ON YEDİ YAŞINDA
FIRKATA (FREGAT) REİSİ


    O devirde Sıralovaz Yarımadasının hiçbir noktasında gemi yapılamıyordu. Çünkü bütün yarımadanın kıyıları Sen Jan ve başkaca haydutların baskınlarına açıktı.

    Gökova ve bir de Küllük (Güllük) körfezinin dibinde küçük boyda tekneler inşa ediliyordu. Turgutca, Küllük gemisi ustalarıyla konuştu. Neler konuşmuş olduğunu gelip arkadaşlarına bildirdi. Onlar bir akşamüzeri Mırman Dağının eteğinde toplandılar. Aralarında geminin yapılmasını gözetecek ve gemi yapılıp da denize açıldığı zaman gemiye kaptanlık ve reislik edecek birini seçmeleri gerekiyordu. Herkes bu iki işe de Turgutca'yı seçti. Odabaşı (İkinci kaptan) seçimine geçildi. Onun da Turgutca tarafından seçilmesi istenildi. Turgutca Endülüslüyü seçti. Herkes memnundu. Fırkatada payı olan otuz kişiden on beş kadarı, baba-ana, karı ve çocuklarını görmek ve mümkün mertebe çabuk dönmek üzere Sıralovaz'dan ayrıldılar. Koca Yunus'la Ateş Yaşar ve on iki kadar denizci ile savaşçı, "bizim yeryüzünde kılıcımızın uzunluğu kadar yerimiz yok. Anamız da, babamız da, karı kızanımız da denizdir," diyerek fırkatanın yapımına yardım etmek üzere Turgutca'nın yanında kaldılar.

    Turgutca, Küllük'e bile bir baskın yapılacağından işkillenerek, ustalarla keresteyi, sandalı ile Güvercinlik körfezinde Şali Adasının arkasında ağaçlarla çevrili bir koya taşıdı. Artık adanın ormanlarının derinliğinde dem çeken kumruların sesine, gemi teknesinden gelen tokmak ve çekiç gürültüleri karışmaya başladı. Turgutca, Endülüslü ile bir yukarı bir aşağı geziyor, başı, gemi kaburga ve kaplamalarının kaçar karış olacağı, kürekçi sayısı, kumanyanın istif edileceği ve topların konulacağı yerler konularıyla doluydu. Geminin yelkene ve küreğe gelirliğine son derece dikkat ediyordu. Ona göre gemi en ufak bir dokunuşa hemen cevap verecek nazik bir alet olmalıydı. Vereceği cevap da, önceden noktası noktasına hesap edilebilir olmalıydı. Fırkatanın yapımı aylarca sürdü.


*
*   *   *

    Sarı Hamdi ve üç denizci arkadaşının kaybolmasına sebep olan fırtına dinince, Hamdi ve bir denizci arkadaşı kendilerini, direği ve güvertede nesi varsa hepsi deniz tarafından silinip süprülmüş bir kırlangıç teknesinde buldular. Öteki iki denizciyi dalgalar alıp götürmüştü.

    Camdan bir denizin üzerine, güneş ateş yağdırıyordu. Teknede ne bir kürek, ne yiyecek bir lokma, ne de içecek bir damla su vardı. Çepçevre ufuklara adalar serpilmişti. Bunların en yakını otuz mil uzakta idi. Denizin ıssız yüzünde, bir yelken olsun görünmüyordu. Gökten denize, denizden göğe yansıyan ateş içinde iki denizci yanıyor ve kanter içinde kalıyorlardı. Arasıra deniz suyunu yüzlerine, göğüslerine çarpıyorlar ve böyle yaparak serinlemeyince denize girip tekneye tutunuyorlardı. Böylece dört gün kızıl güneşin altında piştikten sonra, beşinci gün Hamdi'nin arkadaşı Hamdi'nin yalvarmasına rağmen, dayanamayıp deniz suyu içti.

    İki üç saat sonra Hamdi'nin omzunu tutup sarsarak, "İşte! İşte! Karavella geliyor!" diye bağırdı ve ufkun bir noktasını eli ile gösterdi. Hamdi hemen dönüp baktı. Bir şey göremedi. "Yahu! Bir şey yok!" dedi. Öteki Hamdi'ye kızarmış vahşi gözlerle bakarak gene "Karavellayı görmüyor musun? İşte orada! Baksana!" diye haykırdı. Gösterdiği yerde deniz ve gökten başka bir şey yoktu. Hamdi ses çıkarmadı, fakat denizci, yuvalarından uğramış gözlerle hep aynı noktaya bakarak bir kahkaha salıverdi ve "görmüyor musun? Güvertede gemiciler dolu! Bize gülüyorlar ve geliniz diye işaret ediyorlar," diye bağırmakta devam ediyordu. Sarı Hamdi bir şey söylemedi, ne var ki aklından bir sürü korkunç ihtimaller geçiyordu. İhtiyar gemiciler, tayfaları denizde boğulmuş denizcilerin hortlaklarından oluşan ölüm gemilerinden söz ederlerdi. Ölüm şehinşahı Azrail, gemilere reislik ediyordu... Gemiyi ölecek olan denizciler görürlermiş. Hamdi bunları düşünürken, öteki delice gülerek "Şimdi dümenin önünde ak sakallı kaptanı görüyorum. Ne duruyoruz? Haydi onlara kavuşalım," diyerek küpeştenin üzerine çıktı. Hamdi onu tutmak istedi, fakat çıldıran denizci Hamdi'yi ısırmaya kalktı. Hamdi gerileyince, öteki kendini denize attı. Yüze geldi. Gene battı... Birkaç kere batıp çıktıktan sonra ağır ağır dibe gitti.

    Hamdi'yi yoksa ben de mi delireceğim diye bir merak aldı. Fakat delirmedi. Akşamleyin, dağların zümrüt yamaçları, beyaz koyun sürüleriyle noktalanmış bir adanın kenarına vardı. Deniz kıyısında annesi onu bir testi buz gibi su ile bekliyordu. Annesi ona bardak bardak su vererek ölümden kurtardı... Hamdi bundan sonrasını hatırlamıyordu.

    Kırlangıcı dalgalar, güney Kiklad adalarının birinin kıyısına çarpıp parçaladıktan sonra, kendinden geçmiş olan Sarı Hamdi'yi kumların üzerine attı. O kıyıda in cin top atıyordu. Hamdi orada ne kadar yattığını bilemedi. Bir aralık, bir kızın süzgün gözlerle üzerine eğilip bakmakta olduğunu görür gibi oldu. Kız, genç korsanın soluyup solumadığını anlamak için, yüzünü, dudaklarına dokunurcasına eğmişti. Kızın sıcak eli, delikanlının göğsünü ovuyor ve onu gene hayata çağırıyordu. Korsanın bir iç çekişi, kızın gayretine cevap verdi. İşte o zaman kız, gencin dudakları arasına ateş gibi bir ilaç döktü ve hemen hemen büsbütün çıplak olan gövdesi üzerine maşlahını örttü. Kız, denizcinin yüreğinin her atışına ve göğsünün her soluyuşuna telaş ve heyecanla dikkat ediyordu. Delikanlı içini çekti. Kız da içini çekti. Sonra kız (kendinden daha yaşlı olan) bir kadının yardımıyla, genci kaldırıp bir mağaraya taşıdı. Orada bir ateş yaktılar.

    Artık Sarı Hamdi gözlerini aralamıştı. Kız ayağa kalkınca, ondan epey uzun boylu olduğunu gördü. Alnında bir sıra altın vardı. Saçlarının bilek kalınlığında örgüleri arkasında sarkıyor ve uzun boyuna rağmen, uçları topuklarını dövüyordu... Duruşundan ve öteki kadınla konuşuşundan emretmeye alışkın olduğu görülüyordu.

    Kızın saçları kumraldı, fakat gözleri ölüm gibi kapkaraydı. Kirpikleri de aynı renkte idi, fakat yelpazeler gibi yukarıya doğru kıvrılmıyorlar, ama yatay duruyor ve göz uçlarında birbirine karışıyorlardı.

    O kirpik kalabalığının kapkara çevresinin ipek gölgesinden, bakış öyle bir kuvvetle parlayıp fırlıyordu ki (genç korsanın dediğine göre) ona ok bile yetişemezdi. Kızın belini pırlantalı bir kuşak sarıyordu. Baldırları ve ayakları çıplaktı, fakat ayaklarında sahtiyan terlikler vardı. Öteki kadının elbisesi de pek farklı değildi; fakat daha kaba bir dokumadandı, kuşağında da elmaslar yoktu.

    İşte bu iki dişi, delikanlıya baktılar, yedirdiler, giydirdiler ve yumuşak özenleriyle çarçabuk dirilmesini sağladılar. Bunların hanımla hizmetçi oldukları belliydi. Kızın babası Kastelrossolu (Meis Adalı) Paho, Yunan Kiklad adalarında korsanlık ederek eni konu paralar toplamış ve gemiler geçidi olmayan sapa bir yerdeki ıssız adanın birinde bir ev yaptırmıştı. Angeliki adındaki bu kız, kart korsanın biricik çocuğu idi...

    Babası ona büyücek bir drahoma parası ayırmıştı. Ne var ki; kızın o tatlı gülümsemelerine kıyas drahoması bir hiç kalırdı.

    Kıza talip olanları (daha da iyisi çıkar diye) babası hep reddedegelmişti. Kız o akşam güneşin batmasına yakın uçurumun altındaki kumsalda hizmetçisiyle gezintiye çıkmıştı. İşte orada Sarı Hamdi'yi yarı boğulmuş bir halde bulmuştu. On yedi yaşındaki kız, onu hemen hemen çıplak görünce fena halde sarsılmıştı. Fakat ne de olsa, bu yabancıdan elinden gelen yardımı esirgememeliydi. Kız, gencin bir korsan olduğunu tahmin etmediği için, bir korsan olan babasının evine götüremezdi... Bundan böyle, ona hizmetçisinin yardımıyla mağarada bakmaya karar vermişti. Genç denizci sonunda o masmavi gözlerini açınca da kızın merhameti büsbütün artmıştı.

    Kız işte o zaman, delikanlıya döşek olsun diye evden kürklerini getirmiş ve ona giydirecek başka bir elbise bulamadığı için kendisinin ve hizmetçisinin üst fistanlarını vermişti.

    Ertesi sabah uğrayacaklarına söz vererek mağaradan ayrılırken, Hamdi (yorgunluğun sonucu) derin bir uykuya daldı. Kız, mağaranın ağzında durup arkaya baktı ve delikanlının kendisini adıyla çağırdığını sandı. Olur a, dilin yanıldığı gibi yüreğin de yanıldığı olur. Kız, o dakikada, adının delikanlı tarafından bilinmediğini unutmuştu. Angeliki mağaraya dönerek, genç korsanın alnını okşadı.

    O akşam kız, babasının evine düşünceli olarak döndü ve hizmetçisi Klio'ya bu işi bir sır olarak tutmasını tembih etti. Klio, kızdan beş on yaş daha büyük olduğu için bunun ne demek olduğunu hemen anladı.

    Ertesi sabah şafak henüz günü müjdelerken, Sarı Hamdi hâlâ ölü gibi uyumakta idi. Fakat Angeliki daha gözünü yummuş değildi. Yatağında bir taraftan bir tarafa dönmüş durmuştu. Gökteki ilk ağartı ile beraber gidip hizmetçisini uyandırmaya uğraştı. Klio homurdanarak bir türlü uyanmadıkça, kız kalkıp giyinmesinde ısrar etti. Angeliki güneş doğar ve batarken pek tatlı renkler yarattığını, çiylerle buğular örtüsü altında uyumuş olan dağlar ve denizlerin, geceyi bir yas giysisiymiş gibi bir tarafa atmalarını seyretmenin pek hoş olduğunu hizmetçiye anlattı. Nihayet Klio kalkıp giyindi. Hanım ve hizmetçi dışarıya çıkınca, deniz ufkundan doğmakta olan güneşle yüzyüze geldiler. Fakat genç kızın kızarışı güneşinkinden çok daha körpeydi. Ada güzeli, uçurumu hızlı adımlarla inerek mağaraya geldi. Delikanlı korsanın bir çocuk gibi uyumakta olduğunu gördü. Ona hızla, fakat aynı zamanda çekingenlikle yanaştı.

    Sabahın serin havasının üşütmemesi için onu iyice örttü ve üzerine sessizce eğilerek delikanlının hafif soluğunu âdeta içti. Bu esnada Klio, sepette getirdiği yumurta, yoğurt, tereyağı, kahve gibi şeyleri oracıkta yaktığı bir ateşte pişiriyordu. Hanımı gibi âşık olmadığı için habire esniyor ve havanın serinliği dolayısıyla ateşe sokuluyordu. Kahvaltı hazır oldu, fakat genç kız, delikanlıyı uyandırmamasını söyledi, işte bundan dolayı Klio bir posta daha yumurta pişirmek zorunda kaldı.

    Arşipel'de batı ufkunun bazen pembe müziği uzaktaki karlı dağlarda sönmeye gecikir a. Halikarnaslı korsanın üzgün yanaklarında da öylece hafif bir kızartı vardı. Tuzlu saçları daha hâlâ nemliydi. Kız üzerine eğildi. Delikanlı ana kucağındaki bir çocuk gibi uyumakta devam ediyordu. Gözlerini açtı. Yorgunluğu, biraz daha uyumayı kendisine bir zevk edecekti. Fakat gördüğü gülümser yüz, gözlerini tekrar kapamasına engel oldu.

    Kız konuşmaya başladı ve yanakları kızara kızara saf bir Jonia şivesiyle (gözleri, sözlerinden çok daha fazlasını anlatıyordu ya) onun pek yorgun olduğunu, konuşmamasını, fakat bir şeyler yemesini söyledi. Genç korsanın işittiği sanki bir kuş cıvıltısı idi. Acaba bir düş mü görüyorum? diye düşündü. Fakat ne var ki, Klio'nun pişirdiği taze yemeklerin kokusunu, aynı zamanda da içinde sanki yemekle dolmayacak bir iştah duydu. İşte bunlar düş değildi.

    Yemekten sonra, delikanlı kendisine getirilmiş olan cepken, şalvar ve kuşağı çarçabuk giydi. Kız, genç korsanın Rumcasının kıt olduğunu görünce, işi işaret diline döktü ve baş, el sallamaları, gülümsemeler ve anlatıcı bakış parıltılarıyla meramını anlatmaya çalıştı. O ıssız adada kız, kitap nedir bilmiyordu. Zaten bilseydi bile, delikanlının yüz çizgilerinde o kadar hoş ve tatlı bir sempati oluyordu ki, kitap açmasına gerek kalmayacaktı. Kız, gözlerinin her sorusuna delikanlının bakışında hızlı cevaplar buluyor ve dünyalarca sözün güç belirtebileceği anlamlar seziyordu. Göz, kaş, el, parmak ve kızın dudaklarından her çıkanı tekrarlamak sayesinde Sarı Hamdi kızın dilinden de çakmaya başladı. Fakat delikanlının asıl gönlüne aldığı şey, kızın dilinden çok güler yüzü idi.

    Yabancı bir dili (hele öğrenen de, öğretici de genç olurlarsa) dişi gözlerden ye dişi dudaklardan öğrenmek pek hoş oluyordu. Öğrenen yanlış yapmayınca, öğrenen de öğretici de birbirine öyle güzel gülümsüyorlardı. Yapılan yanlışlara da öyle içten gülüşüyorlardı ki; tadına doyum olmuyordu.

    İki genç yanlış yapılınca da yapılmayınca da gülümsemeye öylesine devam ediyorlardı ki, arada el sıkmalar ve masumca dudak dudağa gelmeler, gitgide sıklaşıyordu. Fakat bu arada güneş ışığı kadar genel duygular duyuyordu. Sözün kısası, ikisi de seviyor ve seviliyordu.

    İşte bundan dolayı kız her sabah erkenden mağaraya geliyordu. Fakat niyeti masumdu. Yavrusunu yuvada görmekten hoşlanan bir ana kuşun duygusuydu bu. Delikanlıyı uyur bulunca saçlarını okşuyor, üzerine eğiliyor, serin yaz melteminin güller üzerine estiği gibi korsanın güzel yüzüne soluyordu... Sarı Hamdi'nin gün geçtikçe gürbüzlüğü yerine geliyordu.

    Angeliki delikanlıyı artık kendi malı sayıyordu. Kendisine deniz tarafından gönderilen bir hazine, bir hediye, onun birinci ve belki de sonuncu sevgilisi değil miydi? Kız her gün mağarayı ziyaret ede ede aradan bir ay geçti. Sonunda babasının, başka başka adalara koyduğu gözcüler, ganimet dolu kayıkların Kefalonya'ya gitmek üzere Malea burnuna yaklaştıklarını bildirdiler. Paho da bunun üzerine denize açıldı. İşte o zaman kız, evli bir kadın gibi istediği yere gitmekte serbestti. Çünkü ne anası, ne dayısı, ne amcası ve ne de bir erkek kardeşi vardı. Bundan dolayı mağara ziyaretleri daha sıklaştı ve uzun sürdü. Korsan da, "bir gezintiye çıkalım mı?" diyecek kadar Rumca öğrenmişti.

    Orası dalga uğrağı ve denizaltı, vahşi bir ada idi. Dar kumsalların üzerinde göklere değen uçurumlar yükseliyordu... Bunların önündeki sığlıklar ve bankolar gemilerin yanaşmasına sert çekiyorlardı. Adanın iki üç koyu vardı. Bunlar sanki birer minyatür cennet idi. Onların ötesinde ise okyanus ufuklara renk, mavi bir çalkantı ve pırıltıydı.

    Uzun yaz günleri idi. Yunus balıklarının dönüp batışları, martıların çağırışları, eşsiz denizler, mavi göklere kadar ıssız ve sessizdi. İki genç kıyılar boyunca geziyorlardı. Bir gün parlak çakıl taşlarının, kumların ve deniz böcekleri kabuklarının üzerinde, epeyce yürüdükten sonra, yorgunluklarını gidermek üzere, ince kum döşemeli derin bir mağaraya girdiler.

    Uzakta mavileşen dağların ardında tostoparlak ve kıpkızıl bir güneş batmakta idi. İki genç kumlara oturarak kırmızı kırmızı ışıldayan denize baktılar. Sonra bir ayın doğuşunu seyrettiler... Daha sonra birbirinin gözlerine ışık veren gözlerine bakıştılar. Dudakları yaklaştı ve çiçeğe üşüşüp takıla kalan arılar gibi dudak dudağa kaldılar. O anda yürekleri yürek değil, fakat sanki koynunda bal yapan çiçeklerdi.

    Bu esnada Paho ele geçirdiği ganimetten memnun adasına dönüyordu.

    İki genç çok sevdikleri akşam vaktinde, batan güneşi seyre daldılar. Çünkü o an iki gencin birbirlerini ilk görmüş oldukları andı. Ne var ki, bir esintinin deniz yüzünde gezdirdiği bir ürperti gibi yüreklerinden hazin bir titreyiştir geçti. Bu duygu pencere kenarında asılı duran bir kemanın telleri arasından rüzgâr süzülürken, onların uzun uzun vıngıldamasına benziyordu. Angeliki derin derin içini çekti. Korsan ona bakınca gözlerinin ıslak olduğunu gördü. Güneşin batmasıyla sanki mutluluk günlerinin sonuncusu da geçiyordu. Ondan sonra ikisinin de gözleri uyku mahmurluğunda yüzdü. Kız aradan çok geçmeden korsanın kolunun altına kıvrılarak düşler ülkesine kaydı.

    Düşünde deniz kıyısındaki bir mağarada idi. Orası tam fok balıklarının gelip yuvalayacakları esrarengiz bir deniz iniydi. Sanki göz bebekleri kadar iri gözyaşları, salkım salkım donmuş stalaktik halinde tavanından sarkıyorlardı. Ayak ucunda da Sarı Hamdi (ıslak, soğuk ve cansız) ölü alnının etrafını saran deniz köpükleri kadar solgun uzanıyordu. Ne kadar gayret edip ovuyorsa da onun bir türlü yüreğini canlandırıp çarptıramıyordu. Rüzgâr da katıla katıla ağlarcasına esiyordu. Angeliki fal taşları gibi açılmış gözlerle Hamdi'ye bakarken, yavaş yavaş delikanlının yüzü bir buğuymuş gibi belli belirsiz oldu... Kız sarsılarak uyandı. Ne var ki, karşısında Hamdi'yi değil, fakat babasının yüzünü gördü. Onun gözleri pür dikkat kendilerinin üzerine dikilmişti. Çığlık salarak ayağa sıçradı ve gene bir çığlık salarak yere düştü.

    Babası dönmekte gecikmiş olduğu için onu artık kaybolmuş, ölmüş sanıyordu. Karşısında duran sanki babası değil, fakat babasının denizden çıkan hayaletiydi. Genç korsan da uyandı. 'Paho tehdit edici bir tavırla gence, "sen burada ne arıyorsun?" dedi ve ona doğru bir adım attı. Sarı Hamdı, öyle yapacağını hiç sezdirmeden ileri sıçrayarak Paho'nun yanında sarkan kılıcı kınından çekip aldı. Paho soğukkanlılıkla, "delikanlı, sen o silahı ver!" dedi. Fakat Angeliki, Hamdi'ye:

    "Bu adam babamdır. İkimizi kutsasın," dedi, fakat babasının dik dik bakmakta olduğunu görünce ona dönerek, "Sen bana istediğini yap, fakat bu delikanlıya dokunma" diye uyardı. Adam kızına baktı, fakat ona cevap vermedi.

    Genç korsana baktı. Sarı Hamdi kılıç elde çoğalacaklarını bildiği, muhakkak bildiği silahşörleri karşılamaya hazır bulunuyordu.

    Paho gene, "delikanlı, o silahı teslim et," diye tekrar etti. Genç korsan: "Bu silah teslim edilmek için yaratılmamıştır," dedi. Paho belinden piştovunu çekti, horozu kaldırdı ve çakmak taşına baktı. Beş adım kadar uzaktan Hamdi'nin göğsüne doğru tuttu. Fakat araya Angeliki atıldı, "Suç varsa benimdir. Bu delikanlı kıyılarımızı arayıp bulmuş değildir. Dalgalar onu diriden çok ölü bir halde buraya atmıştır. Senin çok çelik iradeli bir adam olduğunu bilirim. Fakat şimdi kızının da karar vermekteki kuvvetini sana göstereceğim," dedi. Biraz önce hep çocuk, hep gözyaşı, hep yalvarış ve ah ve vahtan ibaret olmuş olan kız, bir taş heykel gibi sert ve dik, kurşunu bekliyordu. Kız babasına, babası kızına meydan okuyordu. Paho tabancasının namlusunu yavaş yavaş indirdi ve beline soktu. Kızına uzun uzun baktı ve:

    "Ben bu genci kendisine kötülük etmek niyetiyle aramış değilim. Fakat onun bana yaptığı hakareti ölümle cezalandırmaktan vazgeçecek insanlar azdır. Fakat silahımı bana geri vermeli, yoksa başı bir gülle gibi yuvarlanır," dedi. Biraz durdu, sonra bir ıslık çaldı.

    Birdenbire tepelerinden tırnaklarına kadar silahlanmış otuz kırk kişi içeriye daldılar. Paho yaşından beklenmedik bir atiklikle kızını kollarıyla sıkı fıkı sararak bir kenara çekti. İçeri giren kalabalık onunla genç korsanın arasına girdiler. Kız boşu boşuna babasının ellerinden kurtulmaya çabaladı. Onun kolları büyük bir yılan gibi kızı dolam dolam sarıp sıkıyordu... Sarı Hamdi'nin elindeki kılıçsa ölüm felfeleği gibi çarkediyordu. Ne var ki, delikanlı göğsünden ve omzundan derince yaralanmıştı. Tam o sırada arkasına geçen birkaç silahşor, onu arkasından vurdular, denizci al kanlar içinde yere serildi. Kız inledi ve babasına karşı çabalaması da durdu. Çünkü bayılıp babasının kolları arasında başı, yağmurla dolmuş bir zambak gibi sarkakalmıştı... Sarı Hamdi, Paho'nun emriyle, Paho'nun perkendesine (brigantinine) taşındı.

    Kızsa günlerce hareketsiz uzandı. Nabzı pek seyrek ve zayıf atıyordu. Fakat ölmedi.

    En sonunda uyandı. Fakat bakışları sanki boştu... Tanıdıklarının yüzlerine, onları tanımadan uzun uzun bakıyor, bakışı unutulmuş bir şeyi hatırlamak istiyor ve onu arıyormuş gibi sağa sola kayıyordu. Hiç konuşmuyordu da, mezarlıktaki ölülerin arasından ayrılıp gelmiş olduğunun tek işareti soluğuydu. Babası konuşunca onu hiç duymamışmış gibi gözlerini yavaş yavaş ondan ayırıp başka tarafa bakıyordu. Ona türküleri söylediler. Dinlemiyordu bile. En çok sevdiği türküleri söylediler. Gözleri canlandı. Biraz önce olduğunu hatırladığı şeyler, belleğini ateş gibi yaktı ki, buğulan çözülen beyin ve gözlerinden yaşlar boşandı ve hıçkırarak ağladı.

    İşte ondan sonra can düşmanı imiş gibi önüne gelene çığlıklar salarak saldırıyordu. O da geçti. Bu kez üzerine bir durgunluk çöktü. Fakat babasını görmek istemiyordu. Onu görünce başını dizlerinin arasına gömüyor, tirtir titriyordu... İşte o sırada gözleri uykuya kapanmıyordu. Bir hafta kadar gece gündüz göz yummadı ve bir gün, onları bir daha açmamak üzere yavaş yavaş kapadı.

    Paho büyük perkendesine attırdığı Sarı Hamdi'nin yaralarının çabuk iyi edilmesi için emir üzerine emirler yağdırıyordu. Onun ölmemesini istiyordu. Yaraları iyi olur olmaz, onu gemisinin forsa koğuşuna zincirletti. Gemi seferde değil, fakat limanda demirliydi. Her gün gider genç korsanı kendi eli ile kamçılardı. Ona akla hayale gelmeyen işkenceler hazırlıyor ve "yavaş pişen kin aşı, daha tatlı olur," diyordu.

*
*   *   *

    Aylar geçmişti, artık Şali Adasında yapılmakta olan fırkatanın teknesi hemen hemen tamamlanmak üzere idi. Yalınkılıç gibi keskin bir tekne idi. Memleketlerine gitmiş olan on beş denizci ve savaşçı teker teker geri dönmüşlerdi. Gökova körfezinde Orak Adasının mağaralarında bırakılmış olan toplar, gülleler ve barutlar, dört tonluk sandalla kısım kısım Şali Adasına taşındı. Gece gündüz kılıç, arkebüz, top kullanma, nişan alma eğitimleri yapılıyordu. Toplarla ateş eğitimi yapmıyorlardı. Çünkü onların gürültüsü bütün körfezi sarsacak ve herkesi, "ne oluyoruz?" merakına düşürecekti. İki üç ay içinde en çabuk top salya edenler, en ustalıkla yelken kullananlar, en güzel kürek çekenler ayırt edildiler. Turgutca sanki heybetli bir donanmaya komuta ediyormuş gibi seviniyordu. En sonunda tekne kalafatlandı, boyandı ve denize sürüldü. Oralarda gürgen ağacı yoktu, fakat çamlar, hiç de gürgenden aşağı değildi.

    Körfezin çepçevre yüksek tepelerine, ne olur ne olmaz diye gözcüler dikilirdi. Bunların arasında Antalyalı Musa da vardı. Nöbeti bitinceye kadar yüksek bir hurma ağacının tepesine oturur, ufukları süzerdi. İçinden "Bu bizim Turgutca kaptanın ne ettiğine bir bak! Daha çocuk ama, şurada nöbet bekle dedi miydi, hiç iki-biri yok, insan saksağanmış gibi saatlerce ağaç tepesine tünüyor," diye düşünüyordu. Bir gün dürbününü deniz ufuklarında değil, fakat kara taraflarında gezdirdi. Ağaca yakın olan bir köy evinin avlusunda tezgâhının önünde oturup bez ören bir kızı arkasından gördü.

    Körfez kıyılarının köylerinin birkaçında kadınlar ve kızlar, fırkata için acele ile yelken bezleri dokuyorlardı. İşte bu kız mı, genç kadın mı, her ne ise onlardan biriydi. Kızın saçlarının iki kapkara örgüsü yerlerde sürünüyordu. Beli amma da inceydi, Musa içinden, "bu tarafı iyi, acaba ön tarafı nasıl ki? Maşallah lortalarına (saç örgülerine) diyecek yok... Skut'tan çok kalın halata benziyorlar," diye düşünürken, kız yerden bir şey almak üzere bir yana döndü. Yüzü, o peri masalı ülkesinde insanı tatlı kokusuyla büyüleyen taze açmış bir yaban gülü gibiydi. Kara gözleri de vahşi gazal bakışlıydı. Musa içinden "şeytana uyup zenneye bakış kaydırmamalı" dedi ve dürbünü gene ufka çevirdi. Fakat bomboş ufku seyretmekten bıktı.

    Ne var ki, içi çektiyse de inat etti ve dürbünü kızdan tarafa çevirmedi. Ona bakmakla sanki hırsızlık ettiğini sanıyordu.

    Kız her gün uzaktaki ağaca nöbetçinin birinin çıktığını görüyordu. Fakat uzaklığı dolayısıyla ağaçtaki bir insanın kendisini iyice seçemeyeceği için, avluda açık saçık gezmekte bir sakınca görmüyordu. Kız dürbünün ne olduğunu bilmiyordu. Ne var ki; Musa kızın yüzünü bir türlü aklından çıkaramıyordu. Aklından geçtikçe, "kızsa babasına, kadınsa Allah kocasına bağışlasın" diyordu. Fakat bir gün dayanamadı, 'keşke kız olsa da Allah bana bağışlasa" diyerek dürbünü o tarafa çevirdi. Fakat, "Vay anam!" diye bağırarak, dengesini yitirdi, hurma ağacının tepesinden yere düştü. Kız avludan nöbetçinin düştüğünü görmüştü. Hemen babasına seslenerek ağaca doğru koştu.

    Baba kız, kendinden geçmiş olan Musa'yı eve getirdiler. İki kemiği çıkmış ve bacağı da kırılmıştı.

    Köy çıkıkçısı kemikleri düzene koydu. Bu olaydan bir ay sonra Antalyalı Musa, Akçalanlı Sunayla evlendi.

    Bu düğünden beş gün sonra da Yoranlı Nuh'la Güvercinlikli Nimet evlendiler. Nuh, Nimet'i hurma ağacı tepesinden dürbünle görmemişti. Musa, Nuh'a "denizci dediğin eşini dürbünle bulur" dedikçe, Nuh da "hiç de değil, denizci dediğin karısını denizde bulur," diye cevap verirdi. Çünkü bir aylı gece Nuh, körfez kenarında bir başına bir çalı dibinde oturup da dalgaların üzerinde ayın ışıltısını seyrederken, önünden daracık koyun kumları üzerinde uzun boylu bir kadının yürüdüğünü gördü. Kadın kimse yok diye giysilerinden tamamen soyundu. Ak kadının arkasında idi? Kadın rüzgârda kapkara ve dimdik dineldi. Saçları arkasına doğru uçuyordu. Yavaş yavaş denize girdi. İki duvar gibi kayanın arasında idi. Solundaki kaya, gölgede olduğu için karanlıktı. Sağındaki ise gece ortası ayının bütün ışığı ile yanıyordu. Ondan salkım salkım yeşil ve al yosunlar sarkıyordu. Biraz sonra rüzgâr diner gibi oldu. Koyun durgunluğunu bir dalgacık olsun bozmuyordu. Martılar uyuyorlardı. Kadının belini ay ışığının ateş halkası sarıyordu. Gölgede suların yakamozları derinlerde gökkuşağı yaratıyordu. Sanki gökteki yıldızlar yağmur gibi yağıyorlardı da, pembe ve mavi yana sone diplere yavaş iniyordu.

    Kız denizden çıkıp giyindikten sonra Nuh, usulcacık peşine düştü ve onun köyde hangi eve girdiğine dikkat etti. Ondan sonra soruşturmalar, haber göndermeler oldu ve bütün bunlar iki gencin dünya evinde kavuşmalarıyla sona erdi. Köylerin bazı ihtiyarları, "Bu delikanlılar buralarda uzun zaman kalacak olurlarsa köylerde bizim gençlere kız bırakmayacaklar," dedikçe başka ihtiyarlar da, "Bizim gençler de ne duruyorlar?... Onlar da denize açılsınlar ve başka yerlerden kendilerine kız bulsunlar," diye cevaplıyorlardı. Gerçekten de Farilya, Sarılık, Gökçeler, Dirmil, Kızılağaç ve Gerenkuyu köylerinden yirmi beş kadar genç gelip, fırkataya tayfa yazılmak istediler. Bunları Turgutca kabul etti.

    Artık ayrılış günü yaklaşıyordu. Musa'yla Nuh evleneli bir ay oluyordu. Yeni evlenen kızlar, erkeklerin sergüzeştlerine katılarak denize açılmalarına engel olan cinsiyet farkına lanet ediyorlardı. Nuh fırkatada kürekçiliğe ayrılmıştı. Nimet'in babası balıkçı olduğu için, genç kadın mükemmel kürek çekebiliyor ve ağ örüyordu. Nuh'a:

    "Köylü gençlerini Turgutca fırkataya kabul ediyor... Ben erkek elbisesi giyerek gemiye gelemez miyim sanki? Seninle birlikte kürek topacına bir asıldık mıydı, alimallah gemiyi uçururuz," diyordu.

    Öteki:

    "Bırak sen de, sen beni deli mi sanıyorsun? Fırkatada kadının ne işi var? Gâvurlarla dalaştığımız zaman kan gövdeyi götürür. O zaman çığlıklar salarsın. Fare deliği bir paraya olur..." demesine kalmadan, kız:

    "Erkek değil misiniz? Dünyada kendinizden başka kabadayı yok sanırsınız. Ben tehlikede olsam sen nasıl yardıma koşarsan, sen tehlikede olduğun zaman da ben korku nedir tanımam. Dağ başındaki kulelerimizin mazgallarının arkasında gece gündüz tehlikede değil miyiz sanki? Ben bu yaşımda beş baskın gördüm. İlkinde annemin ateşlediği piştovları iki elimle doldurmaya yetişemiyordum. Kızgın namlular ellerimi yakıyordu. En iyisi seninle birlikte gelmek," diye anlatıyordu.

    Nuh:

    "İyi ama, o sarı saçları kesmek gerek," dedi.

    Kız:

    "Niye kesecekmişim? Başıma dolam dolam çörekler, üstüne de sarık sararım, yer bulursak gece çözer başına yastık yaparım," dedi.

    Ayrılık günü yaklaştıkça Nuh'un aklı da Nimet'i fırkataya almaya yatıyordu. Eh! Doğrusu saçları güzel yastık olurdu.

    Musa ise Suna'nın gelmek için yalvarmasına hep aynı kesinlikle "hayır, olmaz" diyor ve başka bir şey demiyordu. Suna'nın babası avcı idi. Babasının şurada burada işi çıkıp da ava gidemediği zaman şişhanesini Suna alır ve avlanırdı.. Onun için küçük topların birisine komuta eden Musa'ya çıraklık etmek istiyordu. Ona Musa "yahu Eğribozlu Murat'ı görmüyor musun? Karısı Güllüyü hiç yanında sefere mi alıyor?" dedikçe öteki:

    "Güllü nasıl gider? Üç dört yaşında bir, emzikte bir ve bir de karnında çocuğu var, nasıl gider?" diyordu.

    Musa: "Koy ki seni aldım. Yahu şu kadar ay sonrasında pruva ambarın (karnın) şişince ne yapacağız?" diye soruyordu. Aldığı cevap:

    "Sen ambarı doldur. Hem de o zamana kadar Allah kerim."

    Kız, Musa'nın izin vermeyeceğini anlayınca bu işi kendisi becermeyi kurdu. Musa gözcülük nöbetinde iken erkek elbiseleri giyerek ve babasının kılıcını kuşanarak, gelenleri kabul eden Eğribozlu Murat'ın yanına vardı. Kendisi, Antalyalı ve Musa'nın küçük kardeşi olduğu için Musa'ya topçu yamaklığı yapmak istediğini, ama Musa'nın "zaten dünyada iki kardeşiz, bari birimiz şehit giderse birimiz kalsın," diyerek gelmesine izin vermediğini anlattı.

    Murat, "hiç öyle şey mi olur? Sen hemen gel, biz ona söyler, kandırırız," dedi.

    Suna "sen onu bilmezsin. Ağabeyim çok dik kafalıdır, dediği dedik, koduğu koduktur. Siz onu kandıramazsınız. Benim gelebilmemin tek çaresi, geleceğimi onun bilmemesidir. Tam kalkacağımız zaman gizlice gemiye girer de, gemi kıyıdan iyice ayrıldıktan sonra ortaya çıkarsam, o artık ister istemez gelmeme razı olur," dedi.

    Murat, "doğrusu Musa böyle bir oyunu hak etti" dedi... Oracıkta bir plan kararlaştırdıktan sonra Suna çekilip gitti.

    Fırkatanın demir kaldıracağı gün geldi. Demir dipte takılı kaldıkça gemi bağımsız bir deniz yaratığı olamıyordu... Çünkü onu karaya bağlayan göbek bağı kopmadı demekti. Turgutca fırkatanın gündüz denize açılmasına taraftar değildi. Gece çıkacaklardı.

    Emirler verildi. Kürekler salya edilerek hep birden fişşt diye denize daldırıldı. Gemi ileri atılınca iki tarafa nurdan bir yakamoz saldı. Gök sanki ta yükseklerde duran bir okyanustu. Onun enince ve boyunca ışık takımadaları, yanıp sönüp pırıldırıyordu. Fırkatanın üzerindeki iki günlük ince bir ay, sanki pruva direğine takılmıştı. Göklerden denizlere yansıyan yıldız takımadaları arasında sanki fırkata çift kuyruklu yıldızdı. Gemi böylece karanlık Kalimnos'un uçurumlarını aştı. İşte o zaman açık denizlerin rüzgârına girdi. Turgutca herkesin içinden gelen sevinci kırmamak için kıç kasaradaki fenerlerin yakılmasına ve lombarların açılmalarına izin verdi. Fenerler ve lombar ağızları da kırmızı kırmızı yeniyorlardı. Şişen yelkenler işlerini o kadar sessizce görüyorlardı ki, nöbetçilerin birbirlerini çağırmaları olmasa, ortada bir çıt bile olmayacaktı. İstanköy de böylece aşıldı. Sancakta Nisires, iskelede Tillos Adaları geride bırakıldı. Artık Mandalyat körfezine dönmek mümkün değildi.

    İşte o zaman emrine verilen topun başında öteki korsanlarla gülüşerek konuşan Musa'nın önüne gelen Murat, gözleri keyifle parlayarak:

    "Sana bir topçu yamağı vereceğimi, fakat onun köyde işi olduğu için gemiye ancak son dakikada gelebileceğini söylemiştim ya," dedi. Sonra elini çırparak "Mehmet, gel!" diye bağırdı. Musa, Murat'ın bu içleri muziplikle gülen gözlerine bakarak bu hali neye yoracağını şaşırdı.

    Suna'dan ayrılışı acıklı olmuştu. Suna'nın rengi kireç gibi atmış ve gözlerinde bir korku peyda olmuştu. Musa, kadının bu halini korsanlık hayatında kendisinin karşılaşacağı tehlikelerin kadını ürkütmekte olduğuna vermişti. Ayrıldıktan sonra hatta "keşke izin verseydim de gelseydi" diye düşünmüştü. Denize açıldıkça ayrılışın acısı denizde bulunmanın sevinci tarafından yeniliyordu. Fakat ne de olsa için için bir sızısı vardı.

    Eğribozlu Murat'ın kendisine hoş bir azizlik etmek üzere olduğunu sezmişti. Murat, "Mehmet gel! deyince, faltaşları gibi açılmış gözlerle bu Mehmet her kimse, onun geleceği ambar ağzına doğru bakmıştı. Bir de orada kimi görsün? Sunayı... Haspaya erkek elbisesi amma da yakışmışti; Musa'nın erkek kardeşini çağırmış olduğunu sanan Murat, Musa'nın budalalaşan yüzünü görünce bir gülmedir tutturmuştu. Musa'ya:

    "İşte kardeşin Mehmet," diyordu.

    Musa ise, içinden "sanki iyi halt ettin," diye düşünüyor ve Sunaya baktıkça öfkesinden bütün kanı başını ve yüzünü harlıyordu. Musa'nın yüzü kızardıkça, Suna'nın rengi atıyor ve gözleri de korku ile doluyordu. Musa onun yabancı bir yerde, bunca erkeğin arasında yapayalnız kaldıktan başka, bir de (uğrunda bunca fedakârlığı sevine sevine göze alan) bu kızın, üstelik kendisinden korkmakta olduğunu görünce yüreği merhamet ve acı ile paralanır gibi oldu. Kollarını açarak, ta can evinden, "gel kardeşim Mehmet!" diye haykırdı.

    Bu sefer tepeden tırnağa kadar kızarmak sırası Suna'nındı. Sevincinin çıldırtıcı hızı ile, yere bir tekme vurunca havaya boşanıp, "efem!" (ağabeyim!) diye bir çığlık salarak Musa'nın kolları arasına düştü. Ötede Yoranlı Nuh'la Güvercinlikli Nimet yanyana bağdaş kurmuşlar, yavaş yavaş konuşuyorlardı.

    Nimet, "Baksana Nuh, eğer biz de bunlar gibi kardeş olsaydık, böylece kucaklaşırdık. Ne yazık ki kardeş değiliz," diyordu.

    Öteki, "Kardeş değil miyiz? Bak sana söyliyeyim, bu sefer bitinceye kadar karı koca değil, fakat iki kardeş kalacağız. Bunu böylece bil," dedi.

    "Peki öyle olsun. Fakat senin neye canın sıkılıyor?"

    "Nasıl sıkılmasın? Senin yanımda bulunman, benim gönül ferahlığı ile dövüşmeme engel olacak."

    "Hiç de değil, ben cılız ve zebun bir kadın değilim, nasıl senin yanında oturup kürek çekiyorsam, gâvurlarla (al takke ver külah) boğazlaştığın zaman gene öylece dövüşürüm... Allah göstermesin, şehit olursan, benim de seninle birlikte şehit olmama kim engel olur?"

    Köşede böyle konuşulurken selsirecinin (selsire, kemikten yapılmış denizci borusunun adıdır. Selsireci nöbet subayıdır. Yelkencinin emrindedir. Nöbetle yelkenleri kullanan postalara komuta eder) borusu öttü. Rahatçı posta ambara indi. Onun yerine de öteki posta güverteye iş başına çıktı.

    Turgutca'nın upuzun silueti dümencinin yanında, göğe karşı, kapkara dineliyordu. Aşağıdan Koca Yunusun ve başkalarının sesleri duyuluyordu. Lobudun mu, kılıcın mı, yahut baltanın mı daha iyi silah olduğunu tartışıyorlardı. Ambarda Musa ile Suna, Nuh'la Nimet birbirlerine sevgilerini fısıldıyorlardı. Turgutca'da bu ufak tefek sevgileri, sergüzeştleri ve tartışmaları dinleyecek kulak yoktu. Bunlar insanların hoş çocuklarının acı tatlı, fakat cana yakın oyuncakları idi. Turgutca bunların tamamen üstünde ve alın yazısının yolunda idi. Kişiliği artık meydana çıkıyordu. Dineldiği yerde hiç kımıldamıyor, sanki irade kuvvetiyle gecenin karanlığını delip yarını ve geleceği görmeye çalışıyordu. Acaba çocukken keçileri gütmek için çoban sopasını tutmuş olan elinin, bir gün gelip de imparatorlukları temellerinden sarsacağını seziyor muydu?

    Yanında duran serdümen, onun bir kaya parçası gibi durmakta olduğunu görünce, "Bu genç denize ne sorar? Ve deniz de bu gence ne cevap verir?" diye merak ediyordu.

    Bir aralık Turgutca'ya, "Ben geminin böylesine hiç rastgelmemiştim. Dümen kıl kadar oynatılınca sanki teknenin insan derisi ve duygusu varmış; dokunuş ve işaretten meram anlıyormuş gibi davranıyor. Ben kendi elimin parmaklarını bu kadar kolaylıkla kapayıp açamam. Dümen kullanmak âdeta bir zevk oluyor" dedi. Turgutca, geminin öyle olmasını sağlamak için, tekne çalımının nasıl olması gerektiğini buluncaya kadar, kaç gece sabahlara kadar göz yummayıp düşünmüş olduğunu hatırladı. Bu gemi bu düşüncelerin ödülü idi. İş ustalara kalınca, kaburgalara meyil verirlerken, "Biz bilmez miyiz? Eskiden beri töre böyledir. Bu kaburgalara bu meyil verilir," deyip hiçbir yeniliği kabul etmiyorlardı.

    Serdümenin sorusu Turgutca'yı dalmış olduğu düşüncelerden ayırdı, dar kamarasına giderek Endülüslüyü çağırdı. Yere bir harita sererek üstüne birlikte kapandılar. Turgutca harita üzerinde konuştukça Endülüslünün gözleri hayret ve hayranlıkla parlıyordu. Bunun üzerine dümenciye emir verildi. Gemi hafifçe rota değiştirdi ve pruvası, batıya, açık denizlere doğru yöneldi. Odabaşı (İkinci kaptan) Endülüslü olduğu için nöbete geçti. Fakat Turgutca'nın gözlerine uyku girmiyordu. Bir aralık aşağıya koğuşa gitti. Silahlar temiz ve yağlı olarak, herkesin başı ucunda alabandalara takılı duruyordu. Daha uyumamış olan birkaç kişi bağdaş kurmuşlar uyuyanları rahatsız etmemek için yavaş yavaş konuşuyorlardı.