TURGUTCA'NIN DOĞUMU VE ADI


    Menteşe (şimdi Muğla) iline bağlı Sıralovaz Yarımadasının Karabağ köyü uçurumlar üzerinde konmuş bir kartal yuvası gibi idi. O köyde çobanlık eden Veli'nin karısı -boylu poslu bir Türkmen kızıydı-, kirmanla yün eğirirken, çocuğu doğuracağını anladı. Kocası orada değildi. Son günlerde davarlara parslar dadanmıştı. Sabahleyin erkenden kamasını ve kepeneğini alarak ve köpeğini de yanına katarak: "Deniz kıyısında Cinibiz gâvurlarından aman yok. Dağ başında da kaplanlar göz açtırmaz. Ne hal olacağız böyle?" diye söylene söylene çıkıp gitmişti. Kadın "Çoğalacağım!" diye kirmanını ve yününü aceleyle kuşağına sokuşturdu ve pınarın başına koştu. Orada çocuğu doğurdu, yıkadı ve sarıp sarmalayarak sırtına bağladı. Bir katlı pencere vazifesi gören, mazgallı evine dönerek, kapının önüne dikildi ve gene yün eğirmeye koyuldu. Çocuğu erkekti. Büyüyünce çobanlıkta babasına yardımı dokunur, diye seviniyor ve bir türkü mırıldanıyordu.

    Akşamleyin güneş karşıki Kalimnos Adasının arkasında batarken çoban Veli, sırtına vurmuş olduğu bir pars derisiyle evine yanaşıyordu. Karısının karnını inmiş, buna karşılık sırtında ise koca bir kambur peyda olmuş olduğunu uzaktan farketti. "Kız mı, erkek mi?" diye bağırdı. Kadın, "erkek" deyince yüzü güldü. Pars derisini evinin önüne atarak, "şunu tuzla" dedi ve yukarıki mahallede Hüsamettin'i görmeye gitti.

    Hüsamettin yetmişini aşmış bir, deniz gazisi idi, altmış yıl önce korsanlara karışmıştı. Çünkü leventliğe kabul edilmemişti. Leventler, yarı resmi bahriyelilere ayrılmış olan Gelibolu, Eğriboz, Lepanto, Midilli, Kocaeli ve Mezestre (Morada) sancakları halkından idiler. Onların sancak beyleri tarafından toplanırlardı. Karada sipahiler neyseler denizde leventler de o idiler. Venedikliler onlara "Doğudan" anlamına gelen "di levente" derlerdi. Bunlar asıl resmi (miri, yani beylik) bahriyeye mensup olan İstanbul'daki azeplere kıyas, yarı beylik denizci sayılırlardı. Hüsamettin, binlerce yıllardanberi denizci yetiştirmiş olan Ege'nin güney kıyılısıydı. Ne var ki, leventlerin toplandıkları sancakların halkından olmadığı için levent olamamıştı.

    Delikanlı iken Gümüşlük'ten babasının bir arkadaşının kayığını alarak ineklere ot biçmek üzere karşıdaki Krimid Adasına gitmişti. Akşamleyin sert bir kıyı rüzgârı estiği için Gümüşlük'e dönüşü ertesi güne bırakmıştı. O gece o insansız korsan adasının altın kemerlerinin üzerinde bir Türk korsan perkendesinin (brigantinin) denizcileri ateş yakarak, etrafında halkalanmışlar, sert sesleriyle bir denizci türküsü tutturmuşlardı:

    "Koyu mavi denizlerin şen suları üzerinde, ruhlarımız hür, düşlerimiz sonsuzdur. Ey memleketine dönen kara yolcusu, yurdumuz neresi, diye sorarsan: Dalgaların köpükleridir. Biz o denizcileriz ki ufuktan ufka har vurur harman savurur gideriz. Bil ki ey yolcu yorgunluktan dinlenmeye, dinlenmeden yorgunluğa her değişiklik sevinçtir bize. Uykusu dindirmez, eğlencesi eğlendirmez, rahat içinde yüzmeye can atar, fakat inip kabaran köpükler üzerinde ruhu çöker. Karalar kölelerinden değil, fakat sert çarpan nabızların çıldırıcı mutluluğunda, engin sularda zafer nidaları salarak rakseder, iz tutmaz yolların serâzâd çocuklarıyız biz!

    Onlar ki saplı durdukları yerlerinde yavaş yavaş kopup çökmek âşıkıdırlar, yatak çarşaflarına ve kefenlerine varsın sıkı sıkı tutunsunlar. Onlar soluk soluk ardınca ruhlarını tüketirlerken, biz bir kılıç çakışı, bir top aleviyle bir tek acı ve 'Allah!' nidasıyla bir sıçrayışta gövdelerimizden fırlar kurtuluruz. Varsın onlar dar mezarları ve kelli felli mezar taşlarıyla iftihar etsinler. Bizim okyanustur mezarımız, engindir kefenimiz" anlamına gelen türkülerinde seslerini kapıp, koyuveriyorlardı.

    Türküleri kayalarda yankılar yaparken, ayağa kalkıp elele verdiler ve oynayıp sıçramaya koyuldular. Hüsamettin'in, kayanın tepesinden birdenbire "beni aranıza alınız!" diye bağırmasıyla kendini aşağıya kaldırıp atması bir olmuştu. Gidiş o gidişti. İşte böylece idi ki, bir daha dönmemek üzere tuzlu su gariplerinin arasına karışıp akmıştı.

    Bu korsanlar, devletin resmi denizcileri değildiler. Asıl bahriyeliler, İstanbul'da Tophane'den -Galata ve Kasımpaşa dahil- Azapkapısı'na kadar yayılan o zamanki Tersanede (Darüssina'da) oturan azepler, vardiyanlar ve kaptanlar, yani "gemici dayılar"dan ibarettiler. İkinci olarak leventler geliyordu. Bunlar da o zamanın tarihçilerine göre yaman, "serenbaz, cundabaz" kişilerdi. Üçüncü olarak, kendileri, gemileri, top ve tüfekleri resmi, miri ya da beylik olmayan korsanlar geliyordu. Ne var ki, asıl bunlar, Türk denizcilerinin birincileriydi. Bunların çoğu fedai kahramanlardı. Ötekiler gibi yalnız resmi savaş sürelerince denize açıldıktan sonra karaya dönerek yan gelmezler, fakat yaz ve kış, gece ve gündüz denizde bulunarak savaşır ve her rastgeldikleri yabancı devlet gemilerini zaptederlerdi. Bunların, Afrika'nın Atlas Okyanusu kıyılarında bir bahriye okulları bile vardı.

    Yirmi yıl önceki bir deniz savaşında Hüsamettin'in sağ kolu toptan ateş edilen bir zincir parçasıyla uçurulmuştu. Kendisi yaman bir topçu idi. Kolsuz olduğu halde korsanlardan ayrılmamıştı. Onun için, "top başında oldukça, tek bacağıyla bir taburu Tatarağası gibi yaya bırakır" derlerdi. Fakat on yıla varmadan sol bacağına devrilen bir seren pestile çevirmişti. Başını sallamış, "Bizim sonumuz ölümdü, fakat anasını sattığımın ölümü, bize tenezzül etmedi. Kötü bir rastlantı kolumu, bacağımı alıp götürdü. Üst tarafımı da leş gibi ortada bıraktı" demişti. Akdeniz'in en ücra sularını kan ile boyadıktan sonra, deniz rüzgârıyla dolu, bomboş para kesesi, gümüş savatlı iki piştovu, kısa ve enli bir deniz palası ve bir deniz dürbünüyle yurdu, Sıralovaz'a dönmüştü.

    İlk önce kendisi ve sonra da kâinatla alay ederdi. Sıralovaz'a gelince deniz salamurasında iyice pişmiş ihtiyar deniz kurdu, yüzünün binbir kırışığıyla gülerek, köylülere, "Seke seke ben geldim! Siz de, Çıdgırağım hoş geldin, desenize," demişti. Fakat ilk önceleri, onu bir tanıyan çıkmamıştı. Ne var ki, az sonra Ceneviz, Venedik ve Rodos'un korsan şövalyelerine karşı kıyının savunmasını düzene koyup da emniyet sağlayınca, onun ayak sesinin ve koltuk değneğinin köy kayalıkları arasında, bir aşağı bir yukarı, tik! tik! - tik! tak! ettiğini duyanlar: "Perva yok, Tahtabacak kol geziyor," derler ve rahat uykuya varırlardı.

    Sıralovaz'da eski korsanlardan bir de Halikarnaslı Kör Ali vardı. İtalyancayı, Rumcayı, Arapça ve İspanyolcayı su gibi bildiği için ona bazen de "Gâvur Ali" derlerdi. Ali, vaktiyle iki kardeşle birlikte denize açılmıştı. Yarım yüzyıl süren bir korsanlık hayatından sonra, Ali yapayalnız ve hemen hemen büsbütün kör olarak memleketine dönmüştü. Kıyı savunmasında Tahtabacak'a kurmaylık ederdi.

    Kör Ali memlekete döndükten sonra birkaç ay sonra zararsız bir deli olan Emine kadınla evlenmişti. Arasıra, "zavallının çıldırmaya hakkı var. Neyse akıl benden, göz de ondan. Tencere yuvarlanıp kapağını buldu" derdi.

    Emine'nin evi öteki evlerden ayrıca, hayvan ağıllarının yanındaydı. Sen Jan şövalyeleri yirmi yıl önce sığır, sıpa çalmak üzere yaptıkları bir gece baskınında Emine'nin evine uğramışlardı. Yaz olduğu için o gece evin açık bırakılan kapısından bir İspanyol askeri girmiş ve Emine'nin uyumakta olan erkeğinin başını bir savaş baltasıyla yarmıştı. O sırada annesiyle bir köşede yatmakta olan bir yaşındaki Turgutca adlı çocuğu uyanmış ve acı acı ağlamaya koyulmuştu. Asker onun da başını yarmak üzere baltasını havaya kaldırınca Emine bir pars gibi atlayarak iki eliyle baltanın sapına yapışmış ve geceyi kamçı gibi yırtan bir çığlık salmıştı. Adam kadından daha güçlü kuvvetli olduğu için sol eliyle baltayı tutmakta devam ederken, sağ eliyle -annesinin şalvarına yapışan- çocuğun iki ayak bileklerini kavrayabilmişti. Olanca gü- cüyle yavrucağı havaya kaldırarak başını duvara çarpmış ve beynini dağıtmıştı. İşte o zaman Emine analığının bütün hırs ve hıncını dişleri ve parmaklarında toplayarak herifin gırtlağına öylesine yapışmıştı ki, herif onu bir türlü göğsünden silkememişti. İmdada koşanlar Turgutca'nın anasını askerin üzerinde ve yerde görmüşler. Herifin zaten koparıp sökmüş olduğu gırtlağını, "Turgutcam!" diye inleyerek dişleriyle daha da paralamaya devam ediyormuş. İşte artık ondan sonra Emine'nin aklı pek de yerine gelmemiş. Arada sırada "Turgutcam!" diye söylenirmiş. Kör Ali köye gelince kadına acımış ve onunla evlenmişti.

    Çoban Veli "Tahtabacak'ı" görmek üzere sokak denilen bir kayalığa tırmanırken bir aralık yukarıya baktı. İhtiyar deniz kurdunun ta tepede bir akbaba yakarıyla koltuk değneğine dayanmakta ve elindeki uzun deniz dürbünüyle Arşipel ve adaları gözden geçirmekte olduğunu gördü. Başına kırmızı fes üzerine "Kafesi" bir sarık dolamıştı. Kuşağına iki piştov takılmıştı. Yanında ise çatal palası sarkıyordu. "Alışkanlık bu ya! Onları takınmazsam anadan doğma çırçıplak geziyormuş gibi utanıp sıkılıyorum," derdi.

    Çoban Veli aşağıdan "Hüsam Amca bir oğlum oldu. Gel de adını tak!" diye bağırdı. Öteki, "Dur geliyorum" dedi. Dürbünü güdük kolunun altına sıkıştırarak kayalardan indi. Evine giderek aptes aldı. Veli de beraber aşağıya doğru inmeye başladılar. Yolda Tahtabacak: "Bugün Halikarnas'a vardım. Kaledeki şövalyeler kızdırılmış eşekarısı yuvası gibi vızır vızır çalışıp bedenleri, burçları onarıyorlardı.

    Herhalde bir şeyden korkuyorlar. Mihal'i gördüm. Kale kapısının dış tarafındaki mermere Rumca bir yazı oymuşlar. Onda, hangi Rum casusluk ederse, bu kapıda asılacaktır, deniliyormuş. Mihal, 'Galiba bu sıralarda sizden korkuyorlar ve size casusluk edeceğimizi sanıyorlar. Aman onları buralardan defetsek de biraz rahat yüzü görsek' diyor. Ah Veli ben artık iyice çakal oldum (ihtiyarladım). Ölmezden önce şövalye denilen hırsızların bu kıyılardan temizlendiklerini bir görsem Allahtan başka bir gün dilemem. Neyse bu gece gök ayının on beşi. Gün gibi ışık olur. Baskın olmaz, olsa da gözcülerimiz iyi görür. Halikarnas'ta Kerimoğlu'ndan dört okka barut aldım. Bir güzel yapmış ki, deme gitsin," diye anlatıyordu.

    Tam Kör Ali'nin evinin önünden geçerlerken içeriden Emine kadın, "Turgutcam!" diye bağırdı. Hüsamettin Veli'ye döndü. "Yahu oğluna ne ad takacaksın?" diye sordu.

    Veli'nin evinde, Hüsamettin çocuğu dizinin üstüne koydu. Çatal palasını kabzasından sıyırarak çocuğun karnına yatırdı. Ezan okuduktan sonra çocuğun sağ ve sol kulağına üç kere "Turgutca!" diye seslendi. Sonra çocuğun anlı şanlı bir deniz kurdu olmasına da dua etti. Tam o sırada, esmekte olan hafif bir batı rüzgârı, Leros Adasının Sen Jan şövalyeleri kalesinden atılan bir topun sesini Sıralovaz Yarımadasına ve bu arada da Karabağ köyüne getirdi. Yarımadanın pars ve kurt yatağı o heybetli dağları cevap veriyorlarmış gibi gürlediler. "Tahtabacak" yalın kılıcını yavaş yavaş kınına koyarken "bayraklarını indiriyor ve selam topunu atıyorlar. Şimdi Rumunu da, Türkünü de dimdik ayakta durmaya zorluyorlar. Biz göremezsek inşallah bu yavrucaklar onların bu topraklarının arkalarına takıldığını görürler," dedi.

    Aksamın o durgun anında baba, ana başlarını eğmişler, düşünceye dalmışlardı. Hüsamettin yokuş yukarı çıkarken, kendi kendine (Atlas Okyanusuna açılıp bir daha dönmeyen) bir Cezayir korsan filosu için yazılmış olan bir türküyü mırıldanıyordu:

    "Murat Reisin gemileri seksen direkli,
    İçinde korsanlar denizciler arslan yürekli."
    ...........................................................
    "Enginlerden bir kuş geldi kondu serene
    "Murat Reisin gemileri çamdır dayanmaz
    "İçinde korsanlar denizciler uyanır uyanmaz."


    Kör Ali'nin evinin önünden geçerken, "A Ali! Bizlere artık eski günleri gevelemekten başka yapacak iş kalmadı. Gel de onlardan dem vuralım," diye seslendi.