GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. AVRUPA'DA ÜSTÜNLÜK
6. Üstünlüğün Doruğu


1

    I. Süleyman'ın (Kanunî) Osmanlı tahtına geçtiği tarih (1520), Avrupa uygarlık tarihinin dönüm noktasına rastlar. 16. yüzyılın başlarında, feodal kurumlarıyla geç Ortaçağ karanlığı, yerini Rönesansın altın ışığına bırakmaktaydı. Bu yüzyıl, Habsburg İmparatorluğu'nun V. Charles'ı (Şarlken), Fransa'nın (Valois hanedanlığından) I. François'sı, ingiltere'de (Tudor hanedanlığından) VIII. Henry'si gibi Avrupa tarihinin tanınmış simalarından olan yöneticilerin ve Leonardo da Vinci, Michael Angelo ve Niccola Machiavelli gibi dahi sanatçı, bilim adamı ve düşünürlerin dünyası idi. İşte, Süleyman, "muhteşem" (magnificent) ünvanının da hakkını vererek, böyle aydınlık bir dünyaya en çok yakışan Osmanlı sultanı oldu.
    Onuncu Osmanlı hükümdarı olan ve Hicretten on yüzyıl sonra uzun sürecek saltanatına başlayan I. Süleyman, Müslümanların gözünde kutsal 10 rakamının bir insanda simgelenmesi, can bulmasıydı. Doğu geleneklerine göre, her yüzyılın başında büyük bir insan ortaya çıkar ve bu yüzyıla damgasını vuracak kadar tanınırdı. İşte, yeni Osmanlı sultanı bu adamdı (Kinross, 1972: 174). Babasından rakipsiz olarak aldığı saltanatı yarım yüzyıla yakın çeşitli zaferlerle süslemiş ve ordusunun başında olarak batıya ve doğuya birçok sefer yapmıştır. Sultan Süleyman'ın ünü yalnız seferleri ve kazandığı zaferlerle değil, aynı zamanda koydurmuş olduğu yasalarla devlet örgütü ve ordusunu zamanın gereklerine göre modern bir biçimde düzenlemesinde de görülür. Zamanında Osmanlı ordu ve donanması, dünyanın en üstünleri arasındaydı (Uzunçarşılı, 1975:419).

2

    İstanbul'un fethinden ve Osmanlı gücünün italya "çizmesi"nin ucuna kadar gelmesinden sonra, Avrupa devletleri, ister büyük ister küçük olsunlar, artık Türkleri ciddiye almak durumundaydılar. Önemli bir tehdit olan bu ilerlemenin, yalnız askerî değil, aynı zamanda diplomatik manevralarla da karşılanması gerekiyor, kendi aralarındaki rekabette bile Osmanlı öğesi diplomatik hesaplara katılıyordu. Bir Osmanlı müdahalesi tehdidi, bir gizli Osmanlı ittifakı, özellikle İtalyan devletleri arasında yararlı bir diplomasi silahı haline geldi. Gerçekte, 16. yüzyılla birlikte Avrupa sahnesinde giderek iki büyük imparatorluk sivriliyordu: Osmanlı ve Kutsal Roma imparatorlukları, ikincisinin imparatoru Charles'a, hem Müslümanlara ve hem de Batıdaki Katolik Fransa'ya karşı, Hıristiyanlığın şampiyonu ve birleştirici tek gücü olarak bakılıyordu. Charles'ın imparatorluğu, Baltık'tan Akdeniz'e, Hollanda'dan Almanya'ya, Avusturya ve İspanya'ya kadar uzanıyor ve Napoli ile Sicilya krallıklarını da içeriyordu. imparatorun asıl amacı, tüm Hıristiyan dünyayı Habsburg'ların yönetiminde ve Kutsal Roma imparatorluğu çerçevesi içinde birleştirmek ve Osmanlı ile karşı karşıya gelebilecek güce ulaşabilmekti. Charles'ın bu düşünü, Müslümanlık söz konusu olduğu sürece, I. Süleyman hemen hemen tüm Müslümanları birleştirerek gerçekleştirmişti. Kısaca, Habsburg'ların doğusunda Avrupa'nın iki büyük imparatorluğundan birinin başıa geçmişti. Artık, uzun bir süre, Avrupa güç dengesinin bu iki devlet ve bir dereceye kadar Fransa krallığı tarafından kurulacağı ve denetleneceği anlaşılmıştı. Habsburg'lar Avrupa'da başat duruma geçmek girişimlerinde bulunurlarsa, bu Habsburg üstünlüğünü yalnız Osmanlılar tehdit edebilirdi.
    Şarlken'in amacının gerçekleşmesinde, kendi Almanyası ile İspanya'daki dominyonları arasına giren Fransa'nın I. François'sı en büyük engeldi. Bu yüzden, Türk tehdidini çok iyi "bilmesine rağmen, Şarlken'in ilk yenmesi gereken düşmanı Fransa'ydı. Burada ilginç olan nokta, Avrupa'nın yeni belirmeye başlayan güç hesaplarında, hem Fransa ve hem de Kutsal Roma İmparatorluğu açısından, doğudaki Müslüman devletin, açık bir düşman olduğu kadar, yararlı bir dost da olabileceği idi.
    Avrupa güç dengesinin bu biraz da alaycı durumunu ilk olarak Fransa monarkı anlamış görünüyor. Çünkü, I. François, Venedik elçisine, Osmanlı devletini, Habsburg İmparatoru'na karşı "Avrupa devletlerinin ortak ve bağımsız varlıklarının en büyük güvencesi" olarak gördüğünü söylemişti (Kinross, 1972: 174). Fransa kralının bu keskin değerlendirmesi karşılıksız kalmadı; Osmanlı Sultanı da kendisine Şarlken'e karşı etkili bir koalisyon kurabilmesi için 1533 yılında 100.000 altın gönderdi. Osmanlı yöneticisi, asıl düşman olarak gördüğü Kutsal Roma împaratorluğu'na karşı mücadelesinde, Fransa'nın bir Osmanlı ittifakına ne kadar ihtiyaç duyduğunu çok iyi anlamış ve Osmanlı-Avrupa ilişkilerini "Fransa ile dostluk" temeline oturtmuştur. Böylece, Kanuni Sultan Süleyman, 16. yüzyıl Avrupası'nda kıta güç dengesini denetleyici bir rol benimsemiştir. Böylece, Osmanlı devletinin diplomatik ve askerî prestiji yükselmiş ve Avrupa'da güç üstünlüğünü eline geçirmiştir.
    İşte, bu atmosfer içinde, I. François'nın 1525 tarihinde Pavia'da Habsburg'lara yenilmesinden sonra, Fransa, Habsburg'un giderek artan gücüne karşı Osmanlı desteğini sağlamayı bildi. Bu Fransa-Osmanlı devleti ittifakı, o dönemde Avrupa uluslar sisteminin ayrılmaz bir parçası olmuş ve Avrupa güç dengesinin temeli haline gelmiştir. Fransa'nın Osmanlı için güvenilir bir müttefik olduğunu söylemek zordur. Koşullar değiştiğinde, dinsel düşüncelere bağlanıp Osmanlı devletine karşı kurulan koalisyonlara girdiği doğrudur. Ancak, burada ilgi çekici olan, Osmanlı devletinin Avrupa'da genişlemesinin, Katolik Habsburg împaratorluğu'na karşı büyük bir mücadeleye girişen Protestanlığın tanınmasında ve yayılmasında son derece önemli bir öğe olmasıdır. Biraz da çelişkili, ama Avrupa gerçeklerine uygun olarak, bir yanda Katolik Fransa ve öte yandan Protestanlara destek ise, o donemdeki Osmanlı devletinin Avrupa politikasının temeltaşı olacaktır (Itzkovvitz, 1972: 34).
    Osmanlı hükümdarının müttefik olarak Fransa'yı seçmesinin başka nedenleri de vardır. Süleyman'ın siyasal ufku, atalarınınki gibi, Avrupa'ya yönelikti. Amacının gerçekleşmesinde, uzun sürede başarısız olan Büyük iskender gibi, Süleyman da Doğu ile Batı'nın toprak ve insanlarını birleştirmek istedi. Bu amaçla, Doğu Avrupa'daki Osmanlı sınırlarının çok ötesine, kıtanın imparatorluk merkezi olan Viyana'ya gözlerini dikti. Bunun, gerçekleşebilir bir amaç olup olmadığı, ilerde de görüleceği gibi, tartışılabilir. Ancak, Viyana'nın ele geçirilebilmesi için, öncelikle imparator Şarlken'le boy ölçüşmesi, onu yenip Avrupa'nın ortasındaki topraklarını işgal etmesi gerekiyordu. I. Süleyman döneminin Avrupa'daki hareketli, uzun ve biraz da karmaşık askerî kampanyalarının, ittifaklarının ve barış girişimilerinin öyküsü büyük ölçüde budur.

3

    I. Süleyman'ın Habsburg împaratoru'na karşı ilk harekatı, biri karada ve öteki denizde olmak üzere, Habsburg imparatorluğu ile arada tampon durumunda bulunan Macar Krallığı ile, içinde Hıristiyan devletlere ait adalar olan ve Kuzey Afrika ile ispanya kıyılarını içeren Akdeniz'de oldu. Burada ilk hedef olarak. Fatih Sultan Mehmet'in başarısız olduğu Belgrad ve Rodos'u eline geçirdi (1521 ve 1522). Bu askerî başarıların stratejik sonuçları, Macar ovaları ve Tuna'nın kuzey bölgesinin Osmanlı genişlemesine açılması ve yeni Osmanlı toprakları olan Mısır ve Suriye arasındaki ulaşımı tehdit eden stratejik Rodos adasının ele geçirilip, Osmanlı devletinin artık Doğu Akdeniz'e tam anlamıyla egemen olmasıdır.
    l. Süleyman'ın ikinci Batı seferinin temel nedeni, Fransa Kralı'nın 1525 tarihindeki Pavia savaşında yenilmesinden sonra Habsburg İmparatoru'na tutsak düşmesi ve Osmanlı yöneticisine yazdığı gizli mektupta, "tüm dünyayı egemenliği altına alacak olan Şarlken'e karşı genel bir sefer açması" yolundaki isteğidir (Kinross, 1972: 184). Bu istek Osmanlıların da çıkarları ile uyum halindeydi. Hem Macaristan Osmanlı ilerlemesine karşı direnemeyecek kadar büyük bir siyasal karmaşa içindeydi, hem de Fransa'nın desteğinde ya da en azından yansızlığında Habsburg'lara karşı topraksal genişleme için ideal bir fırsat çıkmıştı. Bu düşüncelerin ışığı altında I. Süleyman'ın Macar seferinde kazanılan Mohaç zaferinin en önemli siyasal sonucu, Osmanlı'ya karşı örgütlü Macar direnmesinin artık sona ermesi ve dolayısıyla aradaki tamponun ortadan kalkmasıyla Osmanlı yöneticisinin Habsburg'larla karşı karşıya gelmesi ve Osmanlı devletinin gelecek iki yüzyıl süreyle Avrupa'nın ortasında başat güç durumuna yükselmesidir.
    Osmanlı sultanının üçüncü Batı seferinin en önemli konusu, Viyana'nın ele geçirilmesi olmuştur. Bu mücadelenin sonucunu belirleyen en önemli öğe Orta Avrupa iklimidir. Viyana kuşatmasının (1529) kaderini tayin edecek olan ağır toplar, yağmurlu mevsimde ağırlaşan toprak üzerinde taşınmaları mümkün olmadığından, geride bırakılmış, ancak hafif toplar getirilebilmişti. Bu durum, doğal olarak savunmanın işine yaradı. Kuşatma sonbaharın sonlarına kadar sürdü ve çeşitli saldırılardan herhangi bir başarı sağlanamayınca, geri çekilme kararı verildi. Hıristiyan Avrupa'nın "kalbi" olan Viyana Türklerden korunmuş, ancak I. Süleyman da ordusu kırılmadan ve düzen içinde îstanbul'a dönmüştü. Kolay kaçınılamaz hesaplaşma başka bir tarihe ertelenmiş oldu.
    Sultan Süleyman 1532 yılında bir kez daha Tuna seferine çıktı. Amacı, Viyana başarısızlığına rağmen yalnızca "İspanya Kralı" diye hitap edip aşağıladığı imparator V. Charles ile karşı karşıya gelmekti. Kutsal Roma imparatoru ise, bu sırada Fransa ile barış durumundaydı ve Türk tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu anlayıp, tüm Hıristiyan dünyadan oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Avrupa, Avrupa olalı, böyle güçlü bir orduyu biraraya getirememişti. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için imparator Protestanlarla anlaşmaya varmak zorunda kaldı. Bunlara önemli ödünler vererek, din sorununun çözümünü süresiz erteledi. Böylece, biraz da çelişkili ve alaycı olarak, Osmanlı devleti Reformasyon hareketinin bir cins bağlaşığı ve güçlendiricisi durumuna gelmiştî. Aynca, fethedilen bölgelerde Osmanlıların Katolikler yerine Protestan toplulukları desteklemeleri sonucunu da doğurdu (Kinross, 1972:193).
    Sultan Süleyman bu seferinde Viyana'yı kuşatmadı. Macar topraklarında birçok kale ele geçtiyse de, Şarlken'in çok beklenen ordusu Osmanlı yöneticisinin karşısına çıkmadı. 1533 yılında yapılan ateşkese göre, Macar toprak ve kaleleri, Macaristan üzerinde hak iddia eden ve imparatorun kardeşi olan Ferdinand ile Süleyman'ın desteklediği Macar soylusu John Zapolya arasında paylaştırıldı. Böylece, biri doğrudan doğruya Osmanlı devletinin koruyuculuğu altında Zapolyn'ya, öteki ise elindeki yerler için Osmanlı devletine vergi vermek durumunda olan Ferdinand'a ait iki ayrı Macaristan ortaya çıktı (Uzunçarşılı, 1975: 336).

4

    Osmanlıların Viyana önündeki başarısızlıkları tarihin dönüm noktalarından biridir. Böylece, Müslüman güçler, tıpkı "800 yıl önce İspanya'daki başarısızlıkları gibi, Avrupa'nın kalbine girememişlerdir. Bu başarısızlığın çok çeşitli nedenle arasında şunlar önemli ve öğreticidir: Artık Avrupa orduları disiplinli, iyi yetiştirilmiş ve akıllıca yönetilen ordular biçimine dönüşmüştü. Eskiden Osmanlı güçlerinin karşısına çıkan feodal ve çapul askerler topluluğuna benzemiyorlardı. İkinci olarak, coğrafya önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı devletinin başkenti ile Sultanın savaş alanı arasında şimdi 1200 kilometrelik bir ulaşım hattı oluşmuştu. O dönemin teknik olanaklarıyla bu kadar uzaktaki bir orduyu uzun bir süre savaş malzemesi ve gıda bakımından beslemek kolay bir iş değildi. Ayrıca, Tuna vadisinin sürekli yağmur ve seliyle mücadele etmek gerekiyordu. Bu topraklar üzerinde ağır topların ve atlıların hareket etmesi olanaksız olmasa bile son derece zordu.
    Sultan Süleyman sonunda şunu anladı ki. Orta Avrupa'da ötesine geçilmesi yarardan çok zarar getirecek bir nokta vardır. 0 dönemin askerî olanakları, tekniği ve stratejisi açısından Viyana kenti, İstanbul'daki yöneticinin erişebileceği noktanın ötesinde bulunmaktadır. Viyana başarısızlığına rağmen, I. Süleyman'ın uzun ve zaferle dolu sefer yıllanndan sonra, Avrupalıların Türk tehlikesi korkusu arttı ve devletin gücüne saygı duyulmaya başlandı. Karşılarında Asya steplerinden gelen "barbar sürüler" değil, Batı'nın o zamana kadar karşılaşmadığı kadar modern bir biçimde örgütlenmiş ordular vardı. Bir italyan şunları yazıyor:

   "Askeri disiplinleri eski Yunan ve Romalıları çok aşan sertliğe ve adalete sahipti. Türkler bizim askerlerimizden üç bakımdan üstündür: Komutanlarına derhal itaat etmektedirler, savaşta yaşamlarına hiç önem vermemektedirler, ekmek ve şarapsız uzun süre yaşayabilirler ve su ve arpa ile yetinebilirler."
(Kinross, 1972: 196).

    İşte, arkasında bu birleşmiş kuvvetle, I. Süleyman döneminde Osmanlı devleti Avrupa sorunlarında eskisinden daha çok hesaba katılması gereken bir güç olmuştu. Süleyman Osmanlı İmparatorluğunu, ilerde "Avrupa uyumu" (European Concert) diye anılacak olan sistemin kalıcı bir öğesi biçimine dönüştürmüştür. En büyük başarısı da budur.

| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
5. Akdeniz Gücü ve Doğu'daki Tehdit
| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
7. Diplomatik Temaslar ve Kapitülasyonlar
|