ON ÜÇÜNCÜ BOLÜM



Doğu Cepheleri

İNGİLİZLERİN Çanakkale'deki yenilgisi, geçici de olsa, Türklerin iç güçlerini yükseltti. Yakın tarihlerde ilk olarak, bir Avrupa devletine karşı zafer kazanmışlardı. Gerçi böylelikle yabancı baskısının kalkacağına ve İmparatorluğun kendini toparlayıp yeniden dirilebileceğine inanan pek azdı. Ama ne de olsa kötümser ve karanlık ufkun üstünde bir umut ışığı belirmişti. Eski Türk ruhu hâlâ ayaktaydı demek! Milletin şanlı geçmişindeki nitelikler, azim, cesaret ve gurur, Gelibolu sırtlarında bir kez daha kendini göstermişti.

    Türkler kahramanlık peşinde koşan bir ırktır; şimdi ortaya onları kurtaracak yeni bir kahraman çıkmıştı. Gerçi, Mustafa Kemal, İstanbul'a dönüsünde bir zafer alayı ile karşılanmış değildi. O zamana kadar pek kimsenin tanımadığı genç albayın başarılarına basında da çok yer verilmedi. Adı az anıldı, resmi az basıldı. Gelibolu savaşı üzerine bir gazeteye verdiği demecin yayınlanmasına da Enver Paşa engel oldu.

    Bununla birlikte, ağızdan ağıza yayılan bütün efsaneler gibi onun da adı ve başarıları halk arasında duyulmaya başlamıştı. Korku nedir bilmeyen, ölüme şerbetli olduğu için vücuduna kurşun işlemeyen, başının üstünden İngiliz mermileri kuş gibi uçup giderken yaylım ateşleri arasında yürüyüp geçen Türk savaşçısı, masal gibi dillerde geziyordu. Özellikle artık Jön Türk yöneticilerinde aradıklarını bulamamış olan genç kuşağın seçkinleri için, iyiden iyiye bağlandıkları bir sembol olmuştu. Herkesin özleyip beklediği millî kahraman bu Mustafa Kemal miydi acaba?

    Gerçi onun askerlik dehasına değer veren Enver Paşa'nın kendisinden 'yerime geçebilecek tek adam,' diye söz ettiği duyulmuştu. Ama, Enver Paşa bu işi çabuklaştırmak için ortada bir neden görmüyordu. Yüksek bir askeri rütbenin ve paşa unvanının sadece orduda değil, ordu dışında da itibar ve otorite demek olduğunu pek iyi biliyordu. Bunu Mustafa Kemal de biliyordu. Gelibolu'dayken albaylığa yükselmişti. Enver de onun şimdilik albay olarak kalmasını uygun buluyordu.

    Böylece İstanbul'a dönüşünde Mustafa Kemal kendini yine eli kolu bağlı ve huzursuzluk içinde buldu. Sağlık durumu düzelinceye kadar annesiyle kızkardeşinin yanında, Selanik'ten kaçtıkları zaman onlara tutmuş olduğu Beşiktaş'taki evde kalıyordu. Ama buradaki kadınca hava sinirine dokunmaktaydı. Gerçi üvey babasının yeğeni olan Fikriye'nin gitgide olgunlaşan güzelliği, sıkıntısını az çok hafifletiyordu, ama ne de olsa artık kendi başına bir ev bulmanın zamanı gelmişti. Bu arada, daha olgun ve daha modern bir hava özlediği için yine Corinne Lütfü'nün arkadaşlığını aradı. Corinne'le bütün Gelibolu savaşı boyunca mektuplaşmış; Mustafa Kemal'in geleceğinin parlaklığına inanan Corinne, ona hep cesaret vermişti.

    Bir akşam bir müzikli toplantıda Corinne, piyano başındayken, Mustafa Kemal'in gitmesi gerekti ve ayaklarının ucuna basarak sessizce odadan çıktı. Gittiğini farkeden Corinne, çaldığı parçanın yarısında duruverdi. Davetlilerden biri, bir Türk şairi, hastalandı sanarak telâşla yanına koştu. Fakat o, salondakilere dönerek, 'Ayaklarının ucuna basarak dışarı çıkan subayın kim olduğunu biliyor musunuz?' dedi. 'Mustafa Kemal. Bir gün büyük bir adam olacak ve sadece Türkiye'ye değil, bütün dünyaya ün salacak.'

    Ne var ki, Mustafa Kemal'in birlikte çalıştığı insanlar pek böyle düşünmüyorlardı. Yine uluorta söylediği düşünceleri ve insanı şaşırtan hoyrat davranışlarıyla başlarına dert olmuştu. İçin için sabırsızlıkla kaynıyor ve kendini dinlemek sabrını gösteren eşe dosta, görüşlerini zorla kabul ettirmeye uğraşıyordu. Gelibolu zaferi gözlerini kamaştırmış değildi. Savaşın Türkleri felâkete sürüklediğini ve Alman askerî misyonunun işleri gitgide daha kötü yönettiğini açıkça görüyordu. Sadrazama, öne sürdüğü şeyleri belgelerle destekleyerek, ayrıntılı raporlar yazdı. Asker ve donatım boş yere harcanmaktaydı. Yanlış kararlar alınıyordu. Mustafa Kemal, Bahriye Nezaretindeki arkadaşı Rauf a yanıp yakınıyordu. Bütün suç Almanların elinde oyuncak olan Enver'deydi.

    Almanlar, batıdaki çıkarları uğruna, Türkleri kazanamayacakları bir savaşta mahva sürüklemekteydiler. Enver Paşa da bütün bunlara göz yumuyor ses çıkarmıyordu. Ülkeye daha çok gerekli olan silahlarla donatılmış en iyi birlikler Almanların Doğu Avrupa'daki savaşlarına gönderiliyordu. Geriye kalan birlikler ya adı var, kendi yok cinstendi; ya da on altı, on yedi yaşındaki acemi erlerden kuruluydu. Bunlann eğitimi subayların bütün zamanını alıyor, başka işlerle uğraşmalarına engel oluyordu. Silah azdı; sekiz bin kişilik bir birliğe sadece bin tüfek düşüyordu. Alman subayları ise, Türkiye'nin kaynaklarının sonsuz ve askerî durumunun her zamandan daha iyi olduğunu söyleyerek, kendi başkomutanlıklarını kandırıyorlardı.

    Mustafa Kemal görüşlerinden ve içine doğan felâket korkularından hükümeti haberdar etmek için Hariciye Nazırından bir randevu sağladı. Nazır, genel durumdan büyük bir iyimserlikle söz ediyordu. Mustafa Kemal tam aksi görüşü savundu ve savaşı yakından görmüş biri olarak kuşkularını anlattı. Sinirlenmeye başlayan Nazır, ona gerçek durum üzerinde Genelkurmay'dan bilgi edinmesini söyledi. Kemal, daha yüksek perdeden konuşarak, bütün ömrünü askerlik mesleğine vermiş bir insan olarak, Türk ordusunu ve bu ordunun değerini herkesten iyi bildiğini ileri sürdü. (Tabii bu, Nazır Beyden de, anlamına geliyordu.) Ortada bir tek Genelkurmay bulunduğunu, bunun da kendisini asidir diye ordudan attırmaya çalışmış olan Alman askeri misyonunki olduğunu sözlerine ekledi.

    İstanbul'un havasından kaçmak için bir süre Sofya'ya gitti, oradaki eski dostlarıyla bir süre birlikte oldu. Akla uygun bir görev teklifiyle karşılaşacak olursa, kendi adına kabul etmesi için yaverine talimat bırakmıştı. Bir süre sonra, gene bir sürgün anlamına gelen bir atama haberi aldı. Bu, Gelibolu'dan çekildikten sonra Edirne'de dinlenmekte olan, fakat daha uzak bir cepheye gönderilmesi düşünülen On Altıncı Kolordunun komutanlığıydı. Mustafa Kemal, Gelibolu cephesinden yeni gelmiş olan bir piyade tümeninin başında Edirne'ye girdi ve son savaşta kazanmış olduğu ün yüzünden, halk tarafından sevgi gösterileriyle karşılandı. Bulgaristan'ın bir an önce savaşa girmesini aklına koymuştu ve Kral Ferdinand'ın kaçınılmaz olan bu adımı atmaktan çekindiğini gördükçe sabırsızlanıyordu. Edirne'ye gidişini fırsat bilerek Bulgaristanlı Türk milletvekillerinden bir heyeti bir denetleme gezisine çağırdı. Mustafa Kemal Edirne'de altı hafta kadar kaldı. On Altıncı Kolordu ile birlikte îkinci Ordu, Enver'in o felâketle biten ilk seferinin döküntülerini biraz olsun toparlamak için Rus cephesine gönderildi. Rus saldırısıyla geri püskürtülmüş olan Üçüncü Ordu'yu güçlendirecekler ve onunla birlikte 1916 yılının yazında bir karşı saldırıya geçeçeklerdi.

    Mustafa Kemal, kendisine sorumluluğu ağır bir komuta verilmesin karşın, henüz albaylıktan generalliğe yükselmiş değildi. Bunda da, İttihati ve Terakki'nin eskilerinden olan ve Mustafa Kemal'in hareketlerini daima kuşkuyla izleyen Dr. Nazım'm biraz rolü vardı. Dr. Nazım, Gelibolu savaşından sonra Mustafa KemaPe 'Napolyonluk taslamaması' için uyarıda bulunmayı gerekli görmüştü. Mustafa Kemal de bir gün Şakir Zümre ve -daha önce Cavit için söylediği gibi- 'Böyle adamı asmak gerek.'(1) demışti. Dr. Nazım, Enver Paşa'ya, Kafkas cephesine gitmeye pek istekli görmediği Mustafa Kemal'in, ancak yola çıktıktan sonra terfi ettirilmesini salık vermişti. Terfi haberi, Mustafa Kemal oraya vardıktan birkaç hafta sonra geldi. Böylece, en sonunda paşa olabilmişti.

    Diyarbakır yakınlarında Silvan'da bulunan karargâhına ulaştıktan sonra Corinne'e şöyle yazacaktı:

İnsan uzun ve yorucu bir yolda, batıdan doğuya iki ay süren bir yolculuktan sonra bir an olsun dinlenmeye hak kazanır, derdiniz, değil mi? Ne gezer! Dinlenmek galiba ancak öldükten sonra nasip olacak. Ama, bu hayal rahata erişmek için bile olsa, sizin Bön Dieu'nüzün (Tanrı) cennetine gitmeye pek öyle kolay kolay razı olmayacağım.

    Kitap okumayı elden bırakmadığını Corinne'e göstermek için olacak, bir Fransız askerlik tarihinden aldığı parçayı da ekledi ve mektubunu Chateaubriand'ın bir vecizesiyle bitirdi: 'Büsbütün unutulmaktansa hiç doğmamış olmayı yeğlerim.'

    Mustafa Kemal, karargâha geldiği zaman, büyük bir karışıklıkla karşılaştı. Buradaki birlikler, yorgun, morali bozuk, hastalıktan kırılmış, silasız, cephanesiz bir ordunun döküntülerinden başka bir şey değildi. Vicdansız subaylar, ahlâksız müteahhitlerle birlik olmuş, askerleri sömürüyorlardı. İstanbul'a telgraf çekerek silah, yedek kuvvet ve sağlık malzemesi istedi. Ama cevap alamayınca da pek şaşmadı. Kolorduyu az çok dövüşebilecek bir biçime sokmak için tek başına uğraşması gerekiyordu. İyi bir şans eseri olarak, burada aklı başında, çalışkan bir komutan yardımcısı buldu. Bu, Selanik'te, onun orduyu siyasetten ayırmak yolundaki çabalarını desteklemiş olan Kâzım Karabekir'di.

    Yılın ilk aylarında Ruslar, Enver'in uğradığı bozgundan, geç de olsa yararlanmaya karar vererek Anadolu'ya yürümüş ve önemli Erzurum müstahkem mevkiini aldıktan sonra, Karadeniz'deki başlıca Türk limanı olan Trabzon'u işgal etmişlerdi. Türkler Erzurum'u almak için temmuz ayında bir karşı saldırıya geçmeyi tasarlıyorlardı. Ancak, İkinci Ordu henüz hazır değildi. Üçüncü Ordu'yla tam bir bağlantı da kurulamamıştı. Böylece, Ruslar Türklerden çabuk davranarak, bütün cephe boyunca bir kere daha saldırdılar. Türkler de kanlı çarpışmalardan sonra daha gerilere çekilmek zorunda kaldılar.

    Kendi kolordusuyla İkinci Ordu'nun sağ yanında dövüşen Mustafa Kemal, çarpışmanın en hareketli yerindeydi. Bir ara, askerleriyle beraber, çevrelerini neredeyse büsbütün kuşatan bir 'süngü ormanı' arasında, büyük bir piyade kuvvetiyle göğüs göğüse dövüşmek zorunda kaldı. Ancak, soğukkanlılığı ve kendi süngüsünü bütün gücüyle kullanması sayesinde, bu çarpışmadan sıyrıldı ve böylelikle muhtemel bir ölümden ya da esirlikten kurtulmuş oldu. Sonra sorumluluğu üzerine alarak genel bir çekilme emri verdi. Rusların, arkadan gelmeyeceklerine güveniyordu. Gerçekten de öyle oldu. Emir dışı hareketiyle tehlikeye atmış olduğu meslek hayatı, böylece kurtuldu.

    Geri çekiliş sırasında yanıbaşında bir erin, 'Şu bizim komutanlar da amma korkak yahu! Rusları öldürüp duruyordum. Bizi ne diye geri çekerler?' diye söylendiğini duydu.

    'Pekâlâ,' diye cevap verdi. 'Ama savaş bir tek senin Rusları öldürmenle kazanılmaz. Kocaman bir ordu bu. Geri çekilmesinin belki de, senin anlayamadığın bir nedeni vardır.'

    'Sen kim oluyorsun ki?'

    'Ben senin komutanınım.'

    Askerin yüzünde bir şaşkınlık belirdi. Sonra yumuşayarak, 'O zaman başka,' dedi. Subaylarının, her zamanki gibi, en önden kaçtığını sanmıştı.

    Türkler ellerindeki kuvveti yeniden toparladılar. Mustafa Kemal, ordu komutan yardımcısıydı, komutan da İzzet Paşa. Eski okuldan, liberal siyasi düşünceli bir general olan İzzet Paşa önce Abdülhamit'e muhalefet etmiş, arkadan bir süre İttihat ve Terakki'nin Harbiye Nazırlığını yapmış, ama sonunda onlarla da geçinememişti. Mustafa Kemal gibi o da, Türkiye'nin savaşa katılmasına karşı gelmişti. 1914'ten beri boyuna, Kayzer'in hem ülke, hem de ordu yönetecek kıratta bir adam olmadığı düşüncesine dayanarak, Almanların mutlaka yenileceğini söyleyip duruyordu. Tatlı yüzlü, iri yapılı, kararsız yaradılışta bir adamdı.

    İkinci Ordu, ağustos başlarında karşı saldırıya geçti. Mustafa Kemal, yenilgiden sonra birliklerinin moralini öyle yükseltmişti ki, komutasındaki iki tümen beş gün içinde yalnız Bitlis'i değil, onun kadar önemli olan Muş'u da ele geçirerek Rusların hesaplarını altüst etti. İzzet Paşa, İkinci Ordu'nun üst yanıyla cephenin öteki kesimlerinde aynı başarıyı gösteremeyince, saldırı pek bir sonuca bağlanmadan sona erdi. Böylece birbirini izleyen yenilgiler arasında, tek Türk zaferini Mustafa Kemal kazanmış oldu. Yararlığına karşılık kendisine 'Altın Kılıç' madalyası verildi. Corinne Lütfü'ye Diyarbakır'dan, 'İnsanın değer verdiği kimseler arasında ateş ve ölüme göğüs germesi ne büyük zevk!' diye yazdı. Mektup, son zamanlarda adet edindiği gibi, Fransızca bir deyişle sona eriyordu. Şimdi boş zamanlarımı okumakla geçiriyordu. Hatıra defterine 'Est-il possible de renier le Dieu? kitabını okumaya devam ediyorum,' diye not aldı.

    Birlikler çetin ve sert geçecek bir kışa karşı hazırlığı tamamlamışlardı. Uzun ve yetersiz ulaştırma hatlarına bağlı olan İzzet Paşa'nın orduları sadece silah değil, yiyecek bakımından da sıkıntı içindeydiler. Böyle bir yerde bir orduyu uzun süre beslemek de çok zordu. Ermeniler göçmüş olduklarından, ne ürün yetiştirecek köylü, ne de iş görecek zanaatkar kalmıştı. Tümenlerden birinde adam başına üçte bir tayın düşüyordu; yük hayvanları için yem hiç yok gibiydi. Erlerden birçoğunun sırtında sadece yazlık üniformaları vardı. Ayaklarına postal yerine paçavralar sarıyorlardı. Şiddetli tipilerden sonra mağaralarda soğuk ve açlıktan ölüp kalmış müfrezelere rastlamak olağandı.

    O kış, Mustafa Kemal işte bu mevcudu azalmış ordunun komutanlığına terfi ettirildi. Şimdi hem İkinci, hem de Üçüncü Orduların başına geçirilmiş olan İzzet Paşa'nın yerini aldı. Neyse ki, ilkbaharda savaşmak zorunda kalmadılar. Çünkü 1917 Martında dünya çapında önemli bir olay -Rus ihtilâli- patlak vermişti. Kafkas cephesi şimdi az çok sakindi. Erlerin, subayların rütbe işaretini söküp, kurmaylara komuta etmeleri yüzünden düzeni bozulan Rus Ordusu, yavaş yavaş parçalanarak en sonunda Tiflis'e doğru çekildi.

    Bu arada Mustafa Kemal'in bu ilk ordu komutanlığının başlıca önemli yanı, sonradan en yakın işbirliği yapacağı kişiyle arkadaşlık kurmasıydı. Bu, tıpkı Kâzım Karabekir gibi, Selanik'teki parti çatışmasında onu desteklemiş olan Albay İsmet'ti. İsmet Bey, yumuşak bakışlı, gözlerinin içi ışıldayan, kulağı biraz ağır işiten, ufak tefek, sessiz bir adamdı. Ağır, fakat sağlam işleyen bir kafası vardı; görevine düşkündü. İkisinin de öğrenimleri ve sonra meslekte gelişmeleri birbirine aşağı yukarı paralel olmuştu. Mustafa Kemal, Trablus'ta İtalyanlarla dövüşürken, İsmet, Yemen'de bir Arap isyanıyla uğraşmış ve o da Mustafa Kemal gibi, Balkanlar tehlikedeyken, orduları bu uzak Arap ülkelerine bağlayan Pan-İslâm politikasını üzüntüyle karşılamıştı. Orada, sıkıntı içindeyken tek avuntusu İzzet Paşa ile ya satranç ya da briç oynamaktı.(2) İsmet Bey şimdi yine İzzet Paşa'nın maiyetine verilmiş ve Mustafa Kemal'in arkasından Kafkas cephesine gelmişti. Yolda, iki gün durarak, babasının ısrarıyla, yüzünü bile görmediği bir komşu kızıyla evlenmişti. Eşini, düğünden sonra da pek görememişti. Askerlik mesleğinin gerekleri yüzünden, ancak altı yıl sonra uzun, mutlu ve düzenli bir aile hayatına başlayabilecekti.

    İsmet, okumayı, düşünmeyi seven bir adamdı. Mustafa KemaPle aynı radikal düşünceleri paylaşıyor, görüşleri birçok noktalarda birbirine uyuyordu. Savaşın felâketli gidişini, Batı'daki siper savaşının Almanları yıprattığını, Türkiye'yi kurtarmak için bir an önce barışa gidilmesinin şart olduğunu, Türk askerlerinin Avrupa'ya gönderilmesine yol açan politikanın yanlışlığını, Asya'daki Türk ordularının acıklı durumunu ikisi de açıkça görüyorlardı. İsmet Bey, pratik, modern bir asker olarak, özellikle İkinci Ordu'nun başına iş açmış olan levazım sorunlarının üzerinde duruyordu. 'Yarının adamı' olarak demiryollarının hayati önemini kavramıştı. Ruslar, bu bakımdan Türklerden ilerdeydiler. Erzurum'u alır almaz şehre ve şehrin ötesine dar bir demiryolu döşeyerek kendi iç ikmal hatlarıyla birleştirmişlerdi. Türklerse, Torosların doğusunda demiryolu bulunmadığı için, ikmal bakımından kötürüm gibiydiler.

    Mustafa Kemal'le İsmet Bey aynı görüş ve amaçları beslemekle beraber yaradılış bakımından o kadar ayrıydılar ki, sanki birbirlerini tamamlıyorlardı. Mustafa Kemal'in kafası geniş çözüm yollarına, alışılmamış tepkilere açık, cesaretli yargılara varmaya hazır, çabuk ve esnek çalışırdı. İsmet'in düşünceleriyse, daha dar bir çerçeve içinde daha ağır, daha temkinli işler ve aynntılar üzerinde titizlikle dururdu. Mustafa Kemal'in maceracı bir ruhu, bağımsız bir karakteri vardı; hareketlerinde kesin kararlıydı. İsmet Bey ise ihtiyatlı, başkalarının görüşüne bağlı, insiyatifi az, karar vermekte acele etmeyen bir insandı. Mustafa Kemal, insan karakterini ve davranışını içinden gelen bir seziyle anladığı halde, İsmet, insanlar üzerinde pek kesin yargıda bulunmaz ve herkese karşı çekinden, hattâ biraz şüpheci dururdu. Kemal ne derece içi içine sığmaz, çabuk kızan, ruh halleri sık sık değişen, içki ve kadına düşkün bir erkekse, İsmet o kadar sakin, sabırlı, ağırbaşlı, içkiye düşkünlüğü olmayan bir adam, örnek bir aile babasıydı. Kısacası, Mustafa Kemal'in tam karşıtı ve bu yüzden de tam ona gereken yardımcıydı. Daha doğrusu İsmet, tam bir kurmay başkanı olarak yaratılmıştı; dürüst ve özenli. Mustafa Kemal ona planlarını not ettirdiği zaman, İsmet'in bunları doğru olarak yorumlayacağına ve etkinlikle uygulayacağına güvenebilirdi. İsmet böylece Mustafa Kemal'in vazgeçilmez gölge'si haline geldi.

    Mustafa Kemal, İmparatorluğun bu uzak, vahşi köşesinde bile komutanlık sofrasında uygar bir görünüşe uyulmasını ısrarla isterdi. Subaylar yemeğe vakitli vakitsiz gelmeye alışmışlardı. Yemek yerken kalpaklarını başlarından çıkarmadıkları gibi, ceketlerinin düğmelerini de çözüyorlardı. Mustafa Kemal bu görgüsüzce alışkanlıklara derhal son verdi. Giyiniş konusunda her zaman titiz olduğu için, subaylara uygun bir biçimde giyinmelerini ve davranışlarına dikkat etmelerini bildirdi. Sofraya, Avrupalı subaylar gibi başaçık oturmalıydılar. Subay kantininde, hele savaş aralarındaki geçici durgunluk zamanlarında, Batı'daki gibi, az çok üslup gözetilmeliydı. Nitekim, Mustafa Kemal istediğini de yaptırdı. Masa başında oturur, içer ve konuşurdu. Subaylarını ilgi çekici tartışmalara teşvik eder ve bu çeşit konuşmalarda kendini göstermekten hoşlanırdı. Bir gün, karargâha yeni gelmiş olan bir telsizciye, İstanbul'da neler olup bittiğini sormuştu. Adam, 'Çok üzücü şeyler, efendim,' diye anlatmaya başladı. 'Eski görenekler hep unutuluyor. Kadınlarımız önüne gelen yerde peçelerini açmaya başlıyorlar.'

    Mustafa Kemal, meydan okurcasına, bu gibi şeylerin burada, Doğu illerinde de olması gerektiğini ileri sürdü. Hemen, 'Zabitan Mahfeli'nde bir danslı toplantı düzenledi ve dolaylardaki birkaç Ermeni hanımını da, Türk subaylarına dansta eşlik etsinler diye çağırdı.

    Ancak, çarpışmaların durmuş olduğu şu sırada, Mustafa Kemal'i, kitap okuyup dans etmek dışında uğraştıran şeyler de vardı. Altı yıl önce'Selanik'te kendisini öldürmekle görevlendirilmiş, ama sonradan onun en sadık yandaşı kesilmiş olan komitacı Yakup Cemil, İstanbul'da tutuklanmıştı Suçu, hükümeti devirip baştakileri öldürmeyi tasarlamaktı. Yakup Cemil, savaşın daha şimdiden kaybedildiğini ve ülkenin artık ayakta duracak hali kalmadığını ileri sürüyordu. Yeni bir hükümet kurulmalı ve Mustafa Kemal Harbiye Nazırı olmalıydı. Aynı zamanda Enver'in yerine başkomutan vekilliğini üzerine alarak ayrı bir barış için görüşmelere başlamalıydı. Yakup Cemil, Mustafa Kemal'in bu düşünceleri desteklediğini biliyordu.

    Yakup Cemil'in yargılanması sırasında, üstü kapalı şekilde, bu işe Mustafa Kemal'in de karışmış olduğu söylendi. Söylentilere bakılırsa, Diyarbakır'dan öteki ordu komutanlarına birer telgraf göndererek savaşın yönetilişini ve hükümetin kararsızlığını yermiş ve alınacak önlemleri görüşmek üzere bir toplantı yapılmasını öne sürmüştü. Bunları. Enver'e, Mustafa Kemal'in düşmanı olan bir paşa anlatmıştı. Ondan sonra şifreli yazışmaları gizlice incelenmeye başlandı. Yakup Cemil ölüm cezasına çarptırıldı, suç ortakları da hapsedildi. Mustafa Kemal sonradan, Rauf la konuşurken, komutanlara telgraf çektiği söylentisini yalanladı ve bunu bir düşmanın kişisel garazı olarak niteledi. Komploya gelince, darbe başarıya ulaşıp da kendisine Enver'in yerine geçmesi teklif edilmiş olsaydı, bunu kabul edebileceğini saklamadı. Ancak o zaman ilk işi, şu Yakup Cemil denilen adamı asmak olurdu.

    Bu arada ne Mustafa Kemal, ne de İsmet, dağılmakta olan Rus cephesinde fazla kalmadılar. Başka yerlerde, özellikle güneydeki Suriye cephesinde, yapılması gereken daha acele işler vardı. Önce İsmet Bey, kolordu komutanlığı ile Suriye'ye gönderildi. Biraz sonra da Mustafa Kemal, başta hâlâ İkinci Ordu'nun, arkadan da Halep'te kurulmakta olan önemli Yedinci Ordu'nun komutanı olarak onu izledi.


    İngiliz ordusu hem Suriye'de, hem de Mezopotamya'da baskısını artırmıştı. 1917 yılının Martında Almanlar, bu cephelerdeki askerleri serbest bırakabilmek için, Enver Paşa'yı Medine'deki kolordu garnizonunu geri çekmeye razı ettiler. Medine şimdi, savunulması güç olan uzun Hicaz demiryolunun ucunda, çevresi düşmanla kuşatılmış bir yer durumuna gelmişti. Kutsal Mekke şehri, Emir Faysal'ın ayaklanması sonucunda zaten Arapların eline geçmiş bulunuyordu. İngilizler şimdi Albay Lawrence ve başka subaylar eliyle Faysal'a yardım ediyorlardı.

    Enver Paşa, Medine'nin boşaltılmasını sağlayacak olan kuvvete komutan olarak Mustafa Kemal'i seçti. Medine Müslümanlar için Mekke'den sonra ikinci kutsal şehir olduğuna göre bu boşaltma işini üzerine alan subay, milletçe lânetlenmeyi de göze almalıydı. Üstelik, bu iş askerlik açısından da çok tehlikeliydi ve Arap baskısı karşısında bütün Türk kuvvetinin esir ya da yok edilmesiyle sonuçlanabilirdi. Mustafa Kemal bu görevi kesinlikle reddetti. Zaten garnizonun dinine bağlı komutanı Fahri de şehri bırakmaya razı olmuyordu. Böylece Enver'in planından vazgeçildi. Yoksa, Mustafa Kemal'in Lawrence'e esir düşmesi bile akla gelebilirdi. Medine şimdilik Türklerin elinde kalmıştı. Lavvrence'in deyişiyle Türkler, 'siperlerde oturuyor ve artık besleme gücünde olmadıkları hayvanları kesip yiyerek, kendi hareket imkânlarını ortadan kaldırıyorlardı.'(3)

    Bu sırada Medine'yi ikinci plana atan daha büyük bir felâketle karşılaşıldı. İngilizlerle Hintliler Bağdat'ı ele geçirmişlerdi. Bağdat'ın kaybı ülkede geniş üzüntü ve öfke yarattı ve ilk olarak halk arasında, Enver Paşa'ya karşı belirli bir hoşnutsuzluk başgösterdi. Enver, Bağdat'ı geri almak için hemen harekete geçti. Bulduğu çare her zamanki gösterişli stratejik tasarılardan biriydi ve bu sefer, hemen hemen yalnız Almanlar tarafından yürütülecekti. Saldırı için 'Yıldırım Orduları Grubu' diye adlandırılan bir kuvvet kuruldu.(4) Bu ordunun amacı, en aşağısından gösterişli bir yürüyüşle çölü yarıp geçerek Bağdat'ı İngilizler'in elinden almaktı. Bağdat'ın ötesinde de İran ve Hindistan uzanmaktaydı ki, bu da, Alman İmparatorluğunun ancak doğuda büyük topraklar ele geçirmekle kurtulabileceğine inanmaya başlayan von Ludendorff a pek çekici geliyordu.

    Almanlar, Türk ordusuna sadece eğitmenlik ve danışmanlık ettikleri iddiasını artık bırakmak zorundaydılar. Bu seferki grup, kurmay heyetiyle komutanı Alman olan, tam bir Alman ordusuydu. Komutanı General von Falkenhayn'dı. Önceleri Alman Genelkurmayın başkanı olan von Falkenhayn, bir yıl önce Verdün'ü düşüremediği için bu görevden alınmış ve yerine von Hindenburg getirilmişti. Bu yüzden von Falkenhayn şimdi parlak bir Doğu seferiyle itibarını yeniden kazanmak isteğindeydi. Yıldırım Orduları Grubu'nun çekirdeği, Türklerin Yedinci Ordusuydu ve bunun komutanı da, başkası yokmuş gibi, Mustafa Kemal'e verildi. Yaver bu atanmayı bildiren telgrafı getirdiği zaman Mustafa Kemal uykudaydı. Yatağında doğrularak telgrafı okudu ve sonra yaverinin sorusuna karşılık: 'Evet' dedi, 'Elbette kabul ediyorum; ama sizin düşündüğünüz sebeplerden değil, sadece bu Alman generalinin Bağdat'a karşı kanlı bir saldırıya girişmesini önlemek için.'

    Mustafa Kemal, Bağdat'ın geri alınmasının, düşman eline geçmesi nasıl önlenememişse, aynı nedenlerden dolayı mümkün olmadığını biliyordu, çöldeki ulaştırma sisteminin kötülüğü, demiryolundaki kesintiler, trenler için yakıt bulunamaması, Fırat nehri üzerinde taşıt olmayışı.(5) Von Falkenhayn'ın ne ülkenin iklim ve koşulları, ne de halkı hakkında bilgisi vardı. Buraları daha iyi bilen yurttaşlarına, yani Alman askeri heyetindeki subaylara da akıl danışmıyordu. Zorbalık taslayan, inatçı, patavatsız bir adamdı ve çok geçmeden çevresinde herkesi aleyhine döndürmüştü. Yalnız Enver Paşa, bunların dışındaydı.

    Alman Mareşali her nedense, bütün Türklerin satın alınabileceğini sanıyordu. Mustafa Kemal'e de rüşvet teklif etmek akılsızlığını gösterdi. Subaylarından biriyle ona hediye olarak 'zarif küçük kutular' yolladı. Kutular açılınca içinden altın çıktı. Bu komik mizansenle için için alay eden Mustafa Kemal, altınların ordu giderlerine karşılık gönderildiğini sanmış gibi davrandı ve ordu mutemetliğine yatırılmasını söyledi. Alman subayı, sıkıla sıkıla amacının bu olmadığını anlattı. O zaman Mustafa Kemal ona parayı saydırttı, karşılığında bir de makbuz yazdı. Subay bunu istemeye istemeye aldı. Mustafa Kemal de altınları yine makbuz karşılığında veznedara teslim etti.

    Mustafa Kemal daha baştan beri von Falkenhayn'ı açık açık eleştirmekteydi. Sert ve alaycı bakışlarını Mareşal'e dikerek, Alman subaylarının gözü önünde onun planlarını yererdi. Suriye'de tıpkı bir kral debdebesiyle hüküm süren ve son zamanlara kadar sözü kanun yerine geçen Cemal Paşa da Mustafa Kemal'i destekliyordu. Filistin cephesi komutanı olarak Cemal de tıpkı onun gösterdiği nedenlerden dolayı Bağdat projesine şiddetle karşıydı. Eldeki kuvvetleri Halep'le Şam arasında toplamak ve duruma göre, nereye gerekirse oraya göndermek istiyordu. Enver Paşa, Halep'te Mustafa Kemal'in de katıldığı bir ordu komutanları toplantısında buna cevap olarak sadece seferin kararlaştırılmış ve eldeki en iyi Alman generalinin başa getirilmiş olduğunu söyledi. 'Rica ederim' diye ekledi, 'beni fikrimden caydırmaya çalışarak zaman kaybetmeyin.'

    Neyse ki, Mareşal, önemli kurmay subaylarından biri olan Binbaşı Franz von Papen'in yerinde öğütleri sayesinde, fikrini değiştirmeye başlamıştı. Filistin cephesinde von Papen'le yaptığı bir gezi sırasında tehlikeyi: gördü. İngilizler hücuma kalkarlarsa Türk mevzilerini yarıp Filistin ve Suriye'ye geçerek Bağdat'la bütün ulaştırma yollarını kesebilirdi. Böylece von Falkenhayn, ün peşinde koşmak yerine ihtiyatlı davranmayı daha uygun gördü ve Bağdat saldırısını şimdilik ertelemeye karar verdi.

    Boyuna itibarını korumak sevdasında olan Enver Paşa da yine o eski hülyasına dönmüştü: İngilizleri Mısır'dan kovmak! Sina çölü üzerinden bir saldırıya girişilirse İngilizleri, karşı saldırıya geçmelerine fırsat vermeden, ta Süveyş kanalına kadar sürmek mümkün olabilirdi. Cemal Paşa'nın şiddetli karşı koymalarına rağmen plan kabul edildi. Zaten şimdi Cemal her konuda von Falkenhayn'a kendinden üstün yetkiler verildiğini görmekteydi. Enver'in yeni planına Mustafa Kemal de şiddetle itiraz ediyordu. Von Papen ona ordusuyla birlikte Nablus'a giderken rastladı ve alınacak önlemler konusunda von Falkenhayn'la anlaşamadığını ve müthiş bir öfke içinde olduğunu' gördü. Bu, 'son derece üzücü' bir durumdu.(6)

    Mustafa Kemal, o sırada zaten görevinden istifa etmeye niyetlenmişti. Bundan önce, Osmanlı İmparatorluğunun 1917 yılının Eylül ayındaki durumunu nasıl gördüğünü, Talât ve Enver Paşa'lara gönderdiği uzun ve ayrıntılı bir raporda belirtti. Raporun kaleme alınmasında, İsmet Bey de kendisine yardım etmişti. İsmet Bey, İstanbul'a uğradıktan sonra, yeni bir ordu grubunun başına geçmek üzere Haleb'e gelmiş bulunuyordu. Keşiş dağının (7) şifalı sırtlarında bir haftalık, gecikmiş bir balayı geçirmek onu hüsbütün zindeleştirmiş gibiydi. Mustafa Kemal raporunun başında, Türk halkının savaştan bıkıp usanmış olduğunu ileri sürüyordu:

Şimdiki Türk hükümetiyle arasında hiçbir bağ kalmamıştır. Zaten 'milletimiz', hemen hemen sadece kadınlardan, çocuklardan ve sakatlardan ibaret. Herkesin gözünde de hükümet kendilerini ısrarla açlığa ve ölüme süren bir kuvvettir. Devlet teşkilâtı otoriteden yoksundur, idare anarşi içindedir. Atılan her adım halkın hükümete karşı duyduğu derin nefreti artırmaktadır. Bütün memurlar rüşvet almakta, görevlerini kötüye kullanmakta, her türlü yolsuzluğu yapmaktadırlar. Adalet mekanizması işlemez hale gelmiştir. Emniyet kuvvetleri çalışamıyor. Ekonomik hayat korkunç bir hızla çökmektedir. Ne halk, ne de devlet memurları geleceğe güvenebilmektedir. Hayatta kalabilme çabası yüzünden, en iyi ve en dürüst kişiler bile, her türlü kutsal duyguyu unutuyorlar. Savaş daha uzun sürerse, hükümet ve hanedanın çökmeye yüz tutmuş olan yapısı birdenbire paramparça olabilir.

    Bundan sonra Mustafa Kemal, Türk ordusunun zayıf durumunu ayrıntılarıyla açıklıyordu. Birliklerin çoğu gereken kuvvetlerinin beşte birine inmişti. Yedinci Ordu'nun İstanbul'dan gönderilmiş olan bir tümeni, yarısı ayakta bile duramayacak kadar zayıf erlerden kuruluydu. En iyi örgütlenmiş tümenler bile, erlerin kaçması ya da hastalanması yüzünden, daha cepheye varmadan yarı yarıya azalıyordu.

    Mustafa Kemal bu durumu düzeltmek için gerekli askeri stratejiyi şöyle anlatıyordu:

Bu topyekûn bir savunma stratejisi olmalı ve askerlerin hayatını mümkün olduğu kadar ölümden korumayı öngörmelidir. Yabancı devletlerin çıkarları için tek bir er bile vermemeliyiz. Türkiye'nin hizmetinde hiçbir Alman çalışmamalıdır. Türk ordusunun elde kalanı da bir von Falkenhayn'ın kişisel hırsları yüzünden çılgınca tehlikeye atılmamalıdır. Almanların, bu savaşı, Türkiye'yi el altında bir sömürge durumuna düşürünceye kadar, uzatmalarına fırsat verilmemelidir.

    Mustafa Kemal, komutanın yeniden Cemal Paşa'ya verilmesini istiyordu. Avrupa'daki bütün Türk kuvvetleri geri alınmalı ve İngilizlerin hazırladıkları saldırıya karşı Suriye'yi savunmalıydı. Sonra bütün cephe bir 'Müslüman Osmanlı komutanının' emrine verilmeli ve von Falkenhayn, kullanılması kaçınılmazsa, onun emrinde çalışmalıydı. Kendisi de, rütbe kaybını bile göze alarak, kurulacak böyle bir komuta sistemi içinde görev almaya hazırdı. Bu dedikleri kabul edilmediği takdirde Yedinci Ordu komutanlığından affını rica ediyordu.

    Enver ve von Falkenhayn. Kemal'i düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştılar. Ama o, caymadı. Enver de istifayı kabul etmekten başka çare bulamadı. Bu onun için, can sıkıcı bir durumdu. Çünkü Mustafa KemaPin dilini tutmayacağı belli bir şeydi; bu yüzden İstanbul'da durumu karıştırabilirdi. Von Falkenhayn disiplin cezasından söz ediyordu. Görünüşü kurtarmak için Mustafa Kemal'i yine Diyarbakır'daki İkinci Ordu komutanlığına tayin ettiler, ama o bunu kabul etmedi. Genelkurmay sonunda, uzlaşma yolu olarak ona bir aylık izin verdi.

    Mustafa Kemal, bu mücadeleyi Cemal adına vermiş ve kaybetmiş olduğu için, onun da istifa etmesi gerektiğine inanıyordu. Cemal istifayı düşündüğünü, yalnız yakında Şam'a gelecek olan Enver'i beklemeyi tercih ettiğini söyledi. Ancak Enver geldiği zaman, hem onun, hem de kendi maiyetindeki memurların yalvarmalarına dayanamayarak, görevinde kalmaya karar verdi. Mustafa Kemal, görevinden ayrılmadan önce, Alman Mareşalinin ona rüşvet niyetine göndermiş olduğu altın kutularını hatırladı. Bu kutuları bir makbuz karşılığında kendi yerine gelen komutana teslim etti. Sonra bu makbuzun Falkenhayn'a ilk verilmiş olduğu makbuzla değiştirilmesini istedi. Yaverlerinden ikisini bir mesajla Falkenhayn'a gönderdi: 'Paranız buraya yatırılmıştır, ama Mustafa Kemal'in bu paradan çok daha değerli olan imzası sizde kalamaz.' Von Falkenhayn önce böyle bir paradan haberi olmadığını ve makbuzun dosyalarında bulunmadığını söyledi. Ancak, Mustafa Kemal işin aslını ortaya çıkaracağına dair üstü örtülü tehditlerde bulunarak ısrar edince, makbuzu geri verdi.

    Mustafa Kemal şimdi İstanbul'a dönmek için tren parası bile olmadığını görmüştü. Yaverine, kendi malı olan bir düzine atı satmasını söyledi. Ordu el koyar korkusuyla atları kimse almak istemiyordu. En sonra, atların cins olduklarını bilen Cemal Paşa bunları satın aldı. Mustafa Kemal de İstanbul trenine binebildi. Yine de, kendisiyle birlikte istifa etmediği için Cemal'e kırgındı. Onları sonunda barıştıran Rauf oldu. Cemal'in İstanbul'a bir gelişi sırasında ikisini de Pera Palas'ta yemeğe çağırdı. Cemal'in bir başka hareketi, Mustafa Kemal'i daha da yumuşatmaya yaradı. Cemal ona gönderdiği bir haberle atları aldığı fiyatın iki katına satmış olduğunu söylüyor ve aradaki farkı nereye yatırabileceğini soruyordu. Oysa, atları kesin olarak satın aldığı için böyle bir fiyat farkı ödemek zorunda değildi. Mustafa Kemal bu jest karşısında memnunluğunu gizlemedi. İstanbul'daki şu işsiz ve gözden düşmüş durumunda, bu para çok işine yarayacaktı.

    Bir süredir yapmak istediği gibi, annesinin evinden ayrıldı ve daha serbest olabileceği Pera Palas oteline taşındı. Yapılması gereken işlere ait ateşli inançlar içinde, sabırsızlıktan yerinde duramıyordu. Ne pahasına olursa olsun, ülkenin nüfuzlu insanlarını savaşın kaybedilmiş olduğuna ve ayrı bir barışla sona erdirilmesi gerektiğine inandırmak zorundaydı. Muhalefetin liderlerinden olan Fethi ve daha birkaç dostu onun bu görüşünü destekliyorlardı. Bu dostlardan biri de Rauf tu. Rauf, Mustafa Kemal'e göz kulak oluyor ve başını derde sokabilecek siyasi entrikalardan uzak tutmaya çalışıyordu. Mustafa KemaPe durmadan ihtiyatlı, sabırlı ve soğukkanlı davranması için kardeşçe öğütler veriyordu.

    Bu genel hoşnutsuzluk ortamı, entrika için gerçekten uygundu. Mustafa Kemal'le Fethi yüksek görevdekiler arasında kendileri gibi savaşa son vermek isteyen kimseler buldular. Hattâ Harbiye Nazırlığındaki bir dostu Mustafa Kemal'in ağzını arayarak barış yapmak için yeni bir askeri kabine kurulacak olursa burada görev alıp almayacağını sordu ve Enver Paşa'nın böyle bir hareketi engelleyip bastırmak amacıyla, iş arkadaşlarına bildirmeden gizli bir silahlı kuvvet toplamış olduğunu da haber verdi. Mustafa Kemal'le Fethi, bu haberi gizlice Talât'a bildirdiler. Olayların gidişinden zaten memnun olmayan Talât, Enver'e böyle bir kuvvetin varlığını zorla itiraf etti. Ama, Enver bu kuvvetin Talât'ın içinde görev aldığı herhangi bir kabineye karşı kullanılmayacağı konusunda teminat verdi.

    Bu arada Enver, Mustafa Kemal'den hâlâ kuşkulanıyordu. Bu kuşkuyu yatıştırmak için, Rauf Bey yine arabuluculuk yaparak, ikisini Pera Palas'ta bir öğle yemeğinde buluşturdu. Mustafa Kemal, yemek süresince gayet iyi davranmıştı. Bunu, yemekten sonra Rauf Bey'le konuşurken, Enver de itiraf etti. Sadece, onun yedi yıl önceki itirazını bilinçaltı bir alayla tekrarlayarak: 'Ancak orduya siyaset karıştırmasına izin vermeyeceğim!' diye ekledi. Bir gün Mustafa Kemal'i çağırdı ve onu kendi kazdığı kuyuya düşürmek istercesine, ordudan çekilip Meclis'e girmeye davet etti. O da milletvekili olmak istemediğini, ordudan çekilmeye de niyeti olmadığını söyledi. O dönemde milletvekillerinin sadece bir memur, ordununsa tek iktidar kaynağı olduğunu çok iyi biliyordu.

    Bu arada Suriye'deki olaylar da çok geçmeden onun belli başlı iddiasını haklı çıkarmaya başlamıştı. Önceden tahmin etmiş olduğu gibi, meşhur 'Yıldırım' harekâtı sadece lâfta kalmıştı. Mustafa Kemal buna içinden sevindi. Daha Türkler harekete geçmeden Allenby'nin kuvvetleri Sina cephesine saldırmışlardı. Von Falkenhayn, saldırıya geçmek şöyle dursun, bu saldırıyı önleyecek kadar bile hazırlıklı değildi. Kıyıdaki Gazze cephesine yöneltileceğini tahmin ettikleri saldırı, içerdeki Birüşşeba cephesine yapıldı ve savunma hattı az zamanda yarıldı. Türkler, İngilizlerin bir hilesine aldanmışlardı. Sözde 'keşifle görevli bir İngiliz kurmay subay, Türk nöbetçisinin kovalamasından kaçarken evrak torbasını düşürmüştü. İçindeki kâğıtlarda, Birüşşeba'ya yapılan saldırı hazırlıklan bir aldatmacadan başka bir şey değilmiş gibi gösteriliyordu. Gayet şiddetli bir topçu bombardımanıyla geri püskürtülen Türkler, yedek kuvvetlerini zamanında getirip ikinci bir savunma hattı kurmayı başaramadılar.

    Lloyd George, Allenby'den, İngilizlere Noel hediyesi olarak, Kudüs'ü almasını istemiş, o da almıştı. Allenby, böylece Türklerin maneviyatına son bir acı darbe indirmiş oldu. Mekke ve Bağdat'tan sonra Kudüs, düşman eline düşen üçüncü kutsal şehirdi. 1917 yılı Osmanlı İmparatorluğu için bir felâket yılı olmuştu.

1 Nazım da Cavit gibi 1926'da Ankara'daki suikast duruşmalarından sonra asıldı.
2 Yeni bir oyun olan briçi, subaylara İzzet Paşa öğretmişti. Ama, İsmet Beyi asıl avutan, İngiliz subaylarından kalma bir yığın gramafon plâğıydı. Bunlar ona, ömrünce sürecek bir klasik müzik sevgisi aşıladı.
3 Seven Pillars of Wisdom kitabından, Fahri, Muhammed'in mezarını savunmayı, mütarekeden sonraya kadar inatla sürdürdü. Sonunda İstanbul'dan üst üste gelen emirler ve kendi kurmay subaylarının yaptığı bir toplantı karşısında istemeye islemeye şehri teslim etti. Bu yüzden bütün Müslüman Türklere kendini sevdirmiş oldu. Bununla birlikte, türbeyi gölgeleyen palmiyeleri kestirmiş olduğu için ona kızanlar da yok değildi.
4 Bu, Napolyon'un Mısır seferine Türklerin vermiş oldukları addı.
5 Trenleri işletmek için yakıt olarak pamuk tohumu, zeytin dalı, asma kütüğü, meyan kökü, hattâ deve tezeği kullanılıyordu.
6 Franz von Papen'in Hatıralarından.
7 Uludağ.



12.Bir Türk Zaferi   |   14.Bir Almanya Ziyareti