Cezayir'in Kardeşliği zamanlarında (1954-1956),
Oran'da, sömürgeciliğin geleceği üzerinde birlikte
düşündüğümüz Jean Cohen'in anısına...

Politikadan şiire yönelen, 1966 yılında bir başyapıta,
Şiirsel Dilin Yapısı'na imzasını atan dosta...
Açılış


    Koloniler zamanında yaşam toz pembe gösterilirdi... Kuşkusuz yeni topraklara yerleşen kişinin çalışma koşulları ağırdı: Kendi öz ülkesinde hor görülürken, Tanrı'nın onu yönelttiği yere yerleşmişti; orada toprağı işlemek, büyümek ve çoğalmak istiyordu. Ancak, "saldırganlara, asilere ve başka serserilere karşı kendini korumak zorunda kalmıştı." Zaferi büyük olmuş ve bir fatih olmanın sıkıntısının karşılığını almıştı.
    Bugün hava değişmiştir, artık vicdan azabı egemen. Sömürgecilik karşıtı düşünceler önceleri yalnızca Fransa'da aşırı sol kesimde, Britanya'da da eski liberaller arasında bulunurken şimdi her kesime yayıldılar. Bu orkestradan çok az sayıda çatlak ses çıkıyor. Köle ticareti döneminde Fransa, Hollanda ya da İngiltere varlığı altında işlenen alçakça cinayetler, zorla çalıştırmanın trajik bilançosu ve daha pek çok şey, hepsi sırayla Tarih'in mahkemesinin yargılamasından geçiyorlar, çürümemiş bir tek portakal ya da tadı acılaşmamış bir zeytin tanesi bile yok.
    Durum böyleyken, Avrupa'nın tarih belleği gururunu korumak üzere son bir gayretle kendine son bir ayrıcalık oluşturdu: Kendi yaptığı kötülüklerden görülmemiş bir hoşgörüsüzlükle söz etmek ve bunları bizzat değerlendirmek.
    Ancak, bu cüret sorun yaratmaktadır. Sömürgecilik karşıtı hareketin 1931 Sergisi'nde çek-çek'in yer almamasının İnsan Hakları Birliği'nin eylemi sayesinde olduğunu iddia etmesi karşısında kafama sorular takılıyor. O tarihten daha birkaç yıl önce, Marsilya Fuarı'nda, Vietnam'ın Annam bölgesinden olan insanlar fuarda yerli işçi rolünü oynamamak için yemin etmemişler miydi? Hatta, "buna zorlanacak olurlarsa, Sergi Parkı'nı ateşe verecek" değiller miydi?
    Kısacası, şu Annamlıların, şu Siyahların, şu Arapların da bir rolü olmuştur. Onlara da söz hakkı tanımak yerinde olur, çünkü sözünü ettiğimiz alçakça cinayetleri anımsarken, öğretmenlerini, hekimlerini, sıtmayı ve Beyaz Pederler tarikatından misyonerleri de heyecanla anarlar. Çünkü, sömürgeleştirme dediğimiz şey aynı zamanda buydu da. Aynı şekilde, bağımsızlık mücadelesi yalnızca "sömürgelikten kurtulma" ile sınırlı değildi.
    Nitekim, geleneksel olarak, sömürgecilik tarihleri sömürgeci ülkenin farklı bakış açılarını ifade eder. Çünkü, Frantz Fanon'un da düşündüğü gibi, "beyaz yerleşimci"nin bu ana ülkenin uzantısı olmasından ötürü yazdığı tarih, soyulan bir ülkenin değil kendi ulusunun tarihidir.
    Oysa ben, burada başka bir yargıyı benimsemek isterim.
    Öncelikle, söz konusu toplumların geçmişlerini hesaba katmamız gerekli görünüyor, çünkü sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişki bu geçmişle büyük ölçüde bağlantılı olmuştur. Günümüzde, geçmişte yapıldığı gibi, bu halkların tarihlerinin bulunmadığı düşünülmemektedir; artık "karanlık yüzyıllardan" değil de "saydam olmayan yüzyıllardan" (Lucette Valensi), söz ediyoruz. Çünkü söz konusu olan bu insanlarla temasa geçenlerin tanımlayamadıkları dönemlerdi.
    Henüz sömürgeleştirilmemiş oldukları dönemde, bu toplumlar birbirlerinin benzeri değillerdi. Sömürgeleştirme hareketlerinin kendi aralarında değişiklik göstermesi gibi, fethedilen toplumların da bu hareketlere tepkileri kendi geçmişleri ve öz kimlikleriyle bağlantılı olarak farklılıklar göstermiştir.
    Zaten sömürgecilik olgusunu Avrupa'ya mal eden bir tarihsel irdelemeyi anlamakta güçlük çekerdik. Kuşkusuz beş yüz yıl boyunca Avrupalılar bu olguyu ete kemiğe büründürdüler ve böylece dünyanın tektipleştirilmesi hareketine damgalarını vurdular. Ancak başka sömürgeleştirme hareketleri de gezegenimizin bugünkü görüntüsünü kazanmasına katkıda bulundular.
    Avrupa'dan önce, elbette Eski Yunan ve Roma koloniciliği olmuştur, ama Akdeniz kıyılarını, Kara Afrika'nın ve Batı Asya'nın bir bölümünü Hindistan'a kadar fetheden Arapların ve Türklerin de benzer hareketleri olmuştu. Hindistan da, miladi dönemlerin başında Seylan'ı, Çin-Hindi Yarımadası'nın bir bölümünü ve Güney Çin Denizi'nde Sunda Takımadaları'nı sömürgeleştirmişti. Çinliler ise XV. yüzyılda Afrika'nın doğu kıyılarını keşfe çıkmış ve Tibet'i sömürgeleştirmişlerdi. Japonlar, Ruslar Sakalin'e, Fransızlar Kanada'ya gelmeden önce, Yeso'yu fethetmiş ve sömürgeleştirmişlerdi.
    Aslında, niyetimiz bütün yayılmacılık ya da sömürgecilik olgularının bir envanterini çıkarmak ya da Avrupa sömürgeciliğini basite indirgemek değil; tersine, Avrupa sömürgeciliğini diğer sömürgecilik hareketleriyle karşılaştırmaktır.
    Sömürgeciliği bir dünya hareketi olarak ele almamın nedeni, tarihin Avrupa-merkezli bir resmini çizmek istemeyişimdir. Bu da başka kabulleri getirmektedir.
    Sömürgeciliği öncelikle emperyalizmden, yani sömürgeciliğe dönüşen ya da dönüşemeyen hâkimiyet biçimlerinden ayrı düşünüyorum. XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar kesintisiz bir şekilde boyun eğdirilmiş kimi halklar için -Hindistan'da, Angola'da, Antiller'de- daimi bir bağımlılık söz konusudur ve emperyalizm çağında, yani XIX. yüzyılın sonundan itibaren, bu bağımlılık yeni biçimlere bürünmüş olsa da kesintiye uğramamıştır. Diğer tarafta, sömürge olmayan kimi tarihi ya da coğrafi birimler -1914 öncesi Osmanlı İmparatorluğu, İran, bazı Orta ve Güney Amerika devletleri, vb.- tarihlerini emperyalist güçlere karşı mücadeleyle yaşamışlardır.
    Diğer bir kabul ise, sömürgecilik tarihi ile halkların bağımsızlık mücadelesi tarihini birbirinin devamı olarak gören klişe düşüncedir ki, buna da itibar etmiyorum. Örneğin Benin'de, Birmanya'da ya da Vietnam'da gözlendiği gibi bu iki tarih eşzamanlı olabilmiştir. Her ne kadar sömürgeci söylem yenilenlerin görüşlerini örtmüş olsa da, bu halklar boyunduruk altındayken kendi öz tarihlerine yeniden egemen olma fikrinden vazgeçmemişlerdir, işte bu nedenle, bu kitapta, sömürgeciliğin tasfiyesi terimi son derece dikkatli bir biçimde kullanılmıştır, çünkü içeriğinde Avrupa-merkezci bir kalıntı vardır.
    Sonuncu bir kabul: Bu sorunları irdelerken, geleneğin sömürgecilik tarihini içine soktuğu gettodan dışarı çıkarmak bana çok gerekli görünüyor. Her nedense, geçmişe ilişkin büyük düşün yazılarında -Fransa- sömürge toplumlarından asla söz edilmemiştir: Dalgınlık mı, ıskalama mı yoksa bir tabu mu?
    Avrupa sömürgeciliği söz konusu olduğunda, pek çok çalışma bunun ekonomik etkilerini irdelemiştir. Sömürge ekonomisinin Sevilla, Bordeaux, Bristol, Nantes, vb. şehirler üzerindeki etkileri ele alınmıştır.
    Ama bir soru hiç sorulmamıştır: Sömürgelerle girilen ilişki tiplerinin her biri kendine özgü müdür? Bunları birbirleriyle karşılaştıramaz mıyız? Örneğin Rus imparatorluğunda ulusal sorunla sömürgeci sorun birbirinden farklı mıdır? -Bu, bağımlı halkların özel bir statüsü müdür? Merkezi yönetimin ayrımcı politikası nedeniyle bağımlı seçkin kesim yönetime katılamamakta mıdır?
    Özellikle de ikinci bir soru yanıtsız kalmaktadır: Avrupa'da bile, kimi rejimler boyun eğdirilmiş halklara karşı sömürgelerdekine benzeyen bir tutum izlememiş miydi? Zamanla bu durumlarda ırkçılığın sesinin yükseldiği gözlenmiştir. Şöyle bir soru sorabilir miyiz: Bu tutum Nazilerin kurumlaştırdıkları durumlara benzer durumlar yaratmamış mıdır? Soruyu haklı çıkaracak bazı ipuçları vardır.
    Hindistan'daki Britanya varlığına ait görüntülere, özellikle Londra'daki National Film Archive'de muhafaza edilen 1911 tarihli Grand Durbar görüntülerine göz attığımızda, günahkâr bir benzeşme yakalarız: O yürüyüş kıtası, o miğferler, o disiplin, İmparator V. George'a doğru bilgece ve estetik bir biçimde düzenle akan o teatral alan, koruma kordonlarıyla uzakta tutulan o kalabalık -bu taç giyme törenindeki her şey bize yirmi yıl sonra yapılan Hitler'e özgü törenlerin bir tür ilk örneğini ısrarla düşündürüyor. Basit bir rastlantı mı? (*)
    Bir başka tersine paralellik 1955'te Aime Cesaire tarafından kurulmuştur: "XX. yüzyılın koyu Hıristiyan burjuvazisinin Hitler'de affedemediği şey, suçun kendisi, insana karşı işlenen suç, insani değerlerin çiğnenmesi değil, beyaz adama karşı işlenen suçtur (...); o zamana kadar Avrupa'nın Araplara, Hintli çek-çek hamallarına, Afrikalı zencilere takındığı sömürgeci tutumu Hitler'in Avrupalılara karşı takınmasıdır." (Sömürgecilik Üzerine Söylev)
    Yakın tarihli son bir günahkâr benzeşme: 1993 yılında Batı Avustralya Başbakanı, Yüksek Mahkemenin geçen yüzyılda Aborijinlerin ellerinden çalınmış toprakların bir kısmının kendilerine iade edilmesi yönündeki kararını halk oylamasına götürme önerisinde bulunmuştur. Perth bölgesi Anglikan Kilisesi Başpiskoposu bu öneriye "Eyalet Hükümeti Nazi yöntemlerini kullanıyor" şeklinde karşı çıkmıştır... Adaletin yerine getirilmesine, hakların alınmasına karşı böylesi bir "demokratik" yönteme başvurulması, günümüzün başlıca sorunlarından olan totaliter bir uygulama örneği değil de nedir?

    Kabaca değinilen bu noktalar elinizdeki kitabın düzenini de ortaya koymaktadır. Bu çalışmada XIII. yüzyıldan itibaren yapılan fetihler, paylaşımlar ya da rekabetlerde, günümüzdeki Kuril Adaları anlaşmazlığında ya da yenilenlerin genel görünümlerinde, direnişlerinde, sömürgeciliğin kara ya da pembe efsanesinde, yerleşimcilerin önayak olduğu, yeni toplumların oluşumunda vb. her sorun tarih sahnesine çıktığı andan itibaren ele alınacaktır.
    Kuşkusuz, buradaki tarihe bakış yöntemi Keşiflerle başlayıp XIX. yüzyıla kadarki sömürgeci yayılmayla, emperyalizmle devam eden ve sömürgeciliğin tasfiyesi hareketleriyle sonlanan basmakalıp yaklaşımdan farklı olacaktır. Ama, öyle inanıyorum ki, bu, kimi olguların karmaşıklığını, özellikle kimi ulusların niteliğini, tarih sahnesine çıkışlarını ya da yok oluşlarını, günümüze kadar yavaş yavaş oluşan çeşitli zihniyetleri daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
    Kendimizi bu tarihin farklı çatışma unsurlarının yerine koyarken, bu farklı muhtıraların sömürgeciliğin ve bunun yol açtıklarının ortaya çıkardığı sorunların anlaşılmasına yeteceğini düşünmüyoruz. Bu muhtıralar birer temel veri teşkil etmektedir. Tıpkı hayali bir olayın gerçek Tarih kadar tarihi temsil etmesi gibi. Dolayısıyla, çarpıtılmış bile olsa, anılar Tarih'in bir öğesidir.
    Bu nedenle, elinizdeki çalışma, biçimsel bir inşaatın geleneksel formatını takip etmekten ziyade, durumları ve problemleri karşılaştırmalı bir anlayışla izah etmeyi amaçlamaktadır.



* Bkz. anlatılan açık eden diğer bir benzerlik, s. 281.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>