YlRMİ BİRİNCİ BÖLÜM



Erzurum Kongresi

DOĞU ANADOLU'NUN başkenti sayılan Erzurum, koyu renkli, sert yüzlü bir şehirdi. Yaylanın İran ve Kafkas sınırlarına doğru kol attığı yerde kurulmuştu. Selçuk Türkleri, ülkeye geldiklerinde burasını kendilerine kale yapmış ve şehri, askerce sağlamlıkla uygarca inceliği kendinde birleştiren yapılarla süslemişlerdi. Erzurum hep müstahkem mevki olarak kalmış ve son yüzyıllar boyunca sürekli Rus istilâlarına karşı Türk savunmasına tabya görevi görmüştü.

    İhtilâli hazırlayanların beşincisi olan Kâzım Karabekir, burada, Enver Paşa'nın son Kafkasya Ordusunun kalıntılarından, yurdun öte kesimlerinde kalanlardan daha güçlü bir askeri kuvveti kurtarıp ayakta tutmayı başarmıştı. Halkın, Büyük Ermenistan tehdidi altında şahlanmış olan özgürlük duygularını besleyerek, bölgeyi tatlılıkla yöneten Karabekir, Doğu'da bir baba gibi sayılır ve sevilirdi. Bu bölge, savaştan bütün diğer yerlerden daha çok zarar görmüştü. Rusların denizin yükselip alçalmaları gibi ilerleyip çekilmesi, yörenin yıkılmasına, halkın dağılmasına yol açmış, Ermenilerin Türkleri, Türklerin de Ermenileri kovalaması ve 'geride düşmanın işine yarayacak bir şey bırakmamak' siyaseti, ekinleri mahvetmiş, sürüleri hiçe indirmişti. Nüfus, savaş öncesine oranla, onda bire düşmüştü. Hastalıklar salgın halindeydi; yiyecek diye yumurta ve kara ekmekten başka bir şey bulunmuyordu. Çaylarını, ortadan böldükleri şişe dipleriyle içiyorlardı: Bardak bile kalmamıştı.

    Kâzım Karabekir Paşa, içinden gelen babalık ve sevgi duygusuyla, binden fazla öksüz çocuğu kendine evlât edinmişti. Dörtle on dört yaş arasındaki bu çocuklara üniformaya benzer elbiseler giydirmiş, subaylarını da onlara bir çeşit asker eğitimi vermekle görevlendirmişti. Çocuklara ilk öğretimi ve yararlı bilgileri vermek için okullar kurmuştu. Kâzım Paşa müziğe meraklıydı, boş zamanlarında biraz da keman çalardı. Bu yüzden çocuklara, sanat ve elişi bilgileri yanısıra müzik eğitim de veriyordu. Küçükler ona 'Paşa Baba' der ve kendisini öylesine sever ve sayarlardı ki, Karabekir, hemen hemen hiç ceza vermeden onlara sözünü dinletir; özgür birer insan olarak yetişmelerini teşvik ederdi.

    İtilâf Devletleri, Rawlinson adlı bir albayı resmi bir görevle Erzurum'a göndermişlerdi. Rawlinson, bağımsız bir Ermenistan kurulması olanaklarını araştırmak ve Türklerin silahlarını teslim etmelerini sağlamakla görevliydi. Karabekir'in eğitim faaliyetinin o derece etkisinde kaldı ki, 'Bu iş bütün ülkede böyle devam edecek olursa, zaten doğuştan yürekli ve dayanıklı olan Türkler, yalnız Doğu'da değil, belki Batı'da da büyük bir güç haline geleceklerdir. Bu, Batılı devletlerin savaştan sonraki barış konferanslarında şimdiye kadar tuttukları yoldan ayrı olarak, önemle gözönünde bulundurmaları gereken bir şeydir,' diye yazdı. Paşa'nın zekâsına, dürüstlüğüne, mesleğinin her kolunu kapsayan bilgisine hayran kalmıştı. 'Şimdiye kadar rastlamak mutluluğuna eriştiğim birinci sınıf Türk subayının tam bir örneği,' diyordu.

    Albay Rawlinson da, Kâzım Karabekir'in sözde işbirliğiyle, görevini aynı dikkat ve dürüstlükle yapmaya çalışıyordu. Silahlan, malzeme depolarını, cephanelikleri, tahkimatı, celp kâğıtlarını ve aylık bordrolarını dikkatle inceliyor, asker mevcudunu ve silah miktarını, mütarekenin izin verdiği sınıra indirmek istiyordu. Başlıca işi, top kamalarıyla tüfek mekanizmalarına el koyup bunları trenle İngiliz tümenlerinin konakladığı Transkafkasya'ya yollamaktı.

    Ancak bu iş, 'şüphe uyandıracak kadar çok olan tren kazaları' yüzünden pek ağır gidiyordu. Trenleri işletenler Kâzım Karabekir'in adamlarıydı. Bunların başka bir âdeti de vardı; trenleri basıp içindekileri alıyor, katırlara, arabalara yükleyerek kaçıyorlardı. Trenler bazen hiç işlemez hale geliyordu. Bir defasında bu arıza aylarca sürmüştü. Albay Rawlinson bu gibi hallerde, deve kervanları düzenlemek ve bunları dağ yollarından Trabzon limanına yollamak zorunda kalıyordu. Bir gün albayın adamları yepyeni toplar ve cephanelerle dolu gizli bir silah deposu keşfettiler. Türkler bunu bildirmeyi 'unutmuşlardı.' Oysa, Rus İhtilâli patlak verdiği sırada Çar'a bağlı kalan Rusların sakladıkları da hesaba katılırsa, İngilizlerin bulamadıkları daha bir sürü gizli depo olması gerekirdi.

    Albay Rawlinson, Kâzım Paşa'nın silahlarını teslime niyetli olmadığını anlamakta gecikmedi. Karabekir, bütün sorularına dolambaçlı cevaplar vererek onu nazikçe atlatıyordu. İki asker, karşılıklı, dostça çatışmaktaydılar. Günün birinde Rawlinson, Kâzım Karabekir'e gözdağı vermek ister gibi 'İngilizlerin elinde kaç zırhlı var, biliyor musunuz?' diye sordu. Kâzım Paşa: 'Türk yılmaz!' diye cevap verdi. Bu, sözlerini ve müziğini kendi yazdığı heyecanlı bir parçanın adıydı ki sonraları Kurtuluş Savaşının marşlarından biri olmuştu. 'Türkün her biri bir zırhlıdır,' diye sözünü sürdürdü. 'Milyonlarca zırhlıyı emri altına almaya kimin gücü yeter?' Rawlinson, 'Kahveniz pek nefis olmuş,' diye cevap verdi. 'Bir fincan daha lütfeder misiniz?'

    Yalnız müzik değil, tiyatro konusunda da yetenekli olan Karabekir Paşa, İzmir'in işgalini haber alınca hemen milli bir trajedi yazarak, öğretmenlerden ve subaylardan kurulu bir grupla halka gösterdi. İtilâf Devletlerinin bu bölgede buna benzer bir harekete kalkışmaları olasılığına karşı da, Erzurum'da bir Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Kongresi toplamak için çalışmaya girişti.

    Kâzım Paşa, kongreyi hazırlarken belirli bir amaç güdüyordu. Geleneklerine bağlı bir subay olarak, üstündeki makamlara sağlam bir görev duygusu ve derin bir saygıyla bağlıydı. Bölgedeki milli hareket öncüleri, kendisine, Erzurum'u boşaltmak emri verilirse ne yapacağını sordukları zaman, bir asker olarak emirlere boyun eğmek zorunda olduğunu söylemiş, arkasından da, 'Ancak hükümetin emirlerinin üstünde başka bir irade, milletin iradesi vardır,' diye eklemişti. 'Millet, temsilcilerinin aracılığıyla, bana emir verirse, onu dinler ve istilâya karşı koyarım.' Erzurum Kongresi böylece ona dilediği gibi davranmak için gereken kanunî yetkiyi sağlamış olacaktı.

    Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal'i bu Doğu vilâyetinin kendisine bağlılığını belirten bir törenle karşıladı. Kemal'in buna ihtiyacı vardı. Çünkü durumunu pek sağlam görmüyordu. Yolda gelirken uğradığı bir yerde, Harbiye Nezaretinden ve Saray'dan gönderilen ve hemen istifa edip İstanbul'a dönmesini bildiren bir telgraf yağmuruna tutulmuştu. Çünkü Dahiliye Nazırının vilâyetlere gönderdiği genelgeye rağmen, henüz görevinden resmen alınmış değildi. İngilizlerin giriştiği faaliyetlerden fazlasıyla kuşkulandıkları kendisine bildiriliyor ve barış imzalayıp da durum açıklığa kavuşuncaya kadar başka bir görevi kabul etmesi isteniyordu. Mustafa Kemal, bu emirlere red cevabı vermişti.

    Bu tel yağmuru, Erzurum'da telgraf makinesi başında Padişahın Baş Mabeyinciyle karşılıklı bir konuşma şeklini aldı. Baş Mabeyinci neredeyse yalvarıyordu. Padişahın Mustafa Kemal'e karşı beslediği büyük sevgiyi kendisinin bile kıskandığını söylüyor, İstanbul'a dönecek olursa hayatının ve geleceğinin güven altına alınacağını bildiriyordu. İlle gelmek istemiyorsa, izinli olarak Anadolu'da kalabilirdi. Padişah böyle arzu ediyordu. Mustafa Kemal, Zâtı Şahaneye olan bağlılığını ve saygısını bir kere daha bildirerek nazikçe cevap verdi, fakat görevini bırakmaya razı olmadı.

    Ama artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hattâ değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. Bu, halkın üzerinde daha iyi bir etki yapacaktı. Sivas'ta bulunan Refet Bey de benzer düşüncedeydi. Ordudan ayrılırsa, artık İstanbul'a geri çağrılamayacağını ileri sürüyordu. Kâzım Paşa, kendi hesabına onu, ordu müfettişi değil de, herhangi bir vatandaş olarak daha fazla sayacağını söylüyordu.

    Ama, Mustafa Kemal, kararını veremiyordu. Tasarladığı işi yapabilmek için, resmi bir sıfat taşımasının önemli olduğunu biliyordu. 'Halkın, bir lideri sadece beslediği idealden dolayı sevdiğini düşünmek saçmadır,' diye cevap verdi. 'Aksine, onu kudret ve kuvvetini açığa vuracak şekilde, gösterişli bir kılıkta görmek ister.' Askerlikteki rütbesi, tâ çocukken, Selanik'teki askerî okula girmeyi başardığından beri, onun için her şeyi ifade ediyordu. Silik bir ailenin çocuğu olmaktan doğan güvensizlik duygusunu bu sayede yenebilmiş, yaşamı bu sayede bir anlam kazanmıştı. Şimdi sinirleri bozulmaya başlamıştı. Ruhsal bir çöküntü içindeydi. Rütbesi elinden gittikten sonra, çevresindekilerin kendini hâlâ sayıp saymayacağı, tutup tutmayacağı düşüncesi onu tedirgin ediyordu. Kendi benliğine olan güveni birdenbire gevşemiş gibiydi.

    Ama en sonunda arkadaşlarının istifanın kaçınılmaz bir şey olduğu yolundaki düşüncelerine katılmak zorunda kaldı. Biri Harbiye Nezaretine, biri de Padişaha iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. Bu telgrafları, İstanbul'dan gönderilen ve iki işinden de alındığını bildiren bir tel yazısı ile karşılaşmıştı. Mustafa Kemal, istifasını Erzurum halkına bildirirken, bundan sonra 'Kutsal millî ülkümüzün başarıya ulaşması için' bir vatandaş olarak savaşmaya devam edeceğini söylüyordu. Rauf Bey ise daha sınırlı bir şekilde, 'Hilâfet ve Saltanatın güvenliği tamamen elde edilinceye kadar' onun yanında savaşacağını açıklıyordu. Ertesi gün, Kurmay Başkanı Albay Kâzım Bey'le (1) oturmuş, resmi telgrafları elden geçiliyorlardı. İş bitip de Mustafa Kemal kahve ısmarladığı sırada, Kâzım Bey ayağa kalkarak sükûnetle: 'Paşam,' dedi, 'Ordudan istifa etmiş bulunuyorsunuz, artık sizin yanınızda göreve devam edemem. İzninizle, Kâzım Karabekir Paşa'ya, bana başka bir askeri görev vermesini rica edeceğim. Bu kâğıtları kime devredebilirim?'

    Mustafa Kemal'in yüzü bembeyaz oldu. Kâzım Beyin bu davranışı onu öyle sarsmıştı ki sadece: 'Öyle mi, Beyefendi!' diyebildi. 'Pekâlâ, Beyefendi, evrakı Hüsrev Beye devredebilirsiniz.' Sonra, çıkıp gidebileceğini söyledi.

    Kâzım Bey, bir kabadayı davranışıyla, rap rap yürüyerek kapıdan çıktı. Mustafa Kemal, büyük bir üzüntü içerisinde koltuğuna çökmüştü. Rauf Bey'e dönerek, 'Görüyor musun, Rauf?' dedi. 'Hakkım yok muymuş? Mevki ve rütbe sahibi olmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor... Kendisini uzun zamandan beri gayet yakından tanımışımdır. Hiç bu kadar endişeye kapıldığını görmemiştim.'

    Rauf Bey onu yatıştırmaya çalıştı. Ordudan ayrılmış olması, ne kendisine karşı duyulan saygıyı, ne de etkisini azaltabilirdi. 'Mücadelemize girişmeden önce bu çeşit zayıf unsurlardan kurtulmamız daha iyi olur,' dedi.

    Mustafa Kemal, 'Duygu bakımından belki haklısın,' diye cevap verdi. 'Ama pratik noktadan değil. İnşallah bu, buna benzer hareketlere bir başlangıç teşkil etmez.' Hiç âdeti olmayan bir umutsuzlukla ekledi: 'Seninle bana, yapılacak bir tek iş kalıyor. O da ayaklar altında ezilmemek için güvenilir bir yere çekilip saklanmak.'

    Rauf Bey böyle düşünmüyordu. Ordudan istifası, Mustafa Kemal'in itibarını daha da artırabilirdi. Kâzım Karabekir Paşa ona, kendilerine önderlik edebilecek tek adam olarak bakıyor, şimdiye kadar olduğundan daha fazla sevgi ve saygı gösteriyordu. Ama, Mustafa Kemal derin bir umutsuzluğa kapılmıştı. 'İnşallah öyledir,' diye cevap verdi. Sonra birden patlayarak: 'Şu Allahın belâsı Amerikan mandası mıdır, nedir, varsın bir an önce kabul edilsin de ülke bu karışıklıktan kurtulsun!' dedi.

    Yaveri içeri girerek Kâzım Karabekir Paşa'nın kendisini görmek istediğini söyledi. Mustafa Kemal'in gözlerinde endişeli bir bakış belirdi. Harbiye Nezaretinin kendinden boşalan yeri Kâzım Paşa'ya teklif etmiş olduğunu biliyor ve şimdi bunu kabul etmiş olmasından çekiniyordu. Acı acı gülümseyerek Rauf Bey'e: 'Görüyor musun, hakkım varmış,' dedi. Yavere de, Paşayı içeri almasını söyledi.

    Kâzım Karabekir, odaya üstünün karşısına çıkan bir subay tavrıyla girdi. Mustafa Kemal'i hazırol vaziyeti alarak, resmi şekilde selâmladı. Sonra: 'Size maiyetimizdeki subay ve erlerin saygılarını iletmeye geldim,' dedi. 'Geçmişte olduğu gibi, şimdi de saygıdeğer komutanımızsınız. Size makam arabanızı ve süvari muhafız kıtanızı getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz, Paşam!'

    Kemal, bir an heyecandan olduğu yerde sendeledi. Bir rüyadan uyanır gibi gözlerini ovuşturdu. Sonra gidip Kâzım Paşa'yı kucakladı, iki yanaklarından öptü, üst üste teşekkür etti. Rauf Bey de onu, hiç bu kadar heyecanlı halde görmemişti. Yalnız bir kez, o da Anafarta savaşından sonra kendisine: 'Hamdolsun, İstanbul'u kurtardık,' dediği zaman böylesine heyecanlanmıştı. Şimdi durumu sağlamlaşmış, kendisine güveni geri gelmişti. Doğudaki kuvvetlere, iyice güvenerek dayanabilirdi. İki kat çoğalan bir enerjiyle, yurdun her yanına telgraflar göndermeye başladı. Kâzım Karabekir Paşa, bunlara sadece usule uysun diye imza atmakla yetiniyordu.

    Mustafa Kemal, birkaç gün sonra, kendisini üniforma ile değil de, külot pantolon ve sade bir ceketle görerek emrini dinlemekten çekinen bir başka subayla alay edebilecek kadar eski halini bulmuştu. Subayı sertçe azarlayarak: 'Size emri veren, apoletli ve yıldızlı üniforma değil, Mustafa Kemal'di,' dedi. 'İşte karşınızda yine Mustafa Kemal var. Onun için emri alacak ve gereğini derhal yapacaksınız.' Subay baş eğdi. Mustafa Kemal, sonradan hikâyeyi anlatırken: 'Kendi kendime düşünüyordum,'dedi. 'Ya zile basıp da iki asker çağırsa ve beni yakalatsaydı, halim nice olurdu?'

    İstifası duyulduktan hemen sonra, Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi Heyeti Temsiliye Başkanlığına seçilmiş, Rauf Bey de başkan yardımcısı olmuştu. Ancak, toplanacak olan kongreye katılabilmesi için daha bazı engelleri yenmek gerekiyordu. Kongreye gelen temsilciler, Doğu illerindeki tüccar, çiftçi, avukat, gazeteci, hoca gibi çeşitli meslek adamlarıyla Kürt şeyhlerinden ve Laz reislerinden kurulu karma bir topluluk oluşturuyorlardı. Bunlar kongreye bölge içi bir sorun gözüyle bakmaktaydılar. Bu kongrede, sivil ve askeri idareyi daha iyi işler hale getirmek, silahların gizlice depo edilmesini ve İngiliz kontrol subaylarından geri alınmasını sağlamak, Ermeni tehdidine karşı evlerini, barklarını korumak gibi konuları görüşeceklerdi. Bu Batı'dan gelme Paşa'nın da bir Ermeni devleti kurulmasına karşı olduğu biliniyordu. Ancak ne de olsa, içlerinden biri değildi. Onu sadece adından tanıyorlar; bu da kuşkularını gidermeye yetmiyordu.

    Aralarında bazı eski İttihatçılar da vardı ki, bunlar Mustafa Kemal'e düşman gözüyle bakıyorlardı. İstifasından sonra bile hâlâ üniforma ve Hünkâr yaveri kordonlarıyla dolaştığını görenler olmuştu. Kemal'i tutanlar, yanına yeteri kadar sivil elbise almadığı için, böyle gezdiğini söylemekteydiler. Ama bazı kimseler de bunu, üstünlük hırsının belirtisi olarak gösteriyorlardı. Kimileri saltanat konusundaki tasarılarından şüpheleniyorlardı. Ayrıca, içkiye düşkün olduğu da duyulmuştu.

    Yine de, en sonunda, Kâzım Karabekir'in itibar ve etkisi kendisini gösterdi. Kâzım Paşa, şüphesi olanlara, Mustafa Kemal'in milliyetçilik ülküsüne her şeyini feda etmekle güvenlerine hak kazandığını söyledi ve şimdi de onu desteklemek zorunda olduklarına kendilerim inandırdı. Kongreye temsilci olarak alınmakla kalmamalı, başkan seçilmeliydi.

    Böylece delegeler arasında iki kişi kendi yerlerini Mustafa Kemal'le Rauf Bey'e bıraktılar. Kongre on beş gün gecikmeyle, 1908 Hürriyet Bayramının on birinci yıldönümünde açıldı. Kâzım Karabekir Paşa, büyük bir kır yemeği düzenlemişti. Subaylarla öksüz çocukların katıldığı heyecanlı tiyatro gösterileri yapıldı. Kongrenin açılmasına rastlayan bu tarihte Damat Ferit, bütün ülkede bir emir çıkartmış ve 'sözde bir meclis toplantısı havası verilmek istenilen' bu gibi şeylerin önüne geçilmesini istemişti. Bir Ermeni okulunda toplanan kongre on beş gün sürdü. İlk oturumda, üyeler birkaç muhalife karşın, Mustafa Kemal'i başkanlığa seçtiler. Şimdi yine resmî bir sıfaü vardı, ama sivil olarak. Üstüne, bunu belirtmek için, Erzurum valisinden ödünç aldığı bir redingot giymişti. Yıllar sonra, kongredekiler kendisini başkan seçmemiş olsalardı ne yapacağını soranlara, hiç tereddütsüz, 'Gider başka bir kongre toplardım,' diyebilecekti.

    Mustafa Kemal, Havza ve Amasya'da, askeri direnişin temelini atmıştı; şimdi de Erzurum'da bunun siyasi karşılığını kuracaktı. Kongreyi açış söylevinde, devrimin iki temel ilkesini ortaya attı: Bunlardan biri milletin hakları, öteki, halkın iradesiydi. İlki, ikincisine dayanılarak yeni bir hükümet kurulmasıyla gerçekleşecekti. Çevrelerini saran 'kara ve korkunç tehlike'den, 'milli harekete ilham veren ve bir elektrik akımı gibi ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılan yenilmez ruh gücünden' söz etti. Türk milletinin kendi kaderine sahip çıkma karan ancak Anadolu'dan doğabilirdi. Ama bu, yalnız halkın iradesine dayanarak olmalıydı.

    Mustafa Kemal'in önderliğindeki hareket, Jön Türklerinki gibi tepeden inen ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasıyla sonuçlanan, sırf askeri bir hareket olmayacaktı. Aksine, şimdiye kadar ne Türkiye'de, ne de başka bir Doğu ülkesinde uygulanmamış biçimde, milletin bağrından çıkmış bir çoğunluk idaresi hareketi olacaktı. Türkiye'nin, Türk halkının bütünü tarafından seçilmiş ve tutulmuş bir rejimi, gücünü halk çoğunluğunun dilek ve kararlanndan alan bir hükümeti olmalıydı. Yöneticilik yerindeki kimse, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi. Mustafa Kemal'in, Erzurum'dan sonra bütün Anadolu'da durmadan yineleyeceği mesaj işte buydu. Bu, Osmanlı İmparatorluğunun Batılı unsurlarıyla birarada yaşamış, Batı demokrasisi prensiplerini incelemiş ve demokrasinin, Türkiye'nin bugünkü dünya içerisinde varlığını sürdürebilmesi için gereken tek siyasi temel olduğunu anlamış bir insanın mesajıydı.

    Kongre sırasında kendisine, 'Yoksa Cumhuriyete doğru mu gidiyoruz?' diye soran bir arkadaşına: 'Hâlâ şüphen mi var?'diye cevap verdi. Ama bu henüz gizli tutulacaktı. Bu dönemde, girişilen hareketin padişahlığa ya da halifeliğe karşı olmadığını belirtmeye dikkat ediyordu. Sadece bunların arkasındaki yabancı tehdidine yöneltilmişti. Öte yandan, hareketinin, kanun çerçevesi dışına çıkmadığını belirtmeye de önem veriyor, yapılan işlerin yürürlükteki Osmanlı kurallarına uygun olarak, taşradaki valiliklerce resmen kayıt ve tescil edilmesini sağlıyordu.

    Bu çerçeve içinde, kongre sonucunda elde edilen başlıca iş, sonradan Misak-ı Millî diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu.

    Bu bildiri, barış konferansında karara bağlanan ve sözde uygulanan self-determination (kendi kaderini tayin) ilkesini esas olarak kabul ediyordu. Anadili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının, olduğu gibi kalmasında ısrar ediyor, buralara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılaşacağını belirtiyordu. Geçici bir hükümet seçilmesi, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmaması öngörülmüştü. Ancak kongre, böyle geçici bir hükümet kurulacak olursa, merkezi hükümetin uyguladığı kanunları izleyeceğini ve 'Misak-ı Millî'yi gerçekleştirdikten sonra dağılacağım da karar altına almıştı.

    Misak, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı. Mustafa Kemal, oldukça haklı olarak, 'Kongrenin ciddi kararlar almış ve bütün dünyaya karşı milletin varlığını ve birliğini dile getirmiş' olduğunu söyledi. 'Tarih, bu kongrenin çalışmalarını, benzerine az rastlanır bir başarı olarak niteleyecektir,' dedi.

    Kongre sona erdiği sırada, Harbiye Nazırlığından kolordu karargâhına bir telgraf geldi:

Babıâli hükümetinin emirlerine başkaldırmaları nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa ile Refet Bey'in tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesini karar altına almıştır. Yerel makamlara gerekli emirler verilmiş olduğundan, Komutanlığınızın bu emri derhal yerine getirmesi ve sonucunu bildirmesi tebliğ olunur.

    Mustafa Kemal kısaca, 'Kolordu Komutanı gereken cevabı verdi.' der. Kâzım Karabekir Paşa, bu yanıtta, bu iki aydın ve değerli vatandaşın yurdun yararına çalıştıklarını söyleyerek itirazda bulundu. Daha sonra, kongre çalışmaları üzerinde hükümete verdiği raporda, bu toplantının millî bir nitelik taşıdığını ileri sürerek: 'Bu hareketi sadece iki kişiye yüklemekle onu küçültmüş oluyorsunuz,' dedi. Kongre, halkın içinden gelen duygu ve isteklerden doğmuş; hükümet genelgesi ise onların üzerinde çok kötü bir etki yapmıştı.

    Erzurum Kongresi, Kâzım Karabekir Paşa'nın durumunu öylesine kuvvetlendirmişti ki, artık silahların teslimi konusunda, ne mütareke koşullarını, ne İngiliz subaylarını, ne de kendi hükümetinin emirlerini dinliyordu. Şimdi halkın işleri kendi eline aldığını ve hiçbir silahın ülkeden çıkarılmasına izin verilmediğini ileri sürüyordu. Bundan biraz sonra Albay Rawlinson, Londra'dan ayrılıp, durumu, Ermenistan sınırları içinde sayılan Sarıkamış ve Kars'tan izlemek emrini aldı. İngilizler, Anadolu'daki mevcutlarını azaltmaya başlamışlardı. Batum limanının boşaltılması da düşünülüyordu.

    'Misak-ı Millî'nin bir örneği Albay Rawlinson'a gönderildi. Albay, kongrenin açılmasından önce Mustafa Kemal'le yaptığı uzun bir konuşmanın etkisinde kalmıştı. Arkadan Londra'ya giderek o da Amiral Calthorpe gibi, milliyetçi hareketin ileride gösterebileceği gelişmeler üzerinde İngiliz hükümetini boş yere uyarmaya çalıştı. Sözlerine, yalnız Curzon kulak verir gibi oldu. Mustafa Kemal'in ne gibi barış koşulları umduğunu ve kabul edebileceğini öğrenmek istiyor, ama Misak-ı Millî'yi, üzerinde konuşmaya bile değmeyen bir şey gibi reddediyordu. Bu yüzden, Albay Rawlinson'u Mustafa Kemal'in ağzını aramak için yeniden Türkiye'ye yolladı. Ancak Rawlinson Erzurum'a gelinceye kadar kış bastırmış, Kemal, batıya geçmişti: Olayların bundan sonraki akışı, ikisi arasında böyle bir buluşmaya fırsat vermedi.

    Bu arada, Damat Ferit'in Barış Konferansındaki görevi bir fiyasko ile sonuçlanmıştı. Ülkesi adına, bir yandan, olanları haklı göstermek isteyen, bir yandan, kendisini alçaltan, bir yandan da akıl almaz istekler öne süren uzun bir savunma yaptı. Savaş süresince, Türkiye'nin, 'insan vicdanını dehşet içinde bırakan birtakım suçlar işlemiş olduğunu' itiraf etti. Ancak 'Osmanlı milletini en kötü şekilde göründüğü kısa bir dönem içinde değil, bütün tarihi boyunca yargıya vurmanın daha insaflı bir hareket' olacağını ileri sürdü. Bütün bunlar, şimdi muhakeme edilerek suçlu bulunmuş olan İttihatçıların işiydi. Onlann cezaya çarptırılması, Türkiye'nin uygar dünyanın gözünde tekrar itibar kazanmasını sağlamıştı. Türkiye, bundan sonra kendini 'yoğun bir ekonomik ve kültürel çalışmaya' verebilirdi. Damat Ferit Paşa, bütün bu hafifletici nedenler gözönünde tutularak status quo ante bellum (savaştan önceki durum) temeline göre, son kırk yıl içinde kendiliğinden en azına inmiş olan Osmanlı İmparatorluğu sınırlarının olduğu gibi tutulmasını diliyordu. Bu görüşünü de, mütarekede tanınan Wilson İlkelerini de aşarak, Pan-İslamizm tezine dayanmaktaydı. Ona kalırsa Osmanlı İmparatorluğu bölünmez bir bütündü. Parçalanması, 'Doğudaki barış ve huzurun zararına' olurdu.

    Sadrazamın uzun savunması, Konsey üyelerim hiç etkilememişti. Birkaç gün sonra kendisine acı bir cevap göndererek, sadece, Türk hükümetinin savaş suçlarından sorumlu olduğu üzerindeki düşüncesine katıldıklarını bildirdiler. Ancak Türkiye'nin tarihinin 'kritik bir döneminde, insanca duygu ve prensiplerden tümüyle yoksun olan başarısız kişilerin eline düşmüş olması,'onu bu suçların cezasını çekmekten kurtaramazdı. Konsey, Türk milletinin nitelikleri ne kadar yüksek olursa olsun, bunlar arasında 'yabancı ırkları yönetmek gibi bir yeteneğin bulunduğuna' inanmıyordu. 'Ekonomik ve kültürel alandaki dilekleri'ne gelince, böyle temelli bir değişme, doğrusu çok şaşılacak bir şeydi ve yararlı olacağından kimsenin şüphesi yoktu! Arkadan Türk heyetine konferanstan ayrılmak izni veriliyordu. Mr. Balfbur, bu sorunların Türkiye'den başka devletlerin çıkarlarını da ilgilendirdiğini ve hemen bir çözüm yolu bulunmasının sözkonusu olmadığını açıklamıştı. Amerika, mandaterliği kabul edip etmemek konusunda bir karar alıncaya kadar, görüşmelere ara vermek gerekiyordu. Ancak kötü bir rastlantıyla, birkaç gün sonra Başkan Wilson felç olunca, bu iş daha aylarca geri atılmış oldu.

    Böylece Ferit Paşa, İstanbul'a elleri boş döndü. Veliaht Abdülmecit Efendi, zamanı uygun bularak, milletin durumunu anlatan bir muhtıra yazdı. Bu, Mustafa Kemal'in bile daha iyisini yapamayacağı, devlet adamlarına yakışır bir belgeydi. Hükümet ülkeyi parçalamaktadır, diyordu. Saltanat kurumu, parti politikalarının üstünde kalmalı ve tarafsız bir denge kurmalıydı. Hemen seçimlere gidilmesini ve milliyetçilerin de temsil edileceği bir koalisyon kabinesi kurulmasını istiyordu. Ancak ne Padişah, ne Sadrazam, bu ileri görüşlü öneriyi dikkate aldılar.

    Kemal bu arada, Damat Ferit'in Paris'teki yenilgisinden yararlanarak, kendisine bir geçmiş olsun telgrafı gönderdi. İçerisine bir iki tehdit karıştırmayı da unutmamıştı:

'Dokuz aydan beri iş başına gelen kabinelerin, hep, birbirinden daha çok güçsüzlüğe uğraması ve en sonunda, ne yazık ki, artık felçli bir hale düşmesi, milletin yüksek haysiyeti karşısında gerçekten çok üzücü oluyor... Yaşama hakkı ve bağımsızlığı için çalışan milletin maksadındaki temizlik ve ciddiliğe karşılık, merkezi hükümet düşmanca bir tutum takınmayı daha uygun buluyor. Bu türlü bir davranış çok üzüntü vericidir. Milleti, merkezi hükümete karşı, arzu edilmeyen hareketlere itebilecek niteliktedir. Çok açık yüreklilikle arzederim ki, millet her türlü isteğini elde edebilecek güçtedir. Teşebbüslerinin önüne hiçbir kuvvet geçemez... Herkes, hükümetin, meşru olan millî akıma karşı koymaktan vazgeçerek Kuvayı Milliye'ye güvenmesini ve giriştiği her türlü işte millî istekleri gözönünde tutmasını dilemektedir. Bunun için de millî varlık ve iradeyi temsil edecek olan Meclis'in en tasa bir zamanda toplanması sağlanmalıdır.'

    Mustafa Kemal, ağustos sonlarında, bu ruh hali içinde Sivas'a gitti. Yurdun çeşitli yerlerinden gelen delegelerin de yolda olduklarını öğrenmişti. Türk direniş hareketinin kuruluşundaki ikinci ve en önemli dönem, böylece başlıyordu.

1 Kâzım Dirik.


20. Savaşımın Başlangıcı   |   22. Sivas Kongresi