GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. AVRUPA'DA ÜSTÜNLÜK
8. Akdeniz "Gazileri"


1

    Avrupa'da genişleme sınırlarının en uç noktasına varan Sultan Süleyman, yalnızca "İspanya Kralı" sayıp aşağıladığı Şarlken'le kozlarını henüz paylaşmamış olmakla birlikte, dikkatini Doğuya, İran'a çevirdi ve buraya üç uzun sefer yaptı. Habsburg'larla mücadelesini ise karada değil, Akdeniz'de sürdürecektir.
    Büyük coğrafî keşiflerden sonra, yani 16. yüzyıl dünyasında, denizler, dünya ticaret ve ulaştırmasında steplerin yerini almış, eski dünyanın ünlü ipek ve baharat yolları önemlerini yitirmişlerdi. insanlığın yararlanmasına açılan okyanuslara egemen olacak ve böylece uzun mesafeli dünya ticaretini eline geçirecek gücün, aynı zamanda siyasal ve askerî açılardan "başat dünya gücü" haline geleceği anlaşılmış bulunuyordu (Modeiski, 1972: 110-25). Türkler ise, ticarette kara yoluna dayanmaktaydılar. Ama, şimdi deniz ulaştırmacılığı karanın yerini almış ya da en azından onu tamamlar hale gelmiş olduğundan, Türklerin de kendilerini bu dünya çapındaki önemli değişikliğe uydurmaları gerekiyordu. Böylece, kısa bir süre içinde Asya kıtasının Gazileri, "Akdeniz Gazileri" durumuna yükseldiler.
    Akdeniz'de Osmanlı genişlemesine zaman da çok uygundu. Fatimî Halifeliğinin düşüşü, onun Müslüman uydu hanedanlarını da etkilemiş ve Kuzey Afrika merkezi denetimin uzağında küçük kabile şeflerinin eline geçmişti. Bunlarda geçimlerini korsanlıkla sağlıyorlardı. Ayrıca, 1492'de Endülüs Müslüman krallığının İspanya Hıristiyanlarının eline geçmesinden sonra, Kuzey Afrika'ya kaçan Magripliler (Moor) tarafından da teşvik görüyor ve İspanya'nın güney kıyılarına korsan saldırılarında bulunuyorlardı. Buna karşılık, ispanya Kraliçesi İsebella da Kuzey Afrika'ya seferler düzenliyor ve bazı limanları eline geçiriyordu. Bu durumda Magripliler denizci iki kardeşte etkin bir önderlik buldular: Oruç Reis ve Hayrettin Barbaros. Tunus yöneticisinin desteği ile Cezayir'i ispanya'dan alan Oruç'un 1518'de ölümünden sonra Barbaros kısa zamanda Osmanlı sultanının hizmetinde büyük bir deniz komutanı oldu.
    Barbaros'un Akdeniz'de Osmanlı üstünlüğünü sağlaması kısaca şöyle gerçekleşti (Kinross, 1972: 218-20; Uzunçarşılı, l 1975: 363-74; Hamber, 1984: 1420-8; Itzkovvitz, 1972: 34-6): Barbaros önce kıyı şeridindeki üslerini güçlendirdi, gerilerden kendisini tehdit edebilecek olan Arap kabileleri ile çeşitli ittifaklar yaptı ve bu sırada Suriye ve Mısır'ı eline geçiren Sultan Selim'le temas kurdu. Kuzey Afrika kıyı şeridindeki üstünlüğünün doğu kanadı, Osmanlı güçleri tarafından sağlamlaştırılabilirdi. Sultana çok değerli hediyeler göndererek ondan Afrika Beylerbeyi unvanını aldı. Bu arada, Barbaros'un Kutsal Roma İmparatoru'na karşı Batı Akdeniz'deki mücadelesi, tahta yeni geçen Süleyman'ın da dikkatini çekmişti. Üstelik, şimdi son derece yetenekli bir Cenevizli deniz amirali olan Andrea Doria'nın komutası altında Hıristiyan donanmaları Doğu Akdeniz'e kadar saldırılar düzenlemekteydiler. Bu da yetmiyormuş gibi, bağlılığını değiştirmiş ve Fransız Kralına hizmet ederken, şimdi daha "azılı" bir düşman olan Habsburg'lara bağlı bir biçimde savaşmaya başlamışta. Osmanlı donanması, Doria'nın eline geçen kıyı kalelerini geri almakta başarısızlığa uğrayınca. Sultan Süleyman kara kuvvetlerine verdiği önemin sonucu olarak, donanmanın ihmal edilmiş olduğunu anlamakta gecikmedi. Batı'nın deniz saldırılanna karşı, bırakın Batı Akdeniz'e saldırmayı. Doğu Akdeniz deniz üstünlüğünü de uzun süre elinde tutamazdı. Bu durum üzerine Barbaros'a haber göndererek, kendisini İstanbul'a davet etti. Burada Barbaros'a "Kapudan Paşa", yani donanma komutanlığı görevi verildi (1533). Osmanlı yöneticisi ile Barbaros'un bu akıllı işbirliği sonucunda Osmanlı devleti kısa bir süre içinde tüm Akdeniz'e ve Kuzey Afrika kıyı şeridinin büyük bir bölümüne hükmetmeye başladı.
    Barbaros, Akdeniz'de bir Osmanlı-Fransız ittifakına taraftardı. Çünkü, böyle bir işbirliğinde İspanya deniz gücüne karşı etkili bir karşıt-ağırlık görmekteydi. Barbaros'un düşündüğü bu işbirliği Osmanlı Sultanının da planlanna uygun düşmekteydi, çünkü İmparatora karşı, karşısına çıkmaya cesaret edemediği karadan çok, denizden meydan okumayı düşünüyordu. Tüm bu gelişmeler, 1536 yılında Osmanlı-Fransız gizli karşılıklı savunma antlaşmasına vardı. Bu antlaşmadan önce Barbaros, Sultan Süleyman İran seferine çıkarken, 1535'te donanmasıyla Akdeniz'e açılmıştı. Önce Tunus'u ele geçirdi ve böylece Doğu ile Batı Akdeniz'i birbirinde ayıran dar geçit üzerinde önemli bir üs kazandı. Üstelik, buradan Rodos şövalyelerinin bulunduğu Malta adasına akınlar düzenleyebilir ve Sicilya'yı ele geçirebilirdi. Tehlikeyi anlayan İmparator Şarlken, önce çeşitli Avrupa'ya özgü dolaplarla Türk tehlikesini önlemeye çalıştı. Kuzey Afrika'yı iyi bilen bir Cenevizli casusu Tunus'a yolladı ve burada Türklere karşı bir ayaklanma çıkarmakla görevlendirdi. Casus bunda başarılı olmazsa Barbaros rüşvetle Habsburg'lara kazandırılacak ya da öldürülecekti. Ancak, Barbaros bu düzeni anlamakta gecikmedi ve casus yakalanarak öldürüldü.
    Bu "diplomatik" başarısızlıktan sonra, Şarlken artık Osmanlı üstünlüğüne karşı harekete geçmenin zamanının geldiğini anladı. Bağlılık değiştiren Andrea Doria'nın komutasına büyük bir filo verdi, İspanya ve İtalya limanlarından toplanan gemiler, Alman, İtalyan ve İspanyol denizciler tarafından dolduruldu ve bu filo 1535 yılında Tunus'u ele geçirdi. Habsburg'ların Akdeniz'deki etkin faaliyetlerinin sonu, 1538 tarihli Preveze yenilgisiyle noktalandı (Uzunçarşılı, 1975:74-80).
    Preveze zaferinden sonra Venedik, bu büyük ittifaktan ayrıldı. Fransız diplomasisinin de desteği ile Osmanlılarla ayrı bir barış imzaladı. Preveze zaferinin en önemli sonucu, artık bundan sonra Osmanlı donanmasını Batı Akdeniz'de harekatta bulunmaktan alıkoyacak bir gücün kalmaması ve Doğu Akdeniz deniz üstünlüğünün kesinkes Osmanlıların eline geçmesidir. Üstelik, Barbaros'un İstanbul'da olmasından yararlanmak isteyen Şarlken'in müttefikleriyle birlikte Cezayir'i eline geçirmek istemesi ve bunda başarılı olamamasıyla, artık Akdeniz'in tümü Osmanlı-Fransız ittifakının deniz işbirliğine açılmış oluyordu, işin aslına bakılırsa, Cezayir'in ele geçirilmesi için Habsburg'lann düzenledikleri saldırı da bu işbirliğini bozmak için yapılmış ama başarılı olamamıştı.
    1543 yılında Sultan Süleyman Barbaros'u bir kez daha Batı'ya gönderdi ve Barbaros'un başarılı seferleri sonucunda Napoli, Sicilya kıyıları topa tutuldu ve Marsilya'ya çıkıldı.

2

    Sultan Süleyman, saltanatı süresince üç kez de İran seferine çıkmış ve devleti doğudan sürekli tehdit etmekte olan Safavilerin faaliyetlerini sınırlandırmak istemiştir. Bu bölgedeki son seferi 1553 tarihindedir. Osmanlı devletinin batıda meşgul olmasından yararlanmak isteyen Şah, büyük bir olasılık Şarlken'in de tahrikleriyle ve onunla ittifak halinde, Osmanlı sınırlarına saldırılarda bulunuyordu. Erzurum bile elden çıkmış ve Suriye tehdit edilmeye başlanmıştı. Bunun üzerine Osmanlı yöneticisi harekete geçerek Erzurum'u geri aldı ve 1555 tarihinde barış yapıldı.
    Bu anlaşma ile, Osmanlı devleti, Bağdat, Aşağı Mezopotamya, Fırat ve Dicle'nin deltaları, Basra Körfezi'ne çıkış da dahil Hint Okyanusu'ndan Atlantik Okyanusu'na kadar uzanan bir imparatorluk haline gelecektir. Artık, Türkler, Selçuklu ve Osmanlı devletini ilk yarattıkları "Beş Deniz Bölgesi"nin, kara ve denizleriyle birlikte, mutlak egemenleriydi ve burada doğan "çocuk", iki yüzyıl sonra, yani gençliğinde, Avrupa ve Kuzey Afrika'nın belirli bölgelerini de yönetmeye başlamıştı. Ancak, böylece en geniş topraklarına sahip olan imparatorluk. Kanunî Sultan Süleyman'ın yerine geçen II. Selim'den sonra "orta yaşlılığında" duraklama, "yaşlılığında" da gerileme dönemine girecektir.

3

    Süleyman'a "Kanunî" denmesinin nedeni, hukuk alanındaki reformlarından dolayıdır. Sultanın gerçekte Tanrı tarafından konan ve Peygamber tarafından iletilen kutsal yasa olan şeriatın ilkelerini değiştirme ya da görmemezlikten gelme yetkisi yoktu. Şeriat, sultanın hükümran otoritesini sınırlandırmaktaydı. Aslında, Süleyman'ın, iyi bir Müslüman olarak, bunu yapmaya niyeti de yoktu. Ama, halkının hızla değişen bir dünyada iyi bir Müslüman olarak kalabilmesi için yasanın uygulamasında değişiklikler yapılması gerektiğini de görmüştü. Yüzyılın başında fethedilmiş bulunan topraklardaki nüfusun çoğunluğu Hıristiyanlardan oluşurken, şimdi Asya'da yapılan fütuhat sonucu eski Hilafet merkezleri olan Şam, Bağdat ve Kahire ile Mekke ve Medine kutsal kentleri ele geçmişti. 20 ayrı ırktan ve değişik hükümetler altında yaşayan 25 milyonluk nüfusun 4/5'ü şimdi Asyalı nüfustu. Tüm islam dünyası ona dinin koruyucusu ve kutsal savaşçısı gözüyle bakmaktaydı. Kısaca, Süleyman'ın yönetimi altında Osmanlı imparatorluğu daha Müslüman bir nitelik kazanmış ve bu durum da yeni bir yasal düzenlemeyi gerektirmiştir. Bu yüzden, Halepli Molla İbrahim bu işle görevlendirilmiş ve ortaya çıkan yasaya "Mülteka-ul-uther" (Denizler Kavşağı) adı verilmiştir (Kinross, 1972,: 206). Bu yasal düzenleme 19. yüzyılın reformlarına kadar yürürlükte kalacaktır.

| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
7. Diplomatik Temaslar ve Kapitülasyonlar
| 3. BÖLÜM
YETİŞKİNİN
AVRUPA'DA DURGUNLUĞU
I. Genel Olarak Duraklamanın Nedenleri
|

 



www.1001kitap.com