ON DÖRDÜNCÜ BOLÜM



Bir Almanya Ziyareti

BU ARADA, Mustafa Kemal'in eline Almanya'nın içinde bulunduğu durumu, kendi gözleriyle görmek fırsatı geçti. 1917 yılının Aralık ayında Kayzer, Padişahı Alman İmparatorluk Karargâhını ziyarete davet etmişti. Padişah, böyle bir yolculuğa çıkabilecek durumda olmadığından, yerine kardeşi Veliaht Şehzade Vahdettin Efendinin gitmesine karar verildi. Enver Paşa, Mustafa Kemal'den kısa bir süre bile olsa kurtulmak için, bu fırsattan yararlanmak istedi. Kendisine Şehzadenin maiyetindeki heyetle beraber, Almanya'ya gitmeyi teklif etti. O da bu çağrıya 'peki' dedi.

    İsyancı, cumhuriyetçi Mustafa Kemal öteden beri Saraya ve onun temsil ettiği şeylere değer vermezdi. Ama Saraydan kendi düşünceleri için yararlanmakta da bir sakınca görmüyordu. İleride tahta geçecek olan Veliaht ile bu çeşit bir ilişki kurmak pekâlâ işine yarayabilirdi. Birlikte yapacakları bu yolculuk, ona Almanya'nın içyüzünü bütün çıplaklığıyla görmek olanağını da sağlayacaktı. Oysa, Enver Paşa, herhalde bunun tam tersini umuyordu.

    Şehzade, yola çıkmadan önce kendisini kabul etti. Görüşme, jaketatay giymiş bir sürü adamın bulunduğu bir kabul resmi sırasında oldu. O sırada yine jaketataylı bir adam gelmiş, sedirin en ucuna oturmuştu. Mustafa Kemal, bunun Veliaht olduğunu sonradan anladı. Elli yaşlarında, zayıf, düşük omuzlu, yüzü uzun ve kemikli, karga burunlu bir adam.

    Mustafa Kemal, bundan sonra geçenleri dikkatle ve alaycı bir gözle izledi. Sonradan anlattığına göre, 'adam, ilk önce, sanki derin bir düşünceye dalmış gibi gözlerini kapamıştı. Bir süre sonra, göz kapaklarını kaldırarak şu sözleri söylemek lütfunda bulundu: «Sizinle tanıştığıma sevindim.» Arkadan gözlerini yine kapadı. Ben bu nazik lâflara karşılık vermeye hazırlanırken, adamın bir kere daha rüya âlemine dalmış olduğunu farkettim. Cevap vereyim mi, vermeyeyim mi diye düşünürken, konuşma gücünü tekrar elde etmesini beklemeyi daha uygun buldum. Biraz sonra gözlerini bir daha açtı ve: «Yolculuğa birlikte çıkacakmışız, öyle mi?» dedi.' Mustafa Kemal de öyle olduğunu söyledi. Saray'dan ayrılırken, arabadaki arkadaşıyla ileride başına hükümdar diye böyle bir yaratık geçecek olan ülkenin geleceği üzerinde acı acı konuştular.

    Bu ziyaret askeri bir nitelik taşıdığı için, Mustafa Kemal Saray erkânından birine Şehzadenin üniforma giymesi gerektiğini hatırlatmıştı. Oysa, istasyona geldikleri zaman, sivil giyinmiş olduğunu gördü. Şehzade, veliaht olarak, rütbesinin feriklikten mirlivalığa (1) indirilmiş olmasına alınmış ve yolculuğa sivil kılıkla çıkmayı daha elverişli bulmuştu. Mustafa Kemal'in sonradan söylediğine göre, 'aslında hiçbir asker rütbe taşımaya lâyık değildi.' Veliaht, istasyondaki şeref kıtasını, hiç yakışık almayacak şekilde, iki elini alnına götürüp alaturka selâmlayarak teftiş etti. Tren kalkacağı sırada, Mustafa Kemal, pencereden halkı selamlamasının uygun olacağını söyledi. Şehzade, 'Gerçekten gerekli mi?' diye sordu. Evet, cevabını alınca razı oldu.

    Tren, Trakya ovaları arasından geçerken Vahdettin, Mustafa Kemal'i kompartımana çağırttı. Bu sefer onu, gözleri açık olarak karşılamıştı. Kısa bir nutuk çekerek, onun kim olduğunu ancak yeni öğrenmiş olduğundan dolayı özür diledi. Kendisini Gelibolu'daki başarılarından dolayı iyi tanıdığını, yol arkadaşlığından onur ve kıvanç duyduğunu da ekledi. 'Sizin en büyük hayranlarınızdan biriyim,' dedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal, Veliahtın o kadar akılsız bir adam olmadığına karar verdi. Saraydaki garip davranışı, herhalde üzerindeki baskılardan ileri geliyordu. Şimdi bu baskılar kalkmış olduğu için, Şehzadenin iyi yönleri ortaya çıkabilirdi. Mustafa Kemal şimdi onu, hem kendisinin, hem de ülkenin iyiliği için harekete geçirebilecek bir adam olarak görmeye başlamıştı. Bundan sonraki konuşmalarında durmadan veliahta olaylar üzerindeki kendi özel görüşlerini aşılamaya çalıştı.

    Heyet, Kayzer'in genel karargâhını kurmuş olduğu küçük şehre vardı. Heybetli bir salonun ucundaki platformda duran Kayzer, yanında von Hindenburg, von Ludendorff ve bütün Genelkurmay üyeleriyle birlikte, Veliahtı karşılamak için bekliyordu. Willhem'le Vahdettin birbiriyle kucaklaşarak karşılıklı birkaç nezaket sözü söylediler. Sonra Veliaht maiyetindekileri tanıtmaya başladı. Bir elini Napolyon pozuyla ceket düğmelerinin arasına sokmuş olan Kayzer, sıra Mustafa Kemal'e gelince öbür elini uzatarak, yüksek sesle, 'On Altıncı Kolordu! Anafarta!' diye bağırdı. Hazır bulunanlar, o anda sesini çıkarmadan duran Mustafa Kemal'e doğru döndüler. Kayzer, Almanca olarak, 'Siz o, On Altıncı Kolorduya komuta eden ve Anafartalar'ı düşmana vermeyen Mustafa Kemal değil misiniz?' diye sordu. O da buna, en düzgün Fransızcasıyla, öyle olduğunu söyleyerek cevap verdi.

    İmparatorluk karargâhı olarak kullanılan otele rahatça yerleşen Veliaht, yanına Mustafa Kemal'i alarak von Hindenburg'la von Ludendorff'a resmi ziyaretler yaptı. Hindenburg'un odasında oldukları sırada, Mareşal bu derece resmi bir görüşmenin protokolünü aşarak, Veliahta, dolayısıyla Türk milletine, savaş durumu üzerinde iyimser bir yorumlamada bulundu. Şehzade, bu avutucu bildiriye teşekkür etti. Savaş durumu üzerindeki düşünceleri çok daha az iyimser olan Mustafa Kemal ise, Mareşalin bu sözlerini sadece bir nezaket gösterisi gibi gördü.

    Von Ludendorff da aynı derecede nazik ve iyimserdi. Zafere olan güveninin nedenlerini açıkladı ve özellikle batı cephesinde İtilâf Devletlerine karşı girişilmiş olan parlak saldırı üzerinde durdu. Mustafa Kemal, artık kendini tutamadı. Saldırı hakkında az çok bilgisi vardı. Von Ludendorff'un bunu, Alman milletiyle savaş ortaklarının moralini düzeltmek için kullanmakta olduğunun da farkındaydı. Lâfını esirgemeden, 'Bu saldırı sonunda hangi hatta kadar ulaşabiliriz?' diye sordu.

    Bu kadar açık bir soru karşısında şaşalayan von Ludendorff bir an düşündü, sonra ona dönerek kaçamaklı bir cevap verdi: 'Biz kendi açımızdan saldırıyı başarıyla yürütmekteyiz. Olayların nasıl gelişeceğini zaman gösterecek.'

    Mustafa Kemal hemen karşılık verdi: 'Bence, bu saldınnın etkilerini değerlendirmek için ne olayların gelişmesini, ne de sonucu beklemek gerekir. Çünkü aslında bu yeni saldırı ancak bölgesel bir saldırıdır.' Von Ludendorff ona iyice bir baktı, ama cevap vermedi.

    Mustafa Kemal bu arada, konuşmaları dikkatle dinleyen ve düşüncelerini paylaşır gibi görünen Vahdettin'le oldukça samimi bir ilişki kurmuştu. İttihat ve Terakki Fırkası'nı hiçbir zaman tutmamış olan Veliaht, Talât'la Enver'den hoşlanmadığını ve onların ülkeye zarar verdiklerine inandığını Mustafa Kemal'e açıkladı. Bir gün Veliahtın oteldeki odasında konuşuyorlardı. Mustafa Kemal ona, Türk halkını, Başkomutanlığın yaptığı gibi, katlandığı fedakârlıkların Alman orduları sayesinde zaferle ödeneceğine inandırmaya çalışmanın faydasız olduğunu anlatmak istiyordu. Von Ludendorff bile savaşın kaderinin Allaha kaldığını ima eder yollu konuşmamış mıydı? Mustafa Kemal inandırıcı şekilde konuşuyor, Veliaht da onun sözlerine hak verir görünüyordu.

    Tam o sırada otelin içinde bir patırtı koptu ve 'Kayzer! Kayzer!' diye bağrışmalar duyuldu. Kayzer, Veliahd-ı Şâhâne'ye saygı ziyaretinde bulunmaya gelmişti. Bütün centilmenliğini takınmış olan İmparator, Osmanlı devletinin güvenilir ve yakın dostluğundan ve müttefik olarak Almanların gözündeki değerinden hararetle söz etti. Enver Paşa'nın, görevini iki devlet arasındaki birliğin önemini kavramış olarak yürüttüğünü belirtti ve Alman Başkomutanlığıyla Genelkurmayının bu değerli subaya sonsuz güvenleri olduğunu da sözlerine ekledi. Veliaht ise bu demece, duruma uygun gördüğü dolambaçlı bir üslûpla ve çevirmen aracılığıyla şöyle cevap verdi:

Majestelerinin, Türk milletinin Almanya'ya karşı duyduğu dostluk ve bağlılık üzerindeki sözleri ve savaş ortaklarımızın pek yakında dileklerine kavuşacakları konusunda besledikleri umut, görevi ülkesinin geleceğini düşünmek olan bendenize sevinç ve teselli vermiş bulunuyorlar. Ancak, genel durumun incelenmesinden doğabilecek bazı düşünceleri de bir yana bırakarak, bir nokta üzerinde aydınlatılmak ihtiyacını duyuyorum: İmparatorluğumuzun bağrına indirilen darbelerin arkası alınmış değildir, aksine bu darbeler gittikçe daha şiddetlenmektedir. Bu böyle devam ederse, Osmanlı İmparatorluğu yok olacaktır. Demecinizde bana bu darbelerin önleneceği umudunu verebilecek herhangi bir teminata raslamak mutluluğuna erişemedim; bu noktayı biraz aydınlatmak suretiyle endişelerimi bir parça giderebileceğinizi umarım.

    Kayzer dimdik ayağa kalktı. Birtakım kimselerin Veliahtın zihnini bulandırmaya çalıştıklarının farkına vardığını söyledi. 'Ama şimdi ben, bizzat Almanya İmparatoru size gelecekten ve yakında kazanacağınız başarıdan söz ettikten sonra hâlâ şüpheniz var mı, olabilir mi?' Veliaht korkularının büsbütün giderilmediği cevabını verdi. Kayzer tekrar oturmayıp ayakta durarak artık gitmek istediğini belirtti.

    Kayzer'in verdiği bir yemekte Mustafa Kemal, von Ludendorff'un sağına düşmüştü. Bu gösterişli Alman komutanıyla, kafasındaki başlıca konu, yani savaşın aldığı yön üzerinde konuşup tartışmak için can atıyordu. Ancak, von Ludendorff buna yanaşmadı. Yemekten sonra, von Hindenburg daha konuşkan çıktı. Suriye'deki durumun düzelmiş olduğunu, son günlerde cepheye yeni bir süvari tümeninin gönderildiğini söyledi. Mustafa Kemal'se onun sadece Suriye'deki Alman generallerinden aldığı raporları tekrar etmekte olduğunu biliyordu. Sözü geçen tümen, kendisinin aylarca önce Yıldırım Ordularının takviyesi için istemiş olduğu tümendi. O derece bitkin bir haldeydi ki, atlarını işe yarar duruma getirmek için önce otlağa salıp besiye çekmek gerekmişti. Bir süre sonra tümenin hazır olup olmadığını sormuş ve bu tümenden hiçbir şey beklenmemesi gerektiği cevabını almıştı.

    Mustafa Kemal bu ayrıntılı bilgileri von Hindenburg'a anlattıktan sonra, sözüne: 'Korkarım benim söylediklerim size gelen raporlara uymuyor,' diye devam etti. 'Ama sözlerimin gerçek olduğuna sizi temin ederim; Suriye'deki durum düzelmiş değildir, inanın bana.' Yemekte içtiği bol şampanyadan da cesaret alarak, 'Mareşal hazretleri,' diye ekledi. 'Bunun dışında, şu sırada önemli bir saldırıya girişmiş bulunuyorsunuz. Ama ben buna pek güvendiğinizi sanmıyorum. Aramızda kalacağına söz verirsem, bana bu saldırıda ne gibi bir amaç ve hedef güttüğünüzü söyler misiniz?'

    Mustafa Kemal bu soruya tabii cevap beklemiyordu. Sonradan von Hindenburg'u, 'gözleri her şeyin derinine inen, dili ise susmanın değerini bilen bir adam' olarak niteleyecekti. Mareşal ayağa kalkmıştı. Sadece, 'Size bir sigara ikram edebilir miyim, Ekselans?' dedi.

    Veliaht ile maiyeti, batı cephesinin, üzerlerinde iyi etki bırakmak ve güven vermek amacıyla seçilmiş birçok kesimlerini gezdiler. Ama, Mustafa Kemal'in düzenlenen programa uymayarak, kendi başına incelemeler yapması ve kıtadaki subayları sorguya çekmesi yüzünden bu gezintiler pek başarılı olmadı. Krupp fabrikasını da gördükten sonra, Berlin'e gittiler ve Kayzer'in konuğu olarak Adlon otelinde kaldılar. Veliahtın yanındaki uzun ve sinir gerici yaşayıştan sonra Mustafa Kemal şehrin kabare ve Nachtlokal'lerinde (2) eğlenerek biraz kendini avuttu.

    Bir gün, Adlon otelinde yalnız oldukları bir sırada, Veliaht Mustafa Kemal'e dönerek, 'Ne yapmam gerekiyor?' diye sordu.

    Mustafa Kemal, 'Tarihimizi biliyorsunuz,' diye cevap verdi. 'Osmanlı tarihi, sizi haklı olarak korku ve endişeye düşüren olayların benzerleriyle doludur. Şimdi size bir teklifte bulunacağım. Kabul ederseniz hayatımı sizin hayatınıza bağlayacağıma söz veriyorum. İzin verir misiniz?'

    'Buyrun.'

    'Henüz hükümdar değilsiniz. Ama Almanya'da, İmparatorun, veliahtın ve bütün prenslerin birer görevi olduğunu gördünüz. Siz niye devlet işlerinden uzak kalıyorsunuz?'

    'Ne yapabilirim ki?'

    'İstanbul'a döner dönmez bir ordu komutanlığı isteyin. Ben sizin kurmay başkanınız olurum.'

    'Hangi ordunun komutanlığı?'

    'Beşinci Ordu'nun.' Bu, Boğazları savunmakla görevli olan orduydu.

    Vahdettin itiraz etti: 'Vermezler ki.'

    'Siz yine de isteyin.'

    Şehzade ihtiyatla, 'İstanbul'a dönüşümüzde düşünürüz,' diye cevap verdi.


    Dönüşte, Sofya'dan geçerlerken, Şakir Zümre ile bazı diğer dostları Mustafa Kemal'i istasyonda karşıladılar. Onlara, 'Almanya savaşı kaybetmiştir,' dedi. İstanbul'a döndüğü zaman da, Osmanlı İmparatorluğunun tek başına barış imzalaması için eskisinden daha şiddetle bir mücadeleye girişti. Ama yeniden hasta düşünce bu çabası yarıda kaldı. Birkaç yıldır yakasını bırakmayan ve bir gençlik hastalığına karışarak şiddetlenmiş olan (3) böbrek hastalığı ona iyice sancı vermeye başlamıştı. Doktorları kendisini Viyanalı bir uzmana gönderdiler. Uzman onu şehir dışındaki özel bir hastanede bir ay tedavi etti. Sonra kendisini toplasın diye Karlsbad'a gönderdi. Sofya'dan aynı trene binmiş olan Şakir Zümre de yanından ayrılmamıştı.

    Bu zoraki dinleniş Mustafa Kemal'e yeniden kitap okumak ve ülkesinin geleceği üzerinde düşüncelerini bir düzene sokmak fırsatını verdi. Fransızca olarak tuttuğu hatıra defterinde siyasal görüşlerini açıklığa kavuşturuyordu. Bu arada Avusturyalı bir kızla flört etti. Kendisine gönül veren ya da sonradan arkadaşlarına övünmek için böyle anlatan genç kız, onunla evlenmek istiyordu. Mustafa Kemal ona umut vermemek için, ülkesinde bir nişanlısı olduğunu söyledi. Kız üzüldü ve nişanlısının kim olduğunu sordu. Mustafa Kemal gülerek, 'Vatanım' diye cevap verdi. Kızın yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirmişti. Mustafa Kemal, sözüne, 'Ben askerim,' diye devam etti. 'Ömrümün sonuna kadar vatanımı sevmek ve onunla yaşamak zorundayım.'

    1918 Temmuzunun başlarında bir gün Mustafa Kemal'i görmeye gelen bir arkadaşı, Sultanın öldüğünü ve tahta Vahdettin'in geçtiğini haber veridi. Bunu duyar duymaz, şu anda İstanbul'da bulunmadığına çok canı sıkıldı. Bu durumda yeni Padişaha bir tebrik telgrafı göndermekten başka yapacak bir şey yoktu. Bu telgrafına, alışıldık biçimde bir teşekkürle karşılık verildi.

    Vahdettin tahta kuşku içinde çıktı. Şeyhülislâma bu makama geçmek için hazır olmadığını açıkladı. 'Ne yapacağımı bilemiyorum, benden duanızı eksik etmeyin,' dedi. Enver'le birlikte arabasına binip törene giderken, romatizmalarından yakındı. Arabadan inince bastonunu istedi, ama almamışlardı. Vahdettin, 'Ne felâket,' diye sızlandı. Saraya ilk ayak basarken ağzından çıkan bu sözler, saltanatının geleceği için hiç de uğurlu sayılamazdı.

    Mustafa Kemal, Karlsbad'da, doğu cephesinde beraber bulunmuş olduğu İzzet Paşa'nın zat işleri reisliğine getirildiğini, yani aslında Padişahın askeri danışmanı ve kurmay başkanı olduğunu haber alınca, yeni bir umuda kapıldı. İzzet Paşanın İttihat ve Terakki'yle arası iyi olmadığı için, bu atama Enver'in yetki alanının daraltılması anlamına gelebilirdi. Bu da cesaret verici bir şeydi. Yaverinin hemen İstanbul'a dönmesini tavsiye eden telgrafları üzerine Mustafa Kemal temmuz sonunda Karlsbad'dan ayrıldı, ama Viyana'da bir süreden beri Avrupa'yı kırıp geçirmekte olan İspanyol nezlesine yakalanması onu geciktirdi. İstanbul'a dönünce İzzet Paşa onu görmeye Pera Palas'a geldi ve şimdi Altıncı Sultan Mehmet adıyla tahta çıkmış olan Vahdettin'le yeniden ilişki kurmasını öğüt verdi. Kendilerinin savaş durumunun ciddiyeti yolundaki düşüncelerine, Padişahı nasıl çekebileceklerini tartıştılar. İzzet Paşa'nın da uygun görmesiyle, Mustafa Kemal, Sultan'ın huzuruna çıkmak isteğinde bulundu. Bu isteği kabul edildi.

    Yeni Padişah, onu dostça karşıladı ve eskiden nasılsa yine öyle davranır gibi göründü. Mustafa Kemal, onun izniyle, her zamanki düşüncelerini tekrarladı ve Padişahın artık başkomutanlığı kendi eline almasını ve kendisini de kurmay başkanlığına getirmesini diledi.

    Ama, Vahdettin ilk karşılaştıkları günkü haline dönmüştü. Gözlerini kapadı. Bir süre sonra açarak, 'Sizin düşüncelerinizi paylaşan başka komutanlar da var mı?' diye sordu.

    'Var, Efendimiz.'

    'Bu hususu düşünürüz.' Görüşme sona ermişti. Birkaç gün sonra İzzet Paşa ile beraber tekrar huzura çağrıldı. Ama, Padişah bu sefer, daha ihtiyatlı davrandı. Ancak genel konular konuşuldu. Mustafa Kemal yılmayarak, bir üçüncü görüşme isteğinde bulundu. Vahdettin bu sefer ondan önce davrandı:

    Paşa,' dedi, 'ben her şeyden önce İstanbul halkına yiyecek sağlamak zorundayım. Millet aç. Bu duruma çare bulunmadıkça başka ne yapsak boştur.'

    Mustafa Kemal, 'Düşünceleriniz çok yerinde.' diye cevap verdi 'Ama istanbul halkını doyurmak için yapılacak işler ülkenin kurtarılması için gerekli olan çabuk ve kesin önlemleri almaktan Zatı Şahanelerini alıkoymaz. Kamu güvenliğinin sağlanabilmesi için girişilecek her çaba, bütün mekanizmanın iyi işlemesini gerektirir. Bütünü işlemedikçe mekanizmadan yarım yamalak da olsa bir sonuç alınamaz. Söylediklerimin doğru olduğundan emmim. Belki Zatı Şahaneleri benim bu hareketimi yerinde bulmayacaklardır ama, yeni Sultan'ın yapacağı ilk işin otoritesini göstermek olduğunu söylemek zorundayım. Vatanın, milletin ve müttefiklerimizin güvenliğinin bekçisi olan bu kuvvet, başkalarının elinde bulundukça siz de ismen Sultan olursunuz.'

    Mustafa Kemal fazla ileri gitmiş olduğunu farketti. Padişah ona verdiği cevapta, 'Yapılması gereken şeyleri Talât ve Enver Paşalar Hazretleriyle görüştüm,' cümlesini kullandı. Bir kere daha gözlerini kapadı ve Mustafa Kemal'e elini, hiçbir şey söylemeden, uzattı.

    Mustafa Kemal, düşmanlarının, Padişahı elde etmiş olduklarını anlamıştı. Buna rağmen, bir ordu komutanı olarak, her hafta Yıldız Sarayında yapılan Selâmlık törenlerinde görünmeye devam etti. Bir cuma günü bekleme salonunda Enver, İzzet ve Balkan Savaşlarından kalma birkaç 'alaylı' paşayla karşılaştı. Namazdan sonra Padişahın, Mustafa Kemal'i kabul salonunda görmek istediğini söylediler. Mustafa Kemal, 'Yalnız mı?' diye sordu.

    'Hayır. Yanında bir iki Alman generali var.'

    Vahdettin, generallere, Mustafa Kemal'i. 'Çok değer verdiğim ve çok güvendiğim bir komutandır,' diye tanıttı.

    Oturdukları zaman, 'Sizi Suriye'de Ordu Komutanlığına atadım ' diye ekledi. 'Oradaki harekât büyük önem kazanmış bulunuyor. Sizin oraya gitmeniz gerekti. Sizden isteğim şu: Bu yerlerin, düşman eline düşmesine meydan vermeyin. Size güvenerek verdiğim bu görevde, parlak başarılar kazanacağınızdan hiç şüphem yok. Göreve derhal başlamalısınız ' Atama emrini imzaladıktan sonra, Alman generallerine döndü ve: 'Bu zat benim söylediğim işi başaracaktır,' dedi.

    Görünürde, Mustafa Kemal'e büyük bir şeref verilmişti. Ama o böyle düşünmüyordu, içinden Padişaha şunları söylemek geçti: 'Efendimiz bana öyle bir görev veriyorsunuz ki, şimdi orada bulunan birtakım generalin, aslında bu işle daha önceden görevlendirilmişlerdi. Beni onların başına komutan olarak gönderiyorsunuz, öyle mi? Eğer öyleyse, benim için büyük bir şeref olan bu buyruğa, seve seve boyun eğerim. Ama acaba siz sorunu temelinden kavramış durumda mısınız? Beni, bir süre önce komutanlığından istifa etmiş olduğum ve doğrusunu söylemek gerekirse, o cephedeki bütün ordular gibi, benden sonra yenilgiye uğramış olan bir ordunun başına gönderiyorsunuz. Bu koşullar altında bana verdiğiniz görevi nasıl başalabilirim?'

    Ama bunların hiçbirini söyleyemeyeceğini biliyordu. Padişahtan izin isteyerek mabeyne döndü. Enver Paşa gülümseyerek ona doğru geldi. Mustafa Kemal 'Bravo! Tebrik ederim! Siz kazandınız!' dedi. Sonra daha ciddi olarak: 'Dostum,' diye ekledi; 'sizinle hiç değilse bazı temel sorunlar üzerinde konuşmak istiyorum. Benim bildiğim ve anladığım kadarıyla, Suriye'deki ordumuz, kuvvetimiz, durumumuz sadece lâftan ibarettir. Beni oraya göndermekle iyi öç almış oldunuz. Aynı zamanda geleneklere aykırı bir iş yaptınız. Padişahın bana şahsen emir vermesine yol açtınız.'

    Enver'le yanındaki paşa güldüler. Ötekiler pek oralı olmadı. Salonun bir köşesinde Balkan Savaşına katılmış olan birkaç subay ateşli bir konuşmaya dalmışlardı. İçlerinden birisi: 'Bu Türk askerleriyle hiçbir şey yapılamaz.' diyordu. Öküz gibidirler. Sadece kaçmasını bilirler. Acırım böyle beyinsiz bir sürüyü idare etmek zorunda kalanlara.'

    Mustafa Kemal bu sözleri duyunca öfkeyle lâfa karıştı: 'Paşa,' dedi. ben de askerim. Bu orduda ben de komutanlık ettim. Türk askeri kaçmaz. Kaçmak ne demektir bilmez. Onun sırtını döndüğünü gördünüzse, mutlaka başındaki komutanı kaçmıştır. Kendi kaçışınızın ayıbını Türk askerlerine yüklemek haksızlıktır.'

    Mustafa Kemal'i tanımayan, ya da tanımazlıktan gelen Paşa, bir an sesini çıkarmadı. Sonra arkadaşlarına dönerek, 'Kimdir bu adam?' diye sordu. Fısıldayarak cevap verdi. Mustafa Kemal de sessizlik içinde oradan ayrıldı.

    Rauf Bey, onu Haydarpaşa'da uğurlamaya geldi. Mustafa Kemal ona, Padişahın huzuruna çıkışını anlattı ve tam tren kalkacağı sırada kulağına, 'Fethi'yle bağlantıyı kesme. Durumu yakından izle,'diye fısıldadı. Rauf Bey onu bir kez daha uyardı: 'Askerlikte kaldığım sürece, siyasî işlere karışmamaya kesin olarak karar verdim. Fethi'yi Meşrutiyet'ten beri tanırım, ama siyasi bakımdan onunla işbirliği yapmayı doğru bulmuyorum.' Tren, istasyondan ayrıldı ve güneydoğuya doğru ilerlemeye başladı.

1 Tümgenerallikten tuğgeneralliğe.
2 Gece kulübü.
3 Mustafa Kemal gençliğinde iyi tedavi edilmeyen ve sonradan tepen bir belsoğukluğuna tutulmuştu. Düşmanlarının çıkardığı söylentilerin aksine, frengiye yakalanmış olduğu düpedüz yalandır.



13.Doğu Cepheleri   |   15.Türk Yenilgisi