iç yakınlığı duyuyor ve duydukça da ona fena kızıyor ve bu kızgınlığı dolayısıyla Hamdi'ye kamçıyı daha ve daha kuvvetle vuruyordu. O gün kamçıyı indirdikçe, gıcırdayan dişleri arasından:

    "Bağırsana alçak! Bak ne güzel dayak yiyorsun!" diye homurdandı.

    Hamdi, "Böyle zincirli olduktan sonra avradın da beni döver!" dedi.

    Paho, elindeki kamçıyı çatır çutur kırarak yere çarptı, yumruklarını ısırdı ve "sana zaten söylemiştim. Ben seni burada kamçılamak için arayıp bulmuş değilim. Senin bana yapmış olduğun kötülüğü, yeryüzünde ölümle cezalandırmayacak bir adam daha yoktur, işte sen hâlâ dirisin ve bana meydan okuyorsun!" diye bağırdı.

    Hamdi, çelik gibi bir sesle "ben sana ne kötülük ettim?.. Dalgalar beni senin o adanın kıyılarına kendimden geçkin halde attı. Angeliki bana baktı. Sen geldin, kız sana 'bizi evlendir,' dedi. Sen beni öldürmeye kalkıştın, onu da öldürdün. Şimdi de beni öldürmeyerek gelip gelip kamçılamış olduğunu bana bir lütuf diye sunmaya kalkışıyorsun. Ben sana sorarım, sen kızın babası isen, ben de bütün evren karşısında onun erkeğiyim. Sen onu niye öldürdün? Beni ölümle tehdit etmene gelince, haydi beni öldür be! Bre adam! Sana ve buradaki kölelerine, öldürmüş olduğun kızının kocası olan ben, nasıl olunduğunu öğretirim!" dedi.

    Paho'nun rengi kireç gibi attı. Hamdi'ye "Sen ölümün ne olduğunu biliyor musun? Yaşın başın kaç ki bilesin? Onu iyice bilmek için benim gibi yaşamış olman gerek!" dedi.

    Sonra çevresindekilere, "Kimin kılıcı en sağlam ve keskinse, onu şu delikanlıya veriniz!" diye bağırdı. Birdenbire yirmi otuz kılıcın sapları sunuldu. Hamdi üzgündü. En yakındaki kılıcın sapını kavradı ve mecali kalmamış gövdesinin bütün gücü ile ayakta durmaya çalıştı. Paho kendi kılıcını çekti ve Hamdi'ye duygu fazlalığı ile davudileşen bir sesle, "Dövüşeceğiz, haydi davran" diye bağırdı. Hamdi, o bazısı iyileşmiş ve bazısı hâlâ kanayan kamçı yaralarıyla irkilmeye kalkıştı. Fakat gücü yetmedi, diz üstü düştü. Bayılmaktan kendini güç alıkoyuyordu.

    Çevrede duranların birkaçı birbirine, "Nasıl dövüşecek? Ayakta duracak hali yok!" anlamına gelen sözler söylediler.... Paho çılgın bir halde, "yahu dövüşsün diye değil, kılıcı, beni öldürsün diye verdim. Bu adam silahsız bir insana karşı silah kullanmaz da onun için kılıcımı çektim," diye haykırdıktan sonra Hamdi'ye dönerek, "ölüm nedir bilir misin? Ben sana öğreteyim" dedi ve kızgın bir sesle: "Ölüm artık pek eskimiş, ezgin ve bezgin bir masalı bitirmek demektir" diye söylendi... Burada yutkundu ve titredi. Biraz durduktan sonra kendini toplayıp irkildi, elindeki kılıcı büyük bir hırsla denize fırlatarak, "Delikanlı, eğer sende zerrece acıma varsa, şu elindeki kılıcı çabuk göğsüme sapla! Unutma! Karının öcünü alman gerek. Ben insan öldürdüm. Fakat hiçbir insanın yüzüne tükürmedim. Eğer o kılıcı bana saplamazsan alçaksın!. Senin suratına haklı olarak tüküreceğim," diye bağırdı. Genç korsan elindeki kılıca dayanarak ayağa kalktı. Onun ucunu Paho'nun göğsüne doğru uzattı. İki adım ileriye sendeledi. Kılıcının ucunu Paho'nun göğsüne dayadı. Kılıcı saplamak için bütün kuvvetini topladı. Fakat gözleri yaşlarla doldu. Hıçkırdı ve kılıcı saplayacak olan kuvvetini, onu denize fırlatmakta kullandı... Sonra bayılıp yere yuvarlandı.

    Paho, kır saçlarıyla genç korsanın üzerine düşüp onu kucaklarken -ölmüş kızına mı, yoksa Hamdi'ye mi seslendiği: belli olmadı, fakat- "Ah yavrucuğum!" diye inledi. Onu kendi kamarasına taşıtıp yaralarını sardırttı. Hamdi çarçabuk iyileşiyor ve kuvvet kazanıyordu. Ne var ki Paho'ya, -onu kamaraya geldikçe gördüğü zaman- kinle bakıyordu. Artık ona iyi yemekler getiriyorlardı. Hamdi bunları getirenlere, "söyleyin reisinize, bu baklavaları, börekleri bana değil kölelerine yedirsin de onları şişmanlatsın" diyordu. Ne dediğini Paho'ya söyledikleri zaman o üzünçle başını sallıyor ve içinden, "Delikanlının benim takımdan olduğuna kuşku yok. Böyleleri baklava ve börekle beslenmezler, kendi yüreklerini yerler," diye düşünüyordu.

    Bu olaylar olup bittikten beş gün sonra Paho'nun gözcüleri, önlerindeki bir adanın arkasından silahlı bir fırkatanın çıktığını ve kendilerine doğru gelmekte olduğunu, fakat milliyetinin belli olmadığını söylediler. Paho hemen savaş hazırlıklarının yapılmasını söyledi. Sonra adamlarına, "sizlerle iyi günler de, kötü günler de geçirdik. İyi günlerde olduğu kadar bana kara günlerimde de yâr oldunuz. Bu kayığın kim olduğunu bilmiyoruz. Fakat kim olursa olsun -ister meleklerle cennetten, ister şeytanlarla cehennemden gelmekte olsun- ona saldıracağım. Belki size komuta ettiğim son savaştır. Eğer ölürsem, ganimeti aranızda, töremiz uyarınca boğazlaşmadan paylaşırsınız. Fakat aşağıdaki delikanlı var a. Ona benim payıma düşeni verir ve serbest bırakırsınız. Haydi silah başına ve altta kalanın canı çıksın," dedi. Bunu, Hamdi kamarasının içinden işitti, çıkmak üzere kapıyı açmaya kalkıştı, fakat kapı dışından kilitlenmişti. Kapıyı kırmaya çalıştı. Fakat odada bu işi görecek ağır bir cisim yoktu. Kendisi de eskisi kadar kuvvetlenmemiş olmasından başka, kamaranın kapısı arkebüz ateşine dayanacak sağlamlıkta yapılmıştı.

    Paho'nun perkendesi aranınca kamarada, kapıyı kırmaya uğraşmakla hemen hemen bayılmış bir halde, Sarı Hamdi bulundu. Turgutca ve ötekilere başına gelenleri anlattı.

    Onu duyan Koca Yunus ve Ateş Yaşar'in akılları başlarından gitti. Paho'nun tutsak olduğunu Hamdi'ye söyledikten sonra, hemen perkendenin serenini gidip indirdiler ve ona da insan asmakta kullanılan yağlı ilmiği taktılar. Paho yukarıya çıkarıldı. Hiç ses çıkarmıyordu. Turgutca, öteki denizciler ve savaşçılar güvertedeydiler. Paho'nun boynuna ilmiği taktılar. Koca Yunus, "Ben cellat değil, askerim. Ama böylesinin ipini çekmek için kipti olmaya gerek yok!" diyordu? Ne var ki, Turgutca'nın yüzünde bir ikircim vardı, "Dur!" dedi. Sesinde bir orduyu durduracak bir kesinlik vardı. Eliyle Paho'ya hâlâ rampa olmuş duran fırkatasını göstererek:

"Koy ki, bunun bir Osmanlı gemisi olduğunu uzaktan çakmadın, fakat herhalde yaklaşınca anlamışsındır. Neden onu zaptetmeye çalıştın?" diye sordu.

    Paho, "Emin ol ki, sana şimdi söyleyeceklerimi ilmikten kurtulmak için söylemiyorum. Fakat bilinmezse yüreğimde bir düğüm kalacak. Ben altmış yaşındayım. Şimdiye kadar bir tek Osmanlı gemisine saldırmış değilim. Tam tersine, rastgeldikce -hatta bir iki sefer hayatımı tehlikeye koyarak- yardım ettim. Çünkü ben Anadolu kıyısına pek yakın Kastelrosso Adasındanım. Orada, Sen Jan şövalyelerinin 'Kızılkale' dedikleri ve Kastelrosso'yu inşa ederlerken, bir gece duvarın bir tarafı yıkıldı. Bu işin Anadolu'dan gece kayıkla geçmiş olan Osmanlılar tarafından yapıldığı anlaşıldı. Ben balıkçı idim ve kayığım vardı. Olan bitenden hiç haberim yoktu. Bir sabah üç asker evime girdiler. 'Sen dün gece Türkleri adaya taşırsın ha? Türklere yardım eden veya onlara casusluk edenlerin nasıl cezalandırıldığını şimdi görürsün,' diyerek evde buldukları iplerle el ve ayaklarımı bağladılar. Gözlerimin önünde karımın ırzına geçtikten sonra onu ve iki oğlumu öldürdüler. Bir köşede yorganların altında uyumakta olan kızımı görmedikleri için ona dokunmadılar. Sonra başkalarına ibret olsun diye mi ne, beni zincirlerle yüklü olarak çarşının ortasında sürüklemeye niyetlendiler. Amaçlan kale kapısının dışında Türklere yardım edenler veya onlara casusluk edenler ölüm cezası göreceklerdir' diye yazılı mermer levhanın önünde asmaktı. Sıkı fıkı bağlı olduğum zincirleri almak üzere, beni evimde yalnız bırakmakta bir sakınca görmediler. Onlar gider gitmez, bir köşede duran mangala sürüklendim. Zar zor bileklerimi ateşe tuttum. Ateş bileğimi yakıyordu. Fakat kollarımı ve bacaklarımı tutan o soğuk iplerin, yüreğimi yaktığı kadar değil. O ipler, ip değil sanki ateşti. Bir elimin bir tarafı yandı ama, ip de yanmıştı.

    Ellerimle bacak ve kollarımın iplerini çözdüm. Küçük kızımı kapınca kayığıma koştum. Denize açıldım. Kiklad takımadalarının birinde yirmi otuz yoksul balıkçıya rastgeldim. Başımdan geçenleri anlatttım. Onlar da Venedikli, Ceneviz, İspanyol ve Frenklerin zulmü altında inliyorlardı. Yaşamakta olduğum dünyada o dünyanın elinden zorla alabileceğim bir şeyi, o dünyanın durup dururken bana kendiliğinden vermeyeceğini çoktan öğrenmiştim. O yoksul balıkçılara, 'ey bin bir fırtınanın artıkları zavallı denizciler! Sizde cesaret var, fakat para, pul ve yiyecek yok. Tepemizdeki çeşit çeşit Frenklerde bunların hepsi de bol bol var. Ganimet dediğin onu elde edebilenin doğal hakkıdır' diye bağırdım. Ondan sonra bir gemi hazırladık ve rastladığımız Frenklerle savaştık. Ben, meskûn olmayan bir ada buldum. Ve orada kızımı büyüttüm. Beni dünyaya bağlayan ve insanları sevdiren biricik bağ oydu. Ötesini aşağıdaki Hamdi anlatmıştır. Onları tekrar anlatarak sizleri bekletip durmayayım. Size saldırdıysam sizi zaptetmekten çok kendimi öldürtmek içindi. Orada ölmeyi, böyle iple sallanmaya tercih ederdim. Fakat ben ömrümde neyi seçebildim ki, ölümün tarzını seçeyim? Ey denizci arkadaşlar, hiçbirinize karşı kinim yoktur. Bana yüzü gülmeyen yazgının size gülmesini dilerim. Sizleri uzun anlatışımla sıktım, haydi durma Yunus arkadaş, çek ipi, bu masal da böyle bitsin!" dedi.

    Adamın bunu deyişinde öyle bir kuvvet vardı ki, Koca Yunus ne yaptığını bilmeden ipe sarıldı.

    "Dur!" Bu emir gene Turgut Reis tarafından veriliyordu. Turgut, "bu adam benim payıma düşer. Sandalı ona veriniz. İçerisine ne kadar kumanya isterse koyunuz," sonra, içinde sekiz altın dukat bulunan kesesini kuşağından çıkartarak, "bunu da sandala koyunuz ve onu hemen şimdi serbest bırakınız. Tecrübeli denizciler, başının çaresine bakar," dedi.

    Paho'nun yüzü kıpkırmızı kesildi. "Ey genç reis, senin adını bilmiyorum. Fakat alınyazım tarafından senin seren cundanda asılmaya mahkûm olan eski bir denizciye bu hakareti mi reva görüyorsun?" diye haykırdı ve kendi ipini, kendi eliyle çekmek üzere, onu Koca Yunusun elinden koparmaya savaştı.

    Turgut Reis, "Paho, ben seni öldüremeyeceğime göre başka ne yapabilirim. Biz sefere çıkıyoruz. Seni burada tutamam, ölüme de mahkûm edemem. Yapacağım bu kadardır," dedi.

    Paho, "seferde ölüm de vardır. Beni beraber alınız. Ben Ortodoksum, fakat bu yurdun çocuğuyum, îçim eskiden beri sizlere kaynardı. Şimdi Müslümanlığa kabulüm için ne yapmak gerekse yapınız, bana bir teselli olur, yalnız senden ricam var. Beni küreğe vur!" diyerek dizüstü düştü ve ömrümde belki de hiç yapmadığı gibi ağladı. Turgut Reis yanındaki Endülüslüye, "şu ihtiyar askeri baş kasaraya götürüp avundurun," diye fısıldadı. Onu oraya götürdüler.

    Öteki tutsaklar, ayakta olarak kendilerinin geleceklerini belli edecek hükmü bekliyorlardı. Turgutca, "Siz şimdiye kadar hiçbir Osmanlı gemisiyle savaştınız mı?" diye sordu. Hepsi de "hayır" dediler. Turgut "Savaştığınız için üç şehit verdik, buna ne diyeceksiniz?" dedi. Tutsakların arasında yedi sekiz kır saçlı korsan vardı. Onlar, "biz ta en erken gençliğimizden beri Paho'yla beraber denizde gezdik. Kaptan emredince biz de elbet uyduk. Size ihanet etmedik. Göğüs göğüse savaştık. Harp talihi böyle imiş, yenildik, bize ne yapmak istiyorsanız onu yapmak hakkınızdır," dediler. Gençler hiç cevap vermediler. Turgutca, birisiyle Paho'ya haber gönderdi. Paho'nun eski savaş arkadaşlarını istemesi üzerine onları Paho'nun yanına götürdüler. Geri dönünce Turgutca'yı kaptan olarak tanıdıklarını ve islamiyet! kabul etmek istediklerini söylediler. Öteki tutsaklar ise bir ay kadar dayanacak kumanya ile küçük adanın üzerine çıkarılmak üzere sandallara bindirildiler. Fakat sandalın içinde al takke ver külah kavga ettiler ve sonra gemiye dönerek Turgutca'ya "yaşa reis!" diye bağırdılar ve emrine girdiler.

    Tutsaklara gösterilen davranış dolayısıyla gemide bazı kimselerin "biz şehit verdik, tutsaklar serbest bırakıldı. Adalet mi bu?" diye ileri geri fiskos ettikleri duyuldu. Bu sözler Turgutca'nın kulağına gitti mi, gitmedi mi bilinmedi. Fakat kara ağızlıları Endülüslü çağırıp, "adalet mi bu?" demeyiniz. İstedikleri için değil, fakat talihin attığı zar bu adamları bizimle dövüşmeye yöneltti. O zarı talih hanginize öyle atsaydı, zara göre oynayacağınız oyun da onlar gibi davranmak olurdu. Sırf adalet gaddardır. Eğer herkes sırf adaletle yargılansaydı, yeryüzünde diri namına kimse kalmazdı.
    Zaten kendilerine karşı gösterilen insaf dolayısıyla bu adamların içleri bizlere ısınmış, bir iç sıcaklığı duymuşlar ve bizimle olmak üzere aynı dinden olmayı kabul etmişlerdir. Eğer verdiğimiz üç şehit şimdi konuşabilselerdi, bu işin bu surette halledilmiş olduğuna mennun olduklarını bildirirlerdi. Gerçekten cesur olanlar merhametli olurlar. Aman diyene kılıç vurulmaz, sonra bir sorun daha var. Bunları tutsak olarak alıkoysaydık, gemi halkının kumanya payını boşu boşuna kısmak lazım gelecekti. Öldürülmeliydiler, diyeceksiniz. Bunu yapmakla taklit etmiş olacak, onlarda durup dururken bize karşı bir kin uyandırmış olacaktık. Oysa, onlar artık şimdi bizdendirler. Ölünce şehit olurlar. Ölünceye kadar da, bugün yaptığımız iyiliği unutamazlar," dedi.

    İşte Turgut Reis'in emrinde çalışanları âdeta büyüleyen bu insanlığı idi. Bu itibarla, o devirde onun bir benzeri daha yoktu. İspanyol, Hollandalı, Fransız, İtalyan, Papalık ve Portekiz filolarında ve gayri resmi gemilerde durmamacasına isyanlar çıkardı. Oysa, Turgut Reis'in seksen iki yaşına kadar komuta etmiş olduğu çeşit çeşit filolarda ve gemilerinde bir tek isyan olsun çıkmadı. Turgutca'nın filo tertibine kalkışında herkes onun emri altına üşüşürdü. Herhangi bir seferi ele alınarak incelense, ilk olarak meydana çıkacak gerçek işte budur. Bundan başka göze çarpan bir şey varsa, o da düşüncesindeki tutarlılık ve onu uygulamadaki parmak ısırtıcı ustalık ve becerikliliği idi. Bir özelliği de, elindeki kayıkların yelken ve küreğe gelirliklerine son derece dikkat etmesi idi. Sözgelimi, yapısı hantal, idaresi güç, rüzgârda dümen dinlemez gemilere ayak basmazdı. İspanyolların allavi kallavi gemilerindeki amaçları, gurur, azamet ve gösterişti. Onlar gemiyi su yüzünde kara savaşı yapan yüzücü bir sal sayıyorlardı. Oysa Turgut Reis, gemiyi tam ve mükemmel bir deniz savaşı aleti sayıyordu. Kendi dehaya varan denizciliğine dayanarak, geminin de denizci olmasına dikkat ediyordu. İşte bundan dolayı perkendeyi ele geçirince bir göz atışta, neresinde bir aksaklık olduğunu ve tam bir savaş gemisi olması için nerelerin değişmesi gerektiğini hemen kestirdi.

    O gün perkende temizlendi, yıkandı. Hatta bazı yerleri onarıldı bile. Fırkatanın tayfası ikiye bölündü. Bir kısmı perkendeye konuldu. Akşamüzeri Sessiz Mehmet'i (çünkü Paho'ya Mehmet adı konuldu. Pek seyrek konuştuğu için sonraları ona Sessiz lâkabı da takıldı), Nuh'la Nimet'in yanına küreğe getirdiler. Nimet onun öyküsünü dinlemişti. İhtiyarın koğuşta kendini yabancı duyması ve üzgün bir yüzle kürek çekmesi, onun kadın yüreğine dokundu. Sempati saklanamaz, işte ondan dolayı Nimet'in gözleri lisanın yerini tutmakla kalmıyor fakat daha öte geçiyordu bile. Sessiz Mehmet, onun bir kız olduğunu nereden bilecekti? Ona "Eğer sarışın olmasaydın, seni kızıma benzetecektim," dedi. Nimet'in gözleri doldu. Sessiz tarafından görülmemek için başını öte tarafa çevirip gözünü silerken, ucundan fırlayan bir gözyaşı, Sessiz'in esmer ve nasırlı elinin üzerine damladı. Adam yağmur mu yağıyor diye yukarıya baktı. Tepesinde tavanı, yani güverte braççiyol ve kaplamalarını gördü. Yanındaki delikanlı kürekçinin başını öte tarafta tutmakta devam etmesinden meseleyi anladı. Elinin üzerinde parlayan bu elmas neydi? İşte başkasının acısı için bir insanın döktüğü gözyaşı idi. Merhamet, kaynağından amma da parlak ve berrak çıkmıştı. Bileklerinde -evet- zincir yoktu. Fakat olsaydı da bu damla demiri bir hiç gibi eritirdi. Sessiz'in yüreğini hiç eritmez olur muydu?

    Yanındaki delikanlının bu derece üzgün olması Sessiz'in yüreğini biçti. Kendi derdini unutup onu teselliye kalkıştı ve "Bak oğlum, sizin aranızda ve sizin gibiyim de yüreğim rahat ediyor," dedi. Yutkundu. "Bir çatışma olursa, size çok yararım olur. Hep muzaffer olacağımıza eminim," diye ekledi. Bir damlaydı bu, fakat durgun bir havuzun ortasına düşen bir damlanın etrafa halkalar yaya yaya kenarlara kadar tesir etmesi gibi, sempati de bir bakış, bir söz ve bir iç çekişiyle adamdan adama geçerek bütün koğuşa yayıldı. Sabahleyin birbirinin yabancısı ve kanlı bıçaklı düşmanı olanlar, o akşam birbirinin artık hiç de yabancısı değillerdi. Hatta fiskos etmiş olanlar bile artık bu adamları kendilerinden sayıyorlardı. O gece fırkatayla perkende rota değiştirerek, yan yana kuzeye yol alıyorlardı. Turgut kamarasında, önüne defterlerini açmış, kandil ışığında o günün hesaplarını yapıyor, ganimetleri kaydediyordu. Çevresinde, bağdaş kurmuş olan Endülüslü, Eğribozlu Murat, serdümen ve yelken çavuşuna "yüz yirmi balya ipek. Otuz balya çuha. Doğrusu Mehmet'le adamları Venedikliyle Cenevizliyi iyi vurmuşlar, onlara da pay ayıracağım," dedi.

    Eğribozlu Murat, "Hiç olur mu? Daha bu sabah dövüştük, bunlar onlardan ganimet" diye karşı koymaya kalktı.

    Turgutca güldü, "Murat! Reislikten vazgeçip onu sana bırakasım geliyor. Onları aramıza aldık. Herhalde içlerinde bir yabancılık duyuyorlar. Onları bizlere ısındırmak varken, niye soğutmalı. İki buçuk akçelik bir payla hiçbirimiz zengin olmayız, fakat o payla bir gönül kazanmış oluruz. Eğer gerçekten habis bir adam olsaydı, başkasına bırakmaz, ben kendi elimle onu ipe çeker, onu serende sallandırırdım. Adam zincir kemiğine, iliğine kadar sadık! O adam benim anladığım adamsa, payını ya gizli gizli Sarı Hamdi'ye harcayacak, ya da kürekçilere dağıtacak. Dur, onun payını ben kendi payımdan ayıracağım. Sanki biz denize zengin olmak için mi çıktık? Tut ki, büyük bir ganimet ele geçirdik, karaya varıp yan gelecek ve ölünceye kadar pekmez, baklava, börek yiyip içecek değiliz ya," dedi.

    Murat itirazından utandı, "Yok yok olmaz! Sen kendi payından ayırma!" dedi. Turgutca ses çıkarmadı. Bu, olacağın olmuş olduğunu gösteriyordu. Murat, keşke dilimi eşek arısı ısırsaydı da ses çıkarmasaydım, diye düşündü. Yelken çavuşu o gün gemiye alınanlarda ne değer görülmekte olduğunu merak ederek "siz bu adamlarda ne değer görüyorsunuz?" diye sordu.

    Turgut, "Askerlikleri o kadar yok, fakat adamlar mükemmel gemici. Şimdi gemiler iki. Bir gemi iken bile mürettebatımız tamam değildi. Şimdi her zamandan çok adam, hele gemiciye ihtiyacımız var. Bu adamcağızlar kendilerini can ve yürekten bize verdiler ve aramıza içtenlikle karıştılar. Gemilerde bir ikilik yokken her neden olursa olsun, öyle bir şeyi kışkırtanın ilk düşmanı ben olacağım... O, maşallah altmış altı fıçı barut. Bu mükemmel. Acaba iyi barut mu? Hemen birisini gönderin, birazını çabuk buraya getirsinler. Bin iki yüz gülle! Ha anlaşıldı. Onun için zavallı Mehmet sabahleyin üzerimize bol keseden gülle savuruyordu. Ha! Çavuşum sana bunların askerliklerinden söz ediyordum. Çok kaba bir askerlikleri var. Bunlar ancak sayıca çok üstün oldukları zaman yenebilirler... Cesaretleri yok değil, fakat oynaklıkları yok.

    Bilmem meramımı anlatabildim mi? Ha barutu getirdiniz mi? Birazını avucuma dökün bakayım. Bir kibrit verin. O! Mükemmel perdahlı barut! Bu barutla on iki karışlık toplar on altı karışlıklar kadar sürer. Yahu perkendenin kürek sesleri geliyor. Arkamıza düşmüştü, demek ki kıble rüzgârı aldı. Haydi çavuşum, yelkenleri açtır. Sarı Hamdi'yi çağırın. Epeyce dinlenmiştir. Dur bakalım. On varil bezir yağı. Aşağıya haber verin, koğuşlardaki kandilleri çift değiştirsinler. Dört fıçı zift. Ha, geldin mi? Bak kardeşim Hamdi; bu adam, seni bir baba gibi seviyor. Sana kızmıştı. Fakat kızı seviyordu diye seni seviyor ve belki acısına böyle bir teselli arıyor. Belki de Müslüman olması sana daha çok yaklaşmak içindir. Biliyorum sıkıntı çektin, fakat uzun etme, o cefayı, sürdüğün saf ay a say. Bizi sevenlere kötü davranırsak, bizden nefret edenlere ne muamele edeceğiz? Sen bir gayret et, zaten ölmüş olan zavallı kıza sen de o da acıyorsunuz..." yollu konuşuyor, defterlere kayıt koşuyor, hem de gemileri ve içindekileri idare ediyordu.

    Endülüslü kamaradan çıkarken Turgut için Murat: "Bu çocuk bu yaşında böyle olursa, otuz kırk yaşında ne olmaz? O daha çocukken, insanları ak sakallıymış gibi anlıyor. Ben ak sakallıyım, bu çocuğu anlıyor gibiyim," diyordu.

    Ertesi gün şafakleyin iki geminin de nöbetçileri, kuzeyde Osmanlı bandıralı bir gemi görüldüğünü bildirdiler. Fırkata ve perkende de bayraklarını çekerek yollarına devam ettiler. Yarım saat sonra, öteki gemiyle Turgut Reis'in iki gemisi borda bordaya gelmişlerdi. Öteki gemi, iri yarı bir karavellaydı. Hemen orsa alabanda ederek bir sandal indirdi. İçinde kürekçilerden başka üç kişi vardı. Perkendeye gelerek Turgut Reis'in karşısına çıktılar ve ona reisi görmek istediklerini söylediler. Turgutca reisin kendisi olduğunu söyleyince şaşırdılar. Denizde komutan ve subaylara, "Baba" diye hitap edildiği halde, üçü de Turgutca'nın dedesi olacak yaşta oldukları için, ona kızara kızara:

    "Reis Baba evladımız, biz Selanik'ten, Menteşe ilinin Gökova iskelesine buğday götürmekteyiz. Denizde, gelenek olduğundan size hediyelerimizi getirdik. Gemilerin subayları için otuz tane kaput, mürettebata helva için de on çuval un, bir varil yağ ve iki fıçı da pekmez," dediler.

    Turgutca bunları kabul etmeyecek oldu. Gelen üç ihtiyar -biri gemi reisi, ikisi tüccar- "Yok, olmaz, bunu dost ve yurttaş armağanı say. Biz kâfir gemisine rastgelince bile bunları veriyoruz. Siz olunca böyle şeyler azdır, ama gönülden kopuyor. İyi ki sizler varsınız da bu denizlerde küffar korkusu da olsa gidip gelebiliyoruz. Donanmamızdan bizlere o kadar hayır yok. Onlar çıksa çıksa yazın çıkıp sonra İstanbul'a dönüyorlar. Onlar çekilince de küffar, denizlerde cirit atıyor. Bizim yüzümüzü güldüren sizlersiniz," dediler.

    Onlar ayrıldıktan sonra Turgutca yoluna devam ederek Selanik'e vardı. Yolda başka hiçbir gemiye rastgelinmedi. Selanik'te ipekler ve çuhalar iyi fiyatla satıldı. Perkende karaya çekilerek onda değişiklikler yapıldı. İki teknenin altları yağlandı.

    Selanik'te satılan ganimetlerin tutarı pay edildi. Turgutca fırkatadaki büyük payını terketti. Bütün mürettebat birleşerek ona perkendeyi hediye ettiler. Bu suretle Turgutca, on dokuz yaşında iken bir perkendenin sahibi ve perkende ile fırkatanın reisi oldu. Perkendenin odabaşılığına Endülüslüyü getirdi. Fırkataya Eğribozlu Murat kaptanlık ediyordu.

    Güzel bir temmuz sabahı idi. İki gemi Selanik'ten ayrılarak güneye rota tuttular. İki gün sonra bir akşam Mora Yarımadasının kuzey doğusundaki bir burnun arkasından, birdenbire yüklü iki gemi çıkakoydu. İki yanında muhafız olarak iki Ceneviz kalitası (galeası) gidiyordu. Yüklü teknenin geniş ve derin olduğu belliydi. Üçü de borda nizamında -yani pruvaları aynı yöne yöneltilmiş ve bordaları birbirine bakar durumda- ilerliyorlardı. Turgut Reis, bir dakika kaybetmeden, hemen saldırıya geçti. Çünkü kalitaları teker teker avlamak istiyordu. Fakat kalita da saldırıya uğramayı beklemeden Turgut'a saldırmak ve onu mahmuzlamak üzere bütün küreklerini salya etti. Turgutca onun dümenini kırmak ve direğini köklemek üzere iki gemisinin bütün ateşinin önündeki kalitanın üzerinde toplanmasını emretti. Hatta perkendenin baş toplarının ateşinin nasıl idare edildiğini görmek üzere topların başına gitmekle kalmayıp, kendi nişan aldı. O kadar usta bir topçu idi ki, kendisine meleklerin ve cinlerin yardım ettikleri, kendisinin de bir evliya olduğu sanılıyordu.

    Cenevizli menzile iyice girip girmediğine dikkat etmeden ateşe başladı. Bordasından, fırtına yüklü bir buluttan şimşekler çakıyormuş gibi alevler sıçradı. Fakat pruvaların üzerine tünemiş martıları ürkütüp havalandırmaktan başka bir sonuç vermedi. Güneş batıyor ve Turgut acele ediyordu. Menzile girdiğini görür görmez, bütün baş ve iskele toplarının ağırlığıyla cevap verdi. Perkendenin ateşi ardısıra fırkatanın topları dile geldi.

    Cenovalının dümeni paramparça olmuştu. Pruva direği köklenmiş, fakat adamakıllı zedelenmişti. Turgut Reis'in perkendesine mahmuz vuracakken yüklenen kuvvetlice bir sağanak, direği çatırdattı ve güverteden bir insan boyu daha yüksekteki bir noktadan kırdı. Ondan sonra sancak bordasına, dışarıya ve hafif arkaya doğru devirdi.

    Arma araçları, yani ipler, yelkenler ve seren güverteye yığıldı. Sancaktaki kürekler işlemez oldular. Bu takım taklavat kalabalığından kurtulmadıkça Cenevizlinin manevra edemeyeceği artık belliydi. Turgut Reis çakıl peşrevi, zincir ve güllelerle ona borda ateşini bir ve bir daha tekrarladı. Fırkata ise vakit geçirmeden perkendeyi taklit ediyordu. Turgut Reis tehlikeli bir surette yaralanmış olan düşmanına yanaşıp rampa etmeyi düşündü. Fakat öteki kalita imdada koşuyordu.

    Artık karanlık olmuştu. Yaralı düşman yalnız iki topu ile karanlıkları ışıklandırıyordu. Turgut ateşi kesti ve öteki Cenevizliye doğru yol aldı. İkinci Cenevizli bütün yelkenlerini kullanarak yaralının yanına yanaşıyordu. Forsaların sırtında kamçılar şaklatılıyor ve kürekleri hızlandırıyordu. Bu Cenevizli, yaralı olandan megafonla, zararının ne olduğunu sordu. Rüzgâr onun sorusunu da yaralının cevabını da Turgut Reise getiriyordu. Turgut Reis'in ateşini yemiş olan gemi ötekine, "durumumuz çok kötü, yanaş ve bizlerdeki askerleri al da perkendeye çabuk rampa et, onu oyala ki, biz en tehlikeli hasarları onaralım," diyordu. Demek asil filo reisi o gemide idi.

    Turgut Reis hızlı bir manevra ile hemen iki Cenevizlinin arasına girdi. Perkende ve fırkatanın alev dilleri sanki gecenin bağrına, parlayan hançerler saplıyordu. Ağır kükürt dumanları geceyi daha da koyulaştırıyordu.

    O devirde iki tarafın da payzenleri -yani forsaları- karşı taraftan alınan tutsaklardan oldukları için, onlara -büyük bir zorunluk olmadıkça- ateş edilmezdi. Diğer yandan, zafer neye mal olursa olsun, pek pahalıya elde edilmiş sayılmazdı. Turgut Reis, bütün topların sancak (kürekçilere değil) küreklerine yöneltilmesini emretti. Bir kıyamettir koptu. Borda ateşinin zincirlerinin çoğu kürekleri buldu. Kırılan küreklerin topaçları da kürekçilerin göğüslerine çarparak, kaburga kemiklerini çöktürdü.

    Cenevizli kalita bir bacağı kırılan kuğu gibi yan yatıp hareketlerinde savsalanmaya başladı.

    îşte o zaman Turgut Reis rampa emrini verdi. Perkende bir taraftan, fırkata da öteki yandan yanaştılar. Fakat Cenevizlinin savaşçıları, Turgut Reis'inkine kıyasla bire üçtü.

    Arkebüz ve yaylı zemberekli ok atıcıları sayı itibariyle pek üstündü. Böyle bir ateşe karşı koymak büyük kayıp vermek demekti. Turgut Reis bu durumda zekâsını gösterdi.

    Onun verdiği emirle hem perkende, hem de fırkatadaki bütün denizci ve savaşçılar, güvertelerin bir yanına koştular.

    Perkendenin iskele, fırkatanın da sancak bordası, duvar gibi yükseldi ve düşman ateşine karşı bir siper teşkil etti.

    Türk korsan ve savaşçıları, kürek lombozlarından arkebüzlerini uzattılar ve öldürücü bir ateş açtılar. Kalita büyük topunu bataryaya sürerek ateş açmaya ve perkendenin bordasını parçalamaya kalkıştı. Ne var ki, perkendenin çanaklığından atılan taşlardan biri, topun kundağı ile kızak arasına sıkışmış olduğundan, onu kımıldatmak mümkün olmadı. Geminin ortasında duran hava topunu ateşlediler. Barut patladı, fakat gülle çıkmadı. Çünkü topu aceleyle taşırlarken, güllesi oturakların arasına düşüp yuvarlanmıştı. Bundan dolayı namlu ağzından çıkacak güllesi yoktu. Tam tersine topun ağzından çıkan alevin kıvılcımları, bir barut fıçısının üzerine düşerek onu tutuşturdu. Sanki geminin ortasında bir volkan patlamıştı. Topçular ve birçok savaşçılar parçalanarak havaya uçtu. İşte o zaman Turgut Reis perkendesinin bordasına usturmaçalar dizdirdi ve rampa etti. Korsanlar dal kılıç düşmanın ortasına atlayarak kargaşalığı kat kat çoğalttılar. Palalar ve yatağanlar bir orada bir burada şimşekler gibi çakıyordu. Yarım saat kadar süren sert bir dövüşmeden sonra o Cenevizli kalita zaptedilmiş, birçok Türk forsasının zincirleri çözülerek kurtarılmış bulunuyordu. Epeyce de tutsak vardı. Onlar hemen kürekçi olarak oturaklara zincirlendiler ve ellerine yedek kürekler verildi.

    Bu sırada öteki Cenevizli, direğini kesmekle uğraşıyordu. Fakat yüklü gemiyse bu savaştan yararlanarak kaçmış ve karanlığa karışmış bulunuyordu. İki kalitanın koruyuculuğunda gittiğine göre, onun değerli bir yük taşımakta olduğu anlaşılıyordu. Turgut Reis, geminin en fazla sekiz, on mil ayrılmış olduğunu hesaplayarak yeni zaptettiği kalitaya yirmi mil kadar güneye gitmesini ve gemiyi görünce top ateşi açmasını, fırkatasına da yirmi mil kadar doğuya gitmesini ve gemiyi görünce top patlatarak işaret vermesini emretti. Kendi bindiği perkendeyle ise Turgut Reis kalitaya top menziline girinceye kadar yaklaştı. Ona altmış, yetmiş kere ateş ederek, o gemiyi kafese döndürdü ve sonra yüklü gemiyi bulmak üzere Cerigo Adasına, yani batıya doğru dümen kırdı. Yirmi mil kadar yol aldıktan sonra şafak sökmeye başladı. Fakat denizin yüzünde bir şey görünmüyordu. Ne var ki; ta uzaktan top ateşi homurtuları geliyordu. Turgutca hemen pruvasını top gürültüsünün geldiği yere doğru çevirdi.

    On beş mil yol aldıktan sonra, direkteki gözcü doğuya doğru iki geminin direklerini gördüğünü bildirdi. Biraz sonra bunların birisinin yeni zaptedilmiş olan kalita, ötekinin de kaçan yüklü Cenevizli gemi olduğu anlaşıldı. Rüzgâr kuzeydendi. Bütün gemiler apazlama -yani arkadan gelen- rüzgârla uçuşuyorlardı. Biraz sonra ta uzaktan fırkata da gözüktü. O da Turgut'un perkendesi gibi dosdoğru güneye doğru gidiyordu.

    Öğleye doğru perkendeyle fırkata -İlki Cenevizlinin sancağında, ikincisi iskelesinde olmak üzere- hemen hemen at başı gidiyorlardı. Fakat yaralı kalita geri kalmıştı.

    Perkendede yelken ipleri, tambura telleri gibi gergindiler. Akşama doğru rüzgâr kesildi. Kayıkların üçü de yelkenlerini sara ve küreklerini salya ettiler. İşte o zaman perkende sanki kanada bindi. Savaşçıların çoğu da küreklere dayandı. Gemi âdeta saatte on dört deniz mili yapıyordu. Yıldızlar kürekçilerin başlarının üzerinden kıvılcımlar gibi uçuyorlardı. Kıpkırmızı bir güneş batıda batarken, perkende ve Cenevizliye bir "Dur! " emri gürledi. Yüklü kayık birdenbire durdu. Ondan sonra bir emir daha, "bütün gemi mürettebatı kıç kasaranın üzerine toplansın," bu komutaya hemen uyuldu. Perkende hemen Cenevizliye rampa etti. İçerisindeki az buçuk insan tutsak alındı ve kürekteki Türkler kurtarıldı. Gemide beş bin top çuha ve 60 bin Osmanlı altını değerinde başka eşya vardı.

    Turgut Reis, yük gemisi, perkendesi ve fırkatayla gene Selanik yolunu tuttu. Zaptedilen yaralı kalitaya gelince onu Mandalyat körfezine gönderdi.

    Musa'nın karısı Suna, topçular arasında Hasan Efe diye anılıyordu. Onun topçu yamağı olarak yararlılığını herkes takdir ediyordu ve bir iki sene sonra mükemmel bir topçu ustası olacağı söyleniyordu. Yalnız anlamadıkları bir şey varsa karnında peydahlanan urdu. Onun iyi olması için neler yapılması gerektiği hakkında fikrîni herkes uzun uzadıya söylüyordu. Hem de daha tuhafı, başka bir ur da Mehmet Efe'nin (yani Nimet'in) göbeğini şişiriyordu. Bu urlardan bahis açılınca Antalyalı Musa'nın da Hasan Efe'nin de yüzleri, saçlarının diplerine kadar kızarıyordu. Kalitanın Mandalyat körfezine gönderilmesine karar verilince Hasan Efeyle Mehmet Efe, o gemiye tayfalık etmek istediler. Onların bu arzuları kabul edilince Musa'yla Nuh derin bir soluk aldılar. Ne var ki kalita, Küllük'e varmadan bir gün önce Hasan Efe'nin uru birdenbire kayboluverdi, aynı zamanda da nurtopu gibi bir erkek çocuğunun ağlaması duyuldu. Bütün kayığı "Hasan Efe bir erkek çocuğu doğurdu" diye bir gülüştür sardı. Bu erkek çocuğunun babasının Musa olduğu duyulunca kıç kasaradaki kamara Sunaya ayrıldı.

    Ganimet ve bu arada yük kayığı satıldıktan sonra Turgut Reis gene denize açıldı. Bu sefer payzenlerinin çoğu tutsak aldığı yabancılardandı. Kurtarmış olduğu Türklerin çoğu da tayfa ve savaşçı olarak gemide kalmışlardı. Son çatışmalarda yitirmiş olduğu on, on beş kişiye karşılık iki yüz kadar denizci ve savaşçısı vardı. Asıl derdi Mısırla İstanbul ve Anadolu kıyıları arasında gidip gelen, Türk gemilerine göz açtırmayan Rodos Sen Jan şövalyelerini vurmaktı.

    Bir gün fırkata ve perkendesiyle Marmaris'in güneyindeki bir burna yaklaşırken, burnun öte tarafından top gürültüsü duydular. Fakat top ateşi sık değildi. Teker teker ve epeyce aralıklı idi. Turgutca'ya göre bu bir kaçma ve kovalamaca idi. Demek ki, Akdeniz'in o gün ağaran şafağı, yırtıcı atmacanın birine bir kumru veya bir güvercin göstermişti. Akdeniz'de bitmek tükenmek bilmeyen kıyasıya savaşın işte bu perkende ayrıntısından ilerleyerek, geceleri bir noktadan deniz aşırı başka bir noktaya, tilkilerle dolu bir tarladan geçen tavşanlar gibi korkunun verdiği hızla seğirtiyorlardı.

    Turgutca, yanında duran Endülüslüye: "Dikkat ettin mi bilmem? Beş el ateş edildi. Belki de altı, hep birden gibi. Sonra uzunca bir sessizlik, sandığıma göre bir kaçan bir kovalayan var. Kovalayanlar arkebüz atanların nişanını küreklerin etkisiyle kalkıp inen gemi pruvasıyla bozmasınlar" dedi. Öteki bu fikri kabul etti.

    Turgut Reis, hemen öndeki burna sandalla birkaç gözcü gönderilmesini ve onlar aracılığıyla burnun ötesinde nelerin olup bittiğinin öğrenilmesini söyledi. Onlar geri dönünce iki Rodoslu Sen Jan kadırgasının (galisinin), bir Türk ticaret gemisini sıkıştırmakta olduğunu bildirdiler.

    Deniz dümdüzdü. Turgut, yelkenlerin acele sarılmasını ve savaşa hazırlanılmasını emretti. Ötedeki iki kadırga top ve savaşçı sayısı itibariyle hiç olmazsa onun üç misli idi. Fakat dövüşüleceği duyulunca denizcileri bir neşedir sardı. Hemen topların yalpa köstekleri çözüldü, iki geminin kenarına usturmaçalar dizildi. Toplar bataryaya salya edilirken, topçular oyun oynamaya hazırlanan çocuklar gibi sevinç içinde gülüşüyorlardı. Turgut Reis iki Rodoslu kadırganın, önlerindeki Türk gemisiyle uğraşacakları için art kasaralarındaki topları ihmal etmiş olacaklarını, bundan dolayı hızlı davranılarak apansız bir baskına uğratılmaları gerekeceğini kısaca anlattı.

    Turgut Reis birkaç yıllık deniz savaşlarında birçok şeyler görmüş ve öğrenmişti. Şövalyelerin asalet ve rütbeleri, onların emirlerindeki denizcilerle dostluk bağı bağlamalarına engeldi. Onların denizcileri -o zamanın bütün Avrupa uluslarınca da böyle idi ya- onların köleleri sayılırdı. Oysa Turgut Reis'e göre, kendi denizcileri kendi arkadaşları idi. Bir kayık karaya çekileceği zaman Turgutca, palamar ipini kendi denizcileriyle birlikte çekerdi.

    Bu asilzadeler astlarına bir emir verdikleri zaman emirlerine uyulmuyor değil, uyuluyordu. Fakat Turgut Reis haydindi deyip de bir topa doğru yürüdüğü zaman, top isterse cehennemin ateş püsküren ağzı olsun, bütün korsanlar dalkılıç olarak, onunla birlikte içine atılırlardı. İşte reis bu gerçeği iyice biliyordu.

    Bundan dolayı Turgut, "arş ileri!" emrini verince perkende ve fırkatanın bütün kürekleri denizi şiddetli dövüp köpürttü. Birdenbire iki gemi bütün korsan fılandıralarını ve sancaklarını çekmiş ve savaşa hazırlanmış bir halde burnun arkasından çıkakoydular. Sanki av kokusu almış ve burunları artlarına kadar açılmış bir çift kurt gibiydi. Denizin üzerinde yıldırım gibi kayarak top menziline ulaştılar.

    Rodoslu kadırgaların toplarının bataryaya sürülmesine vakit bırakmadan hemen korkunç bir salvo ateşine giriştiler. Bir! Bir daha! Ve bir daha. Namlu ağızlarından alevler çıktı.

    Daha yakında olan San Filipo adlı kadırganın ne parampetaları, ne de sancak siperleri kaldı. O gemiye İspanya asilzadelerinden Gonzales de la Torre Y. Casada komuta etmekte idi. Tepesinden tırnağına kadar halis Toledo çeliğinden yapılma altın kakmalı zırhlara bürünmüştü; elinde de aynı çelikten bir kılıcı sallayarak, zırhlı askerlerine çenesini çıkarırcasına küfür ediyordu. Öteki kadırgaya, yani Santa Magdelana'ya, Fransa'nın Provence eyaleti asilzadelerinden Jacque de Thionville komuta ediyordu. Bu kadırga San Filipo'dan daha uzakta olduğu için o kadar zedelenmemişti. Bu kadırgadaki şövalye ve askerler de zırhlar içinde idiler. Şövalyelerin milliyetleri çeşitli idi... Bundan dolayı kadırgaların içinde çeşit çeşit dillerden bağırılıp çağırılıyordu.

    Turgut Reis'in fırkata ve perkendesi top ateşlerine ve dumanlara sarılı olarak, hızla gelip San Filipo'ya sağlı sollu rampa etti. Bu kadırgadakiler şaşkınlık içindeydiler. Bu kadırganın bütün askerlerinin zırhlı olmasına karşılık, Turgut Reis'in korsanları hemen hemen bellerine kadar soyunmuşlardı. Bir savaş önce, Eğribozlu Murat, düşmandan alınmış zümrüt ve yakut kakmalı fildişi saplı bir kılıcı reise vermişti. Turgut, "bunu kullanırken, üzerindeki elmas ve zümrütler, elimin yanına dokunuyorlar, onu serbestçe kullanmama engel oluyorlar. Sen şu Kör Ali'nin çatal kulak palasını ver" dedi. Kılıç, Turgut için de korsanlar için de hem saldırı hem de savunma silahı idi. Onlar kendilerini ele avuca sığmaz hız ve çeviklikleri ile korurlardı. Ondan dolayı zırh giymiyorlardı. Hem deniz savaşlarında denize düşünce yüzebilmeli ve denizde de dövüşebilmeli idi. Oysa, zırhlarla insan kurşun iskandili imiş gibi tepetakla dibe gidiyordu.

    Korsanlar, şimşekler gibi çakan kılıç ve yatağan kasırgası halinde San Filipo'ya daldılar. Osmanlı gemisini altetmek üzere ön kasarada toplanmış olan şövalye ve askerler şimdi kıç kasaraya koşuyorlardı. Gonzales de la Torre Y. Casada'nın öfkeden gözlerini kan bürümüştü. Miğferinin içinde dişlerini gıcırdatıyor ve adamlarının başına geçerek onları dövüşe teşvik ediyordu. Onu rastlantı, korsanların ön safında kılıç sallamakta olan Turgut'un önüne getirdi. Turgut'un kılıcı havada çaktı, îspanyolun başına öylesine çalındı ki; miğferden binlerce kıvılcımlar sıçradı ve şövalye cansız yere yıkıldı. Komutanlarıyla birlikte kendilerinden de birçoklarının öldürülmüş olduğunu gören birçok askerler, zırhlarından soyunup, yüzerek Santa Magdelana kadırgasına yetişmek üzere kendilerini denize attılar.

    Santa Magdelana küreklerinin bütün hızıyla San Filipo'nun imdadına yetiştiği zaman, bu kadırganın karşı koyması hemen hemen sona ermişti. Santa Magdelana perkendenin üzerine rampa edince bütün korsanlar perkendeye geçtiler! O geminin, zincir ve maden parçalarıyla doldurulmuş olan altmış libre çapındaki kariye topunu düşmanın suratına ateş ettikten sonra korsanlar ellerinde yalınkılıç Santa Magdelana'ya daldılar. Burada daha büyük bir direnişe rastladılar. Savaş gürleyerek akşama kadar sürdü. Kadırganın ön kasarası tutuşmuş yanıyordu. Güneş cam gibi bir denize batarken artık savaş gürültüleri tamamen dinmişti. Santa Magdelana'nın yüksek direkleri yana eğilerek perkendenin direğine takıldı. İpler çatırdadı. Magdelana'nın içindeki forsalar da kurtarılmıştı.

    Türk ticaret gemisinin yaşlı kaptanı ve sahibi Modon Türklerinden Saraylat Salih Ağa idi. Turgut Reis'e teşekkür etmek için küçük oğluyla birlikte geldi. Savaş daha yeni sona ermişti. Turgut Reis kan ve ter içindeydi. Kılıcının kanını bir beze silmekle uğraşıyordu. İhtiyar o sabah iki büyük oğlunu kaybetmişti. Turgut'u görünce dizüstü çöküp, onun ayaklarına kapanmak istedi. Fakat Turgut bırakmadı. Onu ayağa kaldırdı. İhtiyar ak sakallarını genç reisin göğsüne dayayıp hüngür hüngür ağlayarak:

    "Oğlum; kadırgalara sabah erkenden rastgeldik. Sert bir rüzgâr vardı. Hemen orsa alabanda ederek gelenek olduğu üzere onlara hediyelerimizi götürdük. Kabul etmediler. Bize teslim olmamızı söylediler. Benim gemimde üç oğlum, bir de onların küçüğü kızım vardı. Niyetleri hepimizi tutsak etmekti. Yalvardım yakardım. Dinlemiyorlardı. Yanımda olan zavallı büyük oğullarımın biri:

    'Baba, bu yüreksiz adamlara niye yalvarıyorsun? Senin bunlara yalvarman, kuzunun kasaba yalvarmasına benziyor... Teslim olmayacağımızı söyle. Ne yapacaklarsa bir an önce yapsınlar. Biz ölünceye kadar savaşırız. Batırabilirlerse, batırsınlar vesselam,' dedi.

    Kayıktakilere danışıp cevap vermek üzere gemiye döndüm. Teslim olmamaya karar verdik. Çocuklarım ve gemidekilerle helallaştım. Topumuz yoktu. Birkaç arkebüzümüz ve yaylı oklarımız vardı. Onlarla cephanemiz tükeninceye kadar dövüşecektik. Yalnız son kurşunumu düşmanların eline düşmemesi için kızımı öldürmekte kullanacaktım. Sonra, dişle tırnakla boğazlaşarak canlarımızı pahalıya satacaktık. Onlar bir cevap vermemizi beklemeden top ateşi açarak üzerimize saldırmaya koyuldular. Biz de dayanmaya başladık. Bir saate varmadan cephanemiz tükendi, iki oğlum şehit oldu. Ben artık son kez olarak piştovumu doldurup kızı aramaya koyuldum. Kızımı elinde kılıç buldum. Bana, 'Baba, beni öldürmen ne de olsa sana zor gelir. Bırak beni, ben de sizler kadar canımı pahalıya satmasını bilirim,' dedi. Öyle deyince onu öldürmeye elim varmadı. Tam o sırada sen burnun arkasından göründün. Kurtulanlarımızın hepsi canlarını sana borçludur oğlum."

    İhtiyarın en küçük oğlu Hamza, Turgut Reisle kalmak istedi. Onu Turgut Reis kabul etti. On, on beş yıl sonra, Hamza'nın kendi eniştesi olacağını Turgutca o anda nereden bilecekti?.

    O mevsim sonunda Turgut Reis, son batırdığı kadırgayı defterine yazdıktan sonra, defterinin zaptedilmiş ve batırılmış teknelere ait kısmını gözden geçirdi Orada şunlar yazılıydı;

    "Batırılanlar: Dört kadırga, iki fırkata.

    Zaptedilenler: Bir kadırga, bir kalita, bir perkende ve bir ticaret gemisi."