ON BEŞİNCİ BOLÜM



Türk Yenilgisi

MUSTAFA KEMAL, düşmanın Türkiye'yi büsbütün savaş dışı etmek için tasarladığı son saldırıdan bir ay önce, Yedinci Ordu'nun komutasını yeniden ele almak üzere Filistin'e geldi. Von Falkenhayn gitmiş, onun yerine ordu grubu komutanlığına Liman von Sanders getirilmişti. Mustafa Kemal, ordusunu korktuğundan daha da perişan ve bitkin halde buldu. Enver ona sadece asılsız umut vermekle kalmamış, bilgi ve rakamları da yanlış olarak göstermişti. Batıdan doğuya doğru uzanan cephe boyunca üç Türk ordusu yerleştirilmişti; Dördüncü Ordu da nehrin doğusunda mevzi almıştı. Ama bunlar, yedekten yoksun birer ordu iskeletinden başka bir şey değildi. Mustafa Kemal, İstanbul'dan ayrılmadan önce bütün bu ordu kalıntılarının tek komuta altında ve yoğun bir kuvvet halinde toplanması için ısrar etmiş, ama bu öneri, yine onun kişisel hırslarının bir göstergesi olarak yorumlanıp önemsenmemişti. Nablus'taki karargâhından, cephenin merkez kesimini uzun uzun ve baştanbaşa denetledikten sonra savaşın daha başlamadan kaybedilmiş olduğu sonucuna vardı.

    Birliklerin birçoğu altı aydır hiç dinlenmemişlerdi. Türklerin o geleneksel dövüşme gücü, yiyecek yokluğundan çökmüş durumdaydı. Takviye birlikleri, yolda erlerin çoğunun kaçması yüzünden, dökülerek geliyordu. Bundan sonra bu kadarı bile gelmeyecekti. Çünkü bir ikinci cephe daha açılmıştı. Enver Paşayla Almanlar, milletin içinde bulunduğu korkunç tehlikeye bakmadan Kafkaslara yeni bir ordu göndererek o eski Pan-İslâm, Pan-Cerman hülyaları uğruna, dağılan Rus ordularını kovalamaya kalkmışlardı. Mustafa Kemal'in emrindeki tümenlerden birine gönderilen bir alay, komutansız ve kurmaysız olarak geldi. Bunlar kendilerine haber bile verilmeden, yerlerine yenileri de atanmadan Kafkas cephesine gönderilmişlerdi. Alayın iki taburundan biri, Türk ordularının durumunun umutsuz olduğu yolunda İngiliz ajanı Arapların yaydığı propagandaya kanmış ve olduğu gibi kaçmıştı.

    Eylül başlarında Mustafa Kemal, bir doktor arkadaşına şöyle yazıyordu:

Suriye acınacak halde. Ne valisi var, ne de komutanı. İngiliz propagandası almış, yürümüş. İngiliz gizli servisi her yanda faaliyet halinde. Halk, hükümetten nefret ediyor ve İngilizlerin gelmesini bekliyor. Düşman hem asker, hem de ulaştırma bakımından güçlü. Onların karşısında biz pamuk ipliği gibiyiz. İngilizler artık bizi propaganda yoluyla savaştan daha kolay yenebileceklerine inanıyorlar. Her gün uçaklarından bombadan çok, boyuna 'Enver ve Çetesi'nden söz eden kâğıtlar atıyorlar...'

    Bu, Türklerden iki kat kuvvetli, süvari ve uçak bakımından ezici bir üstünlükte olan General Allenby'nin, Türk ordusunun kalıntısına indirmeyi tasarladığı 'strateji şaheseri'ne hazırlık olarak girişilen yıpratma yöntemlerinden biriydi. Allenby'nin planı cüretli ve basitti. Önce piyade kuvvetiyle Türk cephesini yaracak, sonra da üç Türk ordusunun ikmallerini sağladıkları üç noktaya geriden süvariyle hücum edecekti. Bu plan hızla ve bir aksilik çıkmadan uygulanırsa, Allenby bu orduları sadece yenmeyi değil, büsbütün yok etmeyi umuyordu. İlk yarma hareketi, kıyıdaki Sekizinci Ordu'ya karşı yapılacaktı. Ama İngilizler içerdeki Yedinci Ordu'ya hücum edecekmiş gibi davranarak Türkleri aldatmak ve gafil avlamak niyetindeydiler. Bu, Allenby'nin bundan önceki seferde kullandığı taktiğin tam tersiydi.

    Bu aldatma manevrası öyle inceden inceye hazırlandı ki, örneğin İngilizler Kudüs'te bir otele el koyarak ona Genel Karargâh süsü verdiler; Sena nehrinde köprüler yaptılar; vadide yeni kamplar kurdular ve hattâ çuvaldan yapılma on beş bin tane at mankeni bile hazırladılar. Arada bir, sözde atların nehirden su içmeye gittiği izlenimini vermek için, katırların çektiği kızaklarla yerden toz kaldırıyorlardı. Bu arada saldırıda kullanılacak asıl kuvvetler geceleyin yürüyerek tepelerden kıyıdaki ovalara doğru inmekteydi. Çadır kurmuyor, zeytinliklerde ve portakal bahçelerinde gizleniyorlardı. Böylece yerli halka bile belli etmeden mevcutları iki katına yükselmiş oldu.

    Bu aldatma gerçekten başarılı oldu. Türkler, saldırıdan bir gün Öncesine kadar düşmanın kıyıdaki yığınağından habersiz, kuvvetlerini Şeria vadisinde bekledikleri saldırıya karşı yığmaktaydılar. Vadinin komutası Mustafa Kemal'deydi. İki gün önce İngiliz ordusundan kaçan bir Hintli gerçek saldırı yönünü, tarihi ve saatini Türklere bildirmiş, ama buna Mustafa Kemal'den başka kulak asan olmamıştı. Raporu alır almaz, nüksetmiş olan böbrek sancısı yüzünden hasta yattığı yataktan fırladı. Kurmay heyetini topladı ve düşmanın 19 Eylül sabahı saldırıya geçeceği tahminine dayanan bir emir yazdırdı. Saldırının yönü konusunda da aldanmamak için komutası altındaki bütün birliklerin alacakları önlemleri ayrıntılarıyla saydı. Emrin bir kopyasını da bilgi edinsin diye Liman von Sanders'e gönderdi. Liman, Mustafa Kemal'in saldın tarihine dair tahminini ciddiye almamakla birlikte, hazırlıklı bulunmaktan zarar gelmeyeceği cevabını verdi.

    18 Eylül akşamı Mustafa Kemal, gerekli önlemleri almış olduklarından emin olmak için emrindeki iki kolorduya komuta eden arkadaşları İsmet ve Ali Fuat'la telefonlaştı. Daha telefonu henüz kapatmıştı ki, İngiliz topçu bombardımanının ilk gümbürtüsünü duydu. İngilizler ellerindeki bütün toplarla on beş dakika süren ani ve çok şiddetli bir bombardımana giriştiler, bunun arkasından da dakikada yüz metre kadar hızla ilerleyen bir baraj ateşi açtılar.

    Kendi cephesinde bir iki ufak çarpışmadan sonra asıl darbenin buraya, merkeze değil de, kaçan Hintlinin söylediği gibi sağ. kanada yöneltildiği hemen belli oldu. Gerçek darbeyi yiyen Sekizinci Ordu'ydu. Türkler şaşalayıp yıldırımla vurulmuşa dönmüş, karşı koyamamışlardı. Çok geçmeden darmadağın halde kuzeye, Medigo ovasına doğru çekilmeye başladılar. Allenby, burasının, tarihin başlangıcından beri, kesin sonuçlu savaşlara sahne olduğunu çok iyi biliyordu. Piyadelerini Türklerin peşine salarken atlılarını da ana çekiliş yolunu kesmek üzere doğuya yöneltti. Etkili bombardımanlar Türklerin haberleşme hatlarını kesmişti. Bu yüzden Liman von Sanders, bozgunun büyüklüğünü ancak yirmi dört saat sonra anlayabildi. Nezaret'deki karargâhı geceleyin yol almış olan düşman atlı kuvvetleri tarafından basıldı. Daha yatakta olan Liman von Sanders'le bütün kurmay heyeti az kalsın esir düşüyorlardı.

    Allenby'nin atlıları Türk ordusunun yanlarını hızla çevirerek çemberi sıkıştırmaktaydılar. Wavell bu harekâtı 'menteşeleri dağ eteklerinde ve tokmağı kıyıda olan geniş ve ağır bir kapıyı' tokmağından tutup iterek açmaya benzetir. Mustafa Kemal'in Yedinci Ordu'su kapının menteşelerinin bulunduğu yerdeydi. Ordunun sağ kanadı dağılmış, ya da esir düşmüştü. Mustafa Kemal geri kalan kuvvetini biraraya topladı ve sağ kanattaki yenilginin yayılmasını önlemek için dayanabildiği kadar dayandı. Düşmanın, Şeria nehrinin doğusuna geçmesini önlemenin şart olduğunu görüyordu. Bu kesimdeki Dördüncü Ordu zaten Türklerin tek gerileme yolunu kesmeye çalışan Faysal ve Lawrence komutasındaki Arap lejyonlarının baskısı altındaydı. Düşmanın geçici olarak durdurulmasından yararlanan Mustafa Kemal, sağ ve sol kanadındaki ordu kalıntılarıyla bağlantısını mümkün olduğu kadar kesmemeye çalışarak Şeria yönünde çekilme emri verdi.

    Eski karargâhları olan Nablus'tan geçtiler. Halk, sessiz ve ilgisizdi. Başka yerlerde de Arap köylülerinin İngilizleri karşılamak üzere bayramlıklarını giymiş olduklarını görmüşlerdi. Türkler adım adım ve düzenli olarak gerilemekteydiler. Yer yer yapılan İngiliz hücumlarına karşı koyuyor ve sayıca çok az oldukları halde onlan durdurmaya ve yeniden toparlanmaya zorluyorlardı. Yeterli yedek kuvvetleri olsa mevzilerini pekâlâ tutabileceklerdi. Ama elde yedek kuvvet diye bir şey yoktu.

    Askerin maneviyatı üzerinde yıkıcı bir etki yapan hava akınları yüzünden büyük kayıplara uğruyorlardı. Buna karşın Mustafa Kemal azimli ve yılmak bilmeyen önderliği ve güçlüklerle dolu bir haftanın sonunda, askerini düşmanın çemberinden kurtarıp Şeria nehrinin karşı kıyısına geçirmiş bulunuyordu. Kolordusuyla geriyi tutan İsmet Bey, hücumların şimdi güneyden değil de, kuzeyden gelmeye başladığını farketmişti. İngilizler, kolordusunun Şeria'yı geçmesini önlemek için süratle güneye sarkmaktaydılar. Şeria vadisi daha şimdiden Yıldırım Ordularının dağınık döküntüleriyle doluydu, İsmet Bey taşıt araçlarını tahrip etti. Tümenlerini elden geldiği kadar düzenli tutmaya çalışarak atları yüzdürdü, askerlerini suya daldırdı ve onlarla birlikte, düşman ateşi altında, karşı kıyıya geçti. Kuvvetli bir akıntı vardı. Yan bellerine kadar suya girmişlerdi: Yanındaki Alman Albayı, karısıyla kızının fotoğrafları ıslandı diye üzülüyordu. İsmet Bey, 'Uğurdur, uğurdur.' dedi. 'Kutsal Şeria suyunda vaftiz oldular, fena mı?'

    İsmet Bey, Mustafa Kemal'i, Aclun'da, bir zamanlar Selâhattin'in Haçlıları Şeria nehrini geçmekten alıkoyduğu kalenin duvarları altında, hasta ve sancılı olarak buldu. Ne olup bittiğini ve işin nereye varabileceğini henüz ikisi de kestiremiyorlardı. Dördüncü Ordu çorak çöl yollarından Şam'a doğru çekilmeye başlamıştı bile. Acaba von Sanders Şam'ı savunacak mıydı? Bilemiyorlardı. Ertesi gün dağlar arasından Deria'ya yollandılar. Arap köylüleri de onlara saldırmaya kalkıştılar, ama Türkler dönüp üzerlerine yürüyünce dağıldılar. Deria'ya varınca Şam'a doğru çekilmelerini bildiren bir emir aldılar. Mustafa Kemal, Yedinci Ordu'ya Şam'ın güneyinde Kisve'de toplanma emri verdi.

    Mustafa Kemal Şam'a maiyetinden birkaç kişiyle yalnız girdi. Askerlerini biraz dinlenip sonradan gelsinler diye geride bırakmıştı. Şam'ı askerliğinin ilk günlerinden tanıdığı için yerli halkın Türklere karşı takındığı soğuk, düşmanca tavrı sezmekte gecikmedi. Pencerelerde Faysal'ın bayrağı asılıydı. Silahlı Arap çeteleri heyecandan sarhoş bir halde sokaklarda dolaşıyor ve havaya ateş edip binicilik gösterileri yaparak eğleniyorlardı. Şehrin elden gittiği belliydi. Kisve'ye dönünce von Sanders'in bir emrini buldu. Birliklerini Dördüncü Ordu Komutanına teslim ederek Rayak'a gitmesini ve cephenin çeşitli yerlerinden kurtulmuş birlikleri toparlayıp komutası altına almasını bildiriyordu.

    Von Sanders aslında Şam'ı savunmayı tasarlamış, ama askerlerin yorgunluğu ve düzensizliği, bağlantı yokluğu ve düşmanın görülmedik hızı karşısında planından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Şimdi artık geri çekilen birlikleri daha kuzeydeki Humus'da yeniden toparlamak, Barada vadisinden Rayak ovasına uzanan bir savunma hattı kurmak umudundaydı. Bu hat aynı zamanda Beyrut'u da koruyabilirdi. Böylece Emir Faysal zafer şenlikleri içinde Şam'a girdi. Ondan bir iki gün önce de Albay Lawrence gelmişti. Şam kadınları, onun şerefine peçelerini yırtıp atmışlar ve kafeslerden sarkıp çığlık çığlığa kahkahalar savurarak, sokaklarda üstü açık Rolls-Royce'uyla dolaşan Lawrence'nin üzerine hamam taşlarıyla esanslar serpmişlerdi.

    Arap askerleri Şam'a girerken Mustafa Kemal Rayak yolundaydı. Liman von Sanders'i Alman Asya Kuvvetleri Karargâhında buldu. Karargâha komuta eden Alman albayı onlara birer bardak buzlu bira sundu. Biralar içilirken albay, yeni komutanına her şeye rağmen mükemmel kuvvetlerinin mükemmel durumunu harita üzerinde canlandırmaya çalışıyordu.

    Albay sözlerini bitirince, Mustafa Kemal, von Sanders'e sordu: 'Bu subay benim emrimde midir?'

    'Evet.'

    'Öyleyse, Albayım, bana birliklerinizin bulundukları yerleri, sayılarını ve durumlarını söylemek lütfunda bulunur musunuz?'

    Albay şaşakalmıştı. 'Kesin olarak söyleyemem,' dedi.'Birliklerin hareket halinde oluşu durumu biraz karıştırıyor.'

    Mustafa Kemal, 'Albayım, burada benim ülkemin hayatı sözkonusudur,' diye cevap verdi. 'Vatanımı savunmakla görevli olanlar tahminlerle yetinemezler. Hemen şu anda birtakım kararlar almak zorundayım. Sizden ne umabilirim? Lütfen söyler misiniz?'

    Albay biraz düşündükten sonra doğruyu söyledi: 'Güvenebilecek hiçbir kuvvetim olmadığını itiraf etmek zorundayım, Komutanım.'

    'Demek oluyor ki, karşımda sadece bir albayla kurmayından başka hiçbir şey yok, öyle mi?'

    'Öyle,'

    'Haydi karargâhımıza gidelim o halde,'

    Mustafa Kemal'in karargâhı Rayak'da, von Sanders'inki ise Baalbek'deydi. Anladığına göre buralardaki asker topluluktan, sadece birliklerini kaybetmiş, moralleri iyice bozulmuş birtakım dağınık gruplardan başka bir şey değillerdi. Mustafa Kemal güvendiği subayları, bu askerleri toplayıp birlik şeklinde örgütlemekle görevlendirdi. Birkaç yüksek rütbeli subayın at sırtında kuzeye doğru geçmiş olduklarını öğrendi. Şam'ı savunmakla görevlendirilen general şehirden ayrılmış; kolordu komutanlarından biri de askerlerini düşmana teslim ederek Beyrut'a kaçmıştı.

    O akşam Mustafa Kemal artık hiçbir cephede ve hiçbir birlikte otorite diye bir şey kalmamış olduğunu anladı. Durumu kendi eline almanın zamanı gelmişti. Yine yetkilerini aşarak bütün kuvvetlerine kuzeye doğru yollanmak emri verdi. Bunlar Şam bölgesinde İsmet'in, Baalbek bölgesinde de Ali Fuat'ın komutası altında bulunan birliklerdi. Humus'taki von Sanders'e de bildirdiği bu emir yüzünden ağır eleştirilere uğrayabilirdi. Çünkü, artık bir daha geri dönemeyecek şekilde geniş ölçüde bir gerilemeye girişmişti. Ama Mustafa Kemal kendi görüşüne güveniyor ve bu davranışını savunabileceğini biliyordu.

    Von Sanders, Rayak'ın boşaltılması için emir vermişti. İngilizler Şam'ın kuzeyindeki yoldan ilerlemeye başladıklarına göre Rayak'ı elde tutmak artık olanaksızdı. Mustafa Kemal, şehir halkının açtığı ateşe karşın tren istasyonunu ateşe verdi, makine ve su tesislerini yok etti. Bütün askerleri topladıktan sonra da Baalbek'e doğru yola çıktı. Burada emrini Ali Fuat'a tekrarlayarak geceleyin trenle Humus'a gitti. Liman von Sanders'i görerek, aldığı kararın bu koşulların altında alınabilecek tek karar olduğunu ısrarlı bir ifadeyle anlattı. Von Sonders ona hak verdi.

    'Dedikleriniz çok doğru. Ama ben ne olsa bir yabancıyım. Böyle bir karar alamam. Bunu ancak ülkenin sahipleri yapabilirler,' Von Sanders bu kararın, önemli Suriye eyaletinin hemen hemen tümünü düşmana bırakmak anlamına geleceğini biliyordu.

    Mustafa Kemal en etkili tavrıyla cevap verdi. 'Öyleyse karar uygulanacaktır.'

    İkisi birarada, hasta yatan Türk kurmay başkanını görmeye gittiler. O da Mustafa Kemal'e hak verdi. Ellerinde kalan kuvvetlerin hepsini 200 kilometre kadar kuzeydeki Haleb'e, yani Suriye'nin en uç köşesine gönderecek ve orada toplayarak yeni bir karar alacaklardı. Son emri veren von Sanders oldu, ama artık gerçek komuta Mustafa Kemal'in elindeydi. Kaderin garip bir cilvesi olarak, başlangıçta istediği şey, yani üç ordunun aynı komuta altında toplanması en sonunda gerçekleşmişti ama, ordular hemen hemen yok olduktan sonra.

    Böylece Allenby'nin tam anlamda bir 'Yıldırım harekâtı' olan saldırısı bir süre için duraklamış oldu. Allenby, cüretli bir karar vererek asıl kuvvetinin izleyemeyeceği ufak bir öncü kuvvetiyle yürüyüşünü sürdürdü. Ama düşmanla arasını hayli açmış olan Mustafa Kemal dağınık kuvvetlerini toplayıp Türk topraklanın savunmak için hazırlığa girişecek kadar zaman kazanabilmişti. Halep, bunaltıcı bir sıcak altında cansız bir şehir gibi görünüyor, askeri araçlar geçtikçe havalanan sarı renkli kalın toz bulutları sokakları kaplıyordu. Mustafa Kemal, kolordu komutanları İsmet ve Ali Fuat'ın başkanlığında reorganizasyon komiteleri kurmuştu. Yavaş yavaş iki yeni tümen meydana getirdiler. Bunlardan biri Katina'da mevzi aldı. Kuzey ve batıda İskenderun limanına doğru inen dağ yollarını kontrol altında tutuyordu. Von Sanders maiyetinin büyük kısmını limanın gerisindeki Adana şehrine göndermişti. Bir süre sonra kendi de onları izledi ve böylece hemen hemen savaş sahnesinden çekilmiş oldu.

    Gerileme harekâtı sırasında yakasını bırakmamış olan böbrek sancıları, Halep'e varışından az sonra Mustafa Kemal'i yine yatağa düşürdü. Ermeni hastanesine yattı. Hastabakıcıların oturma odasında yerli idareciler ve generallerle toplantılar yapıyor ve hastalığa karşı gösterdiği dayanıklılık doktorları şaşırtıyordu. Bu arada İngilizlerin zırhlı araçlardan kurulu bir ileri birliği Türk artçılarıyla küçük bir çarpışmadan sonra şehre yaklaşmış ve Türklere teslim olmaları için haber göndermişti. Türkler teslimi kabul etmediler. İngilizler, takviye birlikleri gelinceye kadar iki gün beklediler ve bu arada şehrin savunma tesislerini keşfe çalıştılar. Bir ara Araplar şehrin kalesiyle hükümet konağını ellerine geçirdiler. Mustafa Kemal şimdi Baron otelinde kalıyordu. Sancıları geçmemişti. Odasında yatarken sokaktan ateş sesleri duydu ve balkona çıkıp baktı. Aşağıda büyük bir kargaşalık vardı. Bir sürü Arap, paniğe kapılmış olan Türk askerlerini yarıp geçerek, onu ve subaylarını ele geçirmek için otele girmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal aşağı indi ve kamçısını sallayarak Arapları dışarı kovdu. Bu sırada garnizon komutanı, korkusundan okuyamadığı bir raporu onun eline tutuşturdu. Mustafa Kemal sükûnetle okudu. Rapor, şehrin düşman hücumuna uğradığını bildiriyordu.

    Arkadan Mustafa Kemal'in, sırtında kusursuz üniforması, ağzında sigarası kurşuni gözlerinde emin bakışı ile, dimdik, otelin taraçasına çıktığı görüldü. Sakin, telâşsız birkaç emir verdi. Sonra sokağa çıkıp ağır ağır yürümeye başladı. Savunmaya çalıştığı Halep halkından bazılarının damlardan başına el bombaları attığını içinden acı acı gülerek görüyordu. Tedbirli davranarak yakınlara yerleştirmiş olduğu askerler süratle yetiştiler, derhal yayılarak makineli ateşiyle Arapları dağıttılar. Cesetler kaldırımlara serilip kalmıştı. Şehirde düzen kısa zamanda sağlandı.

    Ama, Halep'i boşaltma zamanı gelmişti. Allenby'nin yaklaşan saldırından başka, geriden İskenderun'a bir çıkarma tehlikesi de vardı. Mustafa Kemal otomobiline binerek şehri dolaştı ve gereken emirleri verdi. Sonra oteline döndü. O gece ordunun artçıları, harekete tam bir çekilme süsü vererek şehrin güneyini boşalttılar. Aslında ana kuvvet şehrin kuzey-batı varoşlarına çekilmişti.

    Mustafa Kemal'in bir süre önce yattığı hastanede bütün savaş boyunca kalan iki İngiliz hemşiresinden biri, bundan sonraki 'ana baba günü'nü şöyle anlatır:

'Sabahın saat altısında silah sesleri şehrin her yanını sarmıştı. Gökten sanki kurşun yağıyordu. Değil sokağa, balkona bile çıkmaya olanak yoktu. Araplar sokakları tutmuş, rasgele ateş ediyorlardı. Evlerin çoğunu yağma eden Araplar kap kacağa kadar ne bulurlarsa alıp götürüyorlardı. Karşımızdaki bir eve saldırıp girdiklerini ve ele geçirdikleri yatak, yastık gibi her türlü eşyayı atlarına yükleyip götürdüklerini gözümüzle gördük. Saat sekiz olunca bizim ordunun önünden gelen Hicazlı Arap birlikleri bağırıp şarkılar söyleyerek şehre girdiler. Atlarını dörtnala sürüyor ve tüfeklerini, kılıçlarını, bayraklarını havada sallıyorlardı. İngilizlerin de uzakta olmadığını biliyorduk. Saat dokuzda başı miğferli askerlerimizin zırhlı arabalarla şehre girişlerini görerek sevindik. Şükran duygularımız içimizden taşıyordu. Dışardakilerin alkışları ve yaşa sesleri arasında kendi bayrağımızı çektik. Hastanemizin karşısına düşen tepelerden siyah bir çizginin gitgide yaklaşmakta olduğu görülüyordu. En sonunda atlılarımız da şehre girdi. Yarım saatlik bir moladan sonra mevzi almak üzere şehrin kuzeyine geçtiler. Yazık ki Türkler orada pusuya yatmışlardı. Birden hücuma kalkınca askerlerimizden bir kısmı can verdi ve birçoğu da yaralandı.'(1)

    Bunu izleyen bir sürü artçı harekâtı sırasında Mustafa Kemal'in ordusu üstüste hücuma uğradığı halde hiçbir zaman yenilmeden şehrin arkasındaki tepelere kadar çekildi. İngilizler Şam'dan takviye getirtmek zorunda kaldılar. Türkler şimdi ilk kez olarak Arap topraklarını değil, kendi vatanlarının toprağını savunuyorlardı, çünkü burası Türkiye'nin doğal sınırıydı.

    Ama, Mustafa Kemal, her şeyin sona ermek üzere olduğunu çok iyi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu imparatorluk olmaktan çıkmıştı artık. Balkan Savaşları, İmparatorluğu Avrupa'daki topraklarından etmiş, Dünya Savaşı da bütün Arap eyaletlerini elinden almıştı. Bu yenilgi kendisine acı gelmekle beraber, Mustafa Kemal bu toprakların kaybına o kadar üzülmüyordu; bir bakıma bunun böyle olacağını öteden beri görmüştü. Bu onun, kanserli dış organlarını kesip atmış, atalarının bereketli toprağında yoğun ve sağlam bir beden halinde tekrar hayata kavuşmuş yeni bir Türkiye hayalini daha da elle tutulur hale getirmişti. Yabancı toprağı olan Suriye elden gitmişti. Ama Türk anayurdu Anadolu henüz yaşıyordu, yaşaması da gerekliydi. Ülkenin geçmişi ve geleceği, işte burada, şu sıradağların ardında yatıyordu.

1 Hemşire Ethel Curry (Mrs. E. McLeod Smith), Nurses' League Journal.


10.Birinci Dünya Savaşı   |   12.Bir Türk Zaferi