GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. AVRUPA'DA ÜSTÜNLÜK
3. istanbul'un Fethi Sonrası


1

    İstanbul'un alınmasından sonra II. Mehmet babasının düşmanlarıyla uğraştı. Bunlar, Macaristan'da Hünyadi Yanoş, Sırbistan'da Brankovitz, Arnavutluk'ta İskender bey ve Ege ile Yunanistan'da Venedik'tir. Birbiri ardından ve sistematik bir biçimde bunların üstüne yürüdü. 1457'de Sırbistan'ın tümü Osmanlı yönetimine girdi ve 400 yıl bu yönetim altında kalarak, kuzeye yapılan seferlerde üs olarak kullanıldı (Uzunçarşılı, 1975: 18-21). 1458 tarihinde de Yunan yarımadasını eline geçirdi. Yunanistan'ın ve özellikle Mora'nın elde edilmesi Osmanlıların İtalyan yarımadasına yapacakları sefer için önemli bir üs niteliğindeydi. Çünkü, Balkanları da etkisi altına alarak bir Akdeniz imparatorluğu kurmak isteyen Napoli ve Aragon kralı, hem Arnavutluk'u ve hem de Mora yöneticisini koruyuculuğu altına almıştı. Mora'nın ele geçirilmesi ile bu plan tümüyle suya düştüğü gibi, Osmanlılar Orta Akdeniz'e saldırıda bulunacak önemli bir üsse de sahip oluyorlardı.
    Yunan yarımadasının fethi, dönemin tarihinin gerçekten önemli olaylarından biridir. Bu tarihten sonra Batı Hıristiyanlığı, Yunanlıları "kafir" tarafından ezilen ve Latinler tarafından mutlaka kurtarılması gereken mazlum bir halk olarak görmeye başlayacaklardır. Yunanlılar da, 19. ve 20. yüzyıllarda (ve bugün) bu duyguyu alabildiğine sömürecek ve arkalarındaki Batı desteğim hemen her konuda varsayacak, politikalarını ona göre ayarlayacaklardır. 1829'da bağımsızlığını Batı desteği ile kazanacak olan bu devletin, ilerki yıllarda topraklarını tam dört kat genişletmesini kolaylaştıran unsurlar arasında bu duygu sömürüsünün payım küçümsememek gerekir.
    Gerçekte, Mora fatihi II. Mehmet Atinalılara çok yüksek ruhlu bir biçimde davranmış ve temel insan hakları ile vergiden bağışıklıklarını tanımıştır, işin aslına bakılırsa, Atinalıları en çok sevindiren, Ortodoks din adamlarına ayrıcalıklarını tanıması oldu. Artık Yunanistan'da Frankların bitmek tükenmek bilmeyen çekişmeleri yerine, Osmanlı düzeni egemen oldu. Yunan halkına gerçekten hoşgörülü davranıldı, ticaret serbestliği ve kendi yerel hükümetlerini kendilerinin seçmesi hakları da tanındı (Kinross, 1972: 128). Bir yandan yarımadadaki Yunan halkına verilen, öte yandan istanbul'da Ortodoks Kilisesi'ne tanınan haklar sayesinde, Yunan halkı dilini, dinini ve kültürünü sürdürmesini bilmiştir.

2

    Yunan yarımadasında bunlar olurken, Anadolu'da Osmanlı tarihinin düzenli bir olgusu tekrarlanıyor ve Osmanlı sultanının batıdaki faaliyetlerinden yararlanmak isteyen Bizans hanedanlığından Komnenler, Trabzon'da Osmanlı hükümetine çeşitli sorunlar çıkarıyorlardı. Bunlardan David Comnene, Anadolu'da Osmanlıların en büyük düşmanı Akkoyunlu kabilesinin önderi Uzun Hasan'la bir ittifak yapmıştı. Bu ittifaka daha sonra Karaman, Venedik, Ceneviz ve Papalık da katıldı. Böylece, Fatih'in karşısında tam anlamıyla bir "kutsal olmayan ittifak" kurulmuş oluyordu. Bu ittifaktan yüreklenen Comnene, Osmanlılara verilmekte olan vergiyi kestiği gibi, daha önce verilenleri de Uzun Hasan yoluyla geri istedi. Trabzon imparatoruna iyi bir haraç kaynağı olarak bakan Hasan da bu imparatorluğun Osmanlı etkisi altına girmesini istemiyordu. Dolayısıyla, Bizans'ı ortadan kaldırıp Mora'yı eline geçiren ve oradaki Yunan egemenliğine son vermiş olan II. Mehmet, Latinleri ve Akkoyunluları Osmanlı aleyhine tahrik etmek isteyen bu Trabzon imparatorluğunu da ortadan kaldırmaya karar verdi (Uzunçarşılı, 1975: 52-3).
    1460 yılına gelindiğinde tüm Karadeniz kıyıları ve Karaman toprakları Osmanlıların eline geçti ve kutsal olmayan ittifak da böylece yıkıldı. Yine Osmanlı tarihinin temel kalıbına uygun olarak, Avrupa Osmanlının Anadolu'da meşgul olması fırsatını kaçırmak istemedi. Eflak yöneticisi Vlad Dracul (Kazıklı Voyvoda) Macar kralı ile bir ittifak yaparak, kuzeyden Bulgar topraklarına girdi ve tarihte kendisine kan emici "Drakula" ününü kazandıran büyük bir katliama girişti. Bunun sonucu II. Mehmet'in 1461 tarihli Eflak seferidir. Sefer sonunda kazanılan zaferle. Eflak, Osmanlı koruyuculuğunda bir ülke haline getirildi ama bir Türk eyaleti biçimine sokulmadı.
    Osmanlıların Avrupa'ya karşı sürdürdükleri akınlar, Avrupa'nın diplomasi yoluyla "Doğu'yu Doğu'ya karşı oynama" sonucunu doğurdu. Bu sırada Osmanlı devletini doğuda tehdit edebilecek tek güç Akkoyunlu devleti ve başındaki Uzun Hasan'dı. Gerçekten, Anadolu yarımadası üzeride kurulan devletlerin talihi hep bu olmuş, Batı'nın Doğu'yu Doğu'ya, Doğu'nun ise Batı'yı Doğu'ya karşı kullanmasının öyküsü yazılmıştır. Avrupa devletleriyle anlaştıktan sonra kendini Timur gibi gören Uzun Hasan, Erzincan'dan yola çıkarak hemen hemen tüm Doğu ve Orta Anadolu'yu işgal ettiyse de, II. Mehmet 1472 tarihli Otlukbeli Savaşı ile Akkoyunlulan tam anlamı ile ezmiştir.
    Osmanlılar Otlukbeli zaferinden sonra sürekli bir biçimde Venedik'le mücadele ettiler. Nihayet 1479 yılında iki devlet arasında anlaşmaya varıldı, imzalanan antlaşma, daha sonraki Osmanlı diplomasi alışkanlığına ve Avrupa devletlerine çeşitli tarihlerde tanınan ekonomik ve hukikî ayrıcalıklara çok güzel bir başlangıç örneğidir. Kazanılan ve geri verilen toprakları burada saymanın pek bir anlamı yoktur. Bunlar arasında, Kroya ve İşkodra kaleleri ile Limni ve Eğriboz adalarının Osmanlı toprağı olduğunun kabul edilmesi vardır. Venedik, ayrıca, her yıl vergi ve savaş tazminatı verecekti. Bunların karşılığında Venedik de önemli ve belki uzun vadede belirleyici olacak avantajlar elde etmesini bilmiştir, İstanbul'da bulunan tek yabancı elçi olma ayrıcalığını sürdürecek ve Avrupalılar onun aracılığı ile Osmanlı merkezinden en sağlıklı haberleri alacaklardır. Ayrıca, her hangi bir devlet saldırıya uğramadan önce Venedik bayrağını çekerse ona saldırılmayacak ve Venedik'in müttefiki kabul edilecekti. Nihayet, Venedik Osmanlı denizlerinde serbest ticaret yapabilecekti (Uzunçarşılı, 1975: 124-5).
    Bu şartları, güçlü ve muzaffer bir devletin zayıf bir devlete tek taraflı ve iradî bir "ihsanı" olarak değerlendirmek belki doğru olabilir. Ancak, şartlar arasında, ilerde Kanunî'nin Fransa'ya tanıdığı ekonomik kolaylıkların ve yine ilerde davletin gelişmesini engelleyecek hukukî ve ticarî ayrıcalıkların başlangıç izleri de görülmektedir.

3

    Venedik'le bu antlaşmadan sonra İtalya kıyılarına yapılacak saldırılarda üs olarak kullanılmak üzere bazı İyonya adaları ve İtalya "çizmesi"nin güney ucundaki Otranto kenti de geçirildi. Bu kampanyalardan II. Mehmet'in İstanbul'dan sonraki emelinin Roma'yı eline geçirmek olduğu kolayca anlaşılabilir. Böylece, iki Roma împaratorluğunu birleştirmiş olacaktı. Otranto'nun ele geçirilmesi ve burada Gedik Ahmet Paşa gibi yetenekli bir komutan ve 20.000 asker bırakılması herhalde bunu göstermektedir, ilginç olan nokta, İtalya'nın birliğinin bozulduğu bu dönemde, iyi planlanmış ve hevesle yürütülecek bir harekatla bu işin pekala gerçekleştirilebileceği idi. Tüm İtalyan yarımadasını eline geçirip, burada sürekli bir üs kuracak II. Mehmet için, Avrupa'nın "emperyal kalbi" Viyana'ya giden karayolu epey kısalmış olur ve ilerde Göreceğimiz gibi, torunlarının bu kenti ele geçirmelerini engelleyen en önemli unsur olan mesafe ve Orta Avrupa'nın özellikle iklim yönünden tekin olmayan geniş toprakları, birer engel olmaktan çıkardı. Viyana'nın 15. yüzyılda ele geçirilmesinin Osmanlı devletine ne kazandıracağı ve hatta İtalya yoluyla kentin ele geçip geçemeyeceği, artık tarihin fantazisi olduğundan, bunun üzerinde fazlaca düşünmeye gerek yoktur. Ancak, şu var ki, II. Mehmet gibi muhteşem bir fatihin 1481 yılında çok genç yaşta ölümü, Roma'nın ele geçirilmesini engellemiştir (Wells, II, 1956: 570).
    II. Mehmet bir dünya islam imparatorluğu kurmayı tasarlarken, yalnız ülkenin topraklarını genişletmek ve güçlendirmeyi değil, aynı zamanda onu yeni yönetimsel, hukukî, ekonomik ve toplumsal kurumlarla yeni bir devlet biçimine sokmayı da düşünmüştür. Fatih döneminde. Gazi uç beylerinin yarı-bağımsız açık toplumlarından, ama o çoğulcu temele dayanarak, merkezileşmiş bir hanedanlık devletinin toplumsal ve siyasal yapısına geçilmiştir (Kinross, 1972: 140).
    II. Mehmet zamanında Divanın işleri sadrazamın iradesine bırakılmıştır. Gerçekte, sadrazam hükümet başkanı olmuş, padişahın, yani devletin mührünü taşımaya başlamıştır. Sultanın yardımcısı olarak geniş yetkilerle donatılmış, sivil yönetimde görev dağıtmaya başlamış, yapılan ve yapılacak işleri denetlemiştir. Bu dönemde devlet 4 temel dayanağa sahipti. Birincisi olan sadrazam "paşa" ünvanına sahipti ve rütbe işareti olarak beş at kuyruğu taşırdı. Onun altındaki üç vezirin üçer at kuyrukları vardı. Bu, Türk steplerinde göçebe atlılar zamanından kalma bir gelenektir. İkincisi, adaletin dağıtılması ile ilgilenen ve ordunun yargıcı anlamına gelen Kadı-Asker ya da Kazaskerdi. Bunlar, Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki taneydi. Üçüncüsü, Nişancı idi ve sultanın fermanlarını yazar, tuğrasını çizerdi. îlkel bir "dışişleri bakanı" olarak değerlendirilebilecek olan nişancı, Osmanlı hükümet örgülünün büyüyüp karmaşıklaştığı, işbölümünün ve uzmanlığın yaygınlaştığı 18. ve 19. yüzyıllar içinde evrilerek Hariciye Nazırı olacaktır.
    Fatih, kendisinin de gururlandığı gibi, iki denizin ve iki kıtanın efendisi olmuştur. Bir fatih olarak büyük bir İslam imparatorluğunun temellerini atmış, devlet adamı olarak da en az selefleri Roma ve Bizans imparatorlukları gibi yeni ve dayanıklı bir devlet kurmuştur. Bu başarılarıyla, tarihsel açıdan Ortaçağın en ileri gelen hükümdarı sayılabilir (Kinross, 1972:158).

| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
2. Grek Ortodoks Kilisesi
| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
III. Avrupa'da Üstünlük
4. İç Savaş: Bayazıt-Cem Çatışması
|