KİLİSE SAHNEDE:
UZAKDOĞU'DAKİ MİSYONLAR



    Fatihlerin acımasızlıklarını anlatan metinlerin devletlerin ve insanların davranışları üzerinde herhangi bir etkisi ölmamıştır. Ancak sömürgeleştirme hareketlerindeki aşırılıklara karşı Kilise gitgide daha etkin bir tavır almaya başlamıştı. Francisco de Vitoria'nın ve Las Casas'ın ardından, Dominiken tarikatından hukukçu ilahiyatçı Domingo de Soto'dan etkilenen Fransisken tarikatına mensup Juan da Silva İspanya Kralı II. Felipe'ye üst üste pek çok Muhtıra göndermişti. Papa VI. Aleksandre'm kararnamesi uyarınca, kralın Yeni Dünya'da yerine getirmesi gereken ruhani bir görevi bulunuyordu. Ama inanç söz konusu olunca hiçbir engelin çıkmaması gerekiyordu; havarilerini "kurtlar arasına birer kuzu gibi" yollamış olan İsa'nın emirlerine uymak gerekiyordu. Oysa Meksika'da, İmparator Montezuma, daha Kızılderililere İncil tebliğ edilmeden öldürülmüştü. Böyle davranmak "Muhammed'in adil olmayan mezhebini yaymak için kullandığı kabul edilmez yöntemini uygulamak" anlamına geliyordu. Kızılderililer yanlarında asker bulunmayan birkaç vaizi öldürebilirlerdi, "ama Kilise'nin doğması için şehit kanına ihtiyaç vardı." Florida'da hatta Peru'da olduğu gibi, daha yumuşak yöntemlerle yaklaşmak gereklidir, diye eklemekteydi Juan Da Silva.

    Bu eleştiri ve öneriler Roma'da yankı bulmuştur. Daha 1568'de, Papa V. Pius, ileride Dini Propaganda Grupları haline gelecek komisyonlar oluşturmaya başlamıştı. Burada öncelikle suça dönüşen şiddeti önlemek amaçlanıyordu. Ancak bunun yanı sıra, dünyadaki Katolik misyonların eylemlerinin, Kutsal Papalığın kontrolü altında koordinasyonu da söz konusuydu. 1659'da, Papa VII. Aleksandre'ın Ferman'ı misyonerlerin siyasal yetkililerle her türden işbirliğini yasaklamış, yerel geleneklere saygılı olmayı ve yerel dili kullanmayı zorunlu kılmıştır.

    Bu Ferman'a, özellikle Uzakdoğu'da, Cizvitler diğer tarikatlara göre daha fazla uymuşlardır. François Xavier U506-1552) bozulmamış bir dünya olduğuna inandığı Japonya'ya ilk girenler arasındadır. Japon ulusunun kültüründe yer alan onur anlayışı onu büyülemişti. Molukka adalarında, yerlileri kendine çekmek için, dudaklarında Malezya dilinde bir şarkıyla vahşi ormanı yürüyerek kat etmiş, Japonya'da Kyoto'ya kadar yüzlerce kilometrelik bir yolu çıplak ayakla kar altında geçmişti.

    Ne var ki, ne Japonya'da ne de Çin'de misyonerlerin tümü aynı davranışı göstermişlerdi.

İsa'nın Krallığını Genişletmek

    Hıristiyanlığı yaymak için ilk misyonerler Çin'de ya da diğer Uzakdoğu ülkelerinde hastaneler, okullar vb. yaptılar ve böylelikle, bir şekilde Buddhizmin zamanında kullanmış olduğu yöntemi kullanarak, yalın dinsel eğitim yerine toplumsal eylemleriyle halkın içine girdiler. Bu yolda, yalnızca matematik ve astronominin öğretilmesi değil, teknik yeniliklerin -mekanik saatler, optik araçlar ya da müzik aletleri- tanıtılması da önemli rol oynadı ve bütün bunlar bir süre sonra dinsel açıdan bir karşılaştırma eylemine zemin hazırladı. Bu şekilde, Hıristiyanlığa uyum sağlanması için, hem bilimsel hem de popüler yöntemler geliştirildi. Örneğin, halkın okuryazar kesimi için, misyoner eğitimde erdemle ve öz-disiplin yöntemleri ile ilgili konulara yönelindi. Diego de Pantoja Yedi Zafer (başlıca yedi günaha karşılık) adlı bir eser yayımladı (Pekin, 1604). 1599'da Nankin'e giden Matteo Ricci "genel yöntem, dinsel toplantılar düzenleyerek erdem konularında konferanslar vermekti", diye anlatır. Daha basit halk ortamlarında ise, Hıristiyanlığın kök salması için, misyonerler sağaltım gibi mucizevi özellikler taşıyan eylemlerde bulunuyorlardı.

    XVII. yüzyılın ilk yarısı boyunca Cizvit hareketi en yüksek noktasına erişti. Ming hanedanının son bulmasıyla başlayan dönemde karışıklıklar baş gösterdi ve sonunda yabancı kökenli misyoner hareketlerine gitgide daha kuşkuyla yaklaşan yeni bir rejim geldi. Cizvit tarikatının faaliyetine 1773'te son verildi (Y. İshizavva, Forest, s. 17-34 vej. Gernet, Forest, s. 34-46).

    Misyonerlerin kovuluşlarının nedeni burunlarını ülkenin içişlerine fazlaca sokmaları mıydı, ateşli Hıristiyanlaştırma girişimlerine duyulan bir kin miydi, yoksa Ming hanedanının ardından Çin'de meydana gelen rejim değişikliği miydi?

    1643 yılında, Roma'da Relazione della grande monarcha della Cine'yi yayımlayan Portekizli Cizvit Alvaro Semado'ya göre, Matteo Ricci'nin Çin'e giriş tarihi olan 1583'ten XVII. yüzyılın ortasına kadar 54 kişi işkence görmüştü. Bu, XVIII. yüzyıl için de yaklaşık bir ölçü vermektedir.

    Örneğin Fu-Jian eyaletindeki işkencelerin nedeni misyonerlerin kendi aralarındaki bir anlaşmazlıktır. Oralara ilk yerleşmiş olan Cizvitlere göre, Çinlilerin atalarının onuruna yaptıkları geleneksel törenler tümüyle laik çerçevede kalıyordu ve Hıristiyan olmuş Çinlilerin bu tür törenlere katılmalarında bir sakınca yoktu. Buna karşılık, bu törenleri "şamatalı" ve kanlı bulan ve kökenlerinde boş inan gören Fransisken ve Dominiken tarikatlarının misyonerleri yasaklama yanlışıydılar... Böylece, Hıristiyanlığın ata kültünü yok saydığı ve Konfüçyüs'e saygı göstermediği söylentisi yayıldı. Bir süre sonra, Hıristiyan olmuş bir genç güçsüzlüğünü göstermek için bir putun başını kırınca, galeyana gelmiş bir kalabalık kiliseye yürümüş, binayı yerle bir etmiş ve genci bambu sopalarıyla dövmüştü. Misyonerler Fuan'daki kurumlarını boşaltmak, Hıristiyanlığa geçmiş Çinliler de yeni dinlerinden dönmek zorunda kalmışlardı; ardından Cizvitlerin de ikametleri yasaklandı. İşi inada bindiren Dominiken rahibi Diez Fuan şehir meydanına gelerek herkesin içinde Hıristiyanlığı yasaklayan fermanı yırtınıştı. Ancak din şehadeti ona değil, aynı tarikattan bir başkasına, Capillar'a kısmet olmuştu. Yetkililer tarafından, kargaşaya neden olmak, ata kültüne karşı çıkmak ve özellikle rahibe toplulukları yaratmak isteğiyle kızları evlenmekten caydırmakla suçlanan Capillar 15 Ocak 1648 günü, kafası kesilerek idam edildi.

    Söz konusu kavganın temelinde Çin ibadet gelenekleri sorunu yatıyordu: 1704'te, Papa XI. Clement Çinli Hıristiyanlara her türden geleneksel törene katılmayı yasaklamıştı. Bunun üzerine Çin İmparatoru ikamet iznini (yinpiao) yalnızca bu yasağa uymayan misyonerlere vermeye karar verdi. Ama diğer hükümler yerlerinde duruyordu. Hıristiyanlık, daha ziyade soyunu sürdürmenin gereklerini hiçe saymakla suçlanıyordu; çünkü kadınlar ve erkekler karma topluluklar halinde yaşamalarına rağmen çocuk yapmayı reddediyorlardı. Bütün bunlar güzelim göreneklere tersti; üstüne üstlük Hıristiyan olmuş Çinliler kilise yapmak için paralarını sokağa atıyorlardı. Takibatlar artarak sürdü. Misyonerler yeraltına indiler; onları din değiştirmiş Çinliler saklıyorlardı, hem de yakalandıklarında korkunç işkencelere uğrama pahasına. Bu işkencelerden bir tanesi zanz'ıydi; parmaklar birbirine iple bağlı beş tahta parçası arasına alınıp ip sıkılarak eziliyordu. Kadınlar sık sık işkenceye tabi tutuluyordu, erkeklere ise jiagun uygulanıyordu; ayak bilekleri genişçe bir tahta parçasıyla hareketsizleştirilip çekiçle kırılıyordu. Hıristiyanlığa geçenleri de, misyonerleri de ihbar etmek gerekiyordu. Bununla birlikte baskıya uğrayanların gösterdikleri cesaret hayranlık uyandırıyor ve din değiştirenlerin sayıları artıyordu...

    Zaman geçtikçe, devlet misyonerlerin faaliyetlerini yalnızca kontrol etmekle yetinmez olmuştu. 1746'da, misyonerlere yabancılarla entrika çeviren asiler gözüyle bakılıyordu. Asılmadan önce, eğitimci rahip Guohviren'e, "Çin'i ele geçirip yönetme amacınız var mı?" diye sorulmuştu.

    Öngörülü bir soru!

    Japonya'da da daha baştan itibaren aynı soruyla karşılaşırız. Bu ülkenin Avrupa'yla tanışması 1543'te Portekizlilerin gelişiyle oldu. Ülke ateşli silahlarla da aynı zamanda tanışmıştı. Bu durum, o dönemde dinmek bilmeyen iktidar savaşlarındaki koşulları bütünüyle değiştirdi. Bir savaş ustası olan Oda Nobunaga bundan çok iyi yararlandı ve ardılı Toyotomi Hideyoşi mücadeleye bu yolla son verdi. Aziz François Xavier'nin 1549'da Japonya'ya gelişini izleyen o yıllarda Hıristiyanlık kendi kendine yayılmıştı. İsa Derneği generali ziyaretçi olarak misyonları denetlerken, Rahip Valignano, ülkenin Hıristiyanlaştırılmasına ilişkin ilkeleri ele alan bir eser yazdı: Advertimentos e avisos acerca dos costumes y catangues de Jappâo (XVI. yüzyıl). Eserde bazı tavsiyeler yer alıyordu: selamlaşma usulleri, sofra adabı, aynı evi paylaşan kişiler arasındaki ilişkiler vb. Bu belirgin ve ayrıntılı tavsiyelerin özünde toplumsal statüleri göz önünde bulundurmak ve hatta zen rahiplerinin davranışlarını örnek almak düşüncesi yatıyordu. Rahip Valignano misyonerlerin, bulundukları ülkenin yaşam biçimine ayak uydurmaları gerektiğini anlamıştı. Oysa Japon yönetimi Hıristiyanlığın, Şintocu bir toplumda "mantığa aykırı" Japon kimliği ve özellikle Hideyoşi'nin iktidarı (kogi) için tehlikeli bir din olduğunu düşünüyordu. Hideyoşi'nin ölümüyle yerine geçen Tokugavra Ieyasu'nun kulağına İspanyolların sarf ettikleri bir cümleyle kar suyu kaçtı. 5 Ekim 1604 günü, Manila yönetiminin elçileriyle yapılan bir görüşme sırasında, hükümdarın gönderdiği mektubun bir yerinde şöyle yazıyordu: "Ülkemiz Kastilya'da, İmparator ve bütün halk Tanrıya tapar. Rahiplerin ülkenizi ziyaretinin ardında yersiz altın ya da mücevher arayışı değil, ruhların kurtuluşu için Tanrı öğretisini yayma isteği yatmaktadır..." Aklıevvel bir Japon "Ülkenin mahvını hazırlamak ve rejimi yıkmak isteği yatıyor olmasın sakın?" diye sorar.

    1 Şubat 1614 günü, Bakufu denen şogunluk sisteminin emriyle, ticaret bahanesiyle gelmiş olan ama aslında Buddhist inancı yıkmayı ve Japonya'daki siyasal hukuku değiştirmeyi amaçlayan bütün bu misyonerlerin sınırdışı edilmelerine karar verildi.

    Bu olaydan yirmi yıl sonra, 1639'da, Japonya kapılarını Batı'ya kapattı.

    Bu arada Hıristiyan grupların yol açmış olabilecekleri karışıklıklar karşısında, Japonlar Hollandalılarla ittifaka girip Filipinler üzerine ceza amaçlı bir sefer düzenlediler.




<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>