GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. AVRUPA'DA ÜSTÜNLÜK
4. İç Savaş: Bayazıt-Cem Çatışması


1

    1481 Mayısında II. Mehmet öldüğü zaman, imparatorluğun zenginliği ve gücü, Hıristiyan ya da Müslüman, Avrupalı ya da Asyalı herkesin kıskançlığını çekmekteydi. Avrupalılar İstanbul'un fethini geçici bir olay, II. Mehmet'i de öldüğünde Timur ve Atilla'nın imparatorlukları gibi, kurduğu devletin yıkılacağı bir önder olarak görmek istiyorlardı. Avrupalı devlet adamları ve tüccarlar, Türkleri Avrupa ve Karadeniz kıyılarından atmak için planlar yapıyorlar, kısaca yeni bir Haçlı ruhu" yaratmaya çalışıyorlardı. Bunlar gerçekçi düşünceler değildi. Çünkü, hem bu tarihlerde Avrupa tek bir amaç çevresinde birleşemeyecek kadar bölünmüştü ve hem de Fatih'in imparatorluğu, hemen ölümünden sonra önemli sayılabilecek bir "iç-savaş" içine girmesine rağmen, kısa vadede yıkılıp parçalanamayacak kadar güçlüydü.

2

    Şimdi üzerinde durulacak olan Bayazıt-Cem rekabeti (Fisher, 1941: 449-66), imparatorluk içinde mevcut düşmanlıkları, kişisel kıskançlıkları ve devletin geleceği hakkında birbirinden farklı görüşlere sahip gruplar arasında iktidar mücadelesini ortaya çıkardı. Alttan alta süren ve I. Bayazıt zamanında belli belirsiz başlangıcını gördüğümüz bu çatışma, II. Mehmet'in ölümünden sonra tam bir iç savaşa dönüştü ve gruplar Bayazıt ve Cem'in çevresinde kümelendiler.
    Şurası yadsınamayacak bir gerçekti ki, II. Mehmet öldüğünde Osmanlı imparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya ve Azak'tan Otranto'ya kadar uzanıyordu. Bu kadar kısa bir sürede bu kadar genişleyen çok uluslu, çok dinli ve çok ırklı bir imparatorluğun, bütün bu farklı öğeleri homojen bir yapı içinde eritmesi için vakit çok erkendi. Arada şiddete de varan iktidar çatışmalarının olması kaçınılmazda Kendinden önceki Roma ve sonraki ingiliz imparatorluğunun önüne geçilemez kaderi, Osmanlı imparatorluğuna da musallat olacak, ancak bu devlet de en az onlar kadar uzun yaşamasını bilecektir. Bunun hiç olmazsa çıkış noktasındaki nedenleri daha önce ele alınmıştı. Devletin, Bayazıt-Cem çatışmasını fazla tahribata uğramadan atlatmasının öyküsü ve görülebilir nedenleri ise şimdi ele alınacaktır.
    Osmanlı imparatorluğu 1481 yılına gelindiğinde başlıca iki grup tarafından yönetiliyordu. Daha önceki Gazi devletten, giderek oluşan Osmanlı yönetici seçkinleri ve Anadolu'daki ulemadan ve beylik döneminin köklü ailelerinden gelişen Müslüman grup (Fisher, 1941; 450). İslamın savaşçıları olan Gazilerin ilk önderi Osman'dı. Uzun yıllar, Müslüman dünyanın sınırlarını genişletmek düşüncesi, Osmanlı devletinin belki de varlık nedeni olmuştu. Genişleme o kadar hızlı gerçekleştirilmişti ki, egemenlik altına alınan topraklarda yaşayanların devletle bütünleştirilmesine vakit kalmamıştı. İşte, bu Gazi savaşçılarını izleyen ulema, fethedilen bölgeleri geleneksel ve bütünleştirici İslami anlayışa göre yönetmek için çalışıyorlardı. Ancak, daha 15. yüzyılın başlarında I. Mehmet, Gazi örgütünü bir fetih aracından bir yönetim aracı haline getirmeye başlamıştı bile. Ulema ve eski Anadolu ailelerinin yerine yönetici ve danışman olarak, kendi kendilerini yetiştirmiş olan Gazileri koymaktaydı. Bunlar arasında, kapıkulları, ülküleri ve yönetim biçimleriyle açık bir Gazi kuruluşu olan Yeniçeriler ve üyeliği Gaziler ve onların çocukları dışında hemen herkese kapalı olan Sipahiler çoğunluğu oluşturuyordu.
    Müslüman kuruluşu ise, ulema adı verilen din bilginleri tarafından yönetilen bir gruptu. 11. yüzyılda Anadolu, Selçuklular tarafından fethedilince, Suriye, Irak ve İran'dan islam bilginleri, hükümette görev almak ve prestiji çok yüksek bu yeni devletin eline geçirdiği yerlere Müslümanlığı yaymak için Anadolu'ya gelmişlerdi. İstanbul fethedilinceye kadar hukuk ve din işleriyle eğitimin gelişmesinde önemli görevler üstlenen ulema ve Anadolu'nun beylik döneminden kalma eski aileleri, bu Müslüman kuruluşun temelini oluşturuyordu.
    Dolayısıyla, daha başlangıcından beri, Osmanlı devletinin önemli sorunlarıdan biri, bu iki büyük ve etkili kuruluşu uyumlu biçimde işlemekti. Fatih'ten önceki sultanlar, daha oluşmakta olan devletin fetihlerde bulunması için çevrelerini Gazi önderlerle donatabilirlerdi. Ama, artık başında II. Mehmet'in bulunduğu geniş bir imparatorluğu başanlı bir biçimde yönetemek için, hukuk, din ve maliye konularında eğitilmiş kişilere gerek vardı. Bunlar ise ulema içinde bulunuyordu ve II. Mehmet saltanatı süresince birçok ulema üyesini yüksek mevkilere getirmişti. Örneğin, Karamanlı Mehmet Paşa'yı önce Nişancı sonra da Sadrazam yapmış, bu kişi de yeni devlet kurumlarının oluşması ve hukuk kurallarının konmasında büyük hizmetlerde bulunmuştu.
    Ancak, II. Mehmet'in büyük bir imparatorluk kurma yolundaki adımlarını çoğu Gazileri rahatsız etmeye başlamıştı. Herşeyden önce, sürekli düşman saydıkları Hıristiyanlar ile barış durumunu anlayamıyorlardı, ikinci olarak, kendilerini doğrudan sultana bağlı saydıklarından, yeni vergi toplayıcısını benimseyemiyorlardı. Ulema ise vergiden bağışıktı ve miras yoluyla mal ve mülk sahibi olmalarıyla yönetici gruptan ayrılıyorlardı. Üstelik, Gazinin temel felsefesinin ve yaşamının ekonomik ve toplumsal temelinin sürekli fütuhata dayandığını düşünürsek, onlara göre sultanın getirdiği değişiklikler toplumun temelini sarsmaya başlamıştı (Fisher, 1941: 454). îşte, bu iki kuruluş arasında (bazen de birbirlerinin içinde) iktidar için rekabet vardı ve devleti kendi gruplarının denetlemesini istiyorlardı. Böylesine bir rekabet düşmanlığa her zaman dönüşebilirdi.

3

    II. Mehmet'in en büyük oğlu olan Bayazıt, eski bir Gazi yöresi olan Amasya'da yetişmiş ve tahta çıkana kadar da orada kalmıştı. Ancak, bulunduğu yörenin genel atmosferine ters düşen biçimde, çok sade zevkleri olan, babasının Batılı tutumlarını onaylamayan, savaş sanatına ve önderliğe ilgi duymayıp vaktinin tümünü Amasya'da okuyarak geçiren bir kişiydi. Birçok bakımdan babasına benzeyen Cem ise, 1481'de eski Selçuklu başkenti Konya'da valiydi. Burasının sakinleri Gazi fikirlerle dolu, Amasya'dakilerden çok farklı görüşlere sahiptiler. Konya, ulemanın merkezi ve Müslüman kültürünün kalesi gibiydi. Yine bulunduğu yere ters olarak. Cem, Bayazıt'tan daha liberal, daha enerjik, daha atılgan ve daha sert bir mizaca sahipti. Bu yüzden de babasının taht için uygun gördüğü bir şehzadeydi.
    Böylece, daha başlangıcından beri, tahtı ele geçirme yönünde Bayazıt ile Cem arasındaki mücadele, bir bakıma, yönetici seçkinlerin imparatorluğun denetimini ellerine geçirme girişimini ve Müslüman kuruluşun da bu beklentiye karşı tepkisini dile getirmekteydi. Burada, Bayazıt'ın Osmanlı tahtına oturması ile sonuçlanan dramatik olayların ayrıntılarına girişilecek değildir. Bizim için önemli olan nokta, bu ilginç iktidar mücadelesinin sonucudur.
    Cem, ulema ve Anadolu'nun eski aileleri tarafından desteklenince, yönetici seçkinlerin, heves ve ülküleri kendilerininkine benzese de, Cem'i düşman olarak görmeleri doğaldır. Onların bakış açısına göre, eğer Cem başarılı olup Osmanlı tahtına geçseydi, kurulacak olan üst yönetimde, onlara göre devletin kuruluşunda çok az payı olan ulema ve yerel önderler ağır basacaklardı. Cem'in taraftarlarına göre ise, yönetici seçkinler, sultanın tutsaklarından, dönme Hıristiyanlardan ve gerçek mümin olmayanlardan oluşuyordu. Bu "yabancılar", yönetimi, onu asıl hakedenlerin elinden çalıyorlardı (Fisher, 1941: 465).
    İlginç olan ikilem şuradadır: Eğer Cem, destek bulduğu gruplarla Bayazıt'ı yenip Osmanlı tahtına geçseydi, Osmanlı devleti tam bir "Doğu monarşisi" biçimine dönüşür ve belki de 16. yüzyılda Avrupa güç dengesi ve diplomasisinde önemli bir rol oynayamazdı. Ama, herhangi bir gruba bağlanmadan, İstanbul'da Bayazıt'tan önce gelmiş olsaydı ve tahta oturabilseydi, babasının bıraktığı yerden işe başlayıp, onun geniş ufuklarını gerçekleştirebilirdi. Bayazıt'ın ise bunu yapacak yeteneği ve hevesi yoktu.
    II. Bayazıt'tan sonra I. Selim (Yavuz) yönetici seçkinler ve Yeniçerilerin desteğini alarak Osmanlı tahtına oturmuştur. Bir daha da taht için bu tip bir mücadele olmamış sayılabilir. l. Süleyman'ın (Kanunî) güçlü saltanatı sırasında da, iki kuruluş arasında gerçek bir uyum sağlanmıştır. Ama, şu da var ki, bu süreç içinde, alttan alta ve kendini I. Süleyman'dan sonra gösterecek biçimde. Gazilerin ülküleri ortadan kalkmış ve ulemanın ülküleri bunun yerine geçmiştir. Yönetici seçkinler, Gazi özelliklerini ve felsefesini hemen tümüyle unutmuş vee iktidar için ya da iktidarı kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışan fırsatçı insanlar grubu haline gelmiştir. Osmanlı tahtını kardeşine kaptıran Cem, hep hakkı olarak gördüğü tahtı eline geçirebilme ümidiyle, önce Rodos şövalyelerine sığındı ve buradan da Fransa'ya ve Vatikan'a gönderildi. Ama, nereye giderse gitsin, prestiji doruk noktada olan Fatih'in bu gerçekten talihsiz oğlu, güçlenen ve giderek daha tehdit edici hale gelen Osmanlı devletine karşı Avrupa Hıristiyanlığının elinde bir siyasal koz olarak kullanılmaya çalışıldı. Büyük ve güçlü düşman olan Türk hükümdarının kardeşi olarak, gerek Osmanlılara karşı ve gerekse Hıristiyan hükümdarlarının kendi aralarındaki rekabetin diplomatik arenasında bir "piyon" gibi kullanıldı ve zehirlenerek ölmesinden önce Rodos şövalyeleri, Fransa Kralı XI. Louis ve Papa arasında alınıp verildi (Uzunçarşılı, 1972: 171-4).
    Burada, Cem-Bayazıt çekişmesinin bir başka önemli sonucundan da sözetmek gerekiyor. Istanbul'a gelip Osmanlı tahtına oturan Bayazıt, Bursa'ya kadar gelip iktidarına meydan okuyan kardeşine karşı ancak askerî gücün etkili olabileceğini anladığından, Otranto'da bulunan değerli komutan Gedik Ahmet Paşa'yı, kardeşine karşı göndermek için îstanbul'a çağırtmış ve bu kentteki ordunun asker miktarını da azaltmıştı. Bu askerî kararın Cem'e karşı gerçekten etkisi olduysa da, Otranto'nun savunulmasını zayıflattığı da bir gerçektir. Kentteki zayıf Osmanlı varlığına karşı İtalyan kent-devletlerinin saldırısı sonucu, İtalya'nın işgalinde anahtar durumunda olan bu stratejik kent Osmanlılardan alınmış ve böylece Fatih'in geniş utkunun ürünü olan İtalyan kampanyası da son bulmuştur. Bu olay, kısır iç çekişmelerin bir devletin geleceği açısından yaratacağı olumsuz gelişmelere güzel bir örnektir.

| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
3. İstanbul'un Fethi Sonrası
| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
5. Akdeniz Gücü ve Doğu'daki Tehdit
|