ON YEDİNCİ BOLÜM



Sultan Meclisi Dağıtıyor

İSTANBUL, İtilâf Devletlerinin 'himayesi' altında üzgün, umutsuz ve felâket duygusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Herkes, 'Şimdi artık bize istediklerini yaparlar,' korkusu içindeydi. Soğuk, karanlık bir kış başlamıştı. Kömür yoktu. Tramvaylar işlemiyordu. Boğaz vapurları az ve seyrekti. Anacaddeler yarı aydınlık, yan sokaklarsa kapkaranlık olduğu için hırsızlara, soygunculara gün doğmuş, hava karardıktan sonra kimse tabancasız dışarı çıkmaz olmuştu. Polis azdı; onlara da, yolsuzluk yaptiklan için kimsenin güveni yoktu. Vurgunculuk almış yürümüştü; para değerini kaybetmiş, yiyecek fiyatları aşırı derecede yükselmişti. Türkler evlerine kapanmış, kendi kendilerinin gölgesi gibi, ancak -o da ateş pahasına- ekmek almak için dışarı çıkıyorlardı.(1) Bazıları şehre girmiş olan İtilâf Devletleri kuvvetlerinin yanında iş bulabilmek için feslerini atarak Türk olmadıklarını bile ileri sürüyorlardı.

    Beri yandan Rumlar, sokaklarda caka satarak dolaşıyor ve rastladıkları Türkleri, itip kakarak duvar kenarına sürüyorlar, geleni geçeni Yunan karargâhında dalgalanan mavi beyaz bayrağı selamlamaya zorluyorlardı. Türkler bu aşağılamaya boyun eğmemek için, arka yollardan dolaşmak zorunda kalıyorlardı. Bir gün İstanbul sokaklarında panik yaratan bir söylenti duyuldu: 'Ayasofya'ya çan takıyorlarmış.' Bir Müslüman kalabalığı çığnndan çıkmış bir halde Ayasofya'ya koştu. Ama Türk askerlerinin hâlâ avluda nöbet tutmakta olduğunu görünce rahat nefes aldılar.

    Kasımın ortalarına doğru İtilâf Devletleri orduları şehre girdi. Amiral Calthorpe, İngilizlerle öteki müttefik savaş gemilerinden meydana gelmiş 16 mil uzunluğunda bir konvoyun başında gösterişli bir törenle Çanakkale'den geçerek Boğaziçi'ne geldi. Burada Haliç önlerinde demir attılar. Limanı öylesine doldurmuşlardı ki, gemilerin arasından deniz zor görülüyordu. Türkler için başka bir kara gün de, General Franchet d'Esperey'nin askerlerinin başında muzaffer bir tavırla İstanbul'a girdiği gündü. Dizginsiz, beyaz bir ata binmiş olan Fransız generali, Bizans'a aynı şekilde giren Fatih Sultan Mehmet'in hayalini belleklerden silmek istemişti. Çok geçmeden Fransızlar eski İstanbul semtine, İngilizler Beyoğlu yakasına, İtalyanlar da Boğaz sırtlarına yerleşmiş bulunuyorlardı. Siyasi ve idari denetim hâlâ Türklerin elinde olduğu için, şehri 'teknik' bakımdan işgal etmiş sayılmazlardı. Ama, Türkler bunun, adından başka her şeyiyle, işgal demek olduğunu biliyorlardı.

    Siyasi durum çok karışıktı. Enver, Cemal ve Talât üçlüsünün kaçması, Meclis'te bunalım yaratmıştı. İttihat ve Terakki milletvekilleri kendi canlarını kurtarmak telaşıyla, Osmanlı İmparatorluğu'nün savaşa girişindeki kişisel sorumluluklarını unutuvermişler ve eski nazırlara karşı cephe alarak mahkeme edilmelerini istemeye kalkışmışlardı. İzzet Paşa kabinesindeki nazırlardan üçü de, bu arada hücuma uğramaktaydılar. Bunlar, savaşın ilânı üzerine istifasını vermiş olan Maliye Nazırı Cavit'le savaşı uygun bulmuş olan Şeyhülislâm, bir de 1913'te Parti'nin genel sekreterliğini yapmış olan Fethi Bey'di.

    Sultan, şimdi bu durumdan kendine güç sağlamak için yararlanmaya bakıyordu. Ayan Reisi (2) Ahmet Rıza'yı İzzet Paşa'ya göndererek adı geçen üç nazırın istifasını istedi. Ya da kabine toptan istifa etmeli ve bu üç kişi dışarıda bırakılarak yeni bir hükümet kurulmalıydı. İzzet Paşa, Fethi ve Rauf un da desteğiyle bunu reddetti ve anayasa gereğince Sultan'ın emir vermeye değil, ancak görüşünü bildirmeye hakkı olduğunu, kişisel sorumluluğuna saygı göstermek durumunda bulunduğunu ileri sürdü.

    Rauf Bey de mütareke koşulları ve Calthorpe'un gayri resmi mektubu hakkında bilgi vermek üzere huzura çıktığı zaman, her zamanki açık sözlülüğüyle Sultan'ı uyarmıştı. Calthorpe, asayiş bozulmadığı ve müttefik uyruklarının yaşamı tehlikeye girmediği sürece İstanbul'un işgal altına alınmayacağına söz vermişti. Oysa, şimdi bu çeşit karışıklıkların çıkmasından korkuyordu.' Çünkü Sultan'ın yakını olmaktan başka bir ünü bulunmayan Damat Ferit, hükümete zarar verecek ilişkilere girişmiş, hükümetin Rumları kesmeye hazırlandığını söyleyerek ortalıkta ikilik ve geçimsizlik yaratmaya başlamıştı. Rauf Bey, mütarekeden sonra karışıklık içine düşmüş olan Bulgaristan ve Avusturya'da bu durumdan en çok zararlı çıkanların o ülkelerin başındakiler olduğunu da sözlerinde belirtti.

    Bunu duyan Sultan heyecanlanmış, elleri titremeye başlamıştı. Sigarası ağızlığından yere düştü. Mabeyincisi sigarayı yerden alıp bir tablaya koydu. Padişah, eniştesinin düşüncelerine katılmadığını söyleyerek ayağa kalktı. Bu, görüşmenin sona erdiğini gösteriyordu. Padişah, Rauf Bey'e anlamlı anlamlı baktı ve biraz sertlikle, 'Beyefendi, bizim millet koyun sürüsü gibidir,' dedi. 'Başında bir çoban ister. İşte o çoban da benim.'

    Rauf Bey bir şey söylemedi. Sağ eliyle isteksiz bir selâm vererek huzurdan ayrıldı. Besbelli Sultan, çoban rolünde, sürüsünü toplayıp, doğruca İtilâf Devletlerinin ağılına sürmek niyetindeydi. Rauf Bey ertesi gün kabineye bilgi verdi. İzzet Paşa hastaydı. Üstelik asker olarak, savaş alanlarında dövüşmeye alışık olsa bile siyaset alanındaki savaşçılığı belli bir sınırdan öteye geçmiyordu. Hele, meşru hükümdarlarına karşı bir savaşa girmeye ne karakteri, ne de göreneği elverişliydi. Müttefik donanmasının Boğaz'da demirli olduğu şu sırada siyasi bir bunalım yaratıp birliği bozmaktan özellikle çekiniyordu. Padişah bu seferlik baş eğse bile, ileride bu türlü pürüzler eksik olmayacaktı. İzzet Paşa'ya yapacak bir şey kalıyordu: O da, Padişahın anayasaya aykırı davrandığını ileri sürüp çekilmek. Öteki nazırlar da, ellerinden başka bir şey gelmediği için, buna razı oldular.

    Padişah, hükümetin istifasını kabul etti. İzzet Paşa'ya veda ederken, 'Fena oluyorum,' dedi. 'Pencereden dışarı bakamaz oldum. Bunları görmeye dayanamıyorum.' Boğaz'daki gemileri gösteriyordu. Böylece, ülkenin gerçek çıkarları uğruna, demokratik ve liberal bir rejim kurmaya çalışan son Osmanlı hükümeti de, bir ayı biraz aşan bir görev süresinden sonra, iktidardan ayrılmış oldu.

    Durumu kurtarmak için son bir teşebbüs daha yapıldı. Buna da en çok, mücadeleci ruhuyla, Adana'dan hemen trene atlayıp İstanbul'a gelen Mustafa Kemal önayak oldu. Onun bu gelişi İngiliz donanmasıyla aynı zamana rastlamıştı. Bu görünüş onu ilk önce kızdırdı, sonra da filozofça bir düşünce yürütmesine yol açtı: 'Gelirler, ve bir gün, geldikleri gibi giderler.'

    Rauf la beraber doğruca İzzet Paşa'ya giderek onu kararından caydırmaya çalıştı. Sultan, Sadrazamlığa Tevfik Paşa'yı atamıştı. Tevfik Paşa, kendisinin hep başkalarının bozduğu işleri düzeltmek için Sadrazamlığa getirildiğinden yakınarak görevi kabul etmek istememiş, ama sonradan Padişahın iradesine boyun eğmişti. Ancak bu atamanın daha Meclisten geçmesi gerekiyordu. Bundan dolayı Mustafa Kemal, İzzet Paşa'yı, tekrar Sadrazamlığı kabul etmeye ve daha güçlü, daha milliyetçi bir kabine kurmaya razı etti. Rauf Bey de, biraz durup düşündükten sonra, onu destekledi. Bir arada, içinde en sonunda Mustafa Kemal'in adının da yer aldığı bir kabine listesi hazırladılar. Arkadan da, bütün güçleriyle milletvekilleri arasında bir kulis çalışmasına girişerek, Tevfık Paşa'nın Meclisten güvenoyu almasını önlemeye çalıştılar.

    Mustafa Kemal, parlamento ve parlamenter usullerle ilk olarak karşı karşıya geliyordu. Sivil giyinerek kulislerde ve grup odalarında enerjik bir çalışmaya koyuldu. Milletvekillerinden çoğunun Tevfık Paşa'ya karşı olduklarını, ama Meclisin dağıtılması korkusundan ona oy vermeye uygun bulduklarını gördü. Böylece zaman kazanmayı umuyorlardı. Kendisi daha gerçekçi görüşüyle kime oy verirlerse versinler, Meclisin dağıtılmasının kaçınılmaz bir şey olduğunu, ama İzzet Paşa'ya zaman kazandırabileceklerini ileri sürdü. Fethi Bey'in aracılığıyla milletvekillerin bir toplantısında kendisine söz verilmişti. Düşüncelerini güçlü ve etkili bir şekilde onlara açıklayarak, arkası ne olursa olsun, Tevfik Paşa'ya güvenoyu vermemeleri için ısrar etti. Hepsi bu keskin bakışlı, düzgün sivil kıyafetli, muzaffer genç generali ilgi ve sempatiyle dinlediler. Sesinde kendine güven vardı. İçten ve kesin konuşuyordu. Bazıları ona kesin olarak söz verdiler ve güven-oyu için toplantı zili çaldığı zaman, başarılı bir sonuç almayı umduklarını söylediler.

    Mustafa Kemal balkonda bir yer bularak, oylamayı seyretti. Oylar atıldı, sayıldı ve başkan sonucu bildirildi. Tevfik Paşa kabinesi büyük çoğunlukla güvenoyu almıştı. Mustafa Kemal, şaşkınlığını gizleyemedi. Milletvekillerin önemli bir bölümü onun önerisini kabul eder görünmüşlerdi. Meclis havasına yabancı bir asker olarak milletvekillerinin dönekliği karşısında şaşırmıştı. Kendi durumlarına güvenemeyen, askerlere de inanmayan milletvekilleri, mücadeleye girmekten kaçınmışlardı.

    Mustafa Kemal bu oylamayı, millet iradesinin bir yenilgisi saydı. Şimdi artık yalnızca Sultan'ın iradesi hüküm sürüyordu. Bunu son umut olarak gördü. Alması gereken önlemleri açıkça anlatmak için Sultan'dan bir görüşme rica etti. Birkaç günlük bir bekleyişten sonra Selâmlığa çağrıldı. Vahdettin ondan önce davrandı: 'Ordu komutanlarıyla subaylarının size büyük saygı beslediklerinden eminim,' dedi. 'Onların bana karşı bir harekete geçmeyeceklerine dair garanti verebilir misiniz?' Böyle tepeden inme sorulan bir soru, Mustafa Kemal'i şaşırtmıştı. Biraz düşündükten sonra, 'Efendimizin ordu tarafından tahta karşı girişilmiş herhangi bir askeri harekete dair kesin bir bildikleri var mı?' diye sordu.

    Sultan, gözlerini kapadı. Sonra sorusunu tekrarladı.

    Mustafa Kemal, 'İstanbul'a ancak birkaç gün önce gelmiş bulunduğumu söylemek zorundayım,' diye cevap verdi. 'Onun için durumu pek yakından bilmiyorum. Ancak ordudaki komutan ve subayların Zâtı Şahaneye cephe almaları için ortada herhangi bir neden olduğunu sanmıyorum. Bu bakımdan korkulacak bir şey olmadığına sizi temin edebilirim.'

    Vahdettin gayet ciddi bir tavırla: 'Sadece bugünü değil, yarını da kastediyorum,' dedi.

    Padişah, herhalde ordunun hoşuna gitmeyecek bir siyaset gütmeye karar vermiş ve Mustafa Kemal'in, buna karşı nasıl bir tepki göstereceğini anlamak istemişti. Bu durumda o da görüş ve önerilerini açıklarsa hem kendim, hem de savunduğu davayı tehlikeye atmış olacaktı. Vahdettin gerçekten onun ağzını kapamıştı. Mustafa Kemal hiçbir şey söylemedi. Sultan da tekrar gözlerini açarak, 'Siz akıllı bir subaysınız, eminim ki, arkadaşlarınızı nasıl aydınlatıp yatıştırmak gerektiğini de biliyorsunuzdur,' diye sözlerini bitirdi.

    Görüşme, pek bir sonuca varılmadığı halde, bir saat sürmüştü. Tekrar bekleme odasına döndüğü zaman Mustafa Kemal, anlamlı bir soru dolu bakışlarla karşılaştı. Nedense, herkes onun, kendini ve asker arkadaşlarını başa getirecek bir rejime hazırlık olarak, Padişaha, Meclisin dağıtılması konusunda ordunun desteğini vaat etmiş olduğunu sanıyordu. Mustafa Kemal'e kalsa, buna çoktan razıydı. Ancak Sultan'ın tasarısı bambaşkaydı. Meclisi dağıtmaya gerçekten kararlıydı. Ne var ki amacı, orduyu değil, İtilâf Devletlerini hoşnut etmekti. Sultan, kaderini, işgal kuvvetleriyle birleştirmeye karar vermişti.

    Mustafa Kemal, Meclisin bu şekilde dağıtılması kendi işine yaramayacağı için, buna şiddetle karşı koymaya başladı. Fethi Bey'in çıkardığı Minber adlı gazetede bir köşesi vardı. Burada meşrutiyet ilkelerini savunuyor, yurttaşlarını kendilerini bekleyen tehlikelere karşı uyarıyordu. Meclisin dağıtılması, hükümeti dilediği gibi hareketle serbest bırakacaktı, onun isteği de, düşmanla işbirliği yapmaktı.

    'Meclisin, bugün Osmanlı milletinin anayasasının simgesi olduğunu unutmamalıyız. Şimdiki Meclis üyelerinin seçim bölgelerinde, yeni bir seçim yapılmasına imkân vermeyen, olağanüstü durum hüküm sürmektedir. Sadece bu bile bize Meclisi dağıtmanın nasıl bir çılgınlık olduğunu göstermeye yeter. Barış koşullarını kararlaştıracak olan baştaki hükümetin, milletvekillerin desteğine sahip olması şarttır.'

    Ama, Sultan "Şu Allah'ın belâsı Meclis"ten kurtulmayı aklına koymuştu. Tevfik Paşa'ya ve özel hukukçularına danışarak, anayasanın birbiriyle çelişen bir sürü maddesi arasında aradığı bahaneyi buldu. Yedinci madde gereğince çıkarılan fesih fermanı Dahiliye Nazırı tarafından Mecliste okundu. Ferman epeyi gürültü kopardı. Milletvekilleri bağırıp çağırarak protesto etmeye ve hep bir ağızdan birbirini tutmayan'sözler söylemeye başladılar. Sultan'ın davranışına karşı koyan çok oldu. Ama, Tevfik Paşa'ya çoğunlukla güvenoyu vermiş oldukları için, bu itirazları sağlam bir temele dayanmıyordu. Ferman böylece uygulandı. Milletvekilleri dağıldılar.

    Ağabeyi Abdülhamit'in geleneğine, kendine özgü silik biçimde de olsa bağlı kalan Padişah, demokratik güçleri yenmeyi şimdilik başarmıştı.

1 Arkadaşlar birbirine, 'Beni karanlıkta görecek olursan selâm verme; ne olur, ne olmaz,' diyorlardı.


16.Mütareke   |   18.İmparatorluğun Paylaşılması