ON SEKİZİNCİ BOLÜM



İmparatorluğun Paylaşılması

ACABA ŞİMDİ, Padişahın elindeki Osmanlı İmparatorluğunun kalıntıları ne olacaktı? 1919 yılının Ocak ayında Paris'te toplanan Banş Konferansı, bu İmparatorluğun geleceği üzerinde bir karara varmak amacını güdüyordu. Türkler, mütareke isterlerken, Başkan Wilson'a, kendisinin On Dört İlke'sine -yani self determination (kendi kaderini tayin) ilkesine- uygun bir barış üzerinde görüşmeye hazır olduklarını bildirmişlerdi. İngiltere Dışişleri Bakam Lord Curzon, İngiliz kabinesine şimdi, kendi anlayışına göre bu ilkeye uygun bir çözüm yolu sunmuştu. Böylece, yalnız Osmanlı İmparatorluğundaki Ermeniler ve Araplar gibi Türk uyruklu etnik topluluklara değil, Türklere de kendi kaderini seçme hakkı tanınıyordu. Bağımsız bir Arabistan ve Ermenistan'dan başka, bir de bağımsız Türk devleti kurulmalıydı. Bu devlet, geçmişte olduğu gibi, Anadolu yarımadasının sınırları içinde kalmalı ve başkenti de ya Bursa ya da Ankara olmalıydı. Lord Curzon, Türkleri ancak bu şekilde tatmin edebileceklerini ve milliyetçi bir ayaklanmanın, ancak bu şekilde önlenebileceğim ileri sürüyordu.

    Curzon, bir yandan da 'yüzyıllardan beri herkesi uğraştıran, başına belâ açan... bir entrika ve fesat kaynağı olan' Türkleri Avrupa'dan büsbütün çıkarıp atmak istiyordu. Böylece İstanbul ve Boğazlar Türklerin elinden alınıp Cemiyet-i Akvam'ın (1) yönetimine verilmeliydi. Bu türlü bir çözüm yolu, belki şu psikolojik anda, zayıf bir Türk hükümeti tarafından kabul edilebilirdi.

    Ama bunu, İngiliz hükümeti kabul etmedi. Çünkü Lord Curzon'la sürekli çatışma halinde olan Lloyd George'un bambaşka düşünceleri vardı. Bunlar, öteki müttefiklerle, Fransa ve İtalya ile daha önemli sorunlar üzerindeki uyumun bozulmaması gerekçesine dayanıyordu. Ortadoğu sorunlarına karşı bilgisiz ve ilgisiz olan Lloyd George, Osmanlı İmparatorluğunu geçmişi, bugünü ve geleceğe yönelik istekleri olan canlı bir varlık gibi değil, harita üstünde bir şekil olarak görüyor; birtakım çıkarlar karşılığında, öteki ortaklarına peşkeş çekebilecek bir ambar sanıyordu.

    İngiliz hükümeti, savaş sırasında müttefiklerinin savaşa girmesine karşılık bağış ya da rüşvet diye girişmiş olduğu dört gizli anlaşmayla bağlanmış durumdaydı. Balkan Savaşında, Orta Avrupa devletleriyle uyduları, Avrupa Türkiye'sini nasıl paylaşmışlarsa, şimdi de İtilâf Devletleri bu anlaşmalar gereğince, İmparatorluğun Asya kıtasındaki topraklarını da bölüşmeyi tasarlıyorlardı. Birinci anlaşma, İngilizlerin İran'da bir nüfuz bölgesi sağlamalarına karşılık, İstanbul'u, Doğu Trakya'yı ve Boğazları Ruslara veriyordu. Ama yeni Sovyet hükümeti bu çeşit Çarlık hırslarından vazgeçtiğini ileri sürdüğü için, bu anlaşma artık yürürlükten düşmüştü. İkinci anlaşma, yani Sykes-Picot anlaşması, Arap dünyasının büyük bir kısmını Fransa'yla İngiltere arasında pay ederek Mezopotamya'yı İngiltere'ye ve Suriye ile Kilikya'yı Fransızlara bağışlıyordu. Üçüncü ve Dördüncü anlaşmalar ise, İtalyanlara Anadolu'da oldukça geniş topraklar sağlıyordu. Antalya bölgesi, Oniki Adalar, İzmir limanı ve iç kesimi gibi. Böylece Anadolu'nun bütün Akdeniz ve Ege kıyıları ile iç taraftaki geniş bir toprak parçası, Fransa ile İtalya'nın eline geçiyordu. Türk devleti İç Anadolu'daki birkaç vilâyete inecek, Karadeniz kıyılarını elinde tutmasına karşılık, Ege'de sadece bir tek limanı bulunabilecekti.

    Ancak, bu bölüşme tasansında en önemli -ve sonunda en tehlikeli- unsur, Yunanlıların gitgide artan ihtiraslarıydı. 1915 yılının başlarında Sir Edward Grey, Yunanlılara savaşa katılmalannı teşvik için 'Anadolu kıyılarında geniş imtiyazlar' vaat etmişti. Bu vaadler, Yunan Başvekili Venizelos tarafından kabul edilmişti ve Venizelos, Yunanlıların geleneksel 'Megalo İdea'sını, yani 'Helenizmin çağlar boyu hüküm sürdüğü toprakları kapsayacak gerçekten büyük bir Yunanistan' emelini beslemeye başlamıştı. Ama o sırada tarafsızlık politikası üstün gelmiş, Venizelos istifa etmiş ve ancak 1917'de Kral Constantine, İtilâf Devletlerince tahttan indirilip, Venizelos yeniden iktidara geçtikten sonradır ki, Yunanistan savaşa katılmıştı.

    Savaş biter bitmez Venizelos, Anadolu'nun bütün Ege kıyısıyla iç kesiminin Yunanistan'a verilmesi isteğiyle Lloyd George'a başvurdu. Oysa bu topraklar, İtalyanlara söz verilmiş bulunuyordu. Venizelos bu bölgede Yunanlıların çoğunlukta olduğunu ileri sürerek tezini etkin bir temele dayıyordu. Karadeniz dağlanndaki Pontus Rumları için de durum aynıydı. Venizelos barışın temelini oluşturması gereken 'kendi kaderini tayin' ilkesinin gerçekleştirilmesini istiyordu. Nitekim iki ay sonra bu tezi 'tatlı bir açıksözlülük maskesi altında' ve düzgün bir Fransızcayla Paris'teki Barış Konferansında Yüksek Konsey önünde savunmaktan geri kalmadı.

    Venizelos'u, 'Perikles'ten sonra Yunanistan'ın yetiştirdiği en büyük devlet adamı' sayan Lloyd George, bu isteği hem haklı, hem de elverişli buluyordu. Hindistan'la İngiltere arasındaki ulaştırma yollarını koruma konusunda Yunanlıların Türklerin yerini alması, İngiltere'nin daha işine geliyordu. Lord Curzon ve İngiliz Dışişleri, Yunanlılara Trakya'da toprak verilmesini daha uygun görmekte; generaller onların Anadolu'ya girebilmelerini askeri yönden şüphe ile karşılamakta; İtalyanlar bir yana itildiklerinden dolayı yakınmakta; Başkan Wilson, Yunanlıların ileri sürdüğü kendi kaderini belirleme savını yersiz bulmaktaydı. Ama Lloyd George, bu güçlü nedenlere karşın, yine de Yunanlıların Anadolu topraklan üzerindeki isteklerini, bütün yüreğiyle desteklemekten vazgeçmedi.

    İşte, İtilâf Devletleri, Türkleri, Sultan'ın da yardımıyla, bu çeşit bir barışa zorlamayı tasarlıyorlardı. Mustafa Kemal, işsiz bir general olarak, Adana'dan İstanbul'a dönüşünde bu durumla karşılaşmıştı. Annesinin evindeki baskılardan sıkıldığı için Şişli semtinde, dar, uzun, büyücek bir ev tuttu. Bu arada, ailesinin ısrarıyla evlendiği bir Mısırlıdan boşanmış olan kuzini Fikriye de bu evde kendisini ziyarete gelebiliyordu. Mustafa Kemal'in ona karşı ilgisinin uyanmasında, genç kadının açığa vurduğu duygulann büyük payı vardı. Fikriye'nin onun kahramanlığına karşı beslediği taparcasına saygı, zamanla sevgiye dönmüş, şimdi Şişli'deki evde, Zübeyde Hanınım baskısından da kurtulan genç kadın, çekingenliğini büsbütün atmış ve Mustafa Kemal'le aralarında çok yakın bir bağ kurulmuştu.

    Meclisin dağıtılmasından sonra, Mustafa Kemal'le arkadaşlarının sırtına, bir yenilgi duygusunun ağırlığı çökmüştü. Kötümserlik içlerini sarmış, bir şey yapamamak duygusu ellerini, kollarını bağlamıştı. İngiliz dostlarının centilmenliğe sığmayan hareketleri karşısında üzülen ve düş kınklığına uğrayan Rauf Bey, onlara karşı daha sert bir tutum takınmıştı. Fethi Bey, çıkardığı muhalefet gazetesinde, Tevfik Paşa'ya karşı bir kampanyaya girişmişti ve kuvvetli bir hükümetin gerekli olduğu şu sırada. Tevfik Paşa kabinesinin, millî felâket karşısında sadece, sessiz bir seyirci olarak kaldığını öne sürüyordu. Mustafa Kemal elindeki paranın bir kısmını bu gazeteye yatırdı ve Fethi'yle birlikte gazete idarehanesinde çalışmaya başladı. Yazdığı imzasız yazılarla halk oyunu etkileyebileceğini ummaktaydı.

    Üç arkadaş, Şişli'deki evin ilk katındaki büyük odada ülkeyi kurtarmanın bir yolunu bulmak için başbaşa verip planlar yapıyorladı. Aslında, amacı hükümeti istifaya zorlamak, yeni bir kabine kurmak ve gerekirse Sultan'ı tahtından indirmek olan bir ihtilâl komitesi kurmuşlardı. Ama içlerinden en az bir tanesi, Mustafa Kemal'in fazla ileri gittiğini düşünüyor, karşılaşacakları tehlikelerden korkuyordu. Komite, bu yüzden dağıldı. Zaten belki de ihtilâl bu iş için çıkar yol değildi. Çünkü böyle bir teşebbüsün İtilâf Devletlerince o anda bastırılacağı kesindi.

    Mustafa Kemal şimdi de, belki müttefikler yoluyla bir iş başarılabilir diye düşünmeye başlamıştı. Pera Palas'ın işgal kuvvetlerine ve müttefiklerarası Yüksek Komisyona bağlı subaylarla dolu, şark taklidi mermer salonlarında, üzerinde madalyalar ve Hünkâr Yaveri işaretiyle süslü temiz üniforması ve farklı duruşuyla zaten göze çarpmaktaydı. Anafartalar kahramanı olduğu öğrenilince büsbütün ilgi topladı. Ama o, başlarda uzak durmayı daha uygun bulmuştu.

    Ancak, şimdi karşı tarafla ilişki kurmanın kendi amaçlarına yarayabileceğini düşünmeye başlıyordu. Ne de olsa, ülkenin kaderini ellerinde tutan onlardı. Fransızlar, İskenderun'a çıkmış, Kilikya'ya doğru ilerliyorlardı. Antalya'ya çıkmak üzere olan İtalyanların daha da içeriye sokulmaları mümkündü. İngilizler, Trakya'dan Kafkasya'ya kadar İmparatorluğun her yerinde, ordunun terhisini ve silahtan arınmasını denetim altında bulundurmak için kontrol subayları yerleştirmişlerdi. İktidarı elinde tutan Padişahın, Mustafa Kemal'i, kadrosu gitgide daralmakta olan Türk ordusunda önemli bir göreve ataması sözkonusu değildi. Oysa, onun yetkisiz olmaktansa herhangi bir yetkili görevde bulunması, isteklerini, yani Lord Curzon'un çekindiği milli ayaklanmayı gerçekleştirebilmesi için şarttı. Acaba, İtilâf Devletlerinden, hele Osmanlı İmparatorluğundan toprak isteğinde bulunmamış olan İngilizlerden bir mevki koparamaz mıydı? Onlar buradayken elde edilecek bir yetkinin, çekilip gitmelerinden sonra memlekete daha yararlı başka yollarda kullanılabilmesi pekâlâ mümkündü.

    Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price'ı seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. Ward Price, Mustafa Kemal'i yakışıklı ve erkek tipli buldu. Elini kolunu oynatmadan, sakin ve ölçülü bir sesle konuşuyordu. Yanında arkadaşı Refet Bey vardı.

    Mustafa Kemal, gazeteciye, ülkesinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu sırf Enver'in baskısıyla yapmışlardı. Savaşı kaybetmişlerdi. Şimdi bunu çok pahalı ödeyeceklerdi. Anadolu bölünecekti. Mustafa Kemal, Fransızların ülke içine sokulmalarına karşıydı. Halk, belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle hazmedebilirdi.

    'Eğer İngilizler Anadolu'da sorumluluğu üzerlerine almak niyetindeyseler tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır,' dedi. 'Bu sıfatla yardımı arzedebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.'

    Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı. Albay bunun üzerinde durmayarak, 'Yakında iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak,' dedi.

    İtalyanlar kendileri girişime geçerek Mustafa Kemal'e doğrudan doğruya öneride bulundular. İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza, Lloyd George'un Yunanlıları desteklemesine şiddetle karşıydı. Her ne kadar Türkiye'nin bölünmesi konusunda müttefikleriyle işbirliğini kabul etmişse de, herhangi bir başarısızlık olasılığına karşı milliyetçilik hareketinin liderleriyle bir bağ kuracak kadar kurnazdı. Bu liderlerin 'kendi kuvvetlerine gerçekten güvendiklerini' görüyordu.

    Kont Sforza'nın aracılarından biri, milliyetçi bir hükümet kurmak konusunda Mustafa Kemal'le Fethi'nin ağzını aradı. Ayrıca iki aracı da -İtalyanları tutmakta olan iki Türk gazetecisi- İzmir gerisinde Yunanlılara karşı Mustafa Kemal'in komutasında girişilecek bir askeri direnmeyi İtalyanların silahla destekleyeceğine söz verdiler. Gerekli ortam hazırlandıktan sonra, Mustafa Kemal, Sforza'yla tanıştırıldı. Kont ona, bütün girişeceği işlerde İtalya'nın desteğine güvenebileceğini açıkça belirtti. 'Eğer başınız sıkışacak olursa, bu elçiliğin her zaman emrinize amade olduğuna güvenebilirsiniz' dedi. Mustafa Kemal verdiği cevaplarda fazla açılmadı. Ama tasarıları daha geliştiği takdirde, İtalyanların desteğinden yararlanabileceğini anlamıştı.

    Bu arada Allenby, Filistin'den gelerek İstanbul'a kısa ama fırtına gibi bir ziyarette bulunmuştu. Bazı Türk generalleri onun mütareke koşulları üzerindeki görüşüne aykırı olarak, askerlerini terhis etmekte zorluk çıkarıyorlardı. Allenby, Harbiye ve Hariciye Nazırlarını çağırtarak ağızlarını açmaya bile fırsat vermeden onlara isteklerinin listesini okudu. Bunların arasında, ön planda suçlu gördüğü Musul cephesindeki Altıncı Ordu komutanının geri alınması da vardı. İstediklerini beş dakika içinde elde eden Allenby, vakit kaybetmeden Filistin'e döndü. Suçlu görülen Altıncı Ordu komutanıysa, İstanbul'a gelir gelmez İngiliz makamları tarafından tutuklandı.

    Allenby'nin ziyaretinden az sonra -ve ona kalırsa bu ziyaretin bir sonucu olarak- Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal'e ordu komutanı rütbesinin indirildiğini bildirdi. Hünkâr Yaveri olarak sahip bulunduğu imtiyazlar kaldırılmış, emrindeki makam otomobili geri alınmış ve maaşı azaltılmıştı. Kendisine yine de, komutanının geri çağırılmasından sonra terhis edilecek olan Altıncı Ordunun komutanlığı teklif edildi. Mustafa Kemal bunu derhal reddetti. Böylece, büsbütün açıkta kalmış oluyordu.

    1919 Şubatının sonunda Padişah, hükümeti değiştirdi. Ötedenberi tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmenin sırası gelmişti. Zaten kaç keredir çekilmek isteğinde bulunan Tevfik Paşa'yı görevinden affetti. Yerine, kimsenin adam yerine koymadığı eniştesi Damat Ferit'i getirdi. Ferit, otuz yıl önceki Hariciye memurluğundan sonra, ilk olarak resmi bir görev almış bulunuyordu. Yurtsever Türklerin gözünde zerre kadar itibarı olmayan, işe yaramaz bir adamdı. Ama İngilizler onu, güven verici Batılı görünüşü, pos bıyıkları ve üzerinde o Avrupa kültürü cilâsıyla 'tam bir Türk efendisi' sayıyorlardı. Damat Ferit aradıkları kuklanın ta kendisiydi.

    Muhalefeti ortadan kaldırmaya kararlı olan Damat Ferit Paşa'nın ilk işi, bir sürü yeni tutuklamalara girişmek oldu. Kuşkulandıkları asker ve politikacıları Malta'ya sürmeye başlamış olan İngilizler de onun bu hareketlerini desteklemekteydiler. Daha önce de, Tevfik Paşa, Müttefiklerin zoruyla, eski ittihatçı nazırları hapse attırmıştı. Şimdi de Damat Ferit'in Dahiliye Nezareti, 'Divan-ı Harp' yoluyla kestirme mahkeme yöntemleri uygulayarak yeni bir temizleme hareketine koyuldu. Fethi Bey de seçilen kurbanlar arasındaydı. Savaştan önce Parti'nin genel sekreterliğinde ve savaştan sonra ve Dahiliye Nazırlığında bulunduğu için, düşmanları tarafından haksız olarak Enver, Cemal ve Talât üçlüsünün kaçmasına göz yummakla suçlanmaktaydı. Mustafa Kemal onun tutuklanmak üzere olduğunu haber alınca gece eve gitmemesini söyledi. Fethi Bey, her zamanki umursamazlığıyla, durumu hafife aldı. Damat Ferit'in ona tehlikede olmadığına dair teminat verdiğini söylüyordu. Ama daha o gece, evine döner dönmez tutuklandı.

    Mustafa Kemal bir yolunu bularak Harbiye Nezareti hapishanesinde arkadaşını görmeye gitti. Bu uğursuz yere sanki kendi de mahpusmuş gibi geldi. Merdivende rastladığı jandarmaların, ne olur ne olmaz diye ellerini sıktı. Çünkü acı acı içinden geçirdiği gibi, kendi de tutuklanacak olursa bu adamlar onun işine yarayabilirdi. Arkadaşlarını üst katta, dar ve karanlık bir koridorun iki yanındaki karşılıklı hücrelerde buldu. Burası nazırlar, siyaset adamları, gazeteciler, önemli ve tanınmış kişilerle doluydu. Hepsi de savaş suçlusu gibi işlem görüyorlardı. Hücrenin kapısı açılınca çevresini sardılar. Konuşmaya can atıyorlardı. Aralarında savaşın ilk yıllarının sadrazamı olan Prens Sait Halim Paşa da vardı. Mustafa Kemal, Fethi Bey'le çatı katına çıkarak dolaşıp konuştu. Ama gözetlendiklerinden kuşkulandığı için, fazla kalmayı doğru bulmadı.

    Artık kendi güvenliğinden de şüphelenmeye, gece geç vakit kapı çalınınca irkilmeye başlamıştı. Bir gazete, İttihatçılar yakalandığı halde, Mustafa Kemal'le Rauf un niçin hâlâ 'Beyoğlu'nda, ellerim kollarını sallaya sallaya dolaştıklarını' soruyordu. Mustafa Kemal, İtalyanlarla olan temaslarını daha çoğalttı. Kont Sforza'nın himayesi altında olduğu bilinirse, İngilizlerin onu yakalatmaktan çekinebileceklerini düşünüyordu. Son tutuklamalar karşısında duyulan öfke, millî duyguları canlandırmaya yaradı. Liberal eğilimli olmakla beraber, kesin programları bulunmayan birtakım politik gruplar, İstanbul tarafındaki bir evde, bir çeşit 'Millî Kongre' kurmak amacıyla toplandılar. Ama yaptıkları iş, konuşmaktan pek ileri gitmedi. Daha kesin görüş ve planları bulunan Mustafa Kemal ve Rauf, bunların arasında ihtiyatı elden bırakmıyorlardı. Bu toplantıda bol miktarda iyi niyet buldular. Ama içlerinde kendi taraftarları dahil, bu iyi niyeti elle tutulur bir düşünce ya da hareket biçimine sokacak pek az kişi vardı. İşgalin çetin koşullarından yılmış olan birçoklarının kafası da, daha çok kendi kişisel çıkarlarına ve birtakım çekemezliklere takılıp kalmıştı.

    Çözüm yolunu başka yerde aramak gerektiği belliydi. Bu yollardan birini, onlara, ordunun terhisinden sonra hastalık izniyle Adana'dan dönen Ali Fuat gösterdi. İstanbul'a gelir gelmez Mustafa Kemal'in Şişli'deki evine gitti ve geceyi orada geçirdi. Bundan sonraki haftalarda birçok gecelerini, bu evde geçirecekti. Kulağından rahatsız olan Mustafa Kemal, Ali Fuat'ı sırtında robdöşambrla karşıladı. Yattığı odaya alarak koltukta yer gösterdi. Kendisi de başucunda gazeteler yığılı duran yatağının üzerine oturdu. Gece yarısına kadar konuştular.

    Ali Fuat, ona, Anadolu'nun acıklı durumu üzerine bilgi verdi. İdare mekanizması felce uğramış, güvensizlik her yana yayılmıştı. Yerel idare etkisiz ve yetersizdi. Partilerin taşra örgütleri arasında birlik yoktu. Mustafa Kemal'in suratı asılmıştı. 'Çok kötü,' dedi. İkisi de, İtilâf Devletlerinin ülkenin çoğunu işgal etmeye kararlı olduklanın, hükümetinse buna karşı koyacak istek ve yetenekten yoksun bulunduğunu anlıyorlardı. İşgal kuvvetleri, ordunun terhisi ve silahların toplanması işini hızlandırmaktaydılar. İşten anlayan görevliler, İttihatçıları tuttukları bahanesiyle idareden ve ordudan uzaklaştırılıyor; yerlerine, işgalcilere boyun eğmeye hazır 'evet efendimciler' geçiriliyordu. Tek çözüm yolu, bir milli direnme hareketiydi Bunun için bir program hazırladılar.

    Bu, yalnız iki yoldan biriyle gerçekleşebilirdi: ya dışarıdan, hükümeti istifaya zorlayarak, ya da içerden, Harbiye ve Dahiliye Nazırlıklarına milliyetçi unsurlar sızdırarak. Birinci yolu başaramamış olduklarına göre, şimdi ikinci yolu denemenin sırası gelmişti. En iyisi, Mustafa Kemal'in Harbiye Nazırı olmasıydı. Dahiliye Nazırlığı için uygun bir aday da Fuat'ın aile dostu ve Damat Ferit koalisyonunun etkili üyesi Mehmet Ali Bey'di Onun gibi bir kimsenin yardımı olursa, amaçlarına ihtilâlle değil de bir içeri sızma yoluyla erişebilirlerdi.

    Ali Fuat, Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal'den söz etti. O da Mustafa Kemal'in akıllı, enerjik, yurtsever bir genç subay olduğunu zaten duymuştu. ittihatçı olmadığına da inandıktan sonra kendisiyle tanışmaktan şeref duyacağını bildirdi. Ail Fuat'ın, Boğaz'ın Anadolu yakasındaki evinde bir akşam yemeği düzenlendi. Mehmet Ali, kendi çevresindeki grubun gitgide nüfuz kazandığını ve bu grubun önemli rol oynayacağı bir hükümet kurmak taraftarı olduğunu belirtti. Bununla birlikte Harbiye ve Dahiliye gibi önemli nazırlıkların Damat Ferit'in kendi güvendiği kimselere verileceğinden korkuluyordu. Yani, rejime taze milliyetçi kanı aşılamak pek öyle kolay bir iş değildi.

    Mustafa Kemal kabinedeki nazırlarla gizlice ilişkiler kurmaya başladı, içlerinden bazıları, Enver'le Talât'a cephe almış olduğunu bildikleri için onu kendi yönlerine çekmek istediler. Bunlardan biri Bahriye Nazırı Avni Paşa'ydı; ama o da bir hükümet darbesine istekli görünmüyordu. Bir tanesi de Padişah üzerindeki etkisine güvenerek Damat Ferit'in yerine geçmeyi uman Ayan Reisi Ahmet Rıza'ydı. Gizli bir buluşmada bir milli cephe kurmak düşüncesini öne sürdü. Mustafa Kemal ihtiyatı elden bırakmamayı ve fazla açılmamayı daha uygun buldu. Nitekim, Ahmet Rıza'nın çevirdiği manevra bir sonuç vermedi. Damat Ferit iktidarda kaldı.

    Hükümeti içten yıkmanın kolay olmadığı artık anlaşılmıştı. Durum ancak Anadolu'da çözümlenebilecekti. Ama sorun oraya gidebilmekti Ali Fuat'ın izni bitmiş ve Mustafa Kemal'in eski ordusundan kalan tek birlik olan kolordusuna dönme zamanı gelmişti. Mustafa Kemal'e hâlâ komutan gözüyle bakan Ali Fuat, karargâhını kuzeye, bir direnme hareketi için merkezi durumda olan Ankara'ya nakletmeye razı oldu. Demiryolu, İtalyanların denetimi altında bulunduğu için bu işi yapmak şimdilik zordu Fakat gerekirse askerlerini yaya olarak götürecekti. Mustafa Kemal'den de gelip kendisini orada bulmasını istedi.

    Şişli'deki evde Rauf'la beraber son bir akşam yemeği yediler. Ayaklanma hareketinden belirsiz bir hayal değil, kesin bir gerçek gibi söz ettiler. Rauf Bey'in, bir deniz subayı olarak Anadolu'ya geçmesi kolay değildi. Ama o, bu uğurda görevinden istifa etmeye bile hazırdı. Mustafa Kemal de Anadolu'da geniş yetkili bir görev ele geçirmek için ne mümkünse yapacak, bunu başaramazsa kendi başına Anadolu'ya geçecekti.

    Rauf, görevinden alınması için Bahriye Nezaretine başvurdu. Damat Ferit kendisini çağırttı. Rauf Bey sırtında sivil elbiseyle gitti. Ferit Paşa ondan, kararından vazgeçmesini istedi. Rauf da açık konuşarak, hükümet bu yolda devam ederse ordunun üzerinde ısrarla durdu. Hükümet bunları memleketlerine göndermeye söz vermiş, ama bu sözünde durmamıştı. Askerler ortalıkta aç ve perişan serilip kalmışlardı. Sokaklarda yabancılara avuç açıyorlardı. Kan ve ateş arasında ülkeleri için dövüşmüş olan bu erler, şimdi ölümden daha kötü bir sefalet içindeydiler. Bütün bunlar isyana yol açacak şeylerdi.

    Gerçeklerle böyle yüz yüze gelmeye alışık olmayan Ferit Paşa, 'Ne demek? Bu da nesi?' diye mırıldanıyordu.

    Rauf Bey sözüne devamla, 'Size sadece kendi gözümle görmüş olduklarımı söylüyorum,' dedi. 'Meşrutiyetten önce ve sonra bu ülkede yapılan bütün ihtilâlleri gördüm... Bu işleri bilen bir insan olarak size, er geç bir isyan çıkacağını söylüyorum. Bu isyanda asker olarak rol oynamak istemiyorum. Kendi sorumluluğum altında hareket edebilmek için bütün resmî unvan ve ayrıcalıklardan kurtulmak istiyorum.'

    Ferit Paşa şaşkınlık içinde ona bakakalmıştı. Sadece, 'Pekâlâ efendim,' diyebildi. Rauf Bey'in Bahriyeden istifası bu şekilde gerçekleşti.

    Mustafa Kemal, Şişli'deki evine İsmet Beyi de çağırmış ve eski bir dost gibi karşılamıştı. İsmet, Harbiye Nazırlığında müsteşardı. Paris'te yapılacak olan Barış Konferansı için gerekli belgeleri hazırlıyor ve buraya gönderilecek Türk heyetine üye seçilmeyi umuyordu. Merhabalaşırken, gözleri parlayarak, 'Ne haber? Bir şeyler var galiba?' diye sordu.

    Mustafa Kemal, cevap olarak, ortaya bir Türkiye haritası koydu. Tecrübeli kurmay subayı İsmet, hemen cebinden bir pergel çıkardı. Mustafa Kemal ondan Anadolu'ya gitmek için en iyi yolun hangisi olduğunu sordu. Bir direniş hareketine girişmek için en elverişli bölge hangisiydi?

    İsmet, onun ne düşündüğünü sezerek sevinçle baktı: 'Demek kararınızı verdiniz?'

    Mustafa Kemal, 'Henüz bundan söz etmenin sırası değil,' dedi İsmet, ses çıkarmadan, dikkatle haritayı incelemeye başladı. Sonra ayağa kalkarak ihtiyatla, 'Anadolu'ya gitmek için bir sürü yol var' dedi 'bir sürü de yer.' Arkadan, gülümseyerek, 'Ne yapacağımızı bana ne zaman söyleyeceksiniz?' diye sordu.

    Mustafa Kemal, 'Sırası gelince,' diye cevap verdi. Mustafa Kemal, böyle bir kararı aceleyle verecek adam değildi Tehlikeli bir oyuna girişecekti. Durumu her açıdan, her şeyi tartarak incelemek gerekiyordu. Planını yapmak, arkadaşlarını kendi görüşüne inandırıp kararlarını sağlamlaştırmak ve direnmenin dayanacağı ideolojik temele hem kendi, hem de onların kafasında belirli bir biçim vermek için daha zaman gerekiyordu. Hâlâ Padişahtan, İtilaf Devletlerinden, Tanrı'dan ya da buna benzer başka bir kaynaktan bir şeyler uman kişiler çoktu. Düşmana kuvvetle karşı koymaktan başka çıkar yol olmadığının anlaşılması için olayların ve kafaların daha gelişmesi gerekiyordu.

    Bu sırada, Trakya'da bir kolordu kalıntısına komutanlık etmekte olan Kazım Karabekır Paşa İstanbul'a gelmişti. Gösterişli, ağır, sağlam Karabekir askerlik bakımından tipik bir eski Türk savaşçısıydı, ama siyasi görüşü bakımından demokrasiye içten ve inatla inanan bir insandı Kafkas şehrinde Mustafa Kemal'in komutan yardımcılığında bulunmuştu Şimdi o cephedeki ordudan artakalan tek birlik olan On Beşinci Kolordunun komutasını devralmaya giderken, Şişli'de kendisini görmeye gelmişti. Mustafa Kemal'e, Türkiye'nin kurtuluş umudunun orada, doğu bölgesinde olduğuna inandığını ısrarla belirtti.

    Savaş hizmetinin çoğunu yapmış olduğu bu bölgelerde, halk kendisini sever ve sayardı. Ordusu kuvvetliydi. Halk da bu orduyu tutuyordu Tek bir eksik vardı: gerçek ve azimli bir önder. Mustafa Kemal ne yapıp yapıp Anadolu'da bir komutanlık bulmanın çaresine bakmalıydı. Öteki yurtsever subaylar da ister görevli olarak, ister kendiliklerinden onun peşinden gitmeliydiler. Mustafa Kemal Anadolu'ya geçince hemen doğuya gelmeliydi. Orada bir milli hükümetin temelini attıktan sonra bunu Erzurum'da Kâzım Karabekır'e teslim ederek batıya gidebilirdi. Eğer, Mustafa Kemal Anadolu'ya gelemeyecekse, Kâzım Karabekir kendi başına harekete geçecekti. Mustafa Kemal, onun düşüncelerini yerinde buldu ve Erzurum'da onunla temasa geçmeye çalışacağına söz verdi. Kâzım Paşa o gelinceye kadar gerekli ortamı hazırlamayı vaat etti.

    Gerçekten de bir ihtilâlci gözüyle Anadolu'daki durum, umut verici görünmeye başlamıştı. Oradaki karşı koyma isteğinin İstanbul'dakinden çok daha olumlu olduğu anlaşılıyordu. 1918 yılının aralık ayından beri Anadolu'da yer yer milliyetçi gruplar ortaya çıkmıştı. Bunlar kendilerine Müdafaa-i Hukuk ve Reddi-İlhak Cemiyeti gibi adlar vermişlerdi. Bu grupların en kuvvetli oldukları yerler, yabancı tehdidine en çok açık olan bölgelerdi. Yunanlılara karşı Trakya ve İzmir'de güçlüydüler. Fransızların ülkeyi işgale yardımcı olması için bir Ermeni Lejyonu kurdukları Kilikya'da ve İtilâf Devletlerinin uydurma bir Ermenistan yaratmayı tasarladıkları, savaşçı ve özgürlük duygusuna bağlı bir halkın yaşadığı doğu illerinde de durum böyleydi. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal'in de onayı ile, doğudaki bu çeşitli grupları biraraya toplayarak milliyetçi hükümetin temelini atmayı tasarlıyordu.

    Kâzım Karabekir'in ziyareti Mustafa Kemal'i yüreklendirmekle kalmamış, kesin kararını vermesine yardımcı olmuştu. Mustafa Kemal şimdi Anadolu'da, biri ortada, biri de doğuda olmak üzere iki ordunun desteğine güvenebilirdi. Ama cevabı hâlâ verilemeyen bir soru vardı: Anadolu'ya nasıl gidecekti? Bu sorunun yanıtını, hiç umulmadığı halde işgal kuvvetleri kendileri verdiler.

1 Birinci Dünya Savaşından sonra Cenevre'de kurulan Milletler Cemiyeti.


17.Sultan Meclisi Dağıtıyor   |   19.Direniş Hazırlıkları