GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. AVRUPA'DA ÜSTÜNLÜK
7. Diplomatik Temaslar ve Kapitülasyonlar


1

    Gerçek ve bugünkü anlamıyla olmasa bile, şimdi ele alınan dönem, Osmanlı diplomasisinin başlangıç ışığını yakar. Gerçekten, Sultan Süleyman dönemi, savaş alanlarında olduğu kadar ve belki de ondan daha çok, diplomasi alanında elde edilen başarıların dönemidir. Daha önce değinildiği gibi, eskiden sultanın sarayında sürekli dış temsilcilik Venedik'le sınırlıydı. Bükemediğin eli öp örneği, Akdeniz'de deniz üstünlüğünü Osmanlılara kaptırdıktan sonra, Venedik istanbul ile yakın bir diplomatik ilişki kurmuş, sürekli elçiler göndermiş ve Osmanlı başkentinde Balyoz denen yüksek yetenekte bir temsilci bulundurmaya özel bir önem göstermiştir. Bu kişiler İstanbul'dan Venedik'e sürekli rapor göndermişler ve Avrunın öteki devletlerinin de İstanbul'da neler olup bittiğini öğrenmesini sağlamışlardır. Fransa Kralı I. François'nın "İstanbul'dan, Venedik kanalı dışında, hiç doğru haber gelmez" demesi (Kinross, 1972: 197) boşuna değildir. Bu gizlilik, Osmanlıların işine gelmemiş, devletin güçlenmesine yardımcı olmamış değildir. Ama, Süleyman döneminde gerek Osmanlı sınırlarının genişlemesi ve gerekse uluslararası sistemde ortaya çıkan gelişmeler, Osmanlıların tam bir "şahane yalnızlık" içinde kalmalarını olanaksız kılıyordu; er ya da geç devlet diplomasi alanında dışa açılacaktı.
    İşte, Süleyman döneminde yeni yeni misyonların gelmesi ile dış temas bir hayli artmış bulunmaktaydı. Fransızlar, Macarlar, Hırvatlar ve en önemlisi Kutsal Roma împaratoru'nun temsilcileri İstanbul'a gelmeye başladılar. Avrupa geleneğine uygun büyükelçi statüsünde olmasalar bile, bunlar ve yabancı gezgin ve yazarlar sayesinde, Avrupa Türk'ün yaşam biçimi, yönetimle ilgili kuruluşları, son derece gelişmiş seramonileriyle Osmanlı tebası hakkında bilgi sahibi oldu. Kısaca, Avrupa artık Osmanlı'yı tanımaya başlıyordu ve Süleyman da Avrupa'nın en uygar monarkları arasındaydı. Göçebe, kabile ve din kökenlerinden bir Doğu uygarlığını en yüksek noktaya çıkarmayı ve onu Avrupa uyumu içine sokmayı bilmişti. Zaten bunun için de Batı'da "Muhteşem" (magnificent) olarak adlandırılmıştı.
    Zamanla İstanbul'un diplomatik önemi büyüdü. Belirtildiği gibi, Venediklilerin yanında başka devletlerde temsilci gönderdiler. Hatta 1562 yılında Frankfurt'taki Osmanlı temsilcisi, Romalılar Kralı ilan edilen Maximilien'in taç giyme töreninde hazır bulunmak nezaketini gösterdi (Hammer, 1984: 35). İstanbul'a gelen temsilciler arasında en önemlisi 1554 yılından sonra belirli aralıklarla Şarlken'i İstanbul'da temsil eden Ogier Ghiselin de Busbeck'tir. Birçok rapor ve mektubunda Osmanlı Sultanı, sarayı ve halkı hakkında yeni ve nesnel görüşler nakletmiştir. Batı'nın bir adamı olan Busbeck, bu bilinmeyen Doğu'nun daha uygar yönlerini derhal farketmiştir. Özel bir mektubunda şunları yazıyor:

   "Şimdi gel ve bembeyaz ipekten sayısız kıvrımları olan türbanlı başların oluşturduğu şu büyük kalabalığa, şu her cins ve renkte parlak giysilere ve her tarafı donatan şu altınların, gümüşlerin, pembenin, ipek ve satenin pırılpırıllığına bir göz gezdir. Ben bundan daha güzel birşey görmüş değilim. Ama, tüm bu lüksün ortasında büyük bir basitlik ve ekonomi var. Giyenin rütbesîne bakılmaksızın, herkesin giysisi aynı biçimde ve bizdekinin aksine hiçbir dantel ve işleme yok... Bana özellikle çarpıcı gelen, o kadar kalabalık bir toplantıdaki sessizlik ve disiplin oldu. Böylesine bir kalabalıkta mutlaka olması gereken bağırış çağırış kesinlikle yok. Herkes önceden belirlenmiş yerinde en sessiz biçimde duruyor... Bu büyük toplulukta hiçbir kişi rütbesini kişisel değer ve yürekliliğinden başka bir şeye borçlu değil, hiçbir kimse ötekilerden doğuştan gelen üstünlüğe de sahip değil ve kişiye onuru yaptığı görev ya da bulunduğu makama uygun olarak veriliyor. Bir öncellik mücadelesi yok, herkes yaptığı işin değerine göre belirli bir yerde duruyor. Görev ve makamlarını Sultan'ın kendisi dağıtıyor ve bunu yaparken kişinin zenginliğine, boş rütbe iddîalarına kulak asmıyor, bir adayın aile çevresinin nüfuzuna dikkat etmiyor. Hepsinin değerini ölçüyor ve karakterlerini, doğal yeteneklerini, mizacını araştırıyor. Böylece, herkes bağlılığına göre ödüllendiriliyor ve makamlar da işleri en iyi biçimde görecek olanlarla dolduruluyor"
(Kinross, 1972: 202).

    Süleyman döneminde gelişen Osmanlı diplomasisinin, yine Avrupa'da gelişen diplomatik kurallara uymayan yönleri vardı. Örneğin, Osmanlılar yabancı elçilerin kabulünde, "dost" ile "düşman" bildiklerinin arasına büyük bir fark koymaktaydılar. Bu fark aşırılıklara kadar gidebilmekteydi. İran elçisi armağanlar ve barış isteği ile huzura geldiğinde kendisine akıl almaz itibar gösterilirken, Avusturya elçisi kötü davranışa konu olabilmekteydi. Busbeck, Macaristan'a plan Osmanlı seferlerinin sınırlandırılması isteği ile sultanın huzuruna geldiğinde, hiç de iyi kabul görmemiş ve derhal oradan uzaklaştırılmıştı.

2

    Sadrazam İbrahim Paşa'nın da etkisiyle 1535 yılında "büyük dost" Fransa ile bir antlaşma yapıldı (Kinross, 1972: 204). Bu antlaşmaya göre Fransız tüccarları Osmanlı topraklarında Türklerin verdiği kadar vergi ödeyerek ticaret yapabilecekti ve Türkler de Fransa'da aynı haklardan yararlanacaktı. İkinci olarak, Fransa Osmanlı topraklarında konsüler yargı organları kuruyordu ve Osmanlı makamları bunların verdikleri kararları uygulayacaklardı. Üçüncü olarak, Osmanlı topraklarındaki tüm Fransız yurttaşlarına tam dinsel özgürlük tanınıyordu ve daha da önemlisi kutsal yerleri koruma ve bakma hakkı veriliyordu. Bu, doğal olarak. Doğu Akdeniz bölgesindeki tüm Katolikler üzerinde Fransız koruyuculuğu anlamına geliyordu. Dördüncü olarak, Akdeniz'deki Hıristiyan gemileri, korunma güvencesi olarak, Fransız bayrağı çekeceklerdi.
    Bu Osmanlı-Fransız antlaşması, yabancı ülkelere "kapitilasyonlar" denen ve ilerde devletin başına tam bir bela getirecek olan ayrıcalıklar sistemi kurmuş olması açısından son derece önemlidir. Fransa tarafından büyük bir ustalıkla kaleme alındığı açık olan antlaşma ile Paris İstanbul'da sürekli büyükelçi bulundurma hakkını da kazanmıştır. Kısaca, bu siyasal ve ekonomik düzenleme, Fransa'yı istanbul'da uzun süre en etkili yabancı güç durumuna getirmekteydi. Ancak, şu da var ki, bir ticaret anlaşması dış görüntüsü altındaki bu Fransız-Osmanlı yakınlaşması, Fransa Kralı ile Kutsal Roma imparatoru arasındaki Avrupa siyasal ve askerî dengesini, Osmanlı devleti yararına sağlamıştır. Fransa Kralı çoğu kez antlaşmanın özüne aykırı davranışlarda bulunarak, Osmanlı devleti aleyhine Venedik, Kutsal imparatorluk ve Papalık gibi devletlerle yakın ittifak ilişkilerine girecekse de. Sultan Süleyman zaman zaman yansız kalan Fransa ögesinin rahatlatıcı etkisiyle Akdeniz'de deniz üstünlüğünü de eline geçirme yolunda girişimlerde bulunabilecektir.

| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
6. Üstünlüğün Doruğu
| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
8. Akdeniz "Gazileri"
|