ON ALTINCI BOLÜM



Mütareke

BU HAYALİN GERÇEKLEŞMESİ için vakit daha erkendi. Bu arada, tehlike en yüksek noktasını bulmuştu. Humus'tan Halep'e çekildikleri sırada ve daha sonraları, Mustafa Kemal hep çok yakın olduğunu bildiği yenilginin doğuracağı sonuçları düşünüp durmuştu. Eğer Osmanlı Hükümeti geçen yıl, kendisinin ısrarla istediği gibi, Almanlardan ayrı olarak barış yapmış olsaydı, belki İtilâf Devletlerinden daha uygun koşullar koparılabilecek ve ülkenin şerefli bir şekilde yaşaması sağlanmış olacaktı. Ama şimdi Türkiye'nin bütün varlığının tehdit altında olduğunu görüyordu. Bu tehdidenasıl karşı konulabilecekti?

    Kabinenin her an istifası bekleniyordu. Artık barış istemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Ama bu, çökmüş ve gözden düşmüş olan Talat Paşa'nın yapacağı iş değildi. Yeni bir hükümet kurulmalıydı. Mustafa Kemal'e göre bu hükümetin başına getirilebilecek tek adam İzzet Paşa'ydı. O da savaşa karşı gelmişti; siyasî görüşleri ılımlı olmakla beraber, yurtsever bir adamdı. İttihat ve Terakki'ye karşı ötedenberi cephe almış, milliyetçilere daha yakınlık göstermişti.

    Mustafa Kemal bu düşüncesini, başyaveri yoluyla Padişaha iletmek üzere bir telgraf çekti. 'Durum son derece ciddidir,' diyordu. 'Askerlerimizin maneviyatı gün geçtikçe çökmektedir... Sadece ordumuzun varlığı değil, devletimizin geleceği de tehlikededir... Onun için her ne pahasına olursa olsun barış yapılmasını ısrarla salık veririm.' Yaverden bu görüşü Sultana açıklamasını ve İzzet Paşa'yı yeni bir kabine kurmakla görevlendirmesi için ısrarda bulunmasını rica etti. Mustafa Kemal, kabineye Fethi ve Rauf beylerin ve Harbiye Nazırı (dolayısıyla başkumandan vekili) olarak kendinin alınmasını açıkça ileri sürüyordu. Telgrafını 'Bu kabine derhal İtilâf devletleriyle temasa geçerek askerî harekâtın durmasını sağlayacak bir mütareke imzalamalıdır,' diye bitirdi.

    İstanbul'da da olaylar zaten bu yönde gelişmekteydi. Talât Paşa Almanya'ya yaptığı bir ziyaretten dönmüştü. Sofya garındayken Bulgar cephesinin çöktüğünü ve Kral Ferdinand'ın tahttan çekilmeden önce bir mütareke imzalamaya çalıştığını haber almıştı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu hem Doğudan, hem de Batıdan tehdit altına giriyordu. Selânik'e kadar sokulmuş olan düşman kuvvetlerine İstanbul yolu açılmış demekti. İstanbul sokaklarında, herkesin nefret ettiği Fransız generali Franchet d'Esperey'nin şehre çok yakında gireceğine dair söylentiler dolaşmaya başlamıştı. Bu generalin, İstanbul'u bir Frenk şehri yapacağı ve Türkleri köle durumuna sokacağı söyleniyordu.

    Talât Paşa, döner dönmez Padişaha istifasını sundu. O da bunu başta red, ama sonra kabul etti. Bundan biraz sonra Enver, Cemal ve Talât bir Alman zırhlısıyla Karadeniz'e kaçtılar. Talât, Almanya'ya gitti, üç yıl sonra orada intikamcı bir Ermeninin kurşunuyla vurulup ölecekti. Enver'le Cemal, Rusya'ya sığındılar ama onların da sonu daha az kanlı olmadı. İttihat ve Terakki Fırkası son bir toplantı yaparak suçlarını kabul etti ve kendi kendini dağıtmaya karar verdi.

    Eskiden beri yasak savmak için kendisine başvurulan ihtiyar Tevfik Paşa, yeni bir hükümet kurmayı başaramayınca, bu görev İzzet Paşa'ya teklif edildi. Mustafa Kemal'le arkadaşlarının ısrarı karşısında İzzet Paşa görevi, başkomutanın emrine boyun eğen bir asker olarak, kabul etti. Güdeceği siyaset, Wilson ilkelerine uygun bir barış sağlamak olacaktı.

    Rauf Bey, İzzet Paşa'nın, Mustafa Kemal'i ya Harbiye Nazırı ya da Genelkurmay Başkanı yapması için çok çalıştı. Ama Paşa şimdilik bu görevlerin ikisinin de kendi elinde bulunmasını daha uygun görüyordu. Mustafa Kemal'in cephedeki işinin henüz bitmediğini ileri sürerek, barışa ulaşıldıktan sonra Harbiye Nazırlığına geçebileceğim söyledi. Bu arada İsmet Beyi Harbiye Nezareti Müsteşarlığına, Rauf Beyi Bahriye Nazırlığına ve Fethi Beyi de Dahiliye Nazırlığına getirdi. Mustafa Kemal'in eksikliğine rağmen bu, içinde milliyetçilerin yer aldığı ilk kabineydi. İlk işi de mütareke yollarını araştırmak olacaktı.

    Daha önce İngilizler, Lawrence'nin subaylarından Albay S.F. Newcombe eliyle Talât'a gayri resmi görüşme teklifinde bulunmuşlardı. Newcombe, Filistin'de esir düşerek Bursa'ya getirilmiş ve buradan, sonradan evleneceği Bursalı bir kızın yardımıyla İstanbul'a kaçmıştı. Bir İngiliz kurmayı olarak İngilizlerce kabul edileceğini umduğu koşulları Türklere bildirmiş ve aracılık önerisinde bulunmuştu. Bu teklifi, İzzet Paşa hükümetine de tekrarladı, ama daha yüksek rütbeli bir subayın bu işi daha iyi yapabileceğini ileri sürdü. Bu da, Bağdat seferi sırasında başarısız Kut savunmasına komuta eden ve şimdi de gözde bir esir olarak Büyükada'da bulunan General Sir Charles Townshend'di. General, bunun arkasından İzzet Paşa'ya, Rauf Beyle haber göndererek İngiliz makamlarıyla barış görüşmeleri için aracılıkta bulunmayı teklif etti. İzzet Paşa, nasıl olsa bir mütareke yolu aradığına göre, bu kendi gelen teklifi kabul etmekte sakınca görmedi.

    Böylece İngiliz generalini çağırarak serbest bıraktı. Britanya'ya karşı beslediği saygı ve dostluk duygularını belirttikten sonra ülkesinin bu savaşa karşı taraftan girmiş olmasını bir suç olarak niteledi. İngiltere askeri harekatı derhal durdurursa, Türkiye şu anda İtilâf Devletlerinin elinde olan bütün Arap eyaletlerine özerklik vermeye hazırdı. Yalnız işgal altında olan başka topraklarla ülkenin geri kalan kısmında Türklerin siyasal bağımsızlığı tanınmalıydı. Bu görüşmenin ardından Rauf Bey de, Generali Büyükada'da ziyaret etti. Mütareke koşullarında Türkiye'nin askeri şerefine saygı gösterileceğini umduğunu belirtti. 'Biz Bulgarlara benzemeyiz', dedi. 'İngiltere'nin sorunu sessizce çözümlemesi ve Türkiye'nin centilmenliğine güvenmesi iyi olur.' General Townshend, Bozcaada'ya ve oradan da bir Türk bahriye romorkörüyle Midilli'ye götürüldü. Onu burada bir İngiliz deniz subayı karşıladı. Aralarında şu konuşma geçti:

    'Kimsiniz?'

    'General Townshend.'

    'Ne diyorsunuz? Sizi gördüğüme çok sevindim, generalim.'

    'Yine İngiliz bayrağı altındayım.'(1)

    24 Ekim 1918'de İzzet Paşa'yla İngiliz hükümetinin mütareke görüşmelerine hazır olduğu ve bu iş için Amiral Calthorpe'u görevlendirdiği bildirildi. Tovvnshend daha önce özel olarak Türk heyetine Rauf Bey'in de katılmasını öne sürmüştü. İzzet Paşa kabineyi topladı, sonra durumu Padişaha anlatmaya gitti. Padişah, heyete, eniştesi Damat Ferit'in başkanlık etmesini istediğini söyledi.

    İzzet Paşa, Padişahın, hükümdarlık otoritesini belirtir bir tonla yaptığı bu olmayacak teklif karşısında şaşırıp kaldı. Önce hiç sesini çıkarmadı. Sonra, 'iyi ama, o mecnunun biridir!' diye bağırdı. Damat Ferit, Padişahın kızkardeşi Mediha Sultanla evli olmaktan başka hiçbir değeri olmayan bir adamdı. Mediha'nın ilk kocası ölünce Abdülhamit, prenses için otuz, kırk yaşları arasında, iyi aileden gelme, hiç kadın yüzü görmemiş bir koca bulunmasını emretmişti. Londra'daki Türk Elçiliğinde silik bir birinci kâtip olan Ferit bu nitelikleri taşıdığı için İstanbul'a getirilmiş, Mediha Sultanla evlendirilmişti. Sonradan Ferit karısını Abdülhamit'e göndererek Londra Elçiliğini istetmişti. Ancak Padişah, 'Hemşire, Londra okul değildir, gayet önemli bir elçiliktir. Oraya ancak siyasi yetenek ve tecrübesi bulunanlar atanabilir,' diye cevap vermişti. Böyle terslenen Ferit evine kapanmış ve otuz yıl dışarı çıktığını gören olmamıştı.

    İşte Abdülhamit'in kardeşi şimdi bu adamı mütareke koşullarını görüşecek heyete başkan yapmak istiyordu.(2) İzzet Paşa, kabinesine danışması gerektiğini söyledi. Sultan buna razı olduysa da, Damat Ferit'in kabineden talimat beklemek üzere kendisiyle beraber Babıâli'ye gitmesini istedi. İzzet Paşa, Damat Ferit'i bekleme odasında bırakarak toplantı salonuna girdi ve durumu kabine arkadaşlarına bildirdi. Önce kimse ağzını açmadı. Sonra Rauf Bey birden patlayarak sessizliği bozdu. Ona kalırsa, Sultan, İtilâf Devletleri'nin kendisini tahttan çekilmeye zorlayacaklarından korkuyordu. İngilizlerce tanınan ve beğenildiği söylenen eniştesinin başdelege olması böyle bir hareketi önleyebilirdi. Rauf Bey, kendi tahtını kurtarmaktan başka düşüncesi olmayan bir adamın bu yolda davranışını normal görüyordu. Ancak acaba Sultan, gerçekten, ülke tarihinin şu tehlikeli anında, bir yarım akıllının Türk haklarını hükümet üyelerinden daha iyi koruyabileceğini mi sanıyordu? İzzet Paşa'yla öteki kabine üyeleri kendisini desteklediler. Dışanya bir haber gönderilerek Damat Ferit'e daha fazla beklemesinin gerekli olmadığı bildirildi. Sultan karara boyun eğmek zorunda kaldı. Damat Ferit'in yerine delegeliğe Rauf Bey seçildi. Heyetteki öteki üyelerle beraber, Amiral Calthorpe'un geçici amiral gemisi Agamemnon'un Mondros önlerinde demir atmış olduğu Limni adasına gitti.

    Görüşmeler gemide, centilmence bir hava içinde yapıldı. Tam otuz altı saat sürdü ve sadece askeri koşulları kapsadı. Rauf Bey, büyük bir dürüstlükle her şartı tek tek tartıştı. Amiral Calthorpe, iki deniz subayı arasındaki bu konuşmalarda uzlaşıcı şekilde davranıyordu. İlk yirmi dört saat içinde, İstanbul'un onaylamasına bağlı olarak, genel bir anlaşmaya vardılar. İngilizlerin öne sürdüğü başlıca koşullar Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması; bütün önemli stratejik noktaların Müttefikler tarafından işgali; sınırlarda güvenlik ve iç düzeni sağlamak için gerekli birlikler dışında bütün Türk ordusunun terhisi; işgal altındaki topraklarda bulunan Türk garnizonlarının teslim olmasıydı. Yalnız bu garnizonlardaki silahların teslim edileceği ayrıca belirtilmiş değildi. Türkler iç işlerine herhangi bir karışma önerisi karşısında duyarlı davranıyor, özellikle bu koşullardan İstanbul'un işgali anlamı çıkacak diye kuşkulanıyorlardı. Ama kendilerine böyle bir şeyin sözkonusu olmadığına dair güvence verildi. Ancak, Türkler güvenliği sağlayamayacak olursa, İtilâf Devletleri kendi vatandaşlarını korumak gereğini duyabilirlerdi.

    Görüşmelerin yarı yerinde Fransızlar, amiralleri Amet'nin de görüşmelere katılmasını isteyen sert bir nota göndermişlerdi. Bu istek, Türklerin yalnız İngiliz heyetiyle görüşmeye yetkili olduğu gerekçesiyle reddedildi. Son zamanlarda Fransızlar İngilizlere danışmaksızın Bulgarlarla müterake imzalamışlardı. Bununla birlikte, görüşmelere alınmamalannın baş nedeni, boyuna Paris'e danışmak isteyerek konferansı uzatmaları korkusuydu. Bunu önlemek için Clemenceau ile doğrudan doğruya yüksek kademede temasa geçildi. Clemenceau, İngilizlerin varacağı anlaşma koşullarını ve İstanbul Boğazının bir İngiliz amiralinin komutasına verilmesini baştan kabul etti.

    Mütareke, böylece 30 Ekimde karşılıklı kutlamalar arasında imzalandı. Amiral Calthorpe buna ilişkin olarak koşullardan bazılannı yorumlayıp açıklayan bir de gayri resmî mektup hazırladı. İmzadan sonra Calthorpe, 'Bu mütarekeyi imzalamakla yıllardır sürüp giden kan dökülmesini durduracağımızı umuyorum.' dedi. Rauf un elini sıktı ve Türk-İngiliz ilişkilerinin dostça olması için beslediği 'derin isteği' belirterek İngiltere'nin verdiği söze her zaman bağlı kaldığını, tanıklar önünde yineledi. Bütün maddeler, olduğu gibi, titizlikle uygulanacaktı. Rauf Bey verdiği cevapta, İngiltere'nin Türkiye'ye en yüksek değerde bir temsilci göndermesi dileğinde bulundu. Çünkü Büyük Britanya'nın bundan böyle Türkiye'de 'rakipsiz bir mevki' işgal etmesini istiyordu.

    Mustafa Kemal mütareke haberini ve ateş-kes emrini aldığı sırada hâlâ Halep'in arkasındaki dağlarda düşmana karşı direnmekteydi. Liman von Sanders, 'Bu son günlerdeki çarpışmalarda ordu, silahlarının yüksek şerefini korumasını bildi,' diye yazar. Böylece uzun ve felâketli dört savaş yılının kanlı boğuşmalanndan, hiç yenilgiye uğramadan çıkan tek Türk komutanı, Mustafa Kemal'di.

    Mütareke, Mustafa Kemal için bir son değil, bir başlangıçtı. Savaşta yenilmemiş olduğu gibi, ruhça da hiç yenilmiş değildi. Şimdi bir çeşit barış yapılacaktı. Ama âdil bir barışın ancak savaşımla kazanılabileceğini ve savaşımın uzun ve çetin olacağını biliyordu. Kendini bu savaşımın önderi olarak görmeye başladı.

    Bunun nasıl olacağını şimdiden pek kestiremiyordu. O sıralar yine kırgınlık içinde bulunmaktaydı. İzzet Paşa'nın Harbiye Nazırlığını ona vermemiş olması çok ağrına gitmiş ve Paşanın 'barıştan sonra' elele çalışacaklarına söz vermiş olması da onu yumuşatmamıştı. Önlerinde nazik ve önemli bir geçiş dönemi vardır ki, Mustafa Kemal asıl bu sırada, ülkesine yararlı hizmetlerde bulunabileceğine inanmaktaydı. Bunu izleyecek olan dönemlerde ise Harbiye Nazırlığına kendinden daha uygun kimseler bulunabilirdi. Bu makam için ısrardan vazgeçmiyordu. Rauf Beye birisiyle haber göndererek, İzzet Paşa'yı razı etmesi için ricada bulundu. Ama, Rauf şu anda yapılacak hiçbir şey olmadığını söylemek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, İzzet Paşa'ya disiplin dışı telgraflar gönderiyordu. Sadrazam yeni bir Genelkurmay başkanı seçince bunu protesto ederek yeni başkanın sözünü dinlemeyeceğini bildirdi.

    Bu arada, ordu grup komutanlığını Liman von Sanders'ten devralması bildirilmişti. Hemen Adana'daki karargâha gitti. Alman Generali onu her zamanki resmi nezaketiyle karşıladı. Ancak, ayrılık sözlerini söylerken, sesinde içten bir üzüntü ifadesi vardı.

    'Ekselans,' dedi, 'sizi Arıburnu ve Anafartalar cephelerine kumanda ettiğiniz günlerde yakından tanıdım. Doğrusunu isterseniz, aramızda bazı önemsiz olaylar geçmedi değil; ama sonuç bakımından bunlar ancak bizim birbirimizi daha iyi tanımamıza yaradı. Artık samimi iki dost olduğumuzu sanıyorum. Bugün, memleketinizden ayrılmak zorunda olduğum şu anda, emrimdeki orduları, bu ülkeye ilk gelişimden beri takdir ettiğim bir askere emanet etmekteyim. Bu genel felâket içinde büyük bir üzüntü yükü altında ezilmemek elde mi? Beni tek avutan şey, komutayı sizin elinize bırakmamdır. Şu andan itibaren âmir sizsiniz; ben sizin misafirinizin!.'

    Bu sözler karşısında heyecanlanan Mustafa Kemal sadece, 'Oturalım,' dedi. Birer sigara yaktılar. Mustafa Kemal'in isteği üzerine von Sanders, iki kahve ısmarladı. Kahvelerini karşılıklı, geçmişe ve geleceğe dair düşüncelere dalmış bir halde, sessizlik içinde içtiler. O gece Adana gökleri, Almanların ateşe verdikleri mühimmat depolarının alevleriyle aydınlanmıştı. Alman ve Türk subaylarının ayrılış toplantısında bir Alman generali geçmişteki silah arkadaşlıklarını öven konuşmasını 'Yenildik' diye bitirdi. 'Bizim için her şey bitti artık.' Mustafa Kemal ise demecine, 'Savaş, müttefiklerimiz için bitmiş olabilir. Ama bizi ilgilendiren savaş, İstiklâl Savaşımız, ancak şimdi başlıyor,' diye son verdi.

    İzzet Paşa'dan aldığı red cevaplarına canı sıkılmakla beraber, Mustafa Kemal, Güney Anadolu'daki bütün orduların komutasını üzerine aldığı zaman, ne de olsa bir sevinç duydu. Bu görev, savaş bittiği için, ona büyük bir çalışma alanı veriyor sayılmazdı. Mütareke koşullarına göre, terhis neredeyse başlayacaktı. Ama öte yandan bu görev ona siyasi bir avantaj sağlıyordu. İlk kez İstanbul'daki hükümetle doğrudan doğruya temas edebilecekti. Hükümet de aslında onu tuttuğuna göre, hiç olmazsa artık sesini duyurabilir, belki de siyasete etki yapabilirdi. Düşmanları gitmiş, iktidara dostları gelmişti. En sonunda on yıldır hep elinden kaçmış olan siyasal emellerini gerçekleştirebilmek için bir umut kapısı açılmıştı.

    Askerlik alanında da yapılabilecek birtakım şeyler vardı. Şimdilik elinin altında hiç olmazsa iki ordu bulunuyordu: İkinci ve Yedinci Ordular. Mütarekeye göre bunların görevi sadece sınır bekçiliği etmekti. Ama, Mustafa Kemal bunların sembolik birer yerel ordu olarak kalmasını istemiyordu. Yerine geçici olarak Ali Fuat'ı bırakarak, ordularını gerçek bir millî savunma kuvveti haline getirmek için çalışmaya koyuldu. Birlikleri yeni baştan toplayıp düzenledi, yurt içindeki merkezlere dağıttı; elindeki silah, cephane ve malzemeyi güvenli yerlere göndertti ve ilgili komutanlara gerekli emirleri verdi. Komutanlarını da dikkatle ayırıp seçiyordu. Onun mücadeleci görüşlerini paylaşmayan bazı subayları başka yerlere nakletti. Kesiksiz bir savunma hattı kurabilmek için yararlanmayı umduğu Musul'daki Altıncı Ordu'yla sıkı bir bağlantı sağladı. Önümüzdeki günlerde ne olursa olsun, hiç olmazsa kendi kendine yeterli bir asker kuvvet çekirdeğini elde tutabilirdi. Daha sonradan bu kuvvetin sadece Güney Anadolu'nun değil, bütün memleketin savunmasında rol oynaması pekâlâ mümkündü.

    Zihninde filizlenmekte olan tasarılardan bazıları daha şimdiden kendini belli etmeye başlıyordu. Mütarekeden önce İstanbul'dan Antep'e ailesini görmeye gelen Ali Cenani adında birine rastlamıştı. Ali Cenani, şehrin daha şimdiden düşman tarafından yağma edildiğini ve hele Türk ordusu Adana'ya çekilirse, halkın büsbütün düşman elinde kalacağını söylüyor, ailesini daha güvenli bir yere götürmeyi tasarlıyordu. Mustafa Kemal, ona, 'Ülkenizde hiç mi erkek kalmadı?' diye sormuştu. 'Kendinizi savunmanın bir çaresine bakın.'

    'İyi ama nasıl? Neyle?'

    'Örgütlenin. Millî bir kuvvet toplayın. Ben size gerekli silahlan veririm.

    Kendilerine güvendiği subaylara da, 'Gruplar halinde, çete savaşı için hazırlanın,' diye emirler veriyordu. Düşmanın anavatan topraklarına sokulmasını önlemek için çeteler kurmak gerekecekti. Mustafa Kemal, geleceği gözönünde tutarak İç Anadolu'da direniş merkezleri olabilecek Antep ve Maraş gibi yerlere silah dağıttı. Bunlar, gereğinde kullanılmak üzere gizlice depo edilecekti.

    Şimdi kendine düşen görev, mütareke koşullarına karşı yılmadan mücadele etmekti. Mütarekeyi kayıtsız şartsız bir teslimden de daha kötü birşey olarak görüyordu. Türkler, neredeyse düşmanın ülkeyi ele geçirmesine yardıma söz vermişlerdi. Mustafa Kemal, İtilâf Devletleri'nin her istediği kabul edilirse memleketin boydan boya işgal edileceğini ve sonunda hükümeti de düşmanların kuracağını kabineye anlatmak istiyordu. Sonradan, 'Bunu görebilmek için falcı olmaya gerek yoktu!' diyecekti.

    Böylece Mustafa Kemal, İzzet Paşa'ya üst üste telgraflar göndermeye başladı. Bu telgrafların birçok yerinde soruna değiniyordu. Özellikle, mütarekenin Türk garnizonlarının Suriye'den çekilmesini isteyen maddesi ona kuşku vermekteydi. Bu anlaşmaya göre Suriye'nin sınırı neredeydi? Osmanlıların eskiden beri kabul ettikleri gibi, Halep'in ardındaki sıradağlardan mı geçiyordu; yoksa İskenderun'u da içine alarak tâ Kilikya içlerine kadar mı uzayacaktı? Düşman şimdi İskenderun garnizonundaki Yedinci Ordu'nun, Suriye'de bulunduğunu öne sürerek, teslimini istemekteydi.

    Mustafa Kemal'e göre, İngilizler terimlerdeki bu belirsizlikten bile bile yararlanmak istiyorlardı. İstanbul'a telgraf çekerek, 'Açık ve samimi kanım şudur ki,' dedi, 'mütarekenin yanlış anlaşılıp yorumlanmasını önleyecek tedbirleri almadan ordularımızı dağıtır ve İngilizlerin her dediğine boyun eğersek, onların haris emellerine hiçbir şekilde set çekmemiz mümkün olmayacaktır.'

    İzzet Paşa, cevabında, mütarekenin İngilizlere İskenderun'u işgal etmek hakkını vermediğini bildirdi. Ancak, Türkler geri çekildikleri sırada güney demiryoluyla köprüleri yıkmış olduklarından, yaralı ve malzeme nakli için limanı ve Halep yolunu kullanabileceklerine dair, İngilizlerle sözlü bir 'centilmenlik anlaşması' yapılmıştı. Bununla birlikte, İskenderun limanı ve şehri Türk yönetiminde kalacaktı. Mustafa Kemal'in bunları İngiliz komutanına da bildirmesi isteniyordu.

    Mustafa Kemal buna, üzerinde 'geciktirme ölümle cezalandırılır,' kaydı ile verdiği acele cevapta, karşı düşüncelerini tekrarlayarak İngiliz ordularının Halep ve dolaylarında bol malzeme depoları bulunduğunu ve asıl amaçlarının İskenderun'u işgal ederek yolları kesmek, böylece Yedinci Ordu'yu teslime zorlamak olduğunu ileri sürdü. Bu çeşit centilmenlik anlaşmalarını doğru bulmadığını da saklamıyordu. Onun için İzzet Paşa'nın söylediklerini İngiliz komutanına bildirmek niyetinde değildi. Daha da ileri giderek, 'İngilizlerin, her ne bahane ile olursa olsun, İskenderun'a asker çıkarmak için yapacakları bir teşebbüse kuvvetle karşı koymak emrini verdim,'diyor, arkadan da, davranışlarını başkomutanlığın resmi görüşlerine uydurmaya olanak olmadığı için, en kısa zamanda görevinden geri alınmasını rica ediyordu.

    İzzet Paşa sert bir karşılık vererek Mustafa Kemal'in bu emrinin devletin çıkarlarına ve politikasına büsbütün aykırı olduğunu bildirdi ve hemen geri alınmasını istedi. Mütareke koşullarının yorumlanıp uygulanmasında gerçekten birtakım yanlışlıklar olmuştu. 'Ama, her şeye karşın,' diye devam ediyordu, 'bu uygunsuz şartları, ileri görüşlü olmadığımız için değil, toptan yenilgimizin sonucu olarak kabul ettik. Devlet, durumu düzeltmek için diplomatik teşebbüslere girişmiştir ve bunların başarıya ulaşacağını ummaktadır. Bu zor zamanımızda, devletimizin geleceği için son derece önemli olan bu görüşme ve önlemleri yönetme konusunda size güvenebileceğimizden eminim. Ama, durum herhangi bir tartışma ve gecikmeyi kaldırmayacak kadar tehlikeli olduğu için ordularımıza verdiğimiz talimatın harfi harfine yerine getirilmesi şarttır.' İzzet Paşa bundan sonra Mustafa Kemal'in komutasındaki ordu grubunun dağıtıldığını ve sadece Yedinci Ordu'ya indirildiğini bildiriyordu.

    Sadrazama kafa tutup içini boşaltmış olan Mustafa Kemal, bu sefer uzlaşıcı bir yazı hazırladı. Ulu Tanrının İzzet Paşa'nın politik çabalarına yardımcı olmasını umduğunu bildirdi ve hem kendisine, hem de ülkesine olan bağlılığını tekrarladı. Buna rağmen, olaylar onun kuşkularını yerden göğe kadar haklı çıkarmaktaydı. İngilizler, İzzet Paşa'ya fena halde baskı yapıyorlardı. Rauf, İngilizlerin imzalarını tanıyacaklarına dair vermiş oldukları şeref sözünü Calthorpe'a hatırlatıyor, Calthorpe da verilen sözü unutmadığı için Londra'ya protestolarda bulunuyordu. Londra, Agememnon zırhlısının güvertesinde iki kıdemli deniz subayı arasında doğan o centilmence havayı hemen dağıtmaya başlamıştı. Uzun bir süre için olmasa bile, bir kerecik olsun aralarında anlaşan eski askerlerle eski politikacılar, mütarekeyi daha sert bir şekilde yorumluyorlar, işlerine geleni alıp, gelmeyeni bırakıyorlardı. İstedikleri stratejik yerlerden biri İskenderun, öteki de Musul'du ki, Mustafa Kemal bunu bir telgrafından çoktan belirtmişti.

    Dicle boyunca Türkleri izlemekte olan İngiliz birlikleri, mütarekenin imzası sırasında, Musul'un 60 kilometre kadar güneyinde bulunuyordu. Savaş kabinesinin talimatı üzerine daha ilerleyerek üç gün sonra Musul'a girmişlerdi. Başlarındaki general, şehrin ve içindeki Altıncı Ordu'nun teslimini istedi. Rauf Bey bu işgal hareketinin, mütarekenin Calthorpe tarafından yorumlanmış olan koşullarına aykırı olduğunu söyleyerek itirazda bulundu ve 'Türk hükümeti, Başkomutanınızın sözünde duracağına güvenmektedir,' diye ekledi.

    Amiral Calthorpe ise buna o kadar güvenmiyordu. Londra'ya telgraf çekerek Rauf Bey'in görüşünün kendi görüşüne uyduğunu bildirdi. Ama İngiltere Harbiye Nazırlığı, uzlaşma tanımıyor ve Türk Genelkurmay haritasında Musul'un Osmanlı İmparatorluğunda değil, İrak'ta gösterildiğini belirtiyordu. Calthorpe, boyun eğmek zorunda kaldı. Böylece Musul'un boşaltılıp, silahların teslimi emredildi. Emri alan İzzet Paşa, biraz dalkavukça bir telâşla Amirale, telgrafı sabah saat sekizde aldığını ve 'aşağı yukarı aynı saatte' kendinin de Musul'a emir verdiğini bildirdi.

    İskenderun'un başına da aynı şey geldi. Ne Londra Calthorpe'un lâfına kulak asmıştı, ne de İzzet Paşa Mustafa Kemal'in. İngiltere hükümeti,İskenderun'un belirli bir zaman içinde General Allenby'ye verilmesini, yoksa kuvvete başvurulacağını bildirdi. İzzet Paşa bir kez daha baş eğdi ve Yedinci Ordu çekilmek zorunda kaldı. İzzet Paşa, İngilizlerin bu insafsız davranışındaki suçun, kendi emirlerine karşı sert ve nezaketsiz şekilde davranan Türk komutanına yüklendiğini imâ ederek, 'Ülkenin yüksek menfaatleri adına, ne derece zayıf durumda olduğumuzu unutmamamız ve kendimizi çok fazla aşağılatmamakla birlikte, sözlerimizde ve hareketlerimizde ölçülü olmamız çok önemlidir,' diye talimat verdi.

    Mustafa Kemal, Sadrazamın imâlarını şiddetle reddederek ısrarla: 'Ne kadar zayıf ve güçsüz olduğumuzu çok iyi biliyorum,' dedi. 'Ama buna rağmen devletimizin kabul etmek zorunda olduğu fedekârlıkların bir sınırı olması gerektiğine inanmaktayım. Yoksa Almanların yanısıra son yenilgiye kadar dövüşen bizler, İngilizlerin bize sormadan almaya çalıştıkları şeyleri kendi elimizle onlara verirsek genellikle Osmanlıların ve özellikle şimdiki hükümetin tarihine çok karanlık bir sayfa eklemiş oluruz.'

    Ama Yedinci Ordu her şeye karşın lâğvedilmiş ve Mustafa Kemal'in elinde yalnız bir kolordu kalmıştı; milli bir savunma gücü kurmak yolunda bütün umutlarını bağladığı tek bir kolordu.

1 Gen. Sir Charles Townshend: My Mesopatamian Campaign.
2 Damat Ferit'in gerekirse Londra'ya gidip Kral Beşinci George'la görüşmeye ve Türkiye'nin 1914'ten beri kaybettiği toprakların, hatır için (!?), geri verilmesini istemeye hazır olduğunu söylediği rivayet edilir.



15.Türk Yenilgisi   |   17.Sultan Meclisi Dağıtıyor