FRANSA: BALIKÇILIK MI YOKSA MACERA MI?


    Fransa'nın Amerika kıtasında ilk sömürgecilik girişiminin altında macera duygusundan ya da İslama karşı mücadeleden çok morina avcılığı vardı. Yine balıkçılık nedeniyle Olonya, Bask, Brötanya ve Kastilya bölgesi denizcileri arasında anlaşmazlıklar baş göstermekteydi. Daha 1497'de, Christophe Colomb bu denizciler karşısında Madeira'ya sığınmak zorunda kalmıştı. I. François'ya gelince, "Adem'in Vasiyeti"ni görmek istiyordu; çünkü Papalık makamına göre, vasiyet gereği dünyanın paylaşılmasında kendisi yer alamıyordu. Gerçekte, büyük bir ticari düzenek kurmak için gerekli araçların eksikliği çok uzun bir süre duyuldu; XVI. yüzyılda hiç kimse henüz bunları düşünmüyordu. Saint-Malo, Nantes vb. merkezlerin harekete geçmeleri için korsanlık savaşının ortaya çıkması gerekmişti. Ancak Portekiz ve İspanya'dan on yıllarca sonra ve İngiltere'de olduğundan daha az bir kesinlikle. Burada asıl motivasyon devletin sömürge sahibi olma arzusu duymasıydı.

    Din savaşları ve İspanya ya da İngiltere'ye karşı mücadele döneminde sömürge savaşının amacı tamamen askeriydi. Kanada'da I. François tarafından finanse edilen ilk keşif serüvenleri, 1535'te Japonya'ya doğru uzanan bir yol olduğu sanılan Saint-Laurent geçidini keşfeden Jacques "I Cartier'nin işine yaramıştı, yöredeki şelalere "Çin" adı verilmişti. Durum, Champlain'in İngiliz karşıtı bir anlayışla gerçek bir sömürge düzeninin temellerini atmasına kadar bu şekilde kalmıştı. Ancak nüfusun geçim kaynağı balıkçılıktı, bir süre sonra bunun yerini kürk ticareti alacaktı.

    Yerlilerle savaşıp dinlerini değiştirmeye kalkışmadıkları zamanlar, İngilizler olsun, Fransızlar olsun, çeşitli Kızılderili kabilelerinin desteklerini arıyorlardı. Sömürge yerleşimlerinin ölçüleri hakkında bir fikir vermek üzere, Richelieu döneminde, yani savaş olduğu dönemde, Quebec'te 60 ila 100 kişilik ve Boston'da 2000 kişilik bir nüfus bulunduğunu belirtelim. Fransızların ilk gelişlerine ilişkin olarak yerlilerin gösterdikleri tepki hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Yalnızca G. Trigger tarafından irdelenmiş olan, ama zamanla değişikliğe uğramış bulunan bir sözlü geleneğe göre, Montagnais ve Miomac yerlileri Fransız gemilerini yüzen birer ada, patlayan toplarını da şimşek sanmışlar. Gelenlerin beyaz tenleri ve kırmızı giysileri de ilgi uyandırmış. Ama meraklarını asıl uyandıran metal ve cam boncuklar, çanlar, bıçaklar ve demir baltalar olmuş. Bu eşyaya karşılık Fransızlar yerlilerden yılan balıkları ve eşsiz bir zenginlik olan su samurları istemişler. Fransızlar hastalandıklarında, çoğunlukla iskorbite yakalandıklarında, Kızılderililer onlara akağaç şerbeti içerek iyileşmenin yolunu öğretmişler.

    Jacques Cartier'nin yaptığı çok sayıda yolculuk düş kırıklığıyla sonuçlanmıştı, çünkü kendisi ve yol arkadaşları Saint-Laurent'ı ve gölleri geçerek diğer okyanusa ulaşmayı ummuşlardı. Ama Pasifik yerine iç bölgelerde kaldılar. Üstelik Fransa'ya götürmeye kalktıkları lroquois kadınları yolda ölmüştü (1536). Fransızlar geri döndüklerinde, beraberlerindeki kadınların yok olduğunu gören yerliler beyazlara karşı kuşku duydular; zaten bu beyazlar sürekli yeni hastalıklar taşıyorlardı. İspanya'nın Bask bölgesinden balıkçılar, balta ve bıçak karşılığında karaca ve kurt postu vermeye Belle-isle boğazına gelen Kızılderililerden, Jacques Cartier'nin 35'ten fazla adamının lroquois yerlilerince Saint-Laurent'da öldürüldüğünü öğrendiler.

    Ölü doğmuş bu sömürgeleştirme girişiminin ardından, altın ve elmas yerine kuartz ve demir piriti bulunan bu topraklarda yeni tasarıların üretilmesi için on yıllarca beklenmesinin nedeni işte bu olaylar, hayal kırıklıkları ve acı mirastı.

    Gerek beyazların gelişiyle, gerekse diğer Kızılderili kabileleriyle yapılan savaşlarda bölgedeki Iroquois yerlilerinin bir kısmı öldü.

    Fransızlara gelince, rahiplerle yöneticilerin ve tacirlerin tutumları farklılıklar gösteriyordu. Tacirler değiş tokuş tarzı ticareti daha iyi değerlendirebilmek için yerli göreneklerine yakın davranışlar ediniyorlardı. Oysa Cartier'den Champlain'e kadar yöneticiler, Kızılderililere çok sert davranıyorlardı; öyle ki, ilişkiler gitgide gerginleşmiş ve 1629'da yerliler Quebec'i almaları için İngilizlere yardım etmişlerdi.

    Uzun bir süre boyunca tacirler kalıcı, uzun bir yerleşim düşüncesine iyi gözle bakmamışlardı, çünkü bu düşünce yerlileri onlardan uzaklaştırmaktaydı. Ama, sırtlarını döner dönmez ya da Avrupa'ya bir yolculuk yapar yapmaz kendi yerlerine Hollandalı ya da İngiliz tacirlerin geçtiklerini görünce, fikirlerini değiştirdiler.

    Karayip Adalarında, Pierre Belain d'Esnambouc bir İspanyol kalyonuyla giriştiği savaşın ardından 1625'te Saint-Christophe'a ayak bastı. Siyasal emelleri nedeniyle, Richelieu, Karayip yerlilerinin elinde bulunan ve İspanyol ve İngilizlerin çoktandır yerleşmiş oldukları toprakları alma amacını güden Amerika Adaları Derneği'nin kurulmasına yardım etmişti. 1639'da, Guadeloupe Adası'ndaki Karayip yerlileri yok edilmişlerdi bile. Bunu işgal edilen Martinique ve Dominique'teki -14 Ada- yerlileri izledi. Santo Domingo'ya yerleşim ise daha sonra gerçekleşti.

    Jean Meyer'in de belirttiğine göre, ilk başlarda Fransız monarşisinin gerçek anlamda bir "sömürge politikası" bulunmuyordu. Zenginlikleri bulmak için yapılan keşif yolculukları döneminden sonra Kanada Fransa için bir "dini prestij" meselesiydi, din sapkınlarının kurdukları yerleşimlere karşı duran saf Katolik bir sömürge toprağıydı. 1609'da Lescarbot, geleceğin XIII. Louis'sine Kızılderilileri Hıristiyanlaştırmayı tavsiye eder; bu, bir Haçlı Seferine değecek ve Büyük İskender'e yaraşır bir girişim olacaktı. Fransız monarşisi misyonerleri destekler.

    Eğer bir sömürge politikası olacaksa bu, İspanyol İmparatorluğunu fethetmek için olmalıydı; ama II. Felipe'nin döneminde boş bir hayalden öteye gidemezdi. Monarşiyi parasal olarak ilgilendiren ve tütün ve şeker üreten Antiller örneğinde olduğu gibi, tropikal ürünlere belli bir ilgi mevcuttu. Ancak girişimleri engelleyen çok şey vardı: Karayip direnişi, korsanların rekabeti ve her biri birer ada alan diğer rakipler; bunların hepsi de işi baltalıyordu. Merkantilist bir bakış açısıyla, bu toprakların pek de önemi yoktu, ama yine de oraları elde tutmak gerekiyordu; bir avuç "vahşi"ye Büyük Kralın gücünü sarsma fırsatı verilemezdi elbette.

    Nantes'ın ve Bordeaux'nun gelişimiyle, Monarşi, sömürge faaliyetlerini Deniz Müsteşarlığına bağlayarak tek merkezden yönetmeye başladı. Bu durum Fransız politikasını belirlemiş ve III. Cumhuriyet'e kadar devam etmiştir. Pek çok yönelimin ele alınıp gerçekleştirildiği Colbert döneminde yeni bir dönemece girildi.

    Öncelikle henüz gerçekleşmemiş çıkarlar yönünden daha zengin olan Asya doğrultusunda bir girişimde bulunuldu. Fakat bu öykü bir dizi başarısızlık hatta hezimetle son buldu. Hele 9 gemilik bir filonun 2500 silahlı adamla birlikte kaybedilmesi ve hayatta kalan 500 kişinin Hollandalılar tarafından Fransa'ya getirilmesi tam bir utanç kaynağıydı (1669). Buna rağmen François Martin'in gelecekteki Pondichery'nin (Güneydoğu Hindistan kıyısı, ç.n.) imtiyazını elde etmesiyle ilk başarı yaşandı (1674).

    İkinci yöneliş tam ters yöndedir; burada Kanada elde tutulmaya çalışılmıştır. Bu, ticari bir çıkardan çok, kraliyet sömürgesini genişletmeyle ilgiliydi. Zirai tipteki bu sömürgeleştirme hareketini sağlama almak amacıyla çok sayıda kadın göçmen gönderildi. Daha çok "kürk avcıları" tarafından yürütülen yeni topraklara yolculuk hareketleri de az değildi. Bu avcılardan en ünlüsü, Fransız varlığını Missisippi'ye kadar götüren Cavelier de La Salle idi. Böylece, başlarda ticari nitelikli olan Kanada'daki Fransız varlığı, zamanla küçük bir askeri imparatorluk haline gelen Katolik bir Fransız toprağına dönüşmüştü. Harita üzerinde, içeriden İngiliz sömürgeleriyle çevrili olan Louisiana'nın önem kazanması, ancak Law döneminde (1720) olmuştu. Son olarak, üçüncü yönelimle, Antillerde küçük çaplı bir sömürge emperyalizmi gelişmekteydi. 1680'den itibaren, yörenin geçim kaynağı yerleşimcilerin Fransız limanlarıyla bağlantılı olarak, monarşinin yardım ve denetimi altında Seigneley'nin başkanlığında yürüttükleri Kara Afrikalı köle ticareti olmuştur.

    Özetle, başlangıçta, XV. ve XVI. yüzyıllarda, Fransız sömürgeciliği bir "çifte fiyasko yaşamıştır." XV. yüzyıldaki fiyaskonun nedeni büyük keşiflere bir türlü katılmayan Fransız denizcilerin gönülsüzlüğüydü; XVI. yüzyıldaki bozgunun temelinde ise, Fransa'nın Asya ve Amerika'da deniz üslerinin ve büyük kâr sağlayan ticaret yollarının fetih girişimlerinde bir varlık göstermemesi yatmaktaydı.

    Bu bağlamda, yeni kıtadaki Fransız toprakları güçlü monarşisi ve ticarete yabancı ama yetkin soylu sınıfıyla birlikte, Avrupa'nın batısında bir çeşit ters kutup oluşturuyordu. Faal Ticaret yolları yer değiştirmişti ve kontrol alanının uzağından geçmekteydi; denizlerde Venedik'ten Cenova ve Barcelona'ya, Atlantik'te Lizbon'dan Anvers ve Amsterdam'a. Alçak Ülkeler ile İtalya arasında, özellikle Şampanya bölgesi üzerinden Fransa'yı kat eden büyük kara yolları artık uykuya yatmıştı. Bütün bunlar, sömürgeci yayılmanın Fransa'da esasen monarşiden kaynaklanan bir girişim olmasına katkıda bulunan faktörlerdi. Halktan pek de destek bulamayan bu sömürgeci yayılmacılık yalnızca monarşinin kendi olanaklarıyla etkin olabildi; varlığını koruyabilmek için İspanyol hegemonyasına karşı mücadele verirken, Katolik inancın temsilcisi olarak da Protestan İngilizlerle karşı karşıya gelmişti.




<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>