İSPANYOLLARIN GURURU


    "Daha önce de söylediğim gibi, altmış yıllık bir fetih hareketi boyunca, İspanyollar büyük miktarda toprağı keşfetmiş, kat etmiş ve halklarını Hıristiyan yapmıştır. Hiçbir kral, hiçbir ulus, bizim yaptığımız gibi, bunca kısa sürede bunca yeri boyunduruk altına alamamıştır; ne de bizim insanlarımızın silahla, gemiyle, İncil'in rehberliğiyle ve putperestlerin Hıristiyanlaştırılmalarıyla yaptıkları ve hak ettikleri şeyleri yapmış ya da hak etmiştir. İşte tam da bu nedenle İspanyollar övülmeye layıktırlar. Onlara bu beceri ve gücü veren Tanrıya şükürler olsun. Ne yüce zafer ve onurdur ki, krallarımız ve İspanyollar Kızılderililere tek bir Tanrıyı, tek bir inancı ve tek bir vaftizi kabul ettirmişlerdir, yaşamlarından putperestliği, insan kurbanını, insan eti yemeyi, sapık ilişkileri ve Tanrımızın nefret edip cezalandırdığı daha pek çok büyük ve korkunç günahı çıkartmışlardır. Aynı şekilde, bütün bu şehvetli erkeklerin eski bir alışkanlığı ve zevki olan çokeşlilik de ortadan kaldırılmıştır. Onlara alfabeyi öğrettik, ki bunsuz insanların hayvanlardan farkı kalmaz. İnsan için vazgeçilmez olan demiri kullanmasını öğrettik. Bütün bunlar -ve hatta bunların her biri-onlardan aldığımız tüylerden, incilerden, altından daha değerlidir; zaten onlar da bu metalleri para yerine kullanmıyorlardı -oysa bunların gerçek kullanımı ve bunlardan en iyi şekilde yararlanmanın yolu paraya çevrilmeleridir-. Bu, Kızılderililerin ellerinden hiçbir şeyi almayıp yalnızca madenlerden, ırmaklardan ve mezarlardan çıkardıklarımızla yetinmek yeğlenseydi dahi, böyledir. Kızılderililerin denizden ve topraktan çıkardıkları altmış milyon pezonun üzerinde değere sahip altın ve gümüş, inciler ve zümrütler yerlilerin ellerinde bulunmuş olan altın ve gümüşten çok daha fazladır. Bütün bu sayılanlarda kötü bir yan varsa o da onları madenlerde, inci avcılığında ve taşımalarda fazlaca çalıştırmış olmamızdır" (Lopez de Gomara, Historia general de las Indias, aktaran Romano, 1972, s. 112-113.)


Kızılderililer ile Karşılaşma

    Bu muzaffer ama eleştirel tarihçe, fethi ve bu esnada kullanılan şiddeti meşrulaştıran ilk teorik metinlerden biridir kuşkusuz.

    İspanyollar ile kızılderililer arasındaki karşılaşmaların güzergâhı bu ilk temasları, en azından bunların nasıl yaşandıklarını aktarmaktadırlar. Onları öncelemiş olan Christophe Colomb bu konuda zorunlu olarak ilk tanıktır.

    "Bu Kral ve beraberindekiler analarının onları doğurdukları gibi çırılçıplaktılar, karıları da, hiç utanmaksızın aynı durumdaydılar. Hepsi de Kanarya adaları sakinlerine benziyorlar, ne zenci ne de beyazlar..." Bu nokta Colomb'a çarpıcı gelen ilk şeydir; mülkiyet anlayışlarının bulunmayışı ve nesnelere değer biçme alışkanlıklarının olmayışı da ona çok ilginç gelmişti: "Ellerinde ne varsa önerdiğimiz herhangi bir ıvırzıvır karşılığında veriyorlar, karşılık olarak kırık çanak ya da cam parçalarını bile kabul ediyorlar... Onlara ne verirsek, asla azımsamadan, derhal ellerindeki her şeyi veriyorlar (...)" "Başkalarının malında hiç gözleri yok... Altın da veriyorlar su kabağı da..."

    Ancak zaman zaman izin istemeden de bir şey aldıkları oluyordu ve Colomb böylelerinin burunlarını ya da kulaklarını kestiriyordu... bu iyi vahşilerin hepsi bir anda hırsız olmuştu...

    "Tüm Hıristiyanların gökten geldiğine ve Kastilya Krallığının da gökte bulunduğuna inanıyorlardı", diye düşünüyor Christophe Colomb; ancak, bu tümüyle kendi inancıydı. Bir Kızılderili, Kralına muhtemelen "Gökten geliyorlar ve altın arıyorlar" demişti. Ama dillerinden bir şey bilmeyen Colomb bunu nasıl anlamıştı? Öyle olduğuna inanıyordu, çünkü kendisi bunu yapıyordu: O kendi dinini getirmişti ve karşılığında altın alıyordu...

    Kızılderililere din getirdiğine göre, onları insan yerine koyuyor, eşiti, benzeri olarak görüyordu ve onları Hıristiyan yapacaktı. Ama Kızılderililerin kendilerini yağmalatma konusunda direnç göstermeleri durumunda, Colomb'a göre en iyisi onları, kılıç gücü gerekse de, boyunduruk altına almaktı: "Emredilmeye çok uygunlar." Böylece, henüz Hıristiyan olmayanlara kölelikten başka bir yol görünmüyordu. Kızılderili kadınlar için de durum aynıydı. Colomb'un yoldaşlarından Michel de Cuneo anlatıyor: "Gemide olduğum sırada, çok güzel bir Karayip kadını yakaladım. Onu kabinime götürdüm ve kadın geleneklerinden dolayı çıplak olduğundan, canım bunun tadını çıkarmak istedi. İsteğimi gerçekleştirmeye kalkıştığımda, o istemedi ve bana tırnaklarıyla öyle bir saldırdı ki, hiç yapmamış olmayı yeğlerdim. Ama bir ip alıp onu iyice dövdüm. Bu kez de kulaklarına inanamayacağın kadar güçlü çığlıklar atmaya başladı. Sonunda bir anlaşmaya vardık; seni temin ederim, sanırdın ki bir fahişe okulunda yetişmiş."

    Tzvetan Todorov'un Amerika'nın Fethi kitabının önemi, ilk kâşiflerin ve conquistadorelerin kaleme almış oldukları metinlerin ışığında, bize sömürgeleştirme tarihinin temel çizgilerinin daha o zamandan var olduğunu göstermesidir. Henüz embriyon döneminde olsalar da, gelişmekte gecikmeyeceklerdi. Bu metinlerde Hıristiyanlaştırmayı, eşit olmayan değişimi ve cinsel şiddeti buluyoruz. Ya da Hıristiyanlaştırarak asimile etmek istediğimiz veya köle haline getirdiğimiz bir "öteki" imgesini.

    XVI. ila XIX. yüzyıllar arasında yapılan fetihlerin çoğunda süreklilik gösteren bir taktik de göze çarpar, bu, Güney Amerika'da İspanyollar, Orta Asya ya da Kafkasya'da Ruslar, Magrip'te Fransızlar ve Hindistan'da İngilizler için de geçerlidir: Örgütlü bir direniş hareketiyle karşılaştığında, fetihçi güç önce pazarlık eder ve sonrasında, rakiplerinin bir bölümünü yanına çekerek direniş hareketini çökertir. Yanına çektiği işbirlikçi kodamanlar, daha sonra halkın geri kalanı üzerinde fatihin egemenliğinin sürmesini sağlar.


Conquistadoreler: Cortez, Pizarro, Valdivia

    İspanyolların yerleşme hareketleri Santo Domingo, Hispaniola Adası'nın işgali ile başladı. Christophe Colomb'un oğlunun 1509'da başlattığı Küba'nın fethi hareketi, 1514'te Diego Velazquez tarafından tamamlandı. Akıl almaz zenginliklerin saklı olduğunun sanıldığı tierrajirme (anakara) yolculuklarına bu adadan çıkılıyordu.

    18 Şubat 1519 günü, Hernan Cortez 11 gemi, 100 denizci ve 600 asker, 10 top ve 16 atla birlikte Cozumel Adası'na ayak bastı. Denizden çıkan ve atları üzerinde birer kentaura benzeyen bu adamları gören ada kabileleri teslim oldular ve Cortez Rica de Vera Cruz'u kurdu; bu, altınla haçı yan yana getiren simgesel bir ad idi. Diego Velazquez'in emirlerini bir yana bırakan Cortez, böylelikle kendi kralı adına bir yerleşim bölgesi kurmuş oldu. Özerklik isteğini belirtmek için de, bir daha Küba'ya dönmemek üzere, kendi gemilerini yaktı. Diego Velazquez tarafından uyarılmış olan V. Carlos, savaşmak üzere Cortez'in üzerine bir filo gönderdi. Ancak bu arada Cortez çoktan bir imparatorluğu yıkmış ve fethetmişti bile.

    İşe Tlazcaltec halkını kendine bağlamakla başladı ve onları baskı gördükleri Azteklere karşı kullandı. Aztek Kralı Montezuma Cortez'i Meksika yolundan çevirmek için, denizlerin ötesindeki Tanrıya Quetzalcoatl'ın hazinelerini gönderdi ve Carlos'a boyun eğip ona vergi vereceğini bildirdi. Bir komplonun varlığını hisseden Cortez, yalnızca iki saat içinde üç binden fazla erkeği öldürttü. Sonunda, Montezuma ile karşılaştı, ondan putlarını kırmasını istedi, hapse kapattı ve hemen ardından zincire vurulmuş Montezuma adına hükmetmeye başladı. Bu aylar boyunca, 600.000 peso toplanmış, bunların beşte biri V. Carlos'a (el Quinto) gönderilmiş, geri kalanı ise, çılgın bir sevinçle bütün putları kıran askerler arasında pay edilmiştir. Montezuma'nın attığı nutuklara rağmen gerçekleşen bir ayaklanma sonunda, İspanyollar seyyar bir köprüyü kullanarak kaçmışlar; ordudan arta kalanlar, üzerlerine yağan oklar altında Tlazcaltec halkına sığınmışlardır.

    İkinci fetih hareketi de bir cezalandırma seferi olmuştur. Cortez, Mexico lagününde 13 gemiyi parça parça inşa ederek kentin sistemli fethini düzenlemişti. Werner Herzog olayları sinema diline aktarmış, ancak filmi başka bir yerde çekmişti. Cortez kenti besleyen su kemerinin suyunu keser, 1500 Aztek kayığını imha eder, kenti açlığa mahkûm eder ve, söylendiğine göre, 67.000 insanı öldürtür. 50.000 kadarı zaten açlık ya da hastalıktan ölmüş bulunuyordu. Eline geçen ganimetin azlığı Cortez'i düş kırıklığına uğratmıştı, yine de İmparatorun onu Yeni İspanya'nın Genel Kaptanı olarak tanımasına yetmişti. Haberi alır almaz, Cortez Aztek Teocalli'sini Aziz Francesco'ya adanan bir katedrale çevirdi.

    Bu denli kolay bir zafer nasıl açıklanabilirdi?

    Cortez bunu, Tlaxcalteque halkının şefi, Aztek halkının düşmanı Xicotencatl ile olan ittifakına borçluydu. Olay Cholla halkının ağzında şöyle dile getirilir: "Şu korkak, alçak Tlaxcalteque halkına bakın, iyi bir ceza hak ediyorlar. Meksikalılar (Aztek halkı) onları yendiğinde kendilerini savunmak için başkalarından yardım umdular. Bu kadar kısa zamanda insanlar nasıl bu kadar küçülebilir? O kadar barbar olan o inançsızlara, hiç kimsenin tanımadığı o yabancılara nasıl boyun eğebildiler?" (Todorov)

    Cortez, bu zaferi kısa zamanda Aztek halkına karşı kendisiyle ittifak yapan bir avuç adamın yardımıyla kazanmıştı. Önce Totouaclarla, Meksiko'nun düşmesinden sonra da savaşçı Tlaxcaltec halkıyla sıkı bir ittifak oluşturuldu. Bu ittifak sayesinde, Cortez elindeki 500 adamın yanına 6000 savaşçı daha kazanmıştı. Cortez'in bir diğer şansı da Dona Marina olmuştur. Soylu bir Aztek olan bu kadın, kendi halkı tarafından Mayalara satılmıştı. Cortez'in metresi olunca, onurunu çiğnemiş olan halkından öç almak istedi. Sevgilisine ülkenin siyasal durumuyla ilgili bilgiler vererek, onun gerekli ittifakları kurmasına ve zafere kavuşmasına yardımcı oldu.

    Ama, Cortez'in zaferi -daha sonra diğer conquistadorelerin ve özellikle Peru'da Pizarro'nun yapacakları gibi -ayrıca, uzun kılıcın, la espadanın, atın (Meksikalılar insanlardan çok atları öldürmeye çalışıyorlardı) ve hepsinden evvel, ateşli silahların (ancak bunlar paslanıyordu, barut da ıslanıyordu), zırhları delip geçen kurmalı yayların ve yerlilerin basit oklarının delemediği dolgulu zırhların, escaupillerin sayesinde gerçekleşmişti.

    Teknik ya da siyasal veriler İspanyolların, yeri geldiğinde yüze karşı bir kişiyle başarı kazanmış olmalarını açıklamaya yetmemektedir. Bir başka açıklama Maya ve Aztek halklarının olup biten bu duyulmamış şeyler karşısında Tanrılarının artık kendileriyle konuşmadıklarını hissetmiş olmalarıdır. "Tanrılarından İspanyollara ve diğer düşmanlara karşı, kendilerine yardım etmelerini ve zafere ulaştırmalarını dilediler. Ama belli ki çok geç kalmışlardı; çünkü, kâhinlerden hiçbir yanıt aktarılmadı. O zaman Tanrılarının dilsizleştiklerini ya da ölmüş olduklarını düşündüler." (T. Todorov)

    Aztek kralları Tanrılarla insanların aracılığıyla değil, yalnızca kâhinlerin aracılığıyla bağlantı kurabiliyorlardı. Montezuma'nın İspanyollara gönderdiği temel mesaj herhangi bir mesaj alışverişi istemediğiydi.

    Montezuma İspanyolların gelişlerine ilişkin anlatılanları duyduğunda, "Sanki bir ölü gibi ya da dilini yutmuş gibi kalakaldı. İspanyollara istedikleri her şeyi vereceğini bildirdi, ancak onların gelip kendisini görmekten vazgeçmelerini istedi, çünkü krallar asla halkın önüne çıkmamalıydılar... Oysa, yabancının çekip gitmesi için Aztekler ne kadar altın ve mücevher verirlerse, ülke içlerine ilerleme düşüncesiyle gözleri dönmüş olan yabancıların kralı ele geçirme istekleri de o kadar büyüyordu... İnsanlarla değil Tanrılarla görüşmeye alışkın olan kral, doğaüstü bir olay olarak algılanan bu fethi, bu yıkımı önceden görmemiş olmaları düşünülemeyecek rahiplerini ve büyücülerini çağırdı." Bu bir anlamda, Aztek geçmişini bugüne bağlamanın tek yoluydu.

    Ne var ki, İspanyollar yenilenlere karşı benzer bir girişimde bulunmadılar: Maddi ve teknik üstünlükleri sayesinde kendilerini dayatarak, müttefiklerle bağlantılar kurup onları Hıristiyanlaştırarak, kendilerini vahşi diye adlandırdıkları bu insanların dünyasıyla büünleşmekten yoksun bıraktılar.




    Peru'da benzeri bir durum söz konusuydu. Büyük Quechua Devleti, yani değişik halkların gerçek mozaiği İnka İmparatorluğu, bu heterojen unsurları Cuzco adlı merkezin çevresinde toplamıştı. Ülke iç çekişmelerle kaynıyordu, özellikle iki kardeş, Huascar ve Atahualpa, hükümdarlığı paylaşamıyordu. Cortez'in başarılarına öykünen Francisco Pizarro da kahramanının tuttuğu yolu izlemiştir, inanılmaz zenginliklerin bulunduğu söylenen bu Güney ülkelerini keşfetmek için Diego de Almagro ile birlikte iki gemiyle Panama'dan yola çıkar. Bir düzine adamıyla birlikte, bugün Guayaquil denen yere ulaşır ve İnka Devleti ile ilgili bilgiler edinip Panama'ya geri döner. Orada, tasarladığı büyük sefer lcin V. Carlos'un yetki vermesini bekler.

    Atahualpa'nın kardeşi Huascar'a karşı zafer kazandığı sıralarda, 1532'de, sefer başlatılır. Francisco Pizarro Cajamarca'da Inka ordusuyla karşılaşır ve komutanla görüşmelerde bulunur. Aklından, Cortez'in Mortezuma'ya yaptığı gibi, komutanı aniden tutsak etmek geçmektedir. Plan başarıya ulaşır. İşgalcilerin altın açlıklarından haberdar olan Atahualpa, fidye olarak, bulunduğu hücreyi bir adam boyu dolduracak miktarda altın ödemeyi önerir. Pizarro kabul eder ve fidye ödenince, kardeşi Huascar'ı öldürmüş olma suçundan Atahualpa'yı idam ettiririr.

    Askerlerin önünde büyük bir törenle canlı canlı yakılan Atahualpa'nın ölümü belleklere kazınacaktır. Tıpkı Montezuma'nın ölümü gibi, onun da ölümü iktidarın İspanyolların eline geçişini göstermekteydi. Pizarro, daha şimdiden, Avrupa'nın elli yıllık üretimine eşdeğer miktarda altın ve gümüş ele geçirmişti. İnka Devleti'nin kendisine değerli metaller vermeye devam edeceğini düşünüyordu. Fakat, bunun için ülkenin tümünün kontrol altına alınması gerekiyordu ki, Cuzco'nun 1533'te düşmesinden sonra bile, İnka İmparatorluğu, Aztek örneğindeki gibi, bir kalemde yıkılmamıştı. Pizarro devletin başına Atahualpa'nın üvey kardeşi Manco Inca'yı getirir. Yeni kral, Pizarro ile Almagro arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak, halkını ayaklandırmaya çalışır. Beri yandan, Pizarro, başkenti kıyıda bulunan Lima'ya taşıyarak, ülkenin iç bölgeleriyle doğrudan teması yitirmişti, bu da fetih hareketini geciktirdi.

    Dağlık imparatorluk ancak 1572'de tümüyle yenilgiye uğratıldı. Son Inka II. Tupac Amaru 1781'de öldü ve onun da anısı, tıpkı Atahualpa'nınki gibi, Kıılderililerin belleklerinde kazılı kaldı.

    Peru'daki direniş hareketi yarım yüzyıl daha sürmüş olsa da, merkezi imparatorluklar, hükümdarları ele geçirilerek bir anda yok edildiler; Cortez ile Pizarro her şeyi kontrol altına alabildiler. Meksika'da Mayaların Yucatan bölgesi daha uzun bir süre direnebildi. Bunda fetih çabalarının daha isteksiz olmasının payı vardı; üstelik ülke de pek zengin sayılmazdı. Peru'nun güneyini ve Şili'yi fethe kalkışan Pedro Valdivia ile, Pizarro'dan ayrılmış olan Diego de Almagro'nun karşılaştıkları düş kırıklıkları ve zorluklar daha büyük olmuştu. Henüz merkezî bir yönetimleri bulunmamakla birlikte çok güçlü savaşçılar olan Mapuche ve Araucan halklarıyla çarpıştılar. Bu savaşçılar İspanyol atlarını yakalayıp kullanmayı becererek, 1553'te Tucapel'de Valdivia'nın ordusunu yenilgiye uğrattılar. Fatihler yine de azar azar yöreye yerleştiler. Ama altın pek azdı; güneş de öyle. Bunun üzerine, Uzakbatı'nın İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi, çiftçiliğe yöneldiler. Şili'nin stratejik konumu onların şansı oldu. Cape Horn'a (Boynuz Burnu) çok yakın oldukları için, kral ihtiyaç duydukları her türlü desteği kendilerine yolladı.

    İspanyol fatihlerin demir attıkları üçüncü nokta Rio de la Plata idi. Burası, Atlantik ile Pasifik arasında var olduğu söylenen efsanevi geçidi arayan Juan Diaz de Solis tarafından keşfedilmişti. Bu büyük tatlı su ağzı, 1527'de Cabot tarafından kaynağına doğru keşfedildi ve Sancti Spiritus kalesi kuruldu. Cabot Paraguay'a kadar uzandı ve Kızılderililerin gümüşü Peru'daki Potosi'den getirttiklerini öğrendi. Parana ve Uruguay'daki bu ırmak ağzına, Rio de la Plata adı verildi.

    1533'te, İspanyol krallığı Pedro de Mendoza komutasında, bu kez bir büyük askeri fetih seferi düzenledi. Mendoza, daha önce, Nuestra Senora del Buenos Aires'i kurmuştu. Sefer sırasında, bugünkü Bolivya ve Paraguay'ın bulunduğu Asuncion kıyılarındaki yüksek bölgeleri almak isteyen Guaranis Kızılderilileri ile kuzeyde karşılaştı. Bu yerliler sağlam savaşçılardı ve sapan atmakta çok ustaydılar; Ispanpollara önemli ölçüde kayıplar verdirdiler. Doğudan yola çıkan Guaraniler ilerleyişleri sırasında Arawak kabilelerini püskürtmüş ve eski İnka İmparatorluğu'nun bir kısmını ele geçirmişlerdi. Derken, İspanyollar karşı karşıya geldiler. Kızılderili kabileleri yabancılara karşı koyabilmek için, Guaranilerin en delişmen kolu olan Chiriguanoların başkanlığında bir ittifak kurdular. İspanyollar, Birleşmiş Kızılderilileri yenebilmek için, daha pek çok askeri birlik sevk etmek zorunda kaldılar; ancak Paraguay üzerinden Buenos Aires'i Lima'ya bağlayan yolun tam anlamıyla kontrol altına alınması için yüz yıldan fazla zaman uğraş verilmesi gerekmişti.

    Fethedilen bu uçsuz bucaksız toprakların (bunlara, bir süre sonra, Filipinler de eklenmişti) İspanya Krallığına bağlanmasını bir avuç adam sağlamıştı: Andalusyalı ve Basklı denizciler, hidalgo denen düşük soylu sınıftan gelme, parasız kalmış conquistadoreler, İtalya savaşlarında tesadüfen asker olmuş macerperestler vb. Şili'nin fethi buna tipik bir örnek oluşturur. Pedro de Valdivia'nın emrinde 143 adam vardı; bunlardan 4'ü caballeros (süvari), 34'ü hidalgo (küçük soylu), 6'sı melez, l'i köle, 9'u "hizmet" adamıydı; geri kalan 86'sınının hangi koşullardan geldiği bilinmiyor. Adamların çoğu Estremadura'dan gelmeydi, diğerleri daha çok Kastilya'dan. Fetih hareketlerinden yüzyıl kadar sonra, sayıları elli ila yüz bin arası bir miktara yükselen bu adamların, bölgenin yerli nüfusunu on bir milyondan bir milyona indirdikleri düşünülecek olursa, tarihin hiçbir döneminde bu kadar az insanın bu kadar çok sayıda insanı bilerek (katliamlarla) ya da başka biçimlerde kurban etmesine rastlanmadığı gözlemlenir. Yine bu koşullarda, Hıristiyan İspanya'nın başka tipte bir maceracı ırk daha ürettiğine tanık oluruz: Misyonerler ve din şehitleri.




<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>