GENCİN AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
I. AVRUPA'DA DEVLET


    Osmanlı devleti bulunduğu coğrafi bölgede son derece dirik bir siyasal birlik olarak doğdu. Onda, ne Bizans'ın miyadını doldurmuş çürümüşlüğü, ne de daha doğudaki Müslüman kabile ve devletlerin durağanlığı vardı. Dünya görüşünde pragmatik, yöntem bilgileri göçebe geçmişlerine dayandığından son derece derin ve etkili, savaş strateji ve taktikleri konularında yetenekli yöneticilere; sağlam bir birlik bilinci olan sağlıklı bir halka sahiptiler. Devlet kurucusu olarak Osman'ın en büyük ve kalıcı başarısı, bir uç beyi olarak çevresine dayanışma içinde bir halk toplamış olmasıydı. Oğlu Orhan'ın görevi ise babasının başladığı işi bitirmek, yani Osman'ın çevresine toplamış olduğu halkı, uzun süre yaşayacak bir devlet gücüne eriştirmekti. 1329 yılında İznik, l337 de İzmit Osmanlıların eline geçince, Orhan'ın hükümdarlığının sonunda devletin nüfusu yarım milyona vardı.

1

    Osmanlılar, Hıristiyanlara karşı tüm hoşgörülerine rağmen, temelde Müslüman bir devlet kurmuşlardı. Devleti ve ulusu belirleyen ana öğe dindi. Devletin sınırları içinde yaşayan Hıristiyanlar ve başka dinden olanlar, askerlik görevinden bağışıklıklarından dolayı toprak sahibi de olamıyorlardı. Orduyu beslemek için (savunmalarının karşılığı olarak) vergi veriyorlar ve tümüyle Müslüman denetimi altına girmemek, siyasal bakımdan düşük olan statülerine ekonomik bir karşıt ağırlık sağlamak amacıyla, kentsel alanlarda oturuyorlardı. Ancak, şu da var ki, istedikleri zaman kolayca Müslüman olabildiklerinden, kökenleri hemen unutulabiliyor, vergiden bağışıklıkları sağlanabiliyor ve toprak sahibi olarak yönetici Osmanlı elitine girebiliyorlardı. İlerde görüleceği gibi, Osmanlı sadrazamlarının küçümsenmeyecek bir bölümü öteki dinlerden dönmelerden oluşacaktır.
    Osmanlı toprak sistemi feodal nitelikle olmakla birlikte, bu, Avrupa'da görülen feodal sistemden çok farklıydı (Sunar, 1974: 3-6). Halkın sahip olabileceği toprak çok küçüktü ve Avrupa'dakinin aksine, verasete bağlı değildi. Toprak genelde devletin malı olup, sultanlar fethettikleri topraklara mutlak anlamda sahiptiler. Büyük ölçüde bu yüzden, Osmanlılar'da, Avrupa'da görülen ve geniş toprak parçalarına sahip olan soylu sınıf ortaya çıkmamıştır.
    Zamanla Osmanlı nüfusu büyüdü. Bu artışın en önemli sonucu, önce tek olan fetih amacının çeşitlenmesidir. Kafire karşı Kuran'a göre Gazi'nin temel görevi olan fetih, şimdi başka amaçlarla da yürütülmeye başlandı. Çünkü, Anadolu'da nüfusun baskısıyla, ekonomik ve toplumsal genişleme ihtiyacı ortaya çıkmıştı. işte, bu noktadan sonra özellikle Avrupa'ya doğru Osmanlı fetihlerinin temel amacı, Batı'nın zenginliklerini eline geçirmek ve artan nüfusa boşalım ve yerleşim alanı sağlamak oldu.
    Osmanlıların Batı Anadolu'da genişlemesi. Orta Asya steplerinden gelen Türkleri şimdi hiç tanımadıkları iki öğe ile karşı karşıya bıraktı: deniz ve Avrupa kıtası. Bunlardan önce Avrupa, ya da onun Anadolu'ya en yakın parçası olan Balkanlar, sonra da denizle uğraştılar.

2

    Moğolların Batı Asya'ya barbarca ve ani girmelerinin aksine, Türklerin Avrupa'ya girmeleri birdenbire ortaya çıkmayıp, tedrici bir sızma ve yerleşme biçiminde oldu. Belki de, Osmanlıların Yakındoğu'da uzun süreli ve sağlam bir devlet kurmalarının önemli bir nedeni budur. Bu sızmayı kolaylaştıran başka iki öğenin bulunduğu da doğrudur. Bunlar, bölgenin egemeni durumunda bulunan Bizans împaratorluğu'nun zayıflığı ve Papa'nın Hıristiyan dünyadaki otoritesinin sarsılmasıdır. Bizans da içlerinde olmak üzere, 14. yüzyılda Balkanlar'daki Hıristiyan devletler dinsel ve dolayısıyla siyasal bakımdan dağınık bir manzara gösteriyorlardı. Batı'ya karşı Doğu, Katolik'e karşı Ortodoks ve Latin'e karşı Grek sürekli bir mücadele içindeydi. Bu durum, 1204 tarihindeki Dördüncü Haçlı Seferi ile daha da kötüleşmişti. Türklerin ilerlemesine karşı seferber olan Haçlılar, Müslümanladan çok Bizans ile savaşmışlar ve bir ara İstanbul'u bile ellerine geçirmişlerdi. Böylece, bu tarihten başlayarak 1453 yılına kadar Doğu Roma imparatorluğu tam bir "hortlak" gibi (Kinross, 1977: 35) yaşamını sürdürecektir.
    Türklerin Balkanlara sızmalarını kolaylaştıran bir başka öğe. Papalık makamının eski otoritesini yitirmesidir. Papalık, büyük Haçlı seferlerinden sonra Anadolu ve Trakya'yı işgal etmekte olan Türklere karşı Avrupa uluslarım ayaklandırmak için geniş çaplı örgütlenmeye girişmiş ve harekete geçmişti. Ancak, 12. ve 13. yüzyıllarda etki ve baskısı en üst noktaya çıkan Papalık, Osmanlıların Avrupa'ya geçtikleri 14. yüzyıldan başlayarak, eski etki ve saygınlığını yitirmeye başlamış bulunuyordu (Uzunçarşılı, 1972:235-5). Bu durum ise gençliğinin tüm dirikliğine sahip Osmanlıların işine geliyordu.
    Osmanlılar Avrupa'ya, ilginç bir biçimde, Bizans'ın müttefiki ve hatta akrabası olarak girdiler (Uzunçarşılı, 1972:130-142; Kinross/1972:38-42; Hammer, 1,1983:123-143). Bunu sağlayan en önemli gelişme Bizans'taki iç savaş oldu. 1345 tarihinde John Cantacuzene adlı bir Bizans soylusu taht için John Paleologue ile rekabet halindeydi. Cantacuzene, kızı Theodoro'ya karşılık olarak Osmanlı yardımı istedi. Bunu kabul eden Orhan, soylunun yardımına 6.000 atlı gönderdi ve büyük ölçüde bu sayede Cantacuzene Karadeniz kıyılanna egemen olarak tahtı eline geçirdi. 1346'da Orhan Avrupa kıyısında büyük bir törenle Theodora ile evlendi. 1347 yılında ise iki soylu ortak imparator ilan edildiler. Paleologue, öteki imparatorun bir başka kızı ile evlenince, Orhan, Avrupa'ya geçerken, bir imparatorun damadı, ötekinin bacanağı ve hatta ilerde Bulgar Çarı'nın da damadı olmuştu.
    Bu tedricî sızma ve Avrupa kıtasına kimi Hıristiyan devletlerin müttefiki ve hatta akrabası olarak girme, Osmanlı-Avrupa ilişkilerin,, öteki Asya-Avrupa ilişkilerinden ayıran son derece önemli bir noktadır ve yeni devletin gücünün de temeli olmuştur.
    1353 yılına gelindiğinde, Bizans, Edirne'yi eline geçiren Sırp kralına karşı yeniden Osmanlı yardımım istediğinde, bu yardım Trakya'da bir kale karşılığında kabul edildi. Orhan'ın oğlu Süleyman Paşa kaleyi almak için Çanakkale Boğazı'nı batıya doğru geçti ve Gelibolu'yu eline geçirip, buraya Türkleri yerleştirdi. Bu, Avrupa'ya ilk yerleşme ve Türklere Balkanların yolunun açılmasıdır.
    Bu arada, Avrupa'da Osmanlıların işini çok kolaylaştıran önemli toplumsal özelliklerden de sözetmek gerekir. Osmanlılar fethettikleri yerlerden, ister Latin olsun ister Grek, irsî toprak sahibi sınıfı kovarak. Balkan köylüsünü bir bakıma baskıdan kurtarmış oldular. Osmanlılar, kendileri toprak sahibi olamadıklarından, çok az bir vergi karşılığında dolaylı ve göreli olarak hafif bir yönetim kurdular ve karşılıksız çalışmayı, yani Avrupa feodal sistemim kaldırarak köylünün yönetime bağlılığını sağladılar. Böylece, Balkan köylüsü, Müslüman işgalinin, kendisinin feodal ve baskıcı Hıristiyan toprak "ağalarından" kurtarılması olduğunun bilincine vardı. Sonuç olarak, Osmanlılar, Bizans'ın toplumsal ve siyasal bölüntülere uğradığı bir dönemde, bu ademi merkeziyetçi durumu, güçlü bir merkezî devlet denetimi ile ortadan kaldırdılar. Bu da, Osmanlıların Avrupa'da genişlemesinin ve güçlü bir devletin temellerini atmalarının önemli bir nedeni sayılabilir.
    Ayrıca, Türklerden önce Balkanların işgali geçici nitelikte olmuştu. En ağır yenilgilerinde bile, Bizans imparatorları, felaketlerin geçici olduğunu ve gelenlerin "geldikleri gibi gittiklerini" görmüştü. Savaş-yenilgi-eski düzene geri dönüş süreci, Türk fetihlerine kadar sürüp gitmiş ve Bizanslıları rahatlatıcı bir "kaderciliğe" sürüklemişti. Bu süreç, Türklerle birlikte durdu. Osmanlı fetihleriyle birlikte. Balkan yarımadasına yerleştirilmek üzere aileleriyle birlikte Türk göçmenlerin getirilmesi, Osmanlı devletinin bu yarımadayı ve giderek Avrupa kıtasını benimsediğini gösteren önemli bir olaydı. Osmanlı devleti bu bilinçli ve doğru davranışıyla, aynı zamanda, fetih hareketleri için geride bırakacağı yerlere Türk göçmenleri yerleştirmek yoluyla arkasını güven altına alarak, Balkanlara yerleşmek niyetini açıkça ortaya koymuştu (Uzunçarşılı/1972:179-80).

3

    Orhan'ın 1359 yılında ölümü ile Osmanlı tahtına Murat geçti. Osmanlı devletinin kuruculanndan ikincisi olan Orhan, siyasal ve askerî amaçlarını, savaşçı yeteneklerinden çok, bir diplomatın becerikliliği ile gerçekleştirmiştir. Babasının çevresine topladığı halkı bir devlet çerçevesi içinde örgütleyen Orhan, yukarıda da belirtildiği gibi, Avrupa'ya salt güç yoluyla, yani askerî gücünü doğrudan kullanarak değil, bu gücü bir pazarlık ögesi haline getirerek, dolayı bir biçimde ve dönemin koşulları ile karşılaştırıldığında, modern bir ordu ile geçmiştir.
    İşte, Osmanlı devleti Avrupa'da bu sağlam temeller üzerine oturdu, şimdi sıra, Bizans'ın geriye kalan topraklarını ve Balkanların Hıristiyan krallanın arazilerini eline geçirerek, devleti genişletmeye gelmişti. Bu görevi, gerek askerî bir önder ve gerekse devlet adamı olarak dede ve babasından üstün olan Murat (Hüdavendigar) yapacaktır. Roma ve Grek dönemlerinde Doğu nasıl Batı'nın üstünlüğüne girmişse, şimdi artık Batı Doğu'nun üstünlüğü altına girmeye başlayacaktır (Kinross, 1972: 43). Bu sürecin ilk adımı, Osmanlı Türklerinin, Balkanlara girmeleri ve burada güçlü bir devlet kurmalarıdır. Avrupa'ya yönelen tehdit, eskiden olduğu gibi kısa süreli değil, çok uzun süreli hale gelmişti.
    Sultan Orhan'la birlikte artık sınırları genişlemekte olan Osmanlı beyliği, yavaş yavaş aşiret kurallarından ayrılarak bir "devlet" olma yolunu tutmuştu. Böylece, yönetimsel, adlî ve askerî örgütler kurulması ve zaten kurulu olanların da bir devlete yakışacak biçimde geliştirilmesi gereği ortaya çıkmıştı. Balkanların bir bölümünü eline geçirerek, içine Hıristiyan halkları da alan, iki kıta üzerindeki bu siyasal birim, artık bir devlet olarak örgütlenmeli ve ancak sınırlı sayıda halkı birarada tutabilecek aşiret kurum ve kurallarından ayrılmalıydı.
    Osmanlıların ilk hükümet örgütü, İlhanlı ve Selçukluları örnek alarak kuruldu, ilk kez olarak, Orhan'ın tahta çıkışının üçüncü yılına rastlayan 1327'de hükümdarlık ve dolayısıyla bağımsızlık belirtilerinden olarak Bursa'da akçe, yani gümüş sikke kestirildi. Devletin merkezi ve en üst karar alma makamı "divan"dı. Bu divana devlet başkanı olan sultan ya da vezir başkanlık ederdi. Sultanın vekili olan vezir, İlhanlılar'dan esinlenilerek, 14. yüzyılın sonlarına kadar hep ulema sınıfından olanlara verilmiş, yani askerî sınıf dışından tayin edilmiştir. Belki de bu yüzden, vezirler, askerî işlere karışmazlardı; bu işler "beylerbeyi" tarafından yürütülürdü (Uzunçarşılı, 1972: 124-7). işte, bu basit ama merkezî örgütlenme, Avrupa'nın karmaşık, rekabetlere, cinayetlere ve dolap çevirmeye uygun yönetim sistemine göre, Osmanlılara önemli bir üstünlük sağlamış ve devletin istikrarlı bir biçimde genişlemesine ve güçlenmesine yol açmıştır.
| BEŞ DENİZ YAYLASINDA DOĞUŞ
IV. Anadolu'daki Çocukluk
3. Türkler ve Bizans
| GENCİN
AVRUPA'DA DİRİKLİĞİ
II. Avrupa'da İmparatorluk
1. Fetih ve Bütünleşme
|