SIRALOVAZ'DAN AÇIK DENİZLERE


    Ertesi gün, Sıralovaz'ın o vahşi doruklarının ardından şafak sökerken çoban Veli evinden çıktı; inek ağılının yanında Turgutca'nın dimdik durmakta olduğunu, uyku dolu gözlerle gördü.

    "Ülen! Dün gece neredeydin?..."

    "Hava sıcaktı. Şurada ağılın yanında yattım. Bugün keçileri aşağıya, kıyıya süreceğim."

    "Ne o? Dağdaki otlar mı tükendi?"

    "Hayır, ama aşağıdaki birçok leventler yemek yiyorlar... Zerzevat ve ekmek kırıntılarından keçilere epeyce yiyecek çıkar."

    "Bak oğlum sen..." demesine kalmadı, adımları biraz önce evin ardından duyulan Kör Ali ile Emine bacı köşeyi dönerek göründüler. Ali:

    "Yahu Emine'nin işi varmış. Ben de leventlere gitmek istiyorum, hazır Turgutca keçileri yalıya sürerken, bırak bana da kılavuzluk etsin. Bunca levent varken haydutlar gelip de keçileri çalmazlar a!..." dedi.

    Veli razı oldu. Turgutca, Kör Ali'nin bileğinden tuttu. Yalı kıyısının zümrüt düzlüğü yer yer beyaz elbiseli levent kalabalığı ile noktalanmıştı. Açıkta ise Sporad Adaları görünüyordu. Açık, temiz ve ılık bir gündü. Bu adalar da sözümona o masum denizin çocuklarıydılar.

    Turgutca bilmedi neden, fakat:

    "Ali Amca, bu yabancılar niye kanımıza bu kadar susamış bulunuyorlar?" diye sordu.

    "Senin yaşında iken ben de bu hale şaşardım. Galiba dinimiz ayrı da ondan, derdim. Evet sebebin bir kısmı bu! Fakat hepsi değil, çünkü Hıristiyanlar birbirlerini de kırıyorlar.... Haydi bunu da mezhep farkı için yapıyorlar, diyelim. Çünkü onların bir kısmı Katolik, bir kısmı Protestan, başka bir kısmı da bilmem ne. Fakat galiba tamamen bu da değil. Çünkü birçok denizcileri, kendi mezheplerinden, kanlarından ve milletlerinden olan erkek, kız veya çocukları yakalıyor ağızlarına bez tıkayarak sıkı fıkı bağlıyor ve gemi ambarlarına atıp denize açılıyorlar. Uzak limanlara varınca onları oralarda satıyorlar. İngiliz gemicilerinin İngiliz çocuklarını böyle kapıp Amerika'daki İngilizlere sattıkları çok görülmüştür. Bana öyle geliyor ki, yaradılışlarından olan bu işe sonradan din farkı, min farkı diye bir kulp takıyorlar. Ben bu gerçeği öğreninceye kadar babamla iki kardeşimi kaybettim ve bizlerden çoklarının kaybolduklarını gördüm. Bu nedir biliyor musun? Başkasının hayatına mal olsa da kazanç sağlamak hırsı... Biz artık dersimizi aldık. Ne yapalım? Dünyamız böyle!" dedi ve içini derin derin çekti.

    Küçük Turgutca, çocukluğa ait bir saflık ve masumiyetle, "Ali Amca! Söylediklerin çok doğru. Yalnız aklıma bir şey geldi. Sözgelimi sultan, donanmasını gönderip düşmandan tutsak alsa, onları saklasa ve düşman bizleri tutsak ettiği ve ezdiği zaman, karşılık olarak onlardan tutsak olanları ezeceğini söylese, bu işler düzelmez mi?" diye sordu.

    Kör Ali, "Oğlum senin söylediğin doğru ama, böyle yapmak gelenek olmamış. Bu işi sultanlar değil, korsanlar yapıyorlar," dedi. Çocuk düşünceye daldı...

    Biraz yürüdükten sonra Tahtabacak'a rastladılar. O da yalı kıyısına gidiyormuş. Dik yamacı beraberce inerek düzlüğe vardılar. Leventler küme küme toplanmış, kahvaltılarını hazırlıyorlardı. Kör Ali ile Tahtabacak kalabalık bir levent topluluğuna yanaşırken selam vererek eski korsanlardan olduklarını söylediler. Hemen leventler ayağa kalkıp yer verdiler. Tahtabacak "Rahatsız olmayınız," filan dedi ise de leventler, "Yoo! Olmaz, deniz kartalları gelince deniz şahinlerinin kalkıp onlara yer vermeleri gerekir," dediler.

    Kör Ali'nin daha çok kalıp kalmayacakları sorusuna Gümüşlük'e su almak için geldiklerini, fakat bu işin birkaç gün daha uzayacağını, su kıt olduğu için dört beş varil dolusu su alınınca, kuyuların suyunun tükendiğini, saatlerce yeni baştan dolmalarını beklemek gerektiğini söylediler.

    İhtiyar leventin birisi, Tahtabacak'a nerede gazi olduğunu sordu. Levente, Kör Ali cevap verdi:

    "Arkadaşım yaman topçudur. Onun için kolu ve bacağı topu attı. Fakat o çok düşmana topu attırmıştır. O anlatmasını pek sevmez. Size ben anlatayım bari. Selman Reisi tanırsınız. Şu eski Selman Reis, Hüssam Kaptan onun kadırgasında topçubaşıydı. Bir gün Pantelaria Adasının güney açığında, iki kuvvetli barçanın himayesinde tepesine kadar yüklü bir gemiye rasgelmişler. Düşman pek fazla kuvvetli olduğu için, onu görmezlikten gelip, sıvışmaya karar vermişler.

    Fakat küreklerde topu topu on beş yirmi forsaları varmış. Parçalar uygun rüzgârla, Selman Reisin kadırgasına yetişmişler. Biri kadırganın sağ, öteki sol tarafına rampa etmeye kalkışmışlar. İşte bizim topçu arkadaş tam o sırada ustalığını göstermiş.

    Çok eskiden kullanılan taştan oyma havan topları yok mu? Anlatmakta olduğum bu olaydan iki üç hafta evvel Sicilya kıyılarına yaptıkları bir akında toplardan iki tanesini bir köy kenarında otlar arasında bulmuşlar. Onları bu arkadaşım gemiye almak istemiş. Selman Reis artık kullanılmayan bu topların gemiye alınmasına engel olmaya kalkışmış. Fakat arkadaşım hiçbir işe yaramaz olsalar da gemide bari safra diye kullanılabileceklerini iddia etmiş. Onun için gemiye alınmalarında inat etmiş. Selman Reis, 'Gerçi bunlar, günleri geçmiş eski toplardır. Fakat sakla samanı gelir zamanı. Bunlar gemide kumanya yemez, su içmez. Varsın bir kenarda durakoysunlar,' demiş.

    Arkadaşım Hüssam iki geminin sancak ve iskeleden yanaşmakta olduklarını görünce topların ikisini de güverteye çıkarttırmış. Onları bol bol barutla doldurmuş. Ağızlarına tahtadan birer tapa tıkmış. Onun üzerine masa üstü gibi yassı ve geniş bir tahta çakmış. O tahtanın da üstüne gülleler, taş, zincir ve demir parçalarını ve gemi safrasını, hurda ıvır zıvırını yığmış."

    İhtiyar bir levent, "Ben o topların kullanıldıkları günlere yetiştim. Onlar yavaş fitillerle ateş edilirlerdi. Çünkü ateşlendikten sonra topçuların uzaklaşıp saklanmaları gerekirdi. Fakat gemilerde kullanıldıklarını hiç görmedim," dedi.

    Tahtabacak dayanamadı, "Onların gemilerde kullanılmadıklarını ben de biliyordum. Fakat bizim elli altmış kişimize karşılık, bize rampa etmeye kalkışan iki barçanın her birinde üçer dörder yüz kişi vardı. Toplarımız da küçüktü. Teslim ve tutsak olmayacağımıza göre, ölünceye kadar dövüşecektik... Yani ölümümüz muhakkaktı. Evet biliyorum, o toplarla doğru dürüst nişan alınamazdı. Fakat zaten ölmüş sayılırdık. O toplar sayesinde belki de kurtulabileceğimizi düşündüm. Herkesi yanımdan uzaklaştırdım. Arkadaşlarla helallaştım, başla kıç kasaralarının altlarına gidip saklanmalarını tembih ettim, bekledim.

    Ne var ki düşmanın biri daha önce yanaştı. Onun tarafındaki havan topunu ateşledim. Topun alevleri göklere parladı. Kulaklarım dakikalarca çınladı. Sanki bir yanardağ alev saçmıştı. Sonra dumanla kararan gökten o ağır mermiler öyle bir şiddetle düştüler ki, düşman barcasının yalnız güvertesini değil, birçok yerinden teknesinin altını da deldiler. Bizim teknenin de küpeştesi gitti. Güvertedeki kalabalığın üstüne düşen hurda demirler de çok iyi iş gördüler. Arkadaşlar kasaralara saklanmamışlardı. Onların arkebüz ve ok yaylımı, birbirine karışan düşmanda artık savaşacak hal bırakmamıştı.

    Kendimi toplayıp döndüm. Bir de ne göreyim? Öteki taraftaki parça hemen neredeyse rampa kancalarını bize atacak. Sancak bordamızdaki topu biraz daha düzelttim. Çabuk ateş alsın diye fınyasını kısalttım. Kibriti değdirdim. Ondan sonrasını da bilmiyorum. Kendime geldiğim zaman sağ kolum da parmaklarımın uçlarına kadar acı acı sızlıyordu. Dönüp koluma baktım. Kolum yok! Bizim havan topundan çıkan bir zincir parçası, kolumu parçalayıp götürmüş. Bizimkilerden de birkaç kişi yaralanmış. Düşman neye uğradığını bilmeyerek teslim olmuş.

    Bizimkiler onların forsalarını salıvermişler, gidip üçüncü gemiyi zaptetmişler. Sağ kolum yoktu, ama iyi nişan aldığım için gene sefere gidiyordum. On yıl kadar sonra misketler bacağımı da alıp götürünce karaya dönmek zorunda kaldım," diye anlattı.

    Leventin birisi, Tahtabacak'ın yanında durarak dinlemekte olan Turgutca'yı işaret etti ve "Oğlunuz da sizin gibi bir nişancı olur inşallah," dedi.

    Kör Ali, "Çocuk oğlum değildir. Fakat bize belki de oğlumuzdan da yakındır," dedi.

    Tahtabacak da, ""Hem de nişancılıkta bizi geçeceğe benziyor," diye ekledi.

    Ok yayına ip takmakta olan on altı yaşlarında bir levent Turgutca'ya, "Atar mısın amca oğlu?" diye sordu. Turgutca gülerek, "Evet," dedi. Dağılmış bir su varilinin kıçını elli adım kadar öteye diktiler. Turgutca'ya ipi takılmış yayı ve bir de ok verdiler. Çocuk yayı çekti. İp vıngıldadi; ok vızıldadı, trak diye tahtanın ta ortasına saplandı. Aferin, diye bağıranlar oldu. Fakat birkaç kişi (ve bu arada yayın sahibi genç levent) "Yahu bu denk gelmiştir. Bir daha at," dediler ve Turgutca'ya ikinci bir ok verdiler Turgutca çarıklı küçük ayaklarının birini öne attı, geçilmesi pek güç olan sarp ve yüksek bir dağı aşmaya hazırlanıyormuş gibi, kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Onu seyredenler, "Becereceğinden emin olmadığı için korkuyor," diye düşündüler. Turgutca bir an nefesini tuttu, sonra oku salıverdi. Uçan ok, saplanmış olan iki okun arkasına vurarak onu ucuna kadar ikiye böldü. Seyredenler şaştılar.

    Ok sahibi genç levent, Turgutca'nın adını sordu. Kendi adını da "Eğribozlu Murat," diye verdi. Sonra hemen gidip okla balık avlamalarını teklif etti. Turgutca rüzgârın çıktığını ve balıkların çırpıntılı denizde görülemeyeceklerini, balıklar ve özellikle kefalların şafakleyin deniz cam gibi durgun ve berrak iken avlanabileceklerini söyledi. Ertesi günü şafaktan önce birleşmeyi sözleştiler.

    Leventlerle yaşlı iki korsan geçmişten ve gelecekten uzun uzadıya söz ettiler. Bir ara gemilerin birinin odabaşısı (ikinci kaptanı) Turgutca hakkında:

    "Şu çocuk çok istidatlı. Bizim reise söylesek de onu azeplere, acemi oğlanlara kaydettirse," dedi.

    Kör Ali ile Tahtabacak akşamleyin köye dönerken, odabaşının söylemiş olduğu o sözler hakkında, "Zavallı adamın iyi niyeti var. Ama o çocuk hiç azep olur mu? O mutlaka korsan olur." "Ne acemi oğlanı? Görmüyor musun, gökten geçen her bulutun anlamını, saçı sakalı denizde ağarmış ihtiyar bir azepten daha iyi anlıyor. Bazen oğlanın içinde de acaba cin mi, şeytan mı, yoksa bir melek mi var diye merak ediyorum." "Vallahi içinde ne olduğunu bilmiyorum. Fakat yüzünde yalın kılıç gibi keskin bir şey parlıyor," yollu konuşuyorlardı.

    Ertesi gün şafağın ışığı gecenin kenarında parlarken, Turgutca ve Eğribozlu Murat'ı ok ve yaylar elde, deniz kenarında buldu. İki genç, koyun birinde suyun yüzüne çıkan bir kefal sürüsüne rastgeldiler. Turgut'un okları vızıldadıkça vurulan koca balıklar ters dönüyorlar ve karınlarının beyazını göstererek çırpınıp suları çınlatıyorlardı. Kıyı boyunca irili ufaklı sıralanan bu koyların birisine (Murat önde veTurgutca arkada) yürürlerken, Murat iki koy arası burnun en yüksek yerine geldi. Oradan öteki koyu görüyordu. Yokuşu çıkmakta olan Turgutca'ya durması için işaret etti.

    Murat o yüksek yerden koyun sularına bakakalmıştı... Koy değil, mağaraları, kayaları, çimenleri ve ağaçlarıyla deniz sularına dolanan mücevher bir gerdanlıktı. Koyun ortasında küçük bir adacık vardı. Dalga geldikçe ikiye ayrılıyor, adanın üzerinden kar beyaz köpüklerle aşağıya sarılıyordu. Murat sulara bakarken, onların dibinden hızla giden bir ağartının yüze doğru geldiğini gördü. Sarı saçlı bir kadın başı köpüklerden çıktı.

    Sonra kınından çıkan dalkılıç kadar parlak, Gümüşlük köyünden Güllü kızın gövdesi apak fırladı. İşte o zaman Murat Turgutca'yı durdurdu.

    Kız, ateş renkli ıslak saçları aşağıya sarkarak, omuzlarını örtüyor ve denizde salınıyordu. Amma da apak bir şeydi. Gerdanının beyazlığı ve sert memeleri kısmen görünüyordu. Arta kalan kısmını ise habbelerle buğulanan sular örtüyordu, fakat Murat'ın gözlerinden güzellik hazinelerini gizleyen o sular, onun hayalini durduramıyorlardı. Gözleriyle gördüğü güzelliklere doyamayan Murat'ın hayali, camı kırmadan geçen bakış gibi buğulu sular arasından yasak güzelliklere erişiyor ve sonra geri dönüp onları delikanlının iç arzusuna anlatıyordu. İki çocuk ondan sonra balık avlamadılar.

    Delikanlı leventte on iki altın duka vardı. Bu, o zaman için büyük bir para idi. Güllü kız, yaşlı anasıyla birlikte taş evlerinde bir başına yaşıyorlardı. Tek bacakla Kör Ali, o gün akşama kadar leventlerle ihtiyar kadın arasında gidip geldiler? En sonunda o akşam Murat'la Güllünün nikâhlarının kıyılmasına ve düğünlerinin yapılmasına karar verildi. Kalitalar İstanbul'a döndükten sonra zaten Murat serbest kalacak ve Sıralovaz'a gelip oturacaktı. Murat'ın sevinçten etekleri zil çalıyordu. Turgutca'ya, "Adama nerelisin? diye sormuşlar, adam da karımın köyündenim, diye cevap vermiş. Bak Turgutca, artık hemşeri olduk," diyordu.

    Leventlerle köylüler, yoksul kıza mükemmel bir düğün yaptılar. Üç dört gün sonra kalitalar çekip gittiler. Ancak iki üç ay sonra İstanbul'a dönüş yolunda Çatallar arasından geçtikleri görüldü. Gemilerin yanaşmadığını görünce Güllü ağladı. Fakat Turgutca, "Ben çocuğum, ama anlarım. Murat mutlaka İstanbul'dan döner," dedi. Nitekim Güllü yedi aylık gebe iken Murat da kara yolu ile Sıralovaz'a döndü.

    Turgutca'ya anlatacakları çoktu. Geldiğinin ertesi akşamı Murat, Güllüyü alıp Tahtabacak ve Kör Ali'yi görmek üzere çoban Veli'nin Karabağ'daki evine geldi ve "İstanbul, Hızır Reis'le ağabeysi Oruç Reis'in (onu şimdi Oruç Baba diye anıyorlar) batı denizlerinde başardıkları savaşların öyküleriyle çalkalanıyor. Nerede bir usta denizci varsa ne yapıp yapıp Halkulvat'a gidiyor. Onların filosu kadırga, perkende ve kalita olarak yirmi otuz parçayı bulmuş, hepsinde de seçme denizciler varmış," diyerek anlatıyordu. Turgutca'nın gözleri parıl parıl yanıyordu.

    Murat on sekiz yaşında iken baba olmuştu. Artık Turgutca da on dört yaşında idi. Sık sık buluşup konuşuyorlardı. Bir akşam bir burunun üzerine çıkmışlar, Turgut yüksek bir taşa oturmuş, Murat da toprağa uzanmıştı. Daha gece olmamıştı. Ay ışığı, denizi gurubun kızıllığı ile paylaşıyordu. Arşipel saf saf dalgalarını, uzak enginlerden getirerek, yeşil ve altın lüleler halinde koyup kumlarına yuvarlıyordu. Sanki deniz Hızır ve Oruç Reis gibi Arşipellilere ait haberleri, kendi yurtlarının kıyılarına taşıyarak yavaş yavaş çekiyordu.

    Murat, "Bizim Eğriboz da güzeldi. Fakat çırçıplak ve kupkurudur." Sonra (eliyle Çatal ve Sporad adalarını işaret ederek) "böyle adalar ve bu dağlar gibi dağlar orada ne gezer?" dedi.

    O anda bütün yaradılış, iki gencin bakışlarının önüne, o günkü savaş, boğuş dünyasına çok yabancı ve uzak bir masumluk ve güzellikle yayılıyordu. Geçici bir rüzgâr denizin yeşil billuru üzerinde kırışıklar yürütüyor ve yabani gülü petalını bir kelebekmiş gibi havada pırıldatarak uçurduğu zaman, sanki cennet ellerinin yelpazeleyişleri imiş gibi iç açıyor ve yalnızlığa zevk katıyordu. O saatte bütün dağ yamaçlarının çiçekleri göklerin kendilerine gülümseyerek verdikleri balları ve güzel renkleri, güzel koku olarak ona geri veriyorlardı ve o da karşılık olarak en iri yıldızlarının parıltısı, en koyu mavisi, en serin iç çekişleriyle o elleri mutlu ediyordu.

    Murat yavaş yavaş, "Burasını böyle gördükçe bazen kendi kendime denize açılmasam da olur, diye düşünüyorum, eğer yeryüzünde cennet varsa herhalde burasıdır!" dedi.

    Fakat Çatal adalarının birisinin arkasında, gitar ve mandolinlerini zımbırdatarak aksam yıldızının parıldamasını bekleyen İtalyan hırsızları, o anda kıyı kayalıklarının gölgeleri önünden, gölge gibi kayarak yanaşıyorlardı.

    Çocuklar sanki her tarafa yayılan durgunluğu ve sessizliği bozmamak için hemen hemen fısıldayarak konuşurlarken birdenbire havada bir ok vızıldadı. Anlaşılan sessizce yanaşan bir korsan kayığı Turgutca'ya nişan almıştı. Okun toprağa gömülmesiyle beraber durumu kavrayan Turgutca, teslim oluyormuş gibi iki elini havaya kaldırdı ve Murat'a yavaşça "Sen gürültü patırdı etmeden sıvış. Git haber ver, Şeytanderesi'nde pusu kursunlar. Ben her kim iseler bir saate kadar oraya getiririm," diye fısıldadı. Murat, "Yok olmaz, tehlikeye girersin," filan dedi ise de Turgutca'da söylediğine itaat ettirir bir hal vardı.

    Murat ayrılır ayrılmaz Turgut ağlayıcı bir sesle ve İtalyanca, Sicilyalı bir çocuk olarak küçük yaşında Kör Ali adında bir adam tarafından tutsak edildiğini ve hatırladığına göre adının Bernardo olduğunu söyledi. On altı, on yedi çift kürekli bir fırkatayla gelmiş olan kırk kadar korsan, bu sığır, sıpa hırsızlığı akınları için kıyı köyleri hakkında bilgi edinirlerken, Tahtabacak ve Kör Alinin kimler olduğunu öğrenmişlerdi. Az bir kuşkudan sonra çocuğa inandılar ve köy baskını ve özellikle hayvan ağıllarının soyulmasında kendilerine kılavuzluk etmesini istediler.

    Turgutca hemen kabul etti.

    Dağların bahçeli, merali, yemyeşil etekleri uzun bir düzlükle deniz kıyılarına yayılıyor ve koylarla dantelalanıyordu... Fakat daha yukarıda kayalık yamacın dikleştiği yerler, seyrek çalılar, sakız, defne, santral ağaçlarıyla örtülüyordu. Ötede beride dereler oymuş, onların dibine taş, çakıl ve kum kümeleri yığmıştı.

    Bütün memleket, yamaçlarda yayılarak uyuyan hafif sisler kadar sessizdi. Sözümona Sicilyalı Bernardo, tepeden tırnağa kadar silahlanmış olan kırk korsanı o derelerden birine soktu. Turgutca korsanların reisinin yanında yürüyor ve köylülere silahlanıp toplanacak vakit vermek için, "Aman yavaş yürüyelim, patırtı yapmayalım. Çünkü köylülerin nöbetçi gözcüleri vardır... Sığırları aldıktan sonra beni de götürecek ve anama babama iade edeceksiniz değil mi? Beni Türkler yakalarlarsa öldürürler," diyordu.

    Turgutca'nın tahminine göre bir saati biraz geçmişti ki Şeytanderesi'ne vardılar.

    Derenin boyunca pusu kurmuş olan köylüler, korsanları ve Turgutca'yı adamakıllı seçebiliyorlardı.

    Yalnız Turgutca'nın babası değil, fakat anası da eline bir balta alarak gelmiş, ağlıyordu. Tahtabacak, "Oğlana bir şey olmasın, aman dikkat ediniz," diye çırpınıyor, arkebüzün sehpasını düzeltiyordu. Sonunda, derenin pek dar bir yerine geldiler. Burası yarımşar insan boyunda kaba saba merdivenlerden yapılmış bir yerdi. Bunların üzerinde ancak üçer dörder kişi durabilirdi. Fakat şimdi otuz kadar korsan çıkmıştı. Önlerinde boşalan çıkıntıya Turgutca ile korsan reisi çıkınca, çocuk artık işaretini vermek saatinin çaldığına hükmetti: "Davranın!" diye bağırmasıyla korsan reisinin arkasına geçip kollarını kavraması bir oldu. Bu durumda reislerini vurmamak için, ne yukarıya çıkmış olanlar, ne de alt basamaklarda kalmış korsanlar ateş edebilirdi.

    Issız dere birdenbire silahlarla canlandı. Hırsız alayı, aslan ağzına baş sokmuş gibi, dar geçidin kayalık dişleri arasına girmişti. Sanki dağın bağrından yağmur suyu yerine bir savaşçılar seli akıyordu. Yalnız erkekler değil, fakat onların karıları, kız kardeşleri ve kızları da gelmişti. Korsanların geldiğini duyunca, un eleklerini duvara asmışlar, beşikteki çocuklarını ihtiyar ninelere bırakmışlardı. Gece baykuşun ötüşünü duyunca korkudan damarlarındaki kanları donan kızlar, şimdi pala ve yatağanların şimşekler gibi çaktıklarını korkusuz gözlerle seyrediyor ve elde bıçak, ölüler üzerinde savaş Tanrıları gibi yürüyorlardı. Onların bu halleri yüreklerinin katılığından ileri gelmiyordu. Yuvalarının yavrularına, kuşçuların uzattıkları soğuk elleri kumrular kanatlarıyla çarpar ve gagalarıyla vururlardı ya, erkeklerini ve çocuklarını vurmaya gelenlere karşı bu anaların ve kızların saldırışında da o kumruların şiddeti vardı.

    Aradan on, on beş dakika geçince derenin içinde bir diri korsan kalmamıştı. Turgutca'nın anası oğlunu, ağlaya ağlaya bağrına basıyordu. Fakat Turgut, "Dur hele anne, işimiz bitmedi. Yahu bunları getiren gemi aşağıda bekliyordur. Çabuk gidip onları ele geçirelim!" diye bağırdı. Oradakiler koşar adım, kıyı yolunu tuttular. Fakat arkebüz seslerini işitmiş olan hırsız fırkası (fregat) ne olur ne olmaz diye kıyıdan ok ve arkebüz menzili dışına açılarak bekliyordu. Ne Turgutca'nın, ne başkalarının İtalyancası onları kıyıya yanaştırabildi. Turgutca birkaç kişi ile fırkataya yavaşça yüzmeye kalkıştı, fakat onlara babaları da, Tahtabacak da "Bugünlük yeterli ders aldılar," diye engel oldular. Fırkata da yelkenleri açıp Çatallara doğru yol aldı.

    Sonra meşaleler yakılarak öldürülen düşmanlar soyuldu... Bunlardan alınan otuz sekiz kılıç, dördü gümüş savatlı on dokuz piştov, on barut boynuzu, üçü gene gümüş savatlı yirmi iki kama, irili ufaklı altı gümüş haç, otuz dokuz çift çizme ve kundura ve bazılarının öteleri berileri yırtılmış otuz dokuz kat frenk elbisesiyle otuz altı dükat ve iki üç dükatlık gümüş para, Karabağ'da çoban Veli'nin önüne yığıldı. Bunlar Karabağ, Gümüşlük ve Dirmil köylüleri arasında paylaştırılacaktı. İhtiyar kurt tam işe koyulacağı zaman, yukarıki mahalleden koşup gelen bir çocuk Turgutca'ya, kendisini Kör Ali'nin istediğini söyledi. Turgutca hemen oraya koştu. Zavallı Ali günlerden beri hasta idi. Köy otları ve bilhassa elma yağı ve karabaş yağından yapılan ilaçlar artık kâr etmiyorlardı, ihtiyar deniz kurdu güç soluk alıyordu. Turgut'un yanaşmakta olduğunu adımlarından anladı. Odaya girer girmez, "Turgutcam, savaşırsınız, bana haber salmazsınız. Piştov ve arkebüzler gümbürderken ben burada meraktan dokuz doğuruyordum. Kim kazanıyor, kim yeniliyor bilmiyordum.

    Emine ninen bakıp bana söylüyordu. Ama işlerin kötü mü, iyi mi gittiğini farkedemiyordu ki, bana anlatsın," dedi ve eliyle yanında duran kılıcını işaret ederek, "Gözlerim görmez, körüm ama, elimde kılıç ölecektim, ne ise çok şükür bugünü de yaşadım," dedi. Fena halde öksürmeye koyuldu. Tekrar konuştuğu zaman sesi güç duyuluyordu. Emine nineden su istedi... Fakat su vermeyip beklemesini işaret ettikten sonra son bir çabayla "Bilirsin oğlum, bu kılıcın demiri benim senelerce forsa olarak taşıdığım zincirlerdendir. Fakat o demir, Toledo'da bıçak ustalığı etmiş ve güç bela Afrika'ya kaçabilmiş bir Endülüslü tarafından dövülmüş ve suyu verilmiştir. Al kılıcı elinde tut" dedi. Turgutca kendisine söylendiği gibi yaptı. Kör Ali'nin yüzü kireç gibi ağarıyordu. Yavaşça, "Göremiyorum ki!" dedi ve sonra "Kılıcı tutmakta olan sağ elini elimin daha duygusu tükenmeden elime yanaştır," diye yalvardı. Çocuğun silah tutan elini yokladı ve "Elhamdülillah! Gazan mübarek olsun yavrum! Şimdi kılıcı al, git," dedi. Su vermesi için Emine bacıya işaret etti. Turgutca elini öptü, fakat ayrılmakta gecikti. Ali Reis suyu içip şehadet kelimesini getirdikten sonra, içini çekip müsterih müsterih hohladı, ak saçlı başı bir yana düştü ve çocuk yürekli savaşçı böylece dünyadan göçtü.

    Emine nine "Haydi yavrum, aşağı mahalleye git de Ali Dayının öldüğünü bildir," dedi. Turgut, elinde kılıç, üzgün olarak aşağıya indi. Ali Dayının öldüğünü bildirdi. Tahtabacak ve birkaç erkek cenazeyi beklemek için yukarıki mahalleye çıktılar.

    Turgutca, evde tuhaf bir manzara ile karşılaştı. Evin bir köşesinde on kat frenk elbisesi, on çift çizme ve kundura, on dokuz kılıç, iki gümüş savatlı piştov, yedi savatsız piştov ve kubur, iki gümüş savatlı kama, on bir savatsız kamayı yığılı buldu. Babası çoktan uykuya varmıştı. Annesinin ise sevinçten gözleri parlıyordu. Turgutca'ya "Bunlar hiç! Bak sana ne göstereceğim," dedi ve bir kese açarak çocuğun avucuna on sekiz altın duka saydı. Sonra "Bunların hepsi de senin. Bölüşürlerken Tahtabacak, asıl işi senin görmüş olduğunu ve ganimetin yarısının sana verilmesi gerektiğini, kim gerekmez derse koltuk değneğini onun başında kıracağını söyledi. Köylüler, 'Haklısın amca!' diye bağırdılar. Bana da koca bir gümüş hac verdiler. Fakat ben gâvurun haçını patını putunu hiç eve sokar mıyım? Eee... istemem ben onu dedim. Eh Turgutcam, şimdi bir sürü inek, koyun alabiliriz," dedi.

    Turgutca, dikenli çitlembik çalısı dallarından ibaret döşeğine uzandıktan sonra, aklı bir Kör Ali'ye ve onun verdiği ağır palaya, bir döşeğinin etrafındaki ganimete ve bir de çoban Murat'ın masalındaki deniz âşığı çobanın denize dönerek "Gene canın incir istedi," diye bağırmasına gidiyordu.

    Ta neden sonra uykuya varan gözleri, kapanıp da hayali düşlere açılınca, kendini denizle karşı karşıya buldu. Deniz mavi gözlü, mavi yüzlü ve mavi saçlı bir güzeldi. Turgutca'ya "Ben incir değil, seni istiyorum," diyordu. Bunu duyan çocuk bağırdı. Uyanan annesi "Turgutca, ne istiyorsun?" diye sordu. Çocuk düşünü kaybetmemek için gözlerini hiç açmadan, "Hiçbir şey istemiyorum. Düş görüyordum da..." dedi ve uyuyormuş gibi derin derin nefes alarak az sonra gene uykusuna daldı.

    Bu olaydan beş altı ay sonra bir gün bütün Arşipel batı rüzgârıyla kırışıyordu. Öğleye doğru yakıcı güneş ışığında denizin ta ufuklara kadar kaynaşan ateş levhasının üstünde karavella biçimi kapkara bir gemi göründü. Dağ başında Tahtabacak, hemen hemen gözlerini örten çatık kaşlarını yukarıya doğru silerek uzun deniz dürbününü gözlerine getirdi. Yanında duran Turgutca'ya: "Düşman desek böyle güpegündüz yanaşmaz. Dost desek ne flandıra, ne de sancak gösteriyor. Şuna bir de sen bak," diyerek dürbünü uzattı.

    Turgutca dürbünle bakarken, Tahtabacak'a "Hissa cunda edecek," dedi.

    Öteki, "Nereden bildin?" diye sordu.

    "Çünkü seren cundalarını mantelyalar aracılığıyla karga ediyorlar. Hah! Hah! Hah!"

    "Neye gülüyorsun yahu!-"

    "Gabya skutalarını kaçırdılar. Görmüyor musun Hüssam Amca? Dürbüne ne hacet? Koca gabya yelkeni yapraklanıyor. Bir sakatlık yapmazlarsa iyi," diyerek dürbünü Tahtabacak'a verdi ve "bana kalırsa bu bir Osmanlı gemisi. Fakat ya tayfası az, ya da adamları acemi. Eğer rüzgâr sert olsaydı böyle yelken kullanmakla neye dönerlerdi? diye sözüne devam etti.

    Öteki, "Haklısın. Ancak gabya skutalarını doldurabildiler, şimdi mantelyaları bağlıyorlar. Maşallah daha hâlâ cundaları fora dışarı edemediler. Tayfanın böylesiyle denize mi çıkılır?" dedi.

    Turgutca, "galiba bol bol su da yapıyor. Arasıra bordaları güneşte parlıyor. Herhalde tulumbalarla çekilen suların punyalardan akarken güneş ışığıyla parlamalarından olacak. Şimdi anlaşıldı. Ya armozları açık, ya da teknesi delik. Cunda yelkenlerini acele kıyıya yetişmek için açıyor. Nah işte, hele Gümüşlük'ün ağzını görebildi. Dümen kırıyor. Gidip karşılayalım," dedi.

    Deniz kenarına vardıkları zaman gemi çoktan Gümüşlük'e demir atmıştı. Tahtabacak ile Turgutca'nın dağ başındaki tahminleri doğru çıktı. Gemi Kerim Ağa adındaki Çeşmeli bir tüccar tarafından Sakızlı bir tüccardan alınmıştı. Geminin 40 kişi tayfası vardı. Fakat bunların ancak yedisi (o zamanın deyimiyle ehli bahir) denizden çakar gemici idiler. Gemi sahibi Kerim Ağa, kaptanlık ediyordu. Çok iyi yürekli bir adamdı... Fakat geminin pruvasını kıçından ayırt edemiyordu. Gemi kullanmakta ondan cahili bulunamazdı. Durup durup yaka silkiyor ve "Şu Rodos korsanlarından bıktım usandım. Beni mahvettiler yahu! İkidir İskenderiye'ye gönderdiğim malı yağma ediyorlar. Ben de bu gemiyi alıp silahlandırdım. Barutumuz, güllelerimiz, kumbaralarımız bol ama, gemicimiz kıt... Tekne kalafat istiyormuş, ben ne bileyim? Çıkmazdan önce söylemediler ki. Sakız açığında burnun birini dönünce karşımıza Venedikli küçük bir perkende çıktı. Bizi görünce kaçmaya kalkıştı.

    Rüzgâr kıttı, küreklerine alabildiğine foga veren Venedikliye yetişemezdik. Topla belki döveriz dedik. Beş on kere ateş ettik, tutturamadık. Tutturamadığımız bir şey değil, top sarsıntısından teknenin armozları açıldı. Geminin tabanından fıskiyeler gibi sular fışkırmaya başladı. Oralara kurşun levhalar çaktık, ama suyu durduramadık," diye yakınıyordu.

    Bunları dinleyen Tahtabacak, Turgutca'ya baktı. Turgutca, Tahtabacak'ın gözlerindekini okumuştu ki:

    "Bir ben bir de Eğribozlu Murat var," dedi.

    Tahtabacak, "İki kişi yetmez. Hem de gemiyi karaya çekip iyice kalafatlamalı. Ben Halikarnas'a vararak bir iki kalafat ustası ve gemici getireyim," diye cevap verdi ve ertesi gün de üç usta getirdi.

    Bu arada Turgutca, kendisinin denize açılmasına razı olması için annesini kandırmaya çalışıyordu. Ona, on sekiz altın dukanın dokuzunu inek satın alması için bırakacağını, kılıçları ve piştovları İskenderiye'de satacağını, denizde belki de ganimet bulup eve döneceğini yalvara yalvara söyledi. Geri döneceğine söz verdikten sonra gitmesine izin alabildi. Babasına ise, denize açılmakla kendisine çobanlık etmekten daha fazla yardım edebileceğini anlattı durdu. Babası Veli de üzünçle ağırlaşan, yanık bir sesle, "Peki, git yavrum!" dedi.

    Bütün köylülerin yardımıyla tekneler karaya çekildi. Üç kalafat ustasının tokmakları takırdadı. Kazanlarda ziftler ve yağlar kaynatılıp eritildi. Bu iş hemen hemen yirmi gün sürdü.

    Bu arada Tahtabacak, karaya çekilmiş olan topların başında, Turgutca'ya onların nasıl doldurulacakları, onlarla nasıl nişan alınacağı hakkında uzun uzadıya dersler ve öğütler veriyordu. Sonunda gemi onarıldı ve denize atıldı. Artık Turgutca'nın denize açılacağı gün gelip çatmıştı. O gün annesi, babası ve yurdundan (Turgut Reis'in Sıralovaz'ı ne kadar sevdiği, sonra orada yaptırdığı çeşmeler, camiler, mektep ve medreseler gibi hayrattan bellidir) ayrılacağı için, içinde bir üzünç vardı. Fakat bu üzüntüsü, denize açılıştan doğan tatlı bir sızı idi.

    Turgutca günlerini, sevdiği Sıralovaz'da sessizlik içinde geçirecek kadar sabırlı değildi. Köyün etrafında boşluktan başka bir şey göremiyordu. Oranın her günkü hayatına, bir türlü baş eğemiyordu. İçinden keskin bir ses, "Deniz! Deniz! Deniz!" diye bağırıyordu. İşte o ses, yaradılışının ve mukadderatının çağırışı idi. Cevval ruhların böylelerine çoğu kere serseri ve sergüzeşti denilir, fakat unutulmamalıdır ki, yeryüzünde gelişme ve uygarlık adına ne varsa, topunu da bu yaradılışta olan insanlar yapar. İşte o Osmanlı İmparatorluğunun unutulmuş bir köşesinde çobanlıkla keçi gütmüş olan bu çocuk, birkaç yıl sonra dünyanın en büyük imparatorluklarını titretecekti.

    Turgutca on beş yaşının içinde iken bir sabah babası gene her günkü gibi şafakleyin uyandı. Üzgündü, ama üzüntüsünü belli etmemeye çalıştığından yüzü sanki taş kesilmişti. Turgutca'ya kırık bir sesle, "Haydi oğlum, inşallah yakında sağ salim dönersin," derken, "Ne gezer? Oğlanı bir daha görmeyeceğim içime doğuyor," diye düşündü ve içi kan ağladı.

    Turgutca elini öptü; hatta onunla beraber dağ başına kadar gelmek istedi. Fakat babası, annesiyle kalmasını söyledi. Adam hiç arkasına bakmadan yürüdü ve artık görünmeyeceğine emin olduğu bir yerde durup, patika kenarındaki bir taşa yorgun argın oturdu. Gözleri ıslaktı.

    Turgutca'nın annesi hiç göz yummamış, arasıra yavaş yavaş içini çekmişti. Evlattan ayrılık ne zor şeydi! Şu yeryüzünde hiç ayrılık olmasa ne güzel olurdu. İki üç günden beri Turgutca için sütlerle peynirlerle unlarla çörekler yapmakla yasını, avundurmaya çalışmıştı. Ama işte bu sabah ciğerleri cayır cayır sökülüyor, ne kadar uğraşsa gözyaşlarını bir türlü tutamıyordu. Tutamıyor değil, nerede ise bağıracak ve bütün kanları ağzından akacaktı. Oğlana "İçim kopuyor, çabuk dön, olmaz mı yavrum?" diyerek, İskenderiye'de satılacak olan kılıç, piştov ve kamaları ve bir de peynir ve bezdirmeleri denk edip kolanlarla bağlıyordu.

    Artık ayrılış anı gelmişti. Güneş nerde ise Sıralovaz Dağlarından görünecekti. Turgutca'nın anası onunla beraber deniz kıyısına kadar gelmek istedi. Fakat Turgutca, bunun kendinin ve annesinin işkencesini uzatmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünerek gelmesine engel oldu. Kadın oğluna sarıldı.

    Kurşun geçmemesi için yazdırıp da oğlunun gerdanına takmış olduğu muskanın orada olup olmadığını eliyle yokladı. Oğlunun -sırtında denk- patika dönemecinin arkasında kaybolduğunu görünce, dünya gözlerinde acı bir boşluk kesildi.

    Yoksul evinin eşiğine çökerek avuçlarını saçlarına koydu. Üzünçle kalınlaşan bir sesle, "Oğlum! Oğlum!" diye hıçkıra hıçkıra ağladı.

    Oğlunu alan denize yumruğunu sıkmak için mi, yoksa deniz kıyısında Allah'tan, oğlunun fırtına ve ölümden korunmasını yalvarmak için mi, her gün genç korsanın anası, deniz kenarına gelir saatlerce açıklarda yaşlı gözler gezdirirdi.

    Çocuk ayrıldıktan on, on beş gün sonra idi. Akşamüzeri kadın gene yalı kenarına gitmişti. Bir mum alevini saklayacak kadar rüzgâr yoktu. Dalgaların gürleyişi, değil yalnız kıyıdan, fakat ta Karabağ köyünden bile duyuluyordu. Bu dalgalar, fırtınanın piştarları idi. Dalgaların saldırışı binlerce araba tekerleğinin dönmesini, yürüyüş halindeki kalabalık orduların adımlarını hatırlatıyordu. Bir ya da iki gün sonra bu dalgalar, çakıl taşlarını şişhane tüfeklerinin kurşunları gibi karaya fırlatacaklardı. Kadın, gece oluncaya kadar kıyıda kaldı. Gece İstanköy ve Kalimnos arasındaki açık denizden, şimşeklerin çaktığını görüyor, her çakıştan çok sonra boğuk bir gürleyiş duyuyordu. O kızıl ışığın top alevi ve homurtunun da top sesi olduğunu anlar gibi oluyordu. Acaba ana yüreği o topların, Turgutca tarafından atılmakta olduğunu ve genç Turgut Reis'in artık Akdeniz'e çıkmış olduğunu ilan ettiklerini seziyor muydu?