GİRİŞ

1

   Phoenix, Grek ve Mısır mitolojisinde beşyüz yıl yaşadıktan sonra kendini ateşe atan ve külleri arasından yeniden doğup sonsuza dek yaşayan bir kuştur. O kadar yaşadıktan sonra bu intiharı neden kendisine layık gördüğü pek belli değilse de, aynı kalıp içinde uzun süre yaşamanın yaratabileceği sıkıntı bir neden olarak düşünülebilir. Hele, külleri arasından başka bir kuş olarak yeniden yeryüzüne dönmesi ve sonsuza dek yaşama isteği dikkate alınırsa, bu açıklama akla yatkın görünmektedir. Phoenix'in Türkçe'de tam karşılığı yok. Her türlü doğa üstü yeteneğe sahip ve çoğumuzun yakından tanıdığı "Anka Kuşu"nun Phoenix yerine kullanılması yanlış olmasa gerek.

    14. yüzyılda kurulan ve 20. yüzyılın başında ömrünü tamamlayan Osmanlı devletinin kabaca altı yüzyıl yaşayan görkemli bir imparatorluk olduğunda yerli yabancı bütün tarihçiler birleşiyor. Dolayısıyla, yaşam sürelerindeki benzerlik, Anka ile Osmanlı devleti benzetmesi için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Devletin, hemde yöneticilerinin çoğunun isteği ve iradesi ile 1.Dünya Savaşı'na girmesi ve savaşın sonunda ömrünü tamamlaması, benzetmeyi -biraz da düş gücümüzü kullanmamız gerekiyor- daha da ileri götürüyor. 19. yüzyılın başlangıcından beri hem hemen hemen tüm Avrupa'nın her an yıkılmasını beklediği bu "yaşlı devlet", dışarıdan (ve çoğumuzun zaman zaman biraz da şakayla karışık söylediği gibi, içeriden) gösterilen tüm çabalara rağmen, bu yüzyıl içinde varlığını sürdürmüş ve hatta seyrekde olsa "canlanma" belirtileri göstermiştir. Belki de "miyadını doldurmuş" bulunan imparatorluk, "ya hep ya hiç" anlayışıyla (Enver Paşa'nin savaşın kazanılması halinde devletin geleceği için kurduğu fantazileri düşünün) bir dünya savaşının ateşi içinde, bir bakıma "intihar etmiştir". Phoenix'in kendisini ateşe atması bütünüyle ölmesi anlamına gelmediğine göre, Osmanlı devletinin külleri arasından yeni bir Türkiye Cumhuriyeti'nin doğması, Osmanlı-Anka benzetmesini tamamlıyor. 

2

   Roma ve İngiliz imparatorluklarıyla birlikte, tarihin kaydettiği üç büyük ve uzun ömürlü imparatorluktan biri olan Osmanlı devleti, kendinden öncekiler gibi, kuruluş, yükseliş ve düşüş aşamalarından geçti. Ancak, bugüne kadar bu aşamaların hem belirlenmesinde ve hem de açıklanmasında genel olarak iç öğeler ele alınmış ve konulara daha çok iç tarih açısından bakılmıştır. Bu yaklaşımın, devletin gerek kuruluş, gerek yükseliş ve gerekse yıkılış dönemlerinin üstünlükleri ve zayıflıklarının ortaya konması açısından doğru olduğunda kuşku yoktur. Ancak, böyle bir yaklaşımın sonucu, Osmanlı devletinin uluslararası sistem içindeki yerinin ve dünya politikasındaki etkinliğinin derecesinin tam anlaşılamaması, belirginleşememisidir. Büyük ölçüde bu yüzden başarıların en üst noktasında Osmanlı İmparatorluğunun sanki dünya sisteminin tek devleti olduğu ve tüm uluslararası politikayı etkilediği ya da denetlediği gibi yanlış bir yargıya varılmaktadır.

    Özellikle Batılı genel tarih yazarlarında bunun tam tersi bir tutum görüyoruz. Bunlar, Arap ile İslamiyeti özdeştirdiklerinden, Abbasi devletinin yıkıldığı 13. yüzyıla kadar İslam dünyasının üstünlüklerini anlatmakta ve sonra yavaş yavaş yükselmekte olan Batı Avrupa gelişmelerine geçmektedirler. Arada kalan beş yüz yıl içinde dünyadaki Türk-İslam etkinliği görmemezlikten gelinmekte, genel olarak Hristiyan dünyasının üstünlüğü üzerinde durulmaktadır. 19. yüzyıla gelindiğinde, bu tür tarih kitaplarında birden karşımıza "Avrupa'nın hasta adamı" çıkıvermektedir. Nasıl doğduğu, geliştiği ve hiç olmazsa karasal üstünlüğü anlatılmadan, Osmanlı hükümetinin Avrupa'nın güçlü devletlerinin elinde bir "oyuncak" haline geldiği, uluslararası politikada hiçbir etkinliğinin kalmadığı ve 20. yüzyılın başında da hemen hemen hiç bir iz bırakmadan ortadan kalktığı söylenmektedir.

    Oysa, Osmanlı devleti ne yükselişinin en üst noktasında dünya politikasını denetleyen bir "başat güç" (dominant power) haline gelebilmiş, ne de yıkılışının son yıllarında tümüyle etkisiz bir devlet rolüne indirgenebilmiştir. İşin ilginç yönü, bu yanlışa Türk tarihçilerinin bir bölümünün de düşmüş olmasıdır.Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı devletinden daha üstün bir güç yoktur; 1. Dünya Savaşı öncesi yıllarında da Almanya'nın elinde bir oyuncaktır! İşte bu tartışmalı noktaların biraz olsun açıklığa kavuşturabilmesi ve tarihsel süreç içinde büyük "atlamaların" yapılmaması için, Osmanlı devlatinin uluslararası sistem içindeki yerinin belirlenmesi, yani dış ilişkilerinin ağırlıklı olarak incelenmesi gerekiyor.

    Böyle bir yaklaşım, yalnız Osmanlı devletinin dünya politikasında oynadığı rolün belirlenmesi ile kalmayacak, aynı zamanda onun "külleri" arasından doğan Türkiye Cumhuriyeti'nin 70 yıllık dış politikasının daha iyi anlaşılması da yardım edecektir. Bunun en açık nedeni, Türk dış politikasını etkileyen ve hatta biçimlendiren öğeler arasında, Osmanlı devletinden devralınan maddi ve manevi mirasın da bulunduğu gerçeğidir. Türkiye, üzerinde oturduğu toprak parçası çok daha küçükse de, Osmanlı devletinin coğrafyasında bulunmaktadır ve dolayısıyla stratejik konumlar arasında büyük bir benzerlik vardır. Stratejik konumunun bir ülkenin dış politikasını etkileyen en önemli öğelerden biri olduğu, çok iyi bilinen bir gerçektir. Bu yüzden, Osmanlı devletinin davranışlarını etkileyen dış öğeler, belki de daha küçük oranda, Türk dış politikasını da etkilemektedir ve hatta teknolojinin iletişim ve ulaşım alanlarında ortaya çıkardığı gelişmeler, Türkiye'nin mevcut toprak büyüklüğünü çok aşan etkileşimler sağlamaktadır. Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve onu çağdaş bir ulus-devlet haline getirmek isteyen Mustafa Kemal ve öteki sivil-askeri bürokrasinin hemen hemen tümü Osmanlı devletinin iç ve dış politikalarını planlayıp yürüten kadrolardan gelmiştir; dolayısıyla dış politika deneyimlerini Osmanlı devleti içinde kazanmışlardır. Kısaca belirtmek gerekirse, Türk dış politikasının ve onda sürekliliği sağlayan öğelerin anlaşılıp çözümlenmesinde, Osmanlı devletinin dış ilişkilerinin hiç olmazsa ana hatlarının bilinmesi gerekmektedir.   

          

 


| ÖNSÖZ | GİRİŞ yazısı
2. sayfa
|