TURGUT'UN TOPLARI,
AKDENİZ'DE GÜRLÜYOR


    Turgutca kayığa varınca Eğribozlu Murat'ı, Tahtabacak'ı ve Tahtabacak tarafından Halikarnas'tan getirtilen üç delikanlıyı, yani Koca Yunusu, Sarı Hamit'i, Ateş Yaşar'ı karavellada buldu. Eğribozlu Murat, alabandaya dayanmış, çocuğu koynunda kıyıda gözlerini silen karısı Güllüye "Vallahi de billahi de inşallah yakında geleceğim! Ağlama be! Haydi eve dön. Evde canın sıkılırsa Turgutcagillere taşın" diye bağırıyordu. Fakat üzgün olduğu belliydi.

    Tahtabacak da üzüntüsünü gizlemek için piştov patlatacakmış gibi kaşlarını çatıyor ve Turgutca'ya:

    "Yaraya en etkili ilaç kantoron çiçeği yağıdır. Ben Emine bacıya toplattırdım ve kendi elimle kaynattım. Dikkat et de, gemi yalpa vururken, şişe kırılmasın. Unutma! Yalpada nişanı al, güverte dümdüz olunca kibriti fınya deliğine değdir" diye, bir türlü öğüdün ve sözün arkasını getiremiyordu.

    On, on beş dakika sonra demir alma işareti verildi. Bir "Heyemola!" narası yükseldi. Tahtabacak acele ile çekilen sandalın içinde karaya götürülüyordu. Kaşları hâlâ çatık, sakalı titriyordu. Bir deniz türküsünün temposunda demir locaya alınıp bağlanıyor, gemi uçmak üzere olan bir kuşun kanat çırpması gibi yelkenlerini silkip açıyordu.

    Rüzgâr kıyıdandı. Yarım saat sonra Sıralovaz arkadaki ufka alçak bir dağ kalabalığı halinde sindi. Turgutca yaradılışının özgür göğü altında serbestti.

    Dünya artık onundu. Tuzlu rüzgârı, açık burun deliklerinden derin derin içine çekiyordu. Pupa yelken Çatal'ları, Leros'u aştılar. İskenderiye'ye doğru volta vurmaya koyuldular. Fakat rüzgâr, kesildi. Gemi, denizde bir gemi resmi imiş gibi günlerce kımıldamadı.

    Turgutca, nöbetçi olmadığı zaman baştan kıça geziyor, her topu, her kaplama tahtasını, her iskarmozu ayrı ayrı muayene ediyordu. Bu arada gemidekileri de tanımıştı. Kendisi, Eğribozlu Murat, üç Halikarnaslı ve evvelce gemide bulunan yedi tayfayla on iki denizci oluyorlardı. Topçubaşıları denizci değil, fakat kara topçusu idi. Gemi bir ambarlı idi. Başta ve kıçtaki dört büyük toptan başka her bordasında onar topu vardı. Bu toplardan başka kayıkta on beş kadar arkebüz vardı. Herkesin okları, yayları, kılıçları ve bazılarının fazla olarak baltaları, topuzları, kulaklı bıçak ve yatağanları vardı. En ağır savaş aleti, Halikarnaslı Koca Yunusun lobuduydu. Bu silah, iki ucu ağır topuzlu bir zincirdi. Yunus zinciri orta yerinden tutuyor ve iki topuzu başının üzerinde çark ettiriyordu. Fakat bu aleti kullanmak için Koca Yunus gibi iki buçuk arşın boyunda bir dev olmalı idi.

    Denize açıldıklarından on gün sonra kıble rüzgârı almaya başladı. Gemi gene güneye doğru voltaya çıktı. Öğle vakti ufukta bir gemi görüldü. Yanaşılınca onun Sen Jan şövalyeleri tarafından zaptedilmiş olan ve şimdi kendileri tarafından kullanılan hem kürek hem de (kadırgaları gibi Latin yelken değil) tam yelken kullanan bir gemi olduğu anlaşıldı. Kerim Ağa, on iki denizcisini kamarasına çağırdı ve gemiye saldırmak fikrinde olup olmadıklarını sordu.

    Koca Yunus hemen ortaya atılarak kendisi gemide bir başına da olsa hemen hücum edip evvel Allah kâfirin kayığını batıracağını o tok sesiyle ilan etti. Kendi dediklerine tamamen inandığı da söyleyiş tarzından besbelliydi. Onun meydan okuyucu heyecanının rüzgârına tutulan sekiz denizci de hemen ondan yana çıktılar. Turgutca, geminin boyuna göre, içinde birkaç yüz savaşçı olacağını, şimdi kıt rüzgârla hem yelkenlerini, hem de küreklerini kullanarak Kerim Ağanın kayığından daha güzel manevra edebileceğini söyledi. Bu taraflarda ve bu mevsimde kıble rüzgârının aksama doğru sertleşmesi ihtimalinin pek büyük olduğunu, bu takdirde Rodoslu geminin, küreklerini kullanamayacağını ve alt ambarda, su kesiminden az daha yüksekte olan borda toplarının lombarlarından dalgalar gireceği için onları da kapalı tutmak zorunda ve bundan dolayı da bordalarının alt toplarının muattal kalacağını söyledi. Bu duruma göre düşmana, olabildiğince geç vakit, uzak menzilden top ateşiyle dövüldükten, direkleri ve kürekleri kırılıp da alaşağı edildikten, savaşçısı çoksa, onlara da ağır zayiat verildikten sonra rampa edilmesi gerektiğini söyledi. Bu sefer bütün denizciler bir ağızdan ona hak verdiler. Turgutca:

    "Daha uzaktayız. Ona akşam vaktinden önce yanaşmak istemiyorsak yolumuzu kısmalıyız. Yani yelkenlerimizi camadana vurup kısaltmalıyız. Fakat biz bunu yapınca düşman korktuğumuzu sanacak. Belki de o zaman geri dönüp bize saldırır."

    Kerim Ağa: "Yelkenlerimizi toplamadan yolumuzu azaltmak için ne yapacağız?" dedi.

    Turgutca, "Şunu bunu iplerle bağlayarak, arkamızdan denizde sürükleriz. Kayık bizi çoktan görmüştür, eğer bize saldırmak niyetinde olsaydı hemen yol bozar, üstümüze davranırdı. Düşman savaşmak istemiyor, belki de savaşçıları az," diye anlattı.

    Koca variller ve ambar kapakları halatlarla sıkı sıkıya bağlanarak geminin kıçından denize atıldı. Onları suları köpürte köpürte çekiyordu. Geminin yolu hemen yarıya düştü.

    İki gemi, yani Sen Jan şövalyelerinin haçlı bayrağını taşıyanı önde ve Kerim Ağa'nın sancak göstermeyen yelkenlisi yedi mil arkada, İstanköy'ün güneyinde, bin yüz metre yüksekliğindeki yalçın dağların eteklerini kıyılayarak batıya doğru gidiyorlardı.

    Sen Jan tarikatının İtalyan şövalyelerinden Renato di Castel Fidardo, Patmos kalesinin üç aylık masraflarını karşılayacak olan sekiz yüz elli altın dukatı ve şatonun kumanyasını Rodos'tan Anunziata gemisine yüklenmiş ve Rodos'un Trianda iskelesinden uygun hava ile yola çıkmıştı. Yüz yirmi kürekçi forsadan başka, yalnız yüz elli savaşçı almıştı. Daha fazlasını almaya gerek yoktu. Çünkü şövalyeler oraların kıyılarını yakıp yıkarak ve denizde kendilerinden başka bayrak gezdirmeye kalkışanları hemen batırarak veya zaptederek dehşet salmışlardı. Sen Jan'ın haçlı bayrağını gören her gemi, yılıp kaçıyordu. Fakat daha fazla silahşor alması gerekseydi bile, şövalye Renato onları gene de almayacaktı. Çünkü her adada ve kıyının her önemli yerinde Sen Jan tarikatının kaleleri vardı. Dövüşmek zorunda kalmadan bunların birinden ötekine hoplamak pek kolaydı. Şövalye özellikle bu seferde kayığın pek kalabalık olmasını istemiyordu. Çünkü metresi Madamigella Maria del Piore de gemide bulunuyordu.

    Gerçekten Sen Jan şövalyeleri bekâr kalmak yeminini alıyorlardı. Fakat bu bekârlık andları, sırf şövalyelerin tarikata vakfettikleri emlaklarının miras olarak evlatlarına geçmemesi içindi. Ne var ki Sen Jan şövalyelerinden önce Templiler şövalyelerini yıkmış olan sefahat, şimdi Sen Jan'lılarda yayılmaya başlamıştı. Başta "Grand Maitre"ler, hemen hemen hepsinin birçok metresleri ve bir sürü de piçleri vardı. Piçler, babalarını "amca" diye, babalar da piçlerini "yeğenim," diye anıyorlardı.

    Şövalye Renato, geminin kıç kasarasındaki kamaralarını İtalyan ustalarına yaptırmıştı. Gemi kıçının bütün eni, birbirine açılan üç oda tarafından işgal ediliyordu. Savaşçılar ambarlarda birbirinin üzerinde sardalya istifi tıkılabilirlerdi. Fakat gemiye komuta edecek şövalyeye özgü geniş dairelerde dinlenme yer ve araçlarının hiçbiri eksik değildi. Çünkü orada şövalyenin, "amie"si, dairesi, bir komutana yaraşır vekar ve sadelikte değil, fakat hoppa bir kadının hoşuna gidecek yumuşak ipek yastıklar ve perdelerle, İtalyan üslubunda İtalyan lüksüylü süslenip püslenmişti.

    Öğle vakti idi. Şövalye en geniş kamarasının bir yanına uzanmış, Maria del Piore ise uzun sarı saçlarını çözmüş, ayakta duruyordu. Şövalye:

    "Bu sıcak havada neden elbisenle, rahatsız oluyorsun güzelim? Soyunsana!" dedi.

    Mariya da elbiselerini, birer birer çözüp yere düşürmeye başladı. Nihayet, tek örtüsü, kalan saçlarıyla dineliyordu. Şövalye el çırparak alkışladı.

    "Bravo! Bravo, proprio L'Afrodite di Boticelli." -Aferin, aferin, tıpkı Botiçelli'nin Afrodit'i- dedi.

    Tam o sırada kapı çalındı. Şövalye, her ne sebeple olursa olsun rahatsız edilmemesini sıkı sıkı tembih etmişti. Hangi edepsiz çalıyordu? Şövalye, Meryem Anaya ve dişi veya erkek ne kadar havari ve azize varsa topuna da bastı küfürü, sonra kadına "Siz rahatsız olmayınız, ben öteki odamın kapısından konuşurum," dedi.

    Dışarı çıkınca geminin ikinci subayı, ne milletten olduğu belirsiz bir geminin arkalarından pupa yelken gelmekte olduğunu söyledi. Şövalye dişlerinin arasından küfür ede ede yukarıya çıktı ve iki tayfanın dürbünlerle direk uçlarına çıkmalarını emretti. Gemiciler direğe tırmandılar. Şövalye yukarıdaki gemicilere iki avcunun arasından bağırarak, geminin ne milletten olduğunu sordu. Ta yukarıdan bir ses:

    "Karavellaya benziyor!" diye cevap verdi.

    "Bayrağı ne?"

    "Görünmüyor!"

    Şövalye, "Bu fena işte!" dedi. Sinirli sinirli şimdi kılıcının sapındaki sırmalı saçakları, sonra bıyık ve zımba sakalını çekiştirdi. Sonra yanındakilere, "Çatışacağız galiba!" dedi. Yukarıya, "Yolu nasıl?" diye sordu. Yukarıdan, "Bizden yollu" diye cevap verildi. Cunda yelkenlen de dahil, ne kadar yelken varsa hepsinin açılmasını emretti. Yelkenler açılınca direkleri öne eğildi. Gemi sulara daha fazla yaslandı. Biraz sonra arkalarından gelen gemi iyiden iyiye gözükmeye başladı. Şövalye, "Amma da yollu şey yahu! Dövüşmek zorunda kalacak gibiyiz. Topları hazırlayınız, herkes yerine," diye emirler vermeye başladı.

    Her topun başına dörder topçu, ikişer barut taşıyıcı toplandı. Gemi marangoz ve marangoz çırakları, kırılıp çatlayacak yerleri onarmak üzere aletleriyle yerlerine geldiler. Savaşçılar, savaş güvertesinde toplandılar, sekiz dokuz kişi de ellerindeki kum dolu kovalardan güvertelere kum serpiyorlardı. Bundan amaç gemiciler çıplak ayakla koşarken ayaklarının, dökülen kanlar dolayısıyla kaymaması idi.

    Şövalye Renato aşağıya indi ve Maria del Piore'ye, "Ah dostum, kısa bir süre için top sesleriyle rahatsız olacağa benziyorsunuz. Fakat önemsiz bir iş, yarım saat içinde hallediveririz; ondan sonra denizde sevişmenin, karadakinden daha hoş olduğunu birbirimize ispata devam ederiz," dedi.

    Sonra yanıbaşındaki kamarasına geçerek zırhlarının giydirilmesi için uşağını çağırdı. Zırhlarını giydi. Miğferlerinin tepesinden, Castel Fidardo hanedanının simgesi olan koca bir gümüş kuğu, boynunu yukarıya uzatıp öne bakıyordu.

    Halis Milano çeliğinden yapılma zırhlarını giydikten sonra gene dışarıya çıktı. Fakat peşlerindeki kayık pek arkalarında kalmıştı.

    Şövalye yanındakilere:

    "Galiba fazla yelken açmakla bu oyun bozan kayıktan uzaklaşıyoruz. Bize yetişemeyeceği anlaşıldı. Savaşmak zorunda değiliz, herkes yerli yerine dağılsın," dedi ve aşağıdaki Maria del Piore'nin yanına indi.

    Kerim Ağa'nın karavellasının yüksek kıç kasarasından Turgutca, ilk avına bakan genç kartal gibi kara ve derin gözlerini Rodoslu gemiden ayırmıyordu, içindeki deniz kurdu yavaş yavaş uyanıyordu. Zekâsı ve duygusu, o Rodoslu gemiyi zaptedeceğini kendisine müjdeliyordu.

    "Zaptedeceğini" yani, "kendisinin zaptedeceğini," dedik. Çünkü Turgutca'da kanun ve itaat nedir bilmez serazad insanların gözlerini hayranlıkla kamaştıran, onların güvencini hemen kendi şahsına bağlayan, yaradılış vergisi bir hüner, bir bilgi ve duygu vardı. Dimağının ve gönlünün bu büyüsü, başkalarının zaafını bile kendi iradesine göre yuğurup onlara en faydalı şekli veriyor ve başarıyı onların binlerce elleri, sanatları ve cesaretleriyle sağlıyordu. Turgutca kayığa birkaç hafta önce pek genç bir tayfa, bir gemici olarak girmişti. Fakat şimdi görünüşte gene bir gemici kalmış olmasıyla beraber, gerçekte karavellanın rütbesiz ve unvansız reisi idi.

    Turgutca, Rodosluya bakar dururken, birdenbire gülümsedi. Yanında duran Eğribozlu Murat'a:

    "Herif bizden korkuyor. Cunda yelkenleri fora etti. Rüzgâr da gitgide koyuyor. Bu gemi, ya Leros Adasındaki veya Patmos'daki kalelere gidiyordu. İstanköy burnunu dolaşır dolaşmaz dalına binmeliyiz," dedi.

    Güneşin batmasına bir buçuk saat kalınca Rodoslu, İstanköy'ün batı burnuna bir buçuk mil kadar yanaşmıştı. Kerim Ağa'nın gemisi ise onun iki buçuk mil arkasından geliyordu. Turgutca, Kerim Ağa'dan denizde sürüklenmekte olan ağırlıkların yarısının kaldırılmasının rica etti. Kerim Ağa'ya:

    "Rodoslu burnu dolaşır dolaşmaz artık bizi göremez, o zaman geri kalan ağırlıkları da kaldırırız. Herif burnu dolaştıktan bir çeyrek saat sonra biz de ona yakın mesafede burnu dolaşır ve meydana çıkar ve birdenbire ateş açarız," dedi.

    Biraz sonra Rodoslunun pruvası kuzeye doğru döndü. Turgutca, "Rüzgâr gitgide canlanıyor. Şimdi o burnun karantisine düşecek. Yolu kesilecek, biz ise tam yolla gideceğiz," dedi. O sırada Rodoslu burnu döndü. O zaman geminin kıçındaki bütün ağırlıklar kaldırıldı. İskele kıç omuzluğundan rüzgârı alan geminin baş sancak omuzluğu köpüklere gömülüyordu. Turgutca bir topçuların başına, bir Kerim Ağa'ya ve bir de serdümenin yanına koşuyordu, âdeta geminin canı olmuştu. Serdümene:

    "Burnun ucuna varır varmaz yekeyi birdenbire sancağa bas. Ben doğdum doğalı Sıralovaz'dan dikkat ederim. Burun sivridir. Şimdi de burnun iki yanında doğu rüzgârı esiyor. Burnu bir de kavanço edersen, burnun alt tarafında rüzgârdan aldığımız hızla yürür, burnun üst tarafındaki rüzgârı kaparız. Oysa adanın karantisi burnun açığına vurur; Rodoslu da mutlaka o karantinin rüzgârsızlığı içindedir. Çünkü burnu açıktan dolandı," diyordu. Serdümen bu genç korsanın dediğini doğru buluyordu: Ona "Sen merak etme, öyle yaparız, yalnız topçularımızın nişancılığına pek bel bağlayamıyorum," diyordu.

    Bu sefer Turgutca, Kerim Ağa ile birlikte topçuları gezdi. Baş kasaradaki ve iskele bordasındaki toplara zincir takıldı. Sancak bordasındakilere de gülle kondu.

    Aradan çok geçmeden burna varıldı. Serdümen tam istendiği gibi dümen kullandı. Rodoslu birdenbire göründü. Görünmesiyle beraber Kerim Ağa'nın baş kasarasındaki toplar ateş açtı. Fakat bu ateşte isabet yoktu. Turgutca hemen baş kasaraya koştu. Topçu -elinde yanmış kibrit,- yamak, çırak ve savaşçılara:

    "İnsan işbaşında iken konuşulmaz. İki keredir ateş ediyorum da vuramıyorum. Karışmayın hele siz," diyordu. Alnından terler akıyordu. Turgutca'yı görünce, gözlerinde bir sevinç parladı. Ona:

    "Sen, gündüzün gözlerinin iyi gördüğünü söylüyordun. Şimdi ispat et bakalım," dedi.

    Top dolu idi. Turgutca nişan aldı. Daha gemi burnun üst tarafındaki rüzgârı alamamıştı. Fakat rüzgârsız dalgaların üzerinde ağır ağır sallanıyordu. Turgutca top lombarlarından dikkatle düşmana bakarak, elindeki kibriti yavaş yavaş topun falya çanağına yanaştırıyordu. Herkes pür dikkat, göz kapaklarını bile kıpırdatmıyordu. Uyumakta olan koca top nerede ise uyandırılacaktı. Turgutca kibriti değdirdi. Topun ağzından ta uzaklara alev sıçradı. Koca top geri tepti ve zincirlerini şakırdatarak tarttı. Havayı yıldırım gibi yarıp uçan zincirler, Rodoslunun grandi direğini güvertenin biraz üstünden alaşağı etti. Gabya sereni, denize düşürken küreklere çarpıp sancak küreklerinin çoğunu saman çöpü imişler gibi kırdı. Bunu görenler bir mucizeyi seyretmekte olduklarını sandılar. Topçu hüngür hüngür ağlayarak Turgutca'yı alnından öptü. Turgutca gülerek ve ortadaki topun yanı başlarındaki iki topa işaret ederek, "Bunlar hazır mı?" diye sordu Hazır olduklarını duyunca onların da başına geçti. Çıraklar, ağzından hâlâ duman çıkan topu temizleyip silmeye koyuldular. Turgutca gene kibrit elde nişan alıyordu ve nişanı yalnız gözleriyle değil, gönlü ile ve bütün varlığı ile alıyordu. Öyleki; gözlerini kapasaydı bile düşmanı hemen hemen gönül arzusu ve o arzunun arayışı ile vuracak gibiydi. Toplardan gene alev dilleri fırladı. Bu sefer pruva direğinin üst çubuğu denize uçtu. Turgutca oradakilere:

    "Siz doldurunuz. Gemi dönüyor, ben iskele bordasındakilere koşup geleceğim," diye bağırdı.

    Bu arada düşmanın bordasında da birbiri arkasına duman bulutlan fırladı. Birkaç zincir parçası karavellanın sağında solunda, denizden minare boyu köpük sütunları kaldırdı. Kalkan sular bir an uzun uzun fısıldayarak denize düşüyorlardı. Turgutca içinden, "bunlar da galiba kuturu top atıyorlar," diye düşündü.

    Rodoslu rüzgâr tarafından yavaş yavaş açığa sürülerek artık karantiden çıkmış, dalgaların arasında inip çıkmaya başlamıştı. Burnun üst tarafından, yani Sıralovaz'la İstanköy arasındaki kanaldan şiddetle esen rüzgâr, gündüzün Gökova körfezinde toplanmış olan buğuları bulut bulut batıya sürüyordu. Karavellanın istediği gibi manevra etmesine karşılık Rodoslu zelzeleye tutulmuş koca bir ahşap yapı halinde yuvarlanıyordu.

    Güneş battı. Top ateşi, sisler ve denizin dalgaları üzerinde fişekler gibi aksediyor; üzerlerini kıpkızıl aydınlatıyordu. Her gürleyişin aksinde, etraftaki dağlar bir bir cevap veriyorlardı.

    O gece uzakta, Karabağ kuyılarında Turgutca'nın anasının işitip de, fırtınada şimşek sandığı gürültüler, Turgut Reis'in kendi eliyle düşmanın üzerinde birbiri arkasına boşalttığı güllelerdi.

    Düşman pek fena hırpalanmıştı, fakat karavella da bu işten tamamen hasarsız çıkmış değildi. Gerçi yelkenlerinin hiçbiri koparılıp tamamıyla denize uçmuş değildi, fakat bazıları rüzgârı tutmayacak surette kalbura dönmüş, çarmık ve apli iplerinin çoğu da koparılmıştı. Bundan başka beş altı şehit ve on kadar da gazi vardı.

    Güneş battıktan iki üç saat sonra karavella, Rodoslunun rüzgâr üstünden gelerek, büyük çatırdıyla onu rampa etti. Rodosluların maneviyatı bozulmuştu. Fakat karavellanın yanaşmakta olduğunu görünce sancak alabandalarında cesaretle toplandılar ve gemi yanaşınca hücuma kalkıştılar. Top sesi kesilmiş, artık oklar ıslık çalarak uçmaya, arkebüzler de patlamaya başlamışlardı. İki taraf boğazlaşırken, yukarıda gökte başka bir olay oluyordu. Kopmuş olan direk ucundan sarkan iplerin uçları direk sahanlığına alınmıştı. Turgutca ile dokuz denizci (şehit oldukları takdirde gemiyi kullanmaları için iki denizciyi geride bırakmışlardı) ve çevikliklerine güvenilir birkaç da savaşçı, bu iplerin uçlarına tutunarak ve sahanlığın kenarına bir tekme vurarak, saat rakkasının ucundaki ağırlıkmış gibi sallanınca, aşağıda dövüşen düşmanın başları üzerinden geçip onların arkasına, yani Rodoslunun güvertesinin iskele tarafına düştüler.

    Bunların ilk işleri forsa vardiyalarını bulmaktı. Bunların bulunmalarıyla haklarından gelinmeleri bir oldu. Bellerindeki forsa anahtarlarının ele geçmesiyle, forsaların çözülmesi de gecikmedi. Kürek çekmekle pazıları çelikleşmiş forsalar, kendilerini serbest bulunca zincir parçaları, demir çubukları gibi ellerine geçirebildikeri ağır şeylerle ve denizcilerle birlikte düşmana arkadan hücum ettiler.

    İşte o zaman Koca Yunusun lobudu, bir ölüm feleği kesilmiş ve şövalye Renato di Castel Fidardo'nun miğferine yanlamasına değince, halis Milano çeliğinden olan miğferden kıvılcımlar savrulmuş ve Fidardo hanedanının simgesi gümüş kuğu, soluğu Arşipel'in otuz kulaç derinliğinde almıştı. Gece ortasına doğru silah şakırtısı da sustu.

    Bu savaşın sonunda karavellanın eline ganimet olarak geçenler şunlardı. Fena yaralanmış olan Anunziata gemisi ve onun biri dört tonluk ve biri bir tonluk sandalları, yirmi üç top, sekiz kadar top güllesi, on yedi varil barut, yeni yedek yelkenler, bir sürü halat, gemi tamiri için gerekli aletler. Forsalardan başka seksen iki tutsak (ki bunların arasında yaralı olarak Renato di Castel Fidardo ile Maria del Piore de vardı), kılıç, balta, piştov ve arkebüz gibi bir sürü silah, Patmos kalesine gönderilmekte olan sekiz yüz elli altın dukat, bir sandık dolusu deri üzerine yapılmış haritalar, cetveller, pergeller ve pusulalar.

    Anunziata gemisiyle topları, gülleleri, barutları, yedek yelkenleri ve iki sandalı hep Kerim Ağa'nın payına düşüyordu. Ganimetin arta kalanı gemi sahibi, kaptanı, savaşçıları ve denizcileri arasında paylaşılacaktı. Kerim Ağa yararlılığı dolayısıyla Turgutca'ya -Öteki savaşçılar ve denizcilere kıyasla- daha büyük bir pay ayırmak istiyordu. Turgutca biri büyük top ve on varil barutla, harita, pusula ve pergelleri ihtiva eden sandığı istedi ve asıl ganimetten pay almaları reddetti. Kerim Ağa, "Bu topları nereye götürecek ve ne yapacaksın?" diye sorunca, Turgutca da:

    "Seferimiz hayırlısıyla sona ersin, söz Çeşme'ye dönerken, onları Gökova körfezinde bir adaya çıkarırız," dedi.

    Kerim Ağa, Turgutca'nın istediklerinin hepsini kendisine bağışladı ve hatta üstelik de para ve başka ganimetlerden payına düşeni kendisine verdi.

    Gece ortası sona eren savaşımın ertesi şafağı kuvvetli bir kuzey rüzgârı almıştı. O sularda beklemek tehlikeli olurdu. Çünkü top sesleri İstanköy ve Halikarnas'taki Petronium (sonradan Bodrum) kalelerinde duyulmuş olabilirdi. Bu takdirde oralarda savaş gemileri bulunuyor idiyseler, onların keşfine çıkacakları muhakkaktı. Diğer taraftan Yavuz Sultan Selim, Avrupa deniz kuvvetleriyle barış halinde olduğu için Osmanlı sularında korsan gemilerinin gezmelerini pek hoş görmüyordu. İşte bundan dolayı Anunziata'daki toplar, malzemeler ve forsalar çarçabuk karavellaya taşındı. Düşman gemisinin yedek yelkenleriyle karavellanın yelkenleri onarıldı. Anunziata gemisi gayrimeskûn Pserimo Adasının kıyısında on kulaç suda batırıldı. Sonra Rodos'un batı açıklarına dümen tutuldu. On iki saat sonra Rodos Adası karavellanın iskele açığında ufukta eriyip kayboldu. Fakat kuzey rüzgârı kesilerek deniz cam gibi dümdüz kaldı. Beş gün beş gece rüzgâr beklenildi. Bu esnada hiçbir taraftan yelkenli görülmedi.

    Fakat bu beş gün tamamen olaysız geçmedi. Forsaların arasında otuz beş kadar Türk ve bir de ihtiyar bir Endülüslü vardı. O Kerim Ağa'ya çıkarak kollarını, göğsünü ve dizlerini gösterdi. Bileğinden dolana dolana omzuna çıkan derin bir yaranın izleri vardı. Göğsü ve kalçaları da delik deşik edilmişti ve "Görüyorsunuz ya, işte bunlar Bilinsiye (Şimdi Valencia) Engizisyon mahkemesinin emriyle yapılan işkencelerin izleridir. Bu yaralar şimdi kapanıp iyi olmuşlardır. Fakat o işkencelerin gönlümde açtığı yaralar hiç kapanacağa benzemiyor.

    Biz iki kardeş Bilinsiye'de deniz haritaları ve 'Beytüibrah'lar, -Siz onlara Türkçe pusula diyorsunuz- yapıyorduk. Bizim yaptığımız haritalar dünyanın en güzellerindendi. Hatta Vasco do Gama adında biri, adam göndererek bizden Hindistan'ın haritalarını aldı ve oraya gitti. Haritalarda tül ve arz hatları sık sık gösterilmişti. Evet, bu harita ve pusulaları satmak için yapıyorduk. Fakat asıl amacımız bilgimizi çoğaltmak, araştırmak, her an ortaya daha mükemmel eserler koymaktı. Buluşlarımızı Tetuan'daki Bahriye Mektebine bildiriyorduk. Maddeten sıkıntı çekiyor idiysek de, gene işimizden zevk alıyorduk. Fakat İspanyollar şehri ele geçirdiler, birçok kadın, çoluk çocuğu gözlerimizin önünde kestiler. Geceleri şehir varoşlarına çakallar ve köpekler uluyarak geliyorlar ve insan kafataslarını kıtır kıtır yiyorlardı. Bizi -yani ben ve kardeşimi- öldürmediler, bize, siz haritalar, pusulalar yapacaksınız, dediler. Keşke öldürselerdi. Fakat Hıristiyan olacaksınız, dediler. 'Kabul edemeyiz. Biz dinimize inanıyoruz, nasıl olur da inanmıyoruz deriz?' dedik. Bizi damla işkencesine koydular. Başlarımızı tıraş ettikten sonra, dimdik olarak bir duvara bağladılar. Başımıza kısa aralıklarla bir su damlası damlıyordu. Yarım saate varmazdan önce her damla, sanki tepemize indirilen ağır bir balyoz gibi, başımızı ağrıtıyordu. Keşke balyoz vursalardı, bir vuruşta ölür kurtulurduk. Ben dayandım, fakat kardeşim çıldırdı, bağıra bağıra öldü. Sesi hâlâ kulağımda.

    Ondan sonra bana başka başka işkence aletleri tatbik ettiler. Bakınız din kardeşlerim. İşte hâlâ utanıyorum. Siz beni bağışlayın. İşte ondan sonra hayatımın tek amacı İspanya'dan kaçmak oldu. Beş ay sonra idi. Yaralarım henüz kapanmıştı. Osmanlı korsanları bir akın yaptılar. İşte o zaman yakayı kurtardım. Onlara harita yaptım. Onların da Piri Reis tarafından yapılmış haritaları vardı. Beş altı yıl beraberce denizlerde gezdik. Kemal Reis'in bir kalitasında odabaşı (ikinci kaptan, haritayı pusulayı kullanır) idim. Cebelitarık'ı aşıp Atlas Okyanusuna daldık. Kanarya Adalarına vardık. On dört gemi olarak dönüyorduk. Korkunç bir fırtınaya tutulduk. Birbirimizi kaybettik. Bizim gemi Portekiz kıyılarına çarptı. Birkaç kişi kurtulduk. Fakat tutsak olduk.

    Portekizli San Jan şövalyelerinin birisi beni forsa olarak Rodos'a götürdü. İşte şimdi buradayım. Odabaşıya ihtiyacınız varsa, size hizmet edeyim. Bu suretle kumanyanızı boşu boşuna yememiş olurum," dedi.

    İşte bu adam Turgutca'nın arayıp da bulamadığı bir kimseydi. İkisi de harita ve pusulaların üzerine saatlerce abanıyorlardı. Turgutca okuyup yazmayı öğrenmek için değil, fakat haritaları öğrenmek için Endülüslü odabaşından Türkçe okuma yazma öğreniyordu.

    Bu rüzgârsız günlerde gemide bir de cinayet oldu. Forsalar arasında ağır suçlar işlemiş birçok İtalyan ve İspanyol ve Portekizli vardı. Bunlar Papa tarafından Sen Jan tarikatına hediye edilmişlerdi. Bunların hepsi de ambara tıkılmışlardı. Maria del Piore de Anunziata'nın kaptan köşkünde bulunduktan sonra sorguya çekilmişlerdi. Kadın, Renato di Castel Fidardo'nun ölmediğini anlayınca, onun sevgilisi olduğunu, şövalyenin onu ve kendisini kurtarmak için büyük bir toplamı bulan bir diyeti vermeye razı olacağını söylemişti.

    Bunları söylerken Maria del Piore, önceleri fahişelik etmiş olduğunu gizlemişti. Çünkü kendisine göre, Şövalye Renato ile evlenebilmesi ve böylelikle İtalya'nın en onurlu bir sigortası olabilmesi için bir kadında varlığı elzem olan bütün vasıflara malikti.

    O zamanın ruhani kanunlarında ve sosyal geleneklerinde yan rahip olan Kont Renato'nun -el verir ki karısını 'dostum' ve ondan olacak çocuğu da 'yeğenim' diye ansın- Maria ile evlenmesine bir engel yoktur. Evet fahişeliği büyük bir engeldi. Fakat bunu kont bilmiyordu. Hem de şu da vardı. Bu engel, o zaman Avrupa'sında en yüksek mevkilere çıkmış olan kadınlar tarafından hiç yokmuş gibi aşılmıştı. Zaten bu kadar anlı şanlı bir şövalyenin metresi olmak bile, genelevlerinin büyük bir kısmının atlatılmış olduğunu gösterirdi. Fakat bittabi Cenova'nın genelevlerinin ürünü olduğunun kont tarafından bilinmemesi daha iyi olurdu. Zaten nereden bilecekti de? Kerim Ağa, Maria'yı sorguya çektikten sonra, onu da öteki Hıristiyan tutsakların bulunduğu ambara göndermek üzere emir vermişti. Fakat kadın kontun yanına gitmek istemişti.

    Ne var ki kont, Koca Yunus'un lobudundan dolayı ağır yaralı olduğu için ambarın yanında bir çeşit kiler gibi kullanılan ve şimdilik boş duran bir kamaraya konulmuştu. Kendisine baksınlar diye yanına da (yaradan, bereden çakar olduklarını ileri süren) Escarmuccio ve Graffiacan adlı iki forsa verilmişti. Maria içeri girer girmez, Graffiacan'ın gözleri hayretten yuvalarından uğrar gibi olmuştu.

    'Sen ha? Sen? Vay gidi orospu!' diye bağırmıştı.

    Kadın ufak bir sarsıntıdan sonra kendini toplamış, Escarmuccio'nun yanına sokularak, 'beni bu caniden kurtarınız!' diye yalvarmıştı. İriyarı ve güçlü kuvvetli bir adam olan Escarmuccio bu güzel kadının gelip de sıcak sıcak göğsüne sokuluşundan pek hoşlandı. Kadın, onun koltuğunun altına sığınırken, sözümona korkudan gelen bir farkına varmazlıkla, kalkmış olan etekliğini indirmeyi ve bembeyaz kalçalarını örtmeyi unutmuştu. Graffiacan Escarmuccio'ya:

    'Sen bunun ne tehlikeli bir orospu olduğunu biliyor musun? Cenova lağımlarından çıkma bir genelevde iken oraya gelen denizcilerin parasını çaldığı için birkaç kere hapishaneye girdi. Ben o sıralarda hapishane gardiyanı idim. Sonra işi büyüttü. Bir gece geneleve gelen bir tüccarı öldürüp parasını alıp kaçtı. Fakat yakalayıp hapishaneye getirdiler. Birkaç gün sonra muhakeme edilecekti. Her gece gardiyanlar içinden birimiz hapishanede nöbetçi kalıyorduk. Nöbetçi olduğum bir akşam, bana çarşıdan şarap almamı söyledi. Parasını ver dedim. Bana bolca para verdi. Eh, malum ya, zengin değiliz. Şarabı alıp ona getirdim. Gene gece nöbetçisi olacağım bir gün, beni hücresine çağırdı. Bana geçen hafta getirmiş olduğun şarap hiç iyi değildi. Bugün daha iyisini getir, hem de bana ipekli bir elbise al, dedi. Ben, peşin parayı sökül dedim. Bana, ne merak ediyorsun, parasını veririm, yalnız sana bir diyeceğim var. Sana bunca para verdikten sonra döşeğimde tahtakurusu bulunmamalı, değil mi? dedi. Kan tepeme sıçradı. Ben hırsız mıyım yahu? Çarşaflarını evde yıkatıp getiriyordum. Tahtakurusu olamaz, şilte yepyeni, çarşaflar kar gibi beyaz, tiril tiril, dedim. O zaman ne yapsın istersin? Tahtakurusu olmasa kaşınır mıyım? Bak ısırdıkları yerleri sana göstereyim dedi. Çarşafların altından ayağını, bacağını, budunu çıkardı ve kalçasının iç tarafını göstererek muayene etmemi söyledi. Eh! Ben de haremağası değil, erkeğim a. Kalçasında ne tahtakurusu , ne de pire ısırığı görmedim!... Hele biraz daha kaldır da bir bakalım, ısırık var mı? dedim. Fakat kaltak bir silkinişte etekliğini indirdi. Bana, sen göremiyorsun ama, ben kaşınıp duruyorum. Sen bol bol şarap, bir de elbiseyi getirirsen ben sana borcumu öderim, dedi. Kanım tepemde fırıl fırıl dönüyordu. Fakat kendime, aklını başına topla Graffiacan, yoksa hapı yutarsın, dedim. Ama işte bacağını o zaman bana gösterdiği gibi şimdi de sana gösteren şu kaltağa, sen ilk önce paraları say. Hapishanede veresiye yoktur. Buranın töresi böyle, dedim. Ondan sonra sana elbiseleri alırım, dedim. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadının ne demek istediğinden emin değildim. Ondan neler umduğumu da belli etmek istemiyordum. Bana getirdiklerinin ilk önce değerini ödeyeceğim, zaten bugün keyfimce ödemenin iştahlısıyım. Birkaç da şerbetli pastalar getir. Burada gece bile sinekler eksik olmuyor, pastaları duvarlara çarparız da sinekler üzerlerine toplanırlar. Bizi rahatsız etmezler. Şarap bol olsun, unutma ha! dedi. Eh! Neşelendim doğrusu. Tok tok güldüm. Ne eşekmişim. Ben de tıpkı vızıldayarak şekerli bir lokmadan ayrılmayan sineğe benziyordum. Ona istediklerini getireceğimi ve akşam bütün hücreleri kilitledikten sonra kendisine uğrayacağımı söyledim. Ayrılırken arkamdan gene, şarabı iyisinden al! Elbiseleri de unutma! diye bağırdı. Gece olunca bütün koğuşları kilitledim. Bunun hücresine vardım. İçtik, eğlendik. Hakikaten de çok iyi bir şarap almışım ki, bir aralık kendimden geçmişim. Eyvah kuş kafesten uçmuştu. İşte bu kaltak, beni sarhoş edip sızdırdıktan sonra, belimden anahtarları almış, getirdiğim elbiseleri giymiş. Kapıdaki nöbetçiyi de aldatmış. Bu sefer onun yerine ben mahkemeye çıktım. Yediğim dayağı bir ben bilirim, bir de Allah! Beni on sene forsalığa mahkûm ettiler. Beş yıldır kürek çekiyorum. Şimdi de kurtulduk mu sanki? Kim bilir bu Türkler bizlere neler edecekler? A kaltak, madem ki kaçacaktın, beni de uyandırsaydın ya! Birlikte kaçardık," diye ateşli ateşli anlatıyordu. Maria'nın bütün derdi, bu sözlerin yaralı kont tarafından duyulmaması idi. Âdeta, onu kendinden geçecek bir surette yaralayana karşı şükran duyuyordu.

    Bunlar anlatılırken Maria, Escarmuccio'ya gövdesinin sıcaklığını iyice duyuracak surette sokuluyor ve kulağına sık sık "yalan söylüyor, yalan söylüyor, namusuma tecavüz edecekti, onun için muhakeme edildi" diye fısıldıyordu.

    Elinden gelseydi Graffiacan, Maria'ya saldırıp onu boğacaktı. Lakin Escarmuccio'nun sözlerine hiç iltifat etmemekte olduğunu görüyordu.

    O gece hava sıcaktı. İpince bir yeni ay batı ufkuna yavaş yavaş batmıştı. Aşağıda sıcaktan bunalan bazı korsanlar ve savaşçılar, döşeklerini alıp güverteye çıktılar. Halikarnaslı Ateş Yaşar dimdik dümende idi. Birdenbire Koca Yunus'un yattığı yerin altında bir kadının, "imdat, namusuma tecavüz ediyorlar, canıma kıyıyorlar!" diye çığlığı geceyi kamçı gibi biçti.

    Koca Yunus, "Bu ne? Bu kadın ne söylüyor?" diye ayağa fırladı. İtalyanca bilenler tercüme ettiler. Koca Yunus'la birçok savaşçı, aşağıya davrandılar. Kadınlar Escarmuccio'yu tutarak Kerim Ağa'ya götürdüler. Tatlı uykusundan uyandırılan Kerim Ağa, onların Endülüslü odabaşıya götürülmesini, neler yapılacağını onun bildiğini söyledi.

    Önde Koca Yunus, arkada birkaç kişinin arasında Maria, onun da arkasında birçok savaşçının arasında Escarmuccio, odabaşının kamarasına doğru yürüdüler.

    Odabaşı ile Turgutca, ellerinde pergeller ve cetveller, beziryağı kandilinin ışığında bir haritanın üzerine çömelip daireler çiziyorlar, kerterizler alıyorlardı. Kamaraya Koca Yunus girdi. Gördüklerini anlatmaya başladı.

    "Ben tam ambar kapaklarımı (göz kapaklarımı) kapamıştım ki, gâvur zennesinin sesi 'Alesta tiramola! Diriça bomba!' gibi çığlık saldı.

    Ben ne demek istediğini sancak ve iskelemdeki arkadaşlara sordum. Kadına tecavüz ediyorlarmış, o da bağırmış. Biz koşarak odasına vardığımızda kadının yanında, Escarmuccio adlı, ayı gibi bir gâvur vardı. Gözleri kan çanağına dönmüş, elindeki kamanın ucundan omzuna kadar al kanlara belenmiş, babası tutmuş derviş gibi ortada zıp zıp hopluyordu. Pruvasının iskele omuzluğuna (yüzünün sol yanağına) bir tek tokatla aklını başına getirdim. Herifte kama çıktığına göre, bunlar iyi yoklanmamış demektir. Sonra tokatlamış olduğum koca gâvurun önünde, onun bıçakladığı adam yatıyordu. Herif o kadar çusu yapmıştı ki (kan kaybetmişti ki) çoktan öteki dünya burnunu kavanço etmişti. (Öteki dünyaya göç etmişti.) İşte benim gördüğüm bu kadar."

    Endülüslü, Maria'nın kamaraya girmesini söyledi. Graffiacan'ın yarasından akan kanların üzerinde yürümüş olduğu için Maria'nın çıplak beyaz ayaklarının altların kıpkırmızı kandı ve kamarada kıpkırmızı kan lekeleri bırakıyordu. Ona eşiğin dışında durması emredildi.

    Maria, heyecanlı bir sesle "tam uykuya vardığım zaman", Escarmuccio'yu göstererek, "işte bu adam namusuma tecavüz etmek üzere üstüme davrandı." Bunu duyan Escarmuccio, küfürler ederek, "yalan söylüyor. Ben, herifi öldür de sana teslim olacağım, dedi ben de öldürdüm," diye bağırdı. Maria, "Hayır, bu tecavüz etti. Graffiacan beni korumaya kalkıştı. O zaman bu adam ona kamasını sapladı," dedi. Endülüslü, Koca Yunusa "Kontun karısı olduğunu ileri süren bu karıyı gene kocasının yanına götürün. Ona baksın. Bu herifi de zincire vurup öteki esirlerin arasına koyun. Bunların arasındaki namus ve cinayet davaları bizi ilgilendirmez," dedi. Sonra Escarmuccio'ya dönerek İtalyanca "bak, buradaki düzeni bir daha bozarsan, hemen seren ucunda sallanırsın. Sana değil, seni asmakta kullanılacak ipe acırım" dedi.

    Oradakilere "götürün bunları!" diye emretti. Gene Turgutca ile birlikte haritaların üzerine eğildiler.

    Ertesi günü sabahleyin rüzgâr kuzeyden mavi mavi esmeye başladı. Anunziata'nın yedek yelkenlerinin bezi ile onarılan karavellanın donanımı güneşte pırıl pırıl parlıyordu. Gemi İskenderiye yolunu tuttu. Gemiye Turgutca komuta ediyordu. Bir aralık Endülüslüye, "Bu ustalığı sizin sayenizde elde ettim," dedi. Oda:

    "A oğlum, anladığıma göre Anunziata ile savaşı sen yönetmeseydin, ben daha hâlâ o geminin forsa koğuşunda kürek çekmekte olacaktım," diye cevap verdi.

    Gemi İskenderiye'ye varınca Kerim Ağa getirdiği eşyayı kârla elden çıkarttı ve tutsakları da tutsak pazarında iyi fiyata sattı. Çeşme ve İzmir'e götürmek üzere, orada hurma ve başka mahsulleri gemiye yükletti. Turgutca da Endülüslünün yardımıyla Sıralovaz'dan getirdiği kılıçları satıp savdı. İskenderiye, Oruç ve Hızır Reis'lerin Kuzey Afrika kıyılarındaki basanlarının öyküleriyle çalkalanıyordu.

    Her ne kadar Kerim Ağa'nın işleri bitmiş ve gemi de yüklenmiş bulunuyor idiyse de, artık tamamen iyileşen Kont Renato di Castel Fidardo ile Maria'nın fidyei necatlarının (kurtuluş akçalarının) İskenderiye'ye varabilmesi için bir buçuk ay kadar beklemek zorunda kaldılar? Sonunda kontun kurtuluş parası da gelip pay edilince sert bir keşişleme yeli ile Anadolu kıyısına dümen tutuldu. Yolda ta Marmaris açıklarına kadar hiçbir gemiye rastgelinmedi. Yalnız Marmaris açıklarında küçük bir kırlangıca rastladılar. Karavelladan kaçmak istedi. Fakat canlı rüzgârda karavella ona kolayca yetişti. Bir gomin mesafeden, gemi borusu ile ona orsa alabanda etmesi ve yelkenleri mayna etmesi emri verildi. Kırlangıç bunun ne demek olduğunu pek çabuk anladı. Karavellanın bordasındaki bir sıra top namlularının kara ağızları pek korkunçlaştılar. Bir tek borda ateşiyle küçük kırlangıcın bin parça olmayan bir tek tahtası kalmazdı. Teslim oldu. Esirler karavellaya alındılar. Küçük gemiye Halikarnaslı Sarı Hamdi Reis ve öteki denizcilerden de üç kişi tayfa tayin edildi. Kırlangıç, karavellanın dümen suyunca yarım mil arkadan geliyordu.

    Geceleyin iki gemi Sömbeki ve Datça Yarımadasının arasında iken göğün kenarında yaslı bir bulut göründü. Biraz sonra, sanki denizin üzerine kapkara ve alçak bir çadır gerildi. İlk önce hazin inleyen rüzgâr, koydukça koydu. Karavella çıldırır gibi oldu. Az kalsın ambardaki toplar zincirlerini kıracaklardı. Denizci olmayan savaşçılar, battıklarını sanarak birbirleriyle helâllaşıyorlardı. Bu hal sabaha kadar sürdü. Şafaktan biraz önce rüzgâr kesildi. Gün doğdu. Fakat pek hoş bir saka yapmış gibi en şen mavisiyle gülen denizin yüzünde kırlangıç görünmüyordu. Küçük gemi mutlaka batmıştı. Karavelladakiler Kerim Ağa'nın kamarasında toplanarak birkaç gün önce ölmüş olan arkadaşlarının ruhlarına fatihalar okudular.

    Yoluna devam eden karavella, Krio burnunu dolaşıp da Gökova körfezine girince, Datça Yarımadasına kıyıladı. Yirmi mil ilerledikten sonra kuzeye dümen tuttu? Çünkü Halikarnaslı Koca Yunus ile Ateş Yaşar, her tarafını ezbere bildikleri Orak Adasına, Turgutca'nın top, gülle ve barut varillerini çıkardılar. Dört tonluk sandalla bu iş kolaylıkla başarıldı. Gemiler, demir alev ve Halikarnas'ta Petronium (Bodrum) kalesinden, bir de îstanköy şatosundan görünmemek üzere güneye rota tuttu. İstanköy Adasının arkasından dolaştı ve bu ada ile Kalimnos Adası arasında Sıralovaz'a vardı.

    Turgutca, Koca Yunus ve Ateş Yaşar'la Eğribozlu Murat, Gümüşlük limanına çıktılar. Geminin kıyıya yanaşmakta olduğunu gören halk kıyıya üşüşmüştü. Turgutca'nın annesi ve babası, Murat'ın karısı Güllü bunların arasında idiler. Turgutca kalabalığın arasında Tahtabacak'ı aramış, fakat görememişti. İhtiyar deniz kurdu, bir ay kadar önce birkaç çapulcu tarafından yapılan bir akında şehit olmuştu.

    Geceleri Sıralovaz kıyılarında savunma tertibatının alındığını bilen Mavroyani adında bir çapulcu, gündüz hırsızlamadan gelirse gümelice yağma malına el koyabileceğini sanarak, kıyının ıssız bir noktasına çıkmış, fakat orada Tahtabacak'ı önünde bulmuş. Üzerine ateş etmişler. Gövdesini tutturamamışlar, fakat kol değneğini kırmışlar. İhtiyar da o zaman yere düşmüş. Fakat üzerine davrananların ikisini piştovla yere serdikten sonra, tabancaları düşmanın eline geçmesin diye, onları arkasındaki sık çalılığın içine fırlatmış, sonra çatal palasını çekmiş. Fakat birisi arkasından yetişip, koca bir kamayı hart diye sapına kadar sırtına saplamışmış. İhtiyarı orada parçalayacaklarmış, fakat tarlalarda çalışanlar, piştov sesini duyunca imdadına koşmuşlar. Onu elde yalın kılıç, yerde kıç üstü oturur ve bir taşa dayanır vaziyette bulmuşlar. Birkaç kere gözünü açmış, ışığı görmüş, sonra bir yana düşmüştü. Birkaç kere tek kolunun, dirseğinin üzerine kalkınmaya uğraşmış, fakat gene de düşmüş, sonra açık gözleri donar gibi olmuş, alnı terlerle boncuklanmış ve son nefesini vermişti. Bunu duyunca Turgutca'nın gözleri yaşlarla sislendi.

    Bu seferin sonunda Turgutca, on iki okka ağırlığında gülleler atan on beş karış uzunluğunda bir büyük topa, (Bu top, namlusu uzun bir çeşit kaval toptu. O devirde bu biçim toplara Kolomlır -külverin- diyorlardı) sahip olmuştu. Bu büyük toptan başka, her biri onar karış uzunluğunda ve sekizer okka ağırlığında gülleler atan dört topu daha vardı. Beş yüz tane top güllesi, on varil barut, bir sandık dolusu harita ve pusula. Bir de altı kürekle çekilir Latin yelkenli dört topluk bir sandal. Para olarak da elinde, Anunziata'dan elde edilen paradan on dukat altın, İskenderiye'de satılan esirlerden iki dukat, Kont Renato'nun fidyei necatından beş dukat, İtalyan korsanlarının Sıralovaz akını sonunda kendisine verilmiş olan piştov, kılıç, çizme vesairenin İskenderiye'de satışından da sekiz dukat daha elde etmişti.

    Turgutca, Sıralovaz'a döndüğü zaman, elinde yirmi dört dukat altın para vardı. Sıralovaz baskını dolayısıyla aldığı paradan dokuz dukatı da (on sekiz dukatın dokuzunu inek, koyun, keçi almaları için babası ve annesine vermişti) bu toplama eklenince parası otuz üç dukatı buluyordu.

    Gerek İskenderiye'de, gerek dönüş yolunda Turgutca, Eğribozlu Murat'a, Halikarnaslılara ve öteki gemicilerle savaşçılara hep birleşerek ve ortaya herkes kudretince para koyarak bir gemi yaptırmayı ve teçhiz etmeyi tasarladığını açıklamıştı. Zaten Kerim Ağa ertesi yıl sefere çıkmak niyetinde değildi. Bunca adam boş duracak değildi ya. Bu iş için Turgutca ortaya beş top, beş yüz gülle, variller dolusu barut, dört tonluk bir sandal ve küçük bir gemiye yetecek kadar arkebüz, piştov, kılıç ve bir de otuz altın dukat koyuyordu. Murat'la üç Halikarnaslı ve dört Marmarisli gemici ve yirmi iki savaşçı bu işe girişmek istediler. Herkes beş altın dukat verdiği için iki yüz dukat toplandı. Çünkü denizciler, boğulmuş olan Sarı Hamdi ve üç savaşçı namına da kendi aralarında topladıkları yirmi dukatı da ortaya koydular. Yeni gemi ile elde edilecek ganimetten, bu boğulmuş insanların da payları ayrılacak ve karıları, çoluk çocukları varsa onlara verilecekti. Eldeki parayla mükemmel bir fırkata (fregat) yapılabiliyordu. Endülüslü de iştirak etmek istiyordu. Fakat parası yoktu. İhtiyarın en büyük arzusu Oruç ve Hızır Reis'e kavuşmaktı. Zaten Turgutca'nın da isteği buydu. İhtiyarı yanından ayırmamaya karar verdi.