GÖNÜLLÜ ONYEDILER


    Yunan ordusu İzmir'i işgal edince, düşmana karşı ilk toplu ve örgütlü direniş, Ayvalık - Burhaniye - Havran - Edremit yöresinde başlamıştı.

    Yarbay Ali Bey komutasındaki Yüzyetmişikinci Alay Ayvalıkla bulunuyordu Yunan işgalcilerine karşı direnme kararı alınınca, Yüzyetmişikinci Alay da Ayvalık'tan çekildi. Karaağaç köyüne geldi. Karaağaç köyü, Yüzyetmişikinci Alay'ın karargâhı oldu.

    O günlerde kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (Hakları Savunma Derneği), Yüzyetmişikinci Alay'dan başka bir de sivil gönüllülerden oluşacak milis alayının kurulmasına karar vermişti. Milis alayı kuruldu. Eskiden savaşlarda bulunmuş, askerliğini yapıp bitirmiş, yani savaş deneyimleri olan siviller milis alayına gönüllü yazılmaya başladılar.


Müdafaa-i Hukuk yazmanı
Hüseyin Hüsnü Bey
    Pelit Köyü'nden Mehmet Bey, bu milis alayının komutanlığını üstlendi. Kurulan milis alayının üç taburu savunma bölgelerine yerleştirildi. Köylülerin, milis alayına gönüllü yazılmaları için köylere haber salındı. Eli silah tutabilenler, yurt savunması için gönüllü askerliğe çağrılıyordu. Çağrıyı duyanlar akın akın Burhaniye'ye gelmeye başlamışlardı. Bunların çoğu, Büyük Dünya Savaşı'ndan daha yeni dönmüş gazilerdi. İçlerinde yaralan daha yeni kapanmış olanlar, savaş sakatları, kolsuzlar, topallar bile vardı. O denli çok geliyorlardı ki, Burhaniye'de Kuvvay-ı Milliye'nin yazmanı olan Hüseyin Hüsnü, bu gönüllülerin künyelerini deftere yazmaya yetişemiyordu. Yazman Hüseyin Hüsnü de bir savaş gazisiydi. Büyük Dünya Savaşı'nda dört yıl yedeksubay olarak savaşmıştı. Terhis olup da memleketi Burhaniye'ye döneli daha dört ay olmuştu.

Gönüllü asker yazılmaya gelen köylülerin çoğunun üstübaşı bitik, giysileri yırtıkpırtıktı, pekçoğu yalınayaktı.

    Bigün Yazman Hüseyin Hüsnü, gönüllülerin künyelerini deftere yazarken, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin başkanı olan Şükrü Hocaefendi de oradaydı. Hüseyin Hüsnü, karşısında duran yirmiye yakın köylüyü, gönüllü defterine yazmıştı. Ama onlar gitmiyorlar, öylece duruyorlardı. Başkan Şükrü Hocaefendi, onlara çok sert bağırdı:

    — Daha ne beklersiniz? Dikilip durmayın! Hangi milis taburuna gideceğiniz söylendi ya size. Taburların yerlerini de biliyorsunuz. Durmayın daha, hadi taburlarınıza!

    Yırtıkpırtık giysiler içindeki bu yalınayak köylüler, başları önlerinde, seslerini çıkarmadan hâlâ öylece duruyorlardı. Şükrü Hocaefendi onların neden beklediklerini biliyor, ama bilmezden geliyordu. Çünkü onların isteklerini karşılamak olanağı yoktu. Bu yüzden de acı duygusunu dışa vurmamak, üzüncünü onlara belli etmemek için, sözde sert davranmaya çalışıyordu. Onlara bikez daha taburlarına gitmeleri için bağırınca, içlerinden biri, utana sıkıla, başını yerden kaldırmadan, çok alçak sesle, fısıldar gibi,

    — Ayakkabı... dedi.

    Hiçbirinin ayakkabısı yoktu. İşgalcilere karşı yurtlarını savunmak için savaşa gönüllü gidecek olan bu yiğitler, sanki kendilerine apartıman bağışlanmasını istiyorlarmışçasına sıkılarak ayakkabı istiyorlardı.

    Gönüllü asker yazılanların ayakkabılarını kavaf (hazır ayakkabı satıcısı) Kaleli Hacı Mehmet Efendi vermekteydi. Her işlenişte, dükkanındaki ayakkabıları, para almadan gönüllü askerlere vermişti. Ama artık O'nun dükkânında da ayakkabı kalmamıştı.

    Yazman Hüseyin Hüsnü belki bir umar bulunur diye yine kavaf Kaleli Hacı Mehmet Efendi'ye gidip,

    — Hacı Mehmet dayı, yüz çift ayakkabı daha eksiğimiz var! dedi.

    Hacı Mehmet Efendi, eliyle dükkânının içini gösterip,

    — İçerde ne varsa, hadi hepsini alın! dedi. Dükkânda yüz çift ayakkabı yoktu. Olanlarını verdikten sonra,

    — Kaygılanmayın, gerisini de yaptırırız... dedi.

    Gönüllü yazılan her ere, birer çift ayakkabıyla beşer lira veriliyordu. Sonra bu gönüllü erler, milis alayının taburlarından birine katılmak üzere cepheye yollanıyordu.

    Milis alayı taburlarının fırınları vardı. Fırınlar ekmek çıkarıyordu. Ama taburlarda silah yoktu. Gönüllü yazılanlara silah bulup vermek çok zordu, hatta olanaksızdı.

    Bigün Karalar Köyü'nden onyedi köylü, gönüllü yazılmak için Burhaniye'ye gelmişti. Bunların başında Halil Çavuş vardı. Halil Çavuş, Çanakkale Savaşı'nda bulunmuş bir gaziydi. Çanakkale Savaşı'nda üç yara almıştı. Birlikte geldiği köylüsü olan onyedi kişi de Büyük Savaş'tan yeni dönmüştü. Kimi Galiçya'da, kimi Kafkasya'da, kimi Kanal'da, çölde savaşmıştı.

    Onyedi gönüllü, Yazman Hüseyin Hüsnü'nün masasının önüne geldi. Bunların da üstbaşları bitik giysileri yırtıktı, yalınayaktılar. Önde duran Halil Çavuş,
    — Gönüllü yazılmaya geldik, cepheye gideceğiz! dedi.

    Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Şükrü Hocaefendi, bunların da öbür gönüllüler gibi ayakkabı isteyeceklerini bildiğinden, verecek ayakkabı da olmadığından büyük bir can sıkıntısıyla sertelerek,

    — İyi ya işte, gideceksiniz künyenizi yazdırın, gidin! dedi.

    Halil Çavuş,

    — Ya silah? diye sordu.

    Demek bunlar, ayakkabı değil, silah istiyordu. Silahları olsa, yalınayak da cepheye gidecek, savaşa gireceklerdi. Ama onlara verecek silah yoktu. Ne yapacağını bilemeyen Şükrü Hocaefendi, baskın çıkabilmek için bu kez daha da yapmacık bir sertlikle bağırdı:

    — Hele şunlara bak! Nasıl askere gidecekmişsiniz siz böyle? Hani silahlarınız sizin?

    Koca yiğit Halil Çavuş, sanki suçluymuş gibi,

    — Silahımız yok... dedi.

    Bu kez Şükrü Hocaefendi daha bir diklenerek,

    — Ne demek silahımız yok? Silahsız asker olur mu be? diye söylendi.

    Halil Çavuş fısıldar gibi,

    — Burdan veriyorlarmış diye duyduk da... dedi.

    Şükrü Hocaefendi onlara silah verememekten çok dertliydi. Ama üzüncünü belli etmemek için yarı alaylı çıkıştı:

    — Silahları yokmuş! Bakındı hele... Bir de gönüllü yazılacaklarmış... Vah vaah... Köyünüzde odun kesmez misiniz siz? Evlerinizde nacak da mı yok sizin?

    Hadi koşun evlerinize de, nacaklarınızı kapın gelin!

    Karalar Köyü, Burhaniye'ye bir günlük yoldur. O yalınayak onyedi yiğit, geriye dönüp köylerinin yolunu tuttular.

    Dört yıl boyunca Büyük Savaş'ta bulunmuş olan Yazman Hüseyin Hüsnü, Başkan Şükrü Hocaefendi'ye,

    — Hoca enişte, ne diye bu adamları silahsız cepheye gönderiyorsun? diye sordu.

    Şükrü Hocaefendi,

    — Sen anlamazsın... dedi.

    Az sonra da şöyle açıkladı:

    — Başka ne yapabilirim? Hele bir cepheye gitsinler... Gitsinler de, hiç olmazsa düşmana kalabalık görünsünler. Nasıl olsa bir kolayını bulurlar, silahsız kalmaz onlar. Bir silahlı erimiz şehit düşünce, hemen şehit arkadaşlarının silahını kapar, silahlanırlar.

    Ertesi gün, Karalar Köyü'nden o onyedi köylü yine yayanyapıldak Burhaniye'ye dönmüştü. Nice savaşlara girip çıkmış olan Yazman Hüseyin Hüsnü onları karşısında görünce, kendini tutamayıp gülümsedi. Çünkü onların görünüşleri hiç de gülünmeyecek gibi değildi. Pekçok savaşa katılmış olan bu adamlar, evlerinden aldıkları nacakları tüfek gibi omuzlarına asmışlardı. Başlarında duran Halil Çavuş'un omuzundaysa tırpan vardı.

    Halil Çavuş,

    — Evde aradım taradım, nacağı bitürlü bulamadım. Ne yapayım, ben de tırpanı aldım geldim. Tırpan da işimi görür... diyordu.

    Bunun üzerine, Yazman Hüseyin Hüsnü dayanamayıp Halil Çavuş'a şöyle dedi:

    — Bre Halil Çavuş, sen ki bunca savaşa girip çıkmış adamsın; doğuşu, savaşı iyi bilirsin. Karşımızdaki Yunan askerlerinin İngiliz malı kasalı tüfekleri var; bilirsin, dokuzlu tüfekler... Sen böyle silahsız, bir tırpanla onlara karşı ne yapacaksın?

    Halil Çavuş şu yanıtı verdi:

    — Silahsız değilim ki... Cepheye gider gitmez, hemen bu gece, gönüllü nöbete girer, gece nöbeti tutarım. Nöbetteyken, gecenin karanlığında süzülür, düşman içine atlarım. Elimde tırpanım var ya... Önüme çıkan ilk düşman askerinin kellesine bir tırpan çalar, alırım elinden tüfeğini... İşte silahlandım gitti.

    Halil Çavuş'un arkadaşları da söze atıldılar:

    — Bizim de nacaklarımız var ya... Sen hiç kaygılanma Efendi, biz bir kolayını bulur silahlanırız.

    Karalar Köyü'nden o onyedi yiğit, gönüllü yazıldıktan sonra, omuzlarında nacaklarla tırpanla cepheye yöneldiler, savaşa girdiler, düşmanın karşısına dikildiler.

    Yazman Hüseyin Hüsnü çok merak ettiği için, bu onyedi yiğitin ne olduğunu, sonlarım öğrenmek istedi, onları izledi. Gerçekten de Halil Çavuş'la iki köylüsü, daha cepheye gittikleri ilk gece gönüllü nöbet tutup, düşmandan tüfek almayı başarmıştı. Ama onlardan biri, daha o gece şehit düşmüştü.

    Bilindiği gibi, savaş Türk ordusunun utkusuyla sonuçlandı. Ama bu onyedi yiğit savaşçının hiçbiri köyüne dönemedi.

    Burhaniye Kurtuluş Savaşı'mıza 1364 asker vermiş, bunlardan 964'ü şehit düşmüştü. Sağ dönen 400 savaşçının da çoğu elden, ayaktan, gözden yoksun kalmış savaş sakatıydı.