SÖMÜRGECİ YAYILMA VE EMPERYALİZM:
HANGİ KOPUŞLAR?



    Kral Mükemmel Joao (II. Joao, 1455-1495, e.n.) döneminden itibaren Portekiz monarşisinin katıldığı büyük girişimler, Portekiz tarihinin en büyük hezimeti olan ve 1578'de Alcazarquivir muharebesiyle trajik bir şekilde son bulan, Kutsal Toprakların yeniden fethi ve Haçlı Seferleri politikasına bir alternatif oluşturmuşlardır. Manoel de Oliveira, Hayır, yahut, Komuta Etmenin Beyhude Şanı (Non, ou la vaine gloire de commander) adlı müthiş bir filmde, Portekizlilerin Iber Yarımadası'nı birleştirme ya da Fas'a yerleşme uğraşlarında yaşadıkları bozgun ile, Hıristiyanlaştırma ve fetih eylemini, bu kez başka topraklarda, sürdürerek, hâkim sınıfların daha önceki amaçlarının yerine geçen bu seyahatlerin gelişimleri ve değerlendirilmeleri arasındaki ilişkiyi çok iyi ortaya koymuştur. Bu, büyük Portekiz keşiflerinin yücelti-lişinin Portekiz'in Mağribli Müslümanlarla göğüs göğüse çarpışmaktan nasıl vazgeçtiğini açıklamaktadır. Yüzyıllar süren bir unutuş tedavisiydi bu: Çünkü, ileriki bir zamanda Portekiz ikinci bir aşağılanma daha yaşamıştır. İspanyol Tacı'nın prensleri, Portekiz'in rakipleri Alcazarquivir yenilgisinin acısını İnebahtı muharebesinde çıkarmış ve 1580'de Portekiz'i de egemenlikleri altına alarak Iber Yarımadası'nda birliği sağlamışlardı... Unutuşla gelen bu rahatlamanın değişik yanlarını ve izlediği yolları Lucette Valensi Belleğin Masalları (Fables de la memoire) adlı yapıtında incelemiştir.

    Bu dengeleme ve transfer işlevine daha sonra yenileri eklendi; Ticaretin gelişmesi, Hıristiyanlaştırma, sömürgeleştirme, halkların kökleştirilmesi, vb. Öyle ki, sonunda Batı'nın tarihsel belleği Hıristiyan olmayana karşı verilen mücadelenin ne denli başat bir öğe olduğunu unuttu. Yalnızca XVIII. yüzyılda, başrahip Raynal esas amacın ne olduğunu güçlü bir biçimde dile getirmiştir (G. Brisvert). Ancak, unutma istemi bunun izini silmiştir.

    Benzeri bir dönüşümü Fransa'da, emperyalizm çağı denen çağda görürüz. Üçüncü Cumhuriyet (Almanya karşısında) Sedan bozgununu, İmparatorluğun Avrupa politikasının iflasını ve Alsace-Lorraine bölgesinin kaybedilmesini unutup silmek için, fetihçi bir politikaya yönelir. Hansi'nin, Çin-Hindi ve Tunus'ta yürütülen imparatorluk fetihlerinin destekçisi Jules Ferry'ye gönderdiği mecazi not bunu çok güzel anlatır: "iki çocuğumu kaybettim, siz bana iki hizmetçi armağan ediyorsunuz."

    Aynı alternatif oyun Rus İmparatorluğu'nda da sahnelenir. XIX. yüzyılda, isteklerinin Orta Avrupa'da art arda iki kez reddedilmesi üzerine, Çar egemenlik hırsını Kafkasya ve ardından Uzakdoğu'ya yöneltir. Kırım savaşından sonra, bu yayılmacı dönem Kafkasya'nın fethi ve "pasifleştirilmesi", Taşkent (1865), Semerkant (1868), Hive ve Hokant (1876) ve nihayet Amur ve Usuri bölgelerinin fethedilmeleriyle son bulur.

    1897'de Franz-Joseph (Avusturya-Macaristan imparatoru) ile yaptığı bir anlaşma sonucu Balkanlar üzerindeki anlaşmazlıklara ikinci kez son verilince Çar, Panslavizmi duraklatan bu olayı, Rusya'nın ilgi alanını Uzakdoğu ve Pasifik'e yönelterek "bertaraf etmek" ister -Çin'e müdahale ve Japonya'yla anlaşmazlık "savaş tehlikesi arz eden" bir durum olarak değil, sömürgeci bir seferberlik olarak sunulur (1904-1905).

    Emperyalizmle ilişkilendirilen bir diğer nokta da, özellikle 1885-1890 yılları arasında Afrika'nın paylaşımında en çarpıcı ifadesini bulan toprak açlığıdır. Burada rakip güçlerin -Fransa, Almanya, İngiltere, Portekiz, Belçika-, harita üzerinde, diğer rakibin ileride -kim bilebilir?- üzerine konma olasılığını yok edecek şekilde, mümkün olan en geniş toprakları kendilerine ayırmaları söz konusudur. Buna, zamanında, course au clocher (engelli at yarışı) denilmişti.

    Oysa, bu davranışa emperyalizm çağından çok önce rastlanmıştır. Örneğin, Kanada'nın işgali sırasında, Samuel de Champlain, 1615'te Kral'a yazdığı raporunda emelini Şöyle dile getiriyordu: "Eğer buraya biz yerleşmezsek, Quebec'e ya İngilizler ya da Hollandalılar (yani Protestanlar) gelecektir." Öyle ki, ilk Fransız kolonisi bir engelleme fethi olmuştur. Pasifik'in batısına ve Japonya'ya yönelik yeni bir geçidin keşfi, nüfus yerleştirme ve toprakların değerlendirilmesi, Kızılderililerin Hıristiyanlaştınlmaları gibi daha başka hedefleri de vardı kuşkusuz.

    Sömürgeci dönemde ya da emperyalist dönemde olsun, kimseye ait olmayan topraklara başkalarından daha atik davranıp el koyma tavrı aynı gerekçelerle kabul görmüş ya da eleştirilmiştir. Daha Pufendorf'un ve Jean-Jacques Rousseau 'nun döneminde, bu türden hayali işgaller mahkûm edilmiştir. Rousseau Toplum Sözleşmesi (Contrat Social) adlı yapıtında: "İlk işgal hakkını iddia etmek için, toprağa içi boş bir törenle değil, çalışarak, o toprağı işleyerek sahip olmak gerekir," diye yazar. Amerika Birleşik Devletleri de, 1805'te, hileli ilhak yoluna başvurmuştu. Louisiana'da bir ırmağın denize kavuştuğu bölgeye sahip olmakla tüm ırmak havzasına sahip olma hakkının doğduğunu ileri sürmüştür (John Quincy Adams). Bu doctrine oj continuity (devamlılık doktrini) kıyıların art alanlarında yer alan topraklar için de geçerliydi. Continuity ve hinterland ile başlayıp "etki alanlarına uzanan iddialar arasında yalnızca derece farklılıkları vardı ve hukuk bunları yasal hale getirme görevini üstlendi. Bilindiği kadarıyla bu son deyim, 1885 tarihli İngiliz-Alman anlaşmasında ortaya çıkmıştır.

    Yön değiştirme/ikame, alternatif politika, fetih iştahı gibi yayılmacılığın değişik evreleri arasındaki benzerliklerin aynı zamanda farklılıkları da içinde barındırdıkları söylenebilir mi? Keşifler çağı ile emperyalizm çağını birbirine yaklaştıran bir başka noktaya da değinmek gerekir. Egemenlik süreçlerinde de aynı evrelere rastlarız. Biliriz ki, XIX. yüzyılda keşifler ve Brazza'lar, Stanley'ler, vb. öncülerin çağının ardından hükümetlerin dönemi başlamışır. Oysa, XV. ve XVI. yüzyıllarda da aynı şeyler gözlemlenir. Hükümdarlar tarafından desteklenmiş olan Diego Cao, Christoph Colombe, Magellan, vb.nin nihai girişimlerinden gözleri kamaşmış olan geleneksel tarih, onların öncülerinin eylemlerini bir kenarda unutmuştur. Hedefi belli bir projenin ürününün -batı ya da doğu yönünde Hindistan Yolu- ya da yeni teknik araçlara olanak tanıyan enerjik bir iradenin etkisinin olduğu kadar, gerçekte bu yayılma ve seyahatler -Luis Fernao Gomes, Eustache de La Fosse, vb.- basit tacirlerin ve maceraperestlerin yaptıkları ufak tefek onlarca denemenin bilgisinin de sonucudur. De Barros'a göre, Portekizli denizciler Benin'e seyahat ettiklerinde bu ülkeden geçerek Rahip Jean'ın ülkesine (Etiyopya, ç.n.) gidilebileceğini öğrenmişler ve bu bilgiyle, Portekiz Krallığı Diego Cao'nun Afrika içlerine gitme ya da çevresinden dolaşma yönündeki büyük projesine destek verme kararını almıştır (Thorton, Ajrica and Africans, s. 35, aktardığı de Barros'tan).

    Christophe Colomb'un da öncülleri olmuştu; örneğin, Fernao Dulmo Kral'dan Kanarya ve Azor Adaları'nın batısında keşfedeceği topraklar üzerinde imtiyaz sahibi olma hakkı kazanmıştı. Söz konusu olan aynı keşifler ve fetihler kavşağıydı, ancak aynı başarıya ulaşamamıştı.

    Bu iki evreli yayılma hareketine hem XVI. hem de XIX. yüzyıllarda rastlanmıştır.


Pazar mı, Yoksa Bayrak mı?

    Emperyalist dönemde büyük sömürgeci fetihler dönemindekine benzer tavırlar görüyoruz. Ancak, genel kanı 1870'ten itibaren yeni bir dönemin başladığı yönündedir. Bu yeni dönemin özellikleri neler olacaktı?

    İlk olarak, sömürgeci yayılmanın bir yüzyıldan beri herhangi bir devamlılık iddiasında olmadığı görülmektedir. Fransa'nın Cezayir ya da Senegal'deki girişimleri gibi, amaca ulaşılmış olsun ya da olmasın, çeşitli Avrupa devletleri-nin sömürgeci güçlerinin artması her zaman net bir siyasal iradenin ürünü olmamıştır; bunlar daha çok koşullara tabi olmuşlardır. Ayrıca, yeni sömürgelere -özellikle Cezayir, Avustralya, Yeni Kaledonya'ya- bilinçli olarak asiler, suçlular, siyasal mahkûmlar yerleştiriliyordu ki, bu durum yeni topraklara olumlu bir değer kazandırmıyordu. Peki, Portekiz'in ilk sömürgeleri için de aynı durum söz konusu değil miydi?

    Yeni elde ettiği topraklar kimlik kazanmaya başladığında, Fransa'da bir değişim hissedilmeye başlandı. Fransız Deniz Kuvvetlerinin Büyük Britanya karşısında büyük önem verdiği ve güneybatı Pasifik'te önemli bir deniz üssü olan Cochinchine (Vietnam'ın en güney ucu, ç.n.) örneğinde olduğu gibi. Abdülkadir'e karşı verilen "kahramanca" savaşlardan sonra Cezayir için de aynı durum söz konusu olmuştu, ordu kendini bu ülke ile özleştiriyordu. Raoul Girardet'nin yazdığı gibi: "Ordunun bir kısmı 'sömürgecileştiği' gibi, kamuoyunun bir kesiminin gözünde de sömürgeci düşünce askerileşiyordu." Oysa, XVI. ve XVII. yüzyıllarda olduğu gibi, sömürgeci ideal ile misyoner eğilim birbirinin içine girdiğinde ortaya çıkan yenilik yalnızca bir anlam kaymasından ibarettir: Hıristiyanlaştırma düşüncesi artık kendini bir uygarlaştırma göreviyle özdeşleştiriyordu, zira uygarlık ancak Hıristiyan olabilirdi. Bu gelişimle eşzamanlı olarak, Saygon'daki Vatikan temsilcisi Monsenyör Miche Katolik Misyonlar'da "Hıristiyanlaşma eylemlerini uzun süre engelleyen o asiler"i işaret etmiştir. Benzer şekilde, Cezayir Piskoposu Monsenyör Lavigerie bu topraklara "Eski bir barbarlığın karanlıklarından ve karmaşasından yeni bir Fransa doğuracak olan... büyük Hıristiyan eserine katkıda bulunmak için" geldiğini söylemiştir. Sömürgecilik bir halkın farklı topraklarda kendini "çoğaltma gücü"nü oluştururken, emperyalizmin ilk hedefleri, uygarlaştırmak, sömürgeleştirmek, kültürünü egemen kılmak ve yayılmak olmuştur.

    Prevost-Paradol için ihtişamın en son dayanağı, Leroy-Beaulieu için ise bir yayılma gücü olan emperyalizm her ne kadar ideolojilerden yola çıkıyor olsa da, bu ideolojiler daha maddi hedeflerle desteklenmiştir, işte bu hedefler, sömürgeci politikanın en yaygın ve moda tanımının temelini oluşturmaktadırlar. Tonkin'in (Vietnam'ın kuzeyi, ç.n.) fethedilmesi sırasında, bu politika Jules Ferry tarafından şöyle ilan edilmiştir: "Sömürgeci politika endüstriyel politikanın çocuğudur. Zengin devletler için, ihracat kamu refahının temel bir faktörüdür [...]. Eğer, imalatçı uluslar arasında endüstriyel işbölümü, yeteneklere göre dağılım gibi bir düzen kurulabilseydi... Avrupa'nın kendi ürünlerini satacak yeni mahreçler aramasına gerek kalmazdı. Fakat, herkes iplik üretmek, demir dövmek, içki damıtmak, şeker imal etmek ve bunları ihraç etmek istiyor." Birleşik Devletler, Rusya, Almanya gibi yeni endüstriyel güçlerin ortaya çıkmasıyla bu denizaşırı yayılmacılık kendini bir ihtiyaç olarak dayatmıştır.

    Jules Ferry bu yaklaşıma daha önce de fark ettiğimiz iki yeni öğe katar: "Üstün ırkları" henüz gelişme yoluna girememiş "aşağı ırklara" karşı olan görevlerini yerine getirmeye zorlayan insani sav ve dinamik bir şekilde dile getirilen milliyetçi sav: "Fransa bugün sömürge topraklarından çekilse, İspanya ya da Almanya derhal yerine geçer, 'köşesine çekilme' politikası olsa olsa gerileme yoluna girme anlamına gelir... Kımıldamadan yönetmek, sorumluluklarımızdan feragat etmek demektir."

    Aslında, Büyük Britanya'nın da başı benzeri dertlere girmişti, ama Fransa'dan çok önce. Bu ülkenin sömürgeleriyle olan ilişkileri, Yedi yıl Savaşları'nda (1756-1763, bir yanda Fransa ve Avusturya diğer yanda İngiltere ve Prusya, Çn) elde ettiği zaferler sonucu büyük değişikliklere uğradı, imparatorluk o zamana kadar küçük, türdeş, fazlasıyla İngiliz'di, Protestandı ve ticarete eksenlenmişti. 1763 antlaşmaları ile birdenbire, tümü de Katolik olan Quebec, Florida ve Tobago'yu ve daha pek çok toprağı ele geçirdi; öyle ki, Büyük Britanya kendini uçsuz bucaksız, olanaklarına göre fazlasıyla büyük ve de türdeş olmayan bir imparatorluğun efendisi olarak buluverdi (L. Colley).

    Oysa o zamana kadar, İmparatorluk az masrafla ve kolayca yönetilmekteydi ve İngilizlerin kendilerini yönetme tarzını pek etkilemiyordu. Sonra masrafları, özellikle askeri olanları aniden arttı. Ayrıca düşman halklar üzerinde egemenlik kurulduğu için, İngilizlerin özgürlük ilkeleriyle örtüşmüyordu -Burke de bundan endişeleniyordu-.

    Gibbon'un Paris Antlaşmasının hemen ardından Roma İmparatorluğunun çöküşünü anlatan eserini kaleme alması bir tesadüf müydü?

    Oysa, İngiltere'nin yaşadığı büyük şokun nedeni başkaydı: Amerikan bağımsızlığı. İngilizleri İngilizlerin karşısına diken bir iç savaş; çünkü Atlantik'in iki yakasında fikirler farklıydı. İngilizler, bunun telafisi yerine geçmek üzere, Iskoçya'nın sadakatini fark ettiler, zaten Warren Hastings, Gordon vd. gibi İskoç öncüler imparatorluğun geri kalanında önemli bir askeri rol oynamışlardı. Bu şekilde, îngiliz sömürgeleri yerlerini, geçmiş dönemlerin gevşek anlayışına karşı çıkan ve intikamcı bir vatanseverlikle canlı tutulan Britanya İmparatorluğuna bıraktılar: 1784'te India Act (Hindistan Antlaşması), 1791'de Canada Act (Kanada Antlaşması) ve 1880'de İrlanda ile Birleşme Antlaşması, emperyalizmin özelliklerinden birini gösteren bu silkinme ve hükmetme politikasının uygulamadaki yansımaları olmuştur.

    Bir diğer nokta, Amerika'yı kaybettiği ve endüstriyel bir güç haline geldiği bu sırada, birinci noktayla çelişmekle birlikte onunla birlikte yorumlanan, yeni Büyük Britanya'nın dünyanın geri kalan kısmıyla olan ekonomik ilişkilerindeki vizyonunu dönüştürmekti. Cirosunu yükseltmeye yaramış olan merkantilist bir denizaşırı ticaret tekeli yerine, İngiltere'nin pazara ve hammaddeye ihtiyacı vardı. Yeni bir Amerika'ya (ki bu Avustralya olacaktı), yeni bir Hindistan'a (buna aday ise Çin idi) ve Antiller ile Kuzey Amerika'ya köle sağlayacak yeni bir Afrika'ya ihtiyacı vardı.

    Hemen birkaç yıl sonrasında, Büyük Britanya'nın Pekin'e Mac Cartway başkanlığında ilk büyük elçilik heyetini göndermesi (1797); African Association'mın (Afrika Derneği) kurulması; Dr. Mungo Park'a Orta Afrika'yı Nijer ırmağının kaynaklarına kadar keşfe çıkmasını teklif etmesi; Kanada'nın kuzeyinde North West Company'nin (Kuzeybatı Kumpanyası) kurulması; James Cook'un Avustralya'da Botany Bay'e yerleşmesi bir tesadüf değildi. Bu patlamanın ardından uzun süreli bir anlaşmazlıklar dönemi başlamıştı: Bu, emperyalizm de denen yeni sömürgeleştirme çağının habercisiydi.

    Mungo Park örneği basit ve açıktı. "Afrika'nın coğrafyasını daha iyi tanıtma başarısını göstermesi, işadamlarının hırslarına, ticaretlerine, endüstrilerine yeni zenginlik kaynakları açması halinde" sponsorlarından günlük 15 şilin olan ücretini alacaktı.

    Endüstrileşmenin gerekleri, pazarın ihtiyaçları hükmetme iradesiyle başa baş gidiyordu. Ama, hükmetme zorunluluğu yavaş yavaş üste çıktı.

Schumpeter mi yoksa Hobson mu?

    XIX. yüzyılın başında, hükmetme isteği Büyük Britanya'da öylesine hâkimdi ki, Joseph Schumpeter, 1919'da, bu yüzyılda İngiliz emperyalizminin bilançosuna verirken, "bir devletin herhangi bir amacı olmaksızın (vurgu bana ait) hiçbir sınır tanımamacasına gücünü yaygınlaştırmaktan ibaret bir irade göstermesi" türünden bir emperyalizmi işaret eder. Yani, kendini gerçekleştirmekten başka hiçbir amaca hizmet etmeyen savaş ya da fetih eylemi... Çok sonraları, Max Weber, bunu araçsal akılcılık olarak tanımlamıştır. Schumpeter savını örneklemek için Disraeli'yi ele alır. 1872'de Crystal Palace'ta yaptığı konuşmadan beri emperyalist yayılmacılığın vaizi ve ete bürünmüş hali olarak kabul edilen Disraeli, daha önce "boynumuza boyunduruk olan lanet sömürgeler! "den bahsediyordu. Oysa sömürgeleri, imparatorluğu bir gümrük birliği haline getirecek otonom birimlere dönüştürerek İmparatorluk Federasyonu kurmayı düşünüyordu. Sömürgelerin işgal edilmemiş toprakları İngilizlere ayrılmalıydı ve Londra'da bu işlemleri koordine edecek bir merkez olmalıydı. Aynı merkezi birkaç yıl sonra Joseph Chamberlain yeniden ele alacaktı. Oysa bu yönde kullanılan imparatorluğu "muhafaza" teriminin fiilen topraklarını genişletmeye yol açması anlamlıdır. Emperyalizmin sloganı olarak bu anlam dönüşümü, halkın dikkatini eski muhafazakâr yöneticilerin çözüm getiremedikleri günlük kaygılardan başka yöne çekmeye yaramıştı, yenilerin bu yönde ürettikleri herhangi bir siyasal proje yoktu. Emperyalist slogan büyük başarı kazandı, çünkü bir dizi çıkar grubuna avantaj sağlıyordu. Örneğin, Alman ihracatçıların damping politikası tehdidi altında kalan tüm sanayicilere koruyucu bir gümrük tarifesi sunmaktaydı. Başarısının bir başka nedeni de, hiçbir şeye sahip olmayanların saf sevgilerini ve gururlarını okşamasıydı. Ancak ortada bir çelişki de vardı: XIX. yüzyılın başlarında İngiliz kamuoyu köle ticareti ile bir tutulduğu için ve Birleşik Devletler'in ortaya çıkmasından dolayı yaşadığı aşağılanma nedeniyle sömürgeci yayılmacılığa karşı düşmanca bir tutum sergilediği halde, İngiliz çıkarlarını Hindistan sınırlarında "yağmacılara" karşı ve Boerler Savaşı sırasında "asi tebadan söz etmeyen tek bir dilencinin bile bulunmadığı" Güney Afrika'da haydutlara karşı koruduğu ve kolladığı için emperyalizme sıcak bakmaya başlamıştı. XX. yüzyılın başlarında, Cezayir'de Fas sınırının "serseriler"i "Fransız yerleşimciler"e saldırdıklarında Fransa'da da benzer tutumlara rastlanmıştır.

    Yine benzeri bir durumda, 1864'te Rusya'da Prens Şansölye Gorçakov Kafkasya ve Orta Asya'ya ilişkin olarak İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin savlarını kelimesi kelimesine tekrarlamıştı: "Rusya'nın durumu gelişkin bir devlet örgütlenmesinden yoksun göçebelerle ilişkiye giren uygar devletlerinkiyle aynıdır... Bu göçebelerin akınlarına ve yağmalarına set çekmek için onları hâkimiyetimiz altına almalı ve sıkıca kontrol etmeliyiz.... Ama daha uzakta başkaları da var... O halde biz de daha uzağa gideriz... Bu, Fransa'nın başına Afrika'da, Birleşik Devletler'in başına Amerika'da, İngiltere'nin başına Hindistan'da gelmişti. Sadece ihtirasımızdan değil aynı zamanda zorunluluktan ilerliyoruz." (Zikr. Vernadski, III, s. 610)

    Sözü edilen, hep Disraeli'nin tanımladığı şu "İmparatorluğu muhafaza" savıydı.

    Büyük Britanya tarihinin pek çok döneminde hâkimiyet simgeleri gerçek maddi çıkarlarla eş ağırlıkta bir önem taşımıştır. Örneğin, savunulmaları zor olduğu için Londra'nın sürdürmeye pek istekli olmadığı ve Ege Adaları üzerinde 1815'ten 1863'e kadar süren himaye ya da yakın geçmişteki Thatcher'in Falkland Adaları'na askeri güç göndermesi gibi; oysa, 1947-1962 arasında Hindistan'ın tamamının, Karayipler'in ve Kara Afrika'nın elden çıkması bu denli heyecan yaratmamıştı. 1990-91'lerde imparatorluklarının yok olmasına seyirci kalan Ruslar için de aynı paradoks geçerlidir; oysa, Kuril Adaları için askeri bir savunma gücü göndermişlerdi. Güçlü karşı akımlar var olmakla birlikte, halkın verdiği destek emperyalist dönemin özelliklerinden biridir. XIX. yüzyılda endüstriyel atılımlarla gelişen büyük tirajlı basın, bu halk desteğinin sözcüsü olmuştur. İngiltere'de Daily Mail, Almanya'da Tâglische Rundschau, Rusya'da Novoe Vremja, Fransa'da Le Petit Parisien ve Le Matın. Kimi operasyonlar gizlice, hatta Jules Ferry'nin Çin-Hindi'ndeki seferleri gibi kaçak olarak yapılıyor olsa da, emperyalizm geçmiş yüzyıllardaki yayılmacılığın olmadığı kadar halka mal olmuş bir olguydu.

    John Hobson'un 1902'de yazdığı Imperialism, a study başlıklı eserinde ve Rudolf Hilferding'in 1910'da yazdığı Das Finanz Kapital adlı eserinde belirttiği gibi, ekonomik çıkar emperyalizmin başlıca desteği ve sürükleyici gücü olmuştur. Bu iki eserden esinlenerek Lenin bu düşünceleri daha popüler hale getirmiş ve 1916'da Emperyalizm, kapitalizmin son aşaması'm yayımlamıştır, eserin Almanca ve Fransızca çevirileri 1920 tarihlidir.

    Ancak Hobson'un tezleri ile Lenin'inkiler arasında bir fark vardır. Hobson İngiliz emperyalizmini "endüstriyel ve mali çıkarların, halkın zararına ve kamusal güçle birlikte, üretim fazlalarını sürebilecekleri ve artı sermayeleriyle yatırımda bulunabilecekleri özel pazarları sağlamak ve geliştirmek amacıyla yüksek düzeyde organize olmuş iradesi" olarak görüyordu. Bir başka deyişle, Hobson emperyalizmi merkantilizme dönüş olarak görüyordu; çünkü, emperyalizmin itici gücü rakip güçlerle rekabet etmek üzere ulusal bir sermaye biriktirme gerekliliğiydi. Buna karşılık Lenin, emperyalizmi kapitalist, tekelci gelişimin nihai aşaması olarak görüyordu. Bu konuda Kautsky ile polemiğe girmişti. Kautsky'ye göre bu nihai aşamada emperyalistler arası anlaşmazlıklar artık verimli olamazdı; Lenin'e göre ise, bu kaçınılmazdı. Burada önemli olan nokta, Lenin için emperyalizmin birden fazla yüzü olması ve bunların tarihsel gelişimin değişik aşamalarının ürünü olmalarıdır. Elbette, emperyalizm kapitalizmden önce de vardı (örneğin Roma Imparatorluğu), ancak örneğin, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarının oluşumları sırasında olduğu gibi, kapitalizmin gelişimi boyunca da varlığını sürdürmüştü. Öyle ki, ulusal savaşlar emperyalizme karşı yürütülen evrensel savaşın birer parçasından ibaretti. Baltık ülkelerinin Ruslara karşı yürüttükleri savaşların İrlandalıların ya da Hintlilerin İngilizlere karşı yürüttükleri savaşlardan bir farkı yoktu. Lenin'e göre Birinci Dünya Savaşı sömürgeci yayılmacılık ile emperyalizm arasında görülen ayrıma bir son vermişti.

    Ancak daha da belirleyici bir başka ayrım daha vardı.

    XIX. yüzyıl sonundaki emperyalizmle XX. yüzyılın emperyalizmi arasında gerek önceki dönemlerde hâkim olan fetih ve hükmetme anlayışı açısından gerekse yine önceki dönemlerde var olan sömürgeci yayılmacılık açısından farklar vardır: Bu yeni emperyalizm eskilerdekinden daha fazla mali sermayeye bağımlıdır ve sömürgeleştirme ya da fethetme eylemleri varoluşunun yegâne ifade biçimleri değildir. Toprakların sömürgeleştirilmeleri ya da fethedilmeleri elbette emperyalist bağlam içerisinde ele alınabilir, ancak XIX. yüzyılda, Birinci Dünya Savaşı'na kadar, emperyalizmin artık siyasal bağımsızlığa uyum gösterebilen eylem araçları oluşmaya başlamıştı: Mali sermayenin Çin'e, Osmanlı İmparatorluğuna ve tabii Rusya'ya girmesi bu yeni yollarla olmuştu.


    Tarihin değişik dönemlerinde, sömürgeleştirme hareketleri farklılık göstermiş olmakla birlikte, biri diğerini izlemiştir. "Emperyalizm"in görünüşteki hedefi ne olursa olsun, gerçekte başka halkların üzerinde hâkimiyet kurmak, yayılmacılığın sürükleyici gücü olmuştur: Açıkça zikredilen bu hedeflere bakılacak olursa Arapların döneminde dinsel, Hıristiyanların Müslümanlara karşı askeri sefer yaptıkları dönemde yine dinsel, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, bir yanda Katolikler diğer yanda Protestanların kendi inançlarını yaymak istedikleri zamanda yine dinsel olduğu görülür.

    Bütün bu değişik biçimlerdeki Haçlı Seferlerinde siyasal çıkar hep var olagelmişti. İlk olarak, V. Charles'a kafa tutmak için Türklerle kapitülasyon anlaşmalarını yapan I. François'nın döneminde siyasal çıkar bağımsız olarak kendini gösterir. Bu durum, Otuz Yıl Savaşları'nda, Kardinal Richelieu bir Protestan olan İsveç Kralı ile Kutsal İmparatorluğa karşı ittifak kurduğunda iyiden iyiye belirginleşir.

    Ekonomik çıkar emperyalist dönemden epey önce ortaya çıkar. Ve Denizcilik Yasaları ile (1651) denizaşırı yayılmacılık İngiliz tacirlerinin çıkarları olarak değil, tüm İngiliz ulusunun bir tekeli olarak kabul edildiğinde kendini iyice belli eder. Bu yasaları emperyalizmin köklerinden birisi olarak kabul edebiliriz, çünkü emperyalizm ulus-devletlerde tüm ulus adına hareket ettiğini iddia eder.

    Emperyalizm çağından önce, ilk teorisyeni Bodin olan ve Colbert tarafından uygulanan merkantilist doktrin, kendi payına, mübadele tekelini elinde tutmak ve azami altın ve gümüş girişini sağlamak üzere devleti denizaşırı girişimlere ortak etmeyi amaçlamıştı.

    Merkantilistler, sömürge insanlarına "bir çivi bile" üretmeyi yasaklayarak, Birleşik Devletler'de ve İspanyol Amerikasında başkaldırı gerekçelerini elleriyle hazırlamışlardır. Bu tip ilişkiler bu tarz isyanlarla sona ermiştir. Merkantilist pratikler yerli halka uygulandığında, aşağıda değinilecek Hindistan dokumacılığı örneğinde olduğu gibi, sömürge halklarının felaketine neden olmuştur. Merkantilist uygulamalar tamamen ortadan kalkmamış, hatta endüstri devrimi sırasında güçlü bir şekilde gelişme göstermiştir. İşte bu bağlamda Lenin, emperyalizm için kapitalizmin en yüksek aşaması diyebilmiştir.

    İngiliz sömürgeciliği bu değişkenleri ve çeşitlilikleri iyi özümlemiştir. Yerüstü ve yeraltı zenginliklerini mali ve ticari bir uygulamayla birleştirebilen sosyal bir grubun zenginliğini garanti altına alarak kendi dünya hâkimiyetini sağlamıştır. Ancak, endüstri sermayesi uzun süre banka sermayesinden ayrı kalmıştır: Endüstri, imparatorluğun sayesinde ya da onun için değil onun yanı başında gelişmiştir; yalnızca 1929 krizinden sonra, "İmparatorluğun tercihi" gerçek bir global politika haline gelmiştir (Cain ve Hopkins).

    Yüksek mali mülahazalar hemen hemen her zaman emperyalist politikanın güdüleyicisi olmuştur: Buna bağlı olarak, 1882'de, Mısır seferi yeni pazarlar ya da topraklar edinmek için değil, Mısırlı yöneticilerin borçlarını ödememeleri ihtimalini bertaraf etmek için yapılmıştı. Daha önceki bir dönemde, benzeri bir durumda, hiç istenmeyen böylesi bir sonuca varılmıştı. Yine aynı şekilde, Güney-Afrika'da, altının değerinin İngiliz sterliniyle atbaşı gittiği bir sırada, İngiliz banka sermayesinin Boerlerin Alman altın rezervlerine el koymalarına yardım etmelerini engellemesi gerekmişti.


Sonuçların Karşılaştırılması

    Sonuçları itibariyle, XVI. ve XVIII. yüzyıllar arası sömürgeci yayılmacılık ile ardından gelen emperyalizm arasındaki temel ayrım, endüstri devriminin emperyalizme metropoller ile sömürgeler arasındaki ilişkiyi tümden değiştirebileceği eylem olanakları sağlamasıdır.

    Sömürgeci yayılmacılığın ilk dönemleri eski tipte sömürgeleştirme hareketlerine daha yakındır (Türklerin, Almanların, Romalıların vb.); yani burada sömürgeci ile sömürülen arasındaki ekonomik, askeri ve teknik farklılık küçüktü ve aralarındaki ticaret de küçük ölçekliydi. Sayısal bir ölçü verecek olursak, Avrupa'daki yaşam düzeyiyle, öreğin, Asya'daki sömürgelerin yaşam düzeyi arasında 1 ya da 1.5 kat bir fark vardı. Sömürgeler için asıl yıkım endüstri devriminin ve emperyalizmin etkileriyle aniden geldi. Yine Paul Bairoch'un hesaplarına göre, yaşam düzeyi farkı oranı l'den 1860'ta 1.9'a, 1914'te 3.4'e ve 1950'de 5.2'ye ulaştı. Sömürgeler çağından bu yana bu oranın durmaksızın büyüdüğünü belirtelim.

    Sürekli büyüyen bu fark sömürgeleştirmenin gerektirdiği yapısal değişikliklerden ve güç ilişkilerinin değişmesinden kaynaklanmıştır.

    Ayrıca, XVIII. yüzyıla kadar, Avrupa dışı kaynaklı ürünlerin tüketimi Avrupa'nın toplam tüketiminin yalnızca % 2-10'unu oluşturmaktaydı.

    Son olarak, Isyanyol Amerikası hariç, ilk sömürgeleştirme hareketleri yalnızca fethedilmiş ve egemenlik altına alınmış toplumların yapılarını bozmakla sınırlı kaldı. Bu egemenliğin dayanakları da zayıftır. Örneğin Hindistan'da, malların Portekizlilere ya da Araplara satılmasının pek önemi yoktu. Portekizlilerin avantajı yeni silahlar veriyor olmalarıydı...

    Oysa, ekonomik emperyalizmin gerekleri nedeniyle, ikinci sömürgeleştirme hareketi derin yapısal dönüşümlere yol açtı. Bunlardan iki tanesi özellikle önemlidir: Endüstriyi çökertme ve tarımda gıdaya dayalı olmayan bir uzmanlaşma.

    Hindistan'daki dokuma sanayii ilk dönüşüme bir örnektir. XVIII. yüzyılda, hafif pamuklu dokuma ürünleri Hindistan'ın ihracatının % 60-70'ini oluşturuyordu. Endüstrileşme ile İngiltere'de Hintli bir işçinin 350 katı üretim yapan makineler üretildi. Üstün konumu nedeniyle İngiltere kendi pamuklu dokuma ürünlerini serbestçe Hindistan'a soktu. Sonuçta bir yüzyıldan daha kısa bir sürede Hindistan'da dokumacılık neredeyse yok oldu. Endüstrinin çöküşü sürecine başka pek çok sömürgede rastlanır. Tarımda gıda üretimine dayalı olmayan aşırı uzmanlaşma ile birlikte bu iki süreç eski-yeni tüm sömürgelere emperyalizm tarafından dayatılmıştır.

    İkinci sürecin iyi bir örneği olan Kara Afrika'da, sömürgecilik geçimlik ekonomiyle (ki bu, buradaki toplumların geleneksel temelidir) pazar ekonomisinin çekişmesine tanık olundu. Örneğin, yönetim tarafından dayatılan kakao ekimine Fildişi Sahili'ndeki Agniler karşı çıktılar. Henri Raulin'in gözlemine göre Agniler, her gece, dikmeye mecbur tutuldukları kakao bitkilerinin üzerlerine kaynar su döküyorlardı. Ancak belli bir sürenin sonunda bu kabilenin üyeleri kazandıkları birkaç kuruşun ektikleri bu kakao sayesinde geldiğini anladılar. Aynı Agniler kol emeğine dayalı her tür işçilikte yeteneksiz bulunmuşlardı. Oysa gerçek, toplumsal konumlarında yatıyordu: Kabile üyelerinin herbirinin toplumsal konumu, özellikle üstün bir noktadaysa, herkesin içinde çalışması ayıp sayılıyordu. Bunlar tembel olarak nitelendirilerken aslında çok da çalışkan oldukları sonradan anlaşılmıştı. Sömürgecinin anladığı biçimde, "ilerlemeye" uyumsuzluk daha başka kültürel "direnişler" şeklinde de olabiliyordu. Örneğin Madagaskar'ın Masikoro, Bara ve Peul kabilelerinin üyeleri için, öküz mübadelesi özel bir anlam taşıyordu: Hayvan sahibi olmak onlar için toplumsal bir değer taşır ve bunları satmak mali güçsüzlük belirtisidir, hayvanlar ancak parasal ekonomi dışı bir özel amaçla mübadeleye sokulabilir. Bete kabilesi için de geline verilecek ağırlık parası ekonomi dışı tutulur. Benzer şekilde, pamuk ekimi Peul ve Bambara kabilelerinde başarısızlıkla sonuçlanırken Minyanka ve Senufo kabilelerinde başarılı olmuştur, çünkü ilk iki kabilenin var olan tarihsel toplum yapıları sömürgeciler tarafından bozulmuştu, oysa ikinci gruptaki kabilelerin eskiye dayalı toplumsal kimlik duygusu zayıf olduğundan daha uyumlu ve değişimlere karşı daha uysaldılar.

    Batı'dan alınan teknik yenilikler bir yandan ilerlemeye ayak uydurmayı getirirken, diğer yandan geleneklerin direnişiyle karşılaştı. Örneğin, bir tür yerelmasmın ekiminde, Korhogo bölgesindeki Senufo kabilesinden ekiciler öküz koşulmuş sabana kolaylıkla geçtiler. Bitkinin yumruları çapayla tek tek toprağa yerleştirileceğine, sıralar halinde derin olmayan ekime geçildi. Hatırı sayılır bir işçilik tasarrufu yapılmıştı; ancak, yetişen ürün daha ince ve çok uzundu, sonunda tüketimi azaldı ve sabandan vazgeçildi.


Sömürgeleştirme ile Yeni Sömürgecilik Arasında

    Sömürgecilerin egemenliği ve bunların sonuçları farklı konum tiplerine yol açmıştır. Bunların kimi özellikleri sömürgelik sonrası dönemde bile kısmen yaşamıştır. Buna göre, ilk elde şu ayrımlara dikkat çekilebilir:

    1.   Kapitalizmin gelişiminde serbest rekabet aşamasındaki eski tip sömürgeleştirme ya da yayılmacı tipteki sömürgeleştirme. 1830'da fethedilmiş olan Cezayir bunun en son örneklerindendir;

    2.   Fas gibi, Fransa'nın özellikle 1871'den sonra yaptığı fetihlerinin çoğunun dahil olduğu, başka nedenlere olduğu 1 kadar, endüstri devrimine ve mali kapitalizme bağlı yeni tip sömürgeleştirme. İngiltere'nin ve Almanya'nın Doğu ve Güney Afrika'daki yayılmacı politikaları da buna örnektir;

    3.   Sömürgeci olmayan emperyalizm: Mısır'ın 1881'deki durumunun tanıklık ettiği üzere, örneğin Osmanlı imparatorluğunda geçici bir süre. Bu tip daha saf bir biçimde gelişir -yani, egemen olunan bölgeye yerleşimciler yerleştirilmez- Latin Amerika'da Londra yerini Birleşik Devletler'e bırakmadan önce Arjantin'de de, Peru'da da hâkimdi. Bu bayraksız emperyalizm XX. yüzyılın ikinci yarısındaki bağımsızlık hareketlerine rağmen yaşamını sürdürmüştür.

    Kısacası, emperyalizmin ve sömürgeleştirmenin çeşitli biçimleri üst üste ve iç içe görülmektedir.

    Aynı durum halkların sömürgelikten çıkma ve bağımsızlıklarını kazanarak özgürleşmelerinde de söz konusudur. Bu halkların çoğu 1945 ile 1965 yılları arasında boyunduruktan kurtuldu. Ancak, sözcüğün dar anlamıyla, sömürgeleştirme hareketleri Fransızların Vietnam'da ya da Cezayir'de, İngilizlerin ya da Hollandalıların Hindistan'da ya da Endonezya'da yenilgiye uğramalarıyla son bulmuş olsa da, Batı hâkimiyeti şu ya da bu biçimde yaşamaya devam etmiştir. Bu olgu kimi bölgelerde yeni sömürgecilik olarak, başka bölgelerdeyse yerleşimcisi olmayan emperyalizm olarak adlandırılıyor.

    Gerçekte, bu olgu Avrupalılar henüz denizaşırı topraklarını yitirmeden önce vardı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri 1915'te Haiti'ye yaptığı gibi, "gerek görüldüğünde" oraya buraya deniz kuvveti göndererek özellikle Latin Amerika'da bayraksız sömürgeler kurmayı başarmıştı. Aynı politikayı, kısmen de olsa, Fransa 1965'ten sonra Kara Afrika'da izlemiştir. "Sömürgecilikten kurtuluş" olgusu çoğu yerde bir hükümranlık değişiminden öteye gitmemiştir. Siyasal bir erkin yerine bir başkasının gelmesine rağmen, her türden ekonomik bağ, eski bağımlılığı yeni biçimlerde, metropollerle yerel yeni "burjuvazinin" ortak yararına gelişerek sürmüştür. Diğer yandan, bu kopmanın yol açtığı insan akışı artmış ve eski ilişkiler dönüşseler de gelişmişlerdir: Cezayir'deki Fransız iş ortaklarına karşılık Fransa'da Cezayirli göçmen işçiler. Aynı akımları İngiltere ile Karayipler ve Hindistan arasında, Almanya ile Türkiye arasında, vb. görüyoruz.

    Buna koşut olarak, altmışlı yıllardan itibaren, ekonominin globalleşmesinde kaydedilen gelişmeler ekonomilerin, duvardaki tuğlalar gibi, öylesine örtüşmelerine ve entegrasyonlarına neden olmuştur ki, eski sömürge ülkelerin bır bölümü günümüzde eski hallerini aratacak bir bağımlılık ya da yoksulluk konumuna düşmüşlerdir.

    Öte yandan, eski sömürgeci güçler de günümüzde, eskiden egemenliklerini meşrulaştırmak için kullandıkları liberalizm dogmasının kendilerine karşı döndüğünü keşfetmektedirler. Avantaj Japonya gibi ya da eski sömürgelerden Tayvan, Singapur ya da Kore gibi yeni finans ya da endüstri güçlerinden yana geçmiştir.

    Yine de, sömürgeleştirmeye bağlı süreçlerin irdelenmesini aslında ekonomik ve teknik egemenliğin mirası olan bu yeni olgularla sonlandıramayız.

    Geri tepme olguları petrolün dünya ekonomisinde büyüyen rolüne, uygarlıklar arası ilişkilere, gelişen ırkçılığa bağlı başka biçimlere de bürünebilmiştir...




<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>