ON İKİNCİ BOLUM



Bir Türk Zaferi

SEFERİN başından beri ikinci kez olarak Mustafa Kemal'in görüşü doğru, üstlerininki ise yanlış çıktı, 6 Ağustosta düşman, tam Esat Paşa'ya söylemiş olduğu çizgi üzerinde saldırıya geçti. Gerçekten de bu sefer Britanyalıların niyeti, saldırının ağırlığını, Seddülbahir'den Arıburnu cephesine kaydırmaktı. Anzakların tuttuğu köprübaşına, gizlice 25.000 asker daha çıkardılar. Sarıbayır'a önden saldırmayı tasarlıyorlardı. Bir kol tam Sazlıdere çukurundan Conkbayırı batısına doğru ilerleyecek, ikinci bir kol daha kuzeyden dolambaçlı bir rotayla vadi ve sırtları aşarak Kocaçimen'e ve Conkbayırı'yla Kocaçimen'in arkasındaki tepelere çıkacaktı. Bu çifte ilerleyişi desteklemek için Suvla Körfezi'ne yeniden, çoğu Kitchener'in 'Yeni Ordu'suna bağlı 20.000 askerin çıkarılması öngörülmüştü. Bunlar da Anafarta'nın kuzey sırtına tırmanacaklar ve böylece Anzaklar'ın da katıldığı bir kuşatma hareketiyle boğaza doğru ilerleyerek yarımadayı ikiye bölecek; Türk ordusunun büyük kısmını üst yanından ayırmış olacaklardı.

    Daha ilk baraj ateşinin gümbürtüsü, sırtları sarsmaya başladığı anda Mustafa Kemal, saldırının önceden tahmin ettiği gibi, tam merkezde gelişmesini bekliyordu. Oysa Liman von Sanders, saldırının ya tam sağ kanada ya da hemen sol kanada, Bolayır'a karşı yapılacağını sanmış ve bu kesimlerdeki birliklere tetikte bulunmaları için emir vermişti. Düşmanın Sarıbayır'ın güney sırtlarına da saldırabileceğini düşünüyordu. Gerçekten de o akşam Anzaklar, Sarıbayır'ın güney sırtlarında bir oyalama hareketine giriştiler ve Esat Paşa'nın yedek kuvvetlerinin önemli kısmını ortaya çektiler. Böylelikle, Mustafa Kemal'in bile tahmin etmemiş olduğu bir saatte, geceleyin başlayacak olan saldırı için meydan boş kalmış oldu. Bu saldırıda tepelerin gün doğmadan önce ele geçirilmesi tasarlanmıştı.

    Saldırıya, karanlık bastıktan sonra, birkaç gün önceden prova etmiş oldukları başarılı bir hileyle, Türk siperlerinin denizden bombardımanıyla giriştiler. Yine gecenin tam o saatinde mermiler yağmaya ve projektörler sırtları taramaya başlamıştı. Türkler de aynı saatte, bir önceki gibi siperlerini bırakıp başka yerde mevzi almışlardı. Bu sefer düşman ışıktan yararlanarak onların izinden gitti ve böylelikle Türklerin ilk mevzileri ele geçmiş oldu. Çarpışma, Sazlıdere boyunca devam etti. Türkler, Mustafa Kemal'in uyarmalarına rağmen elverişli bir savunma durumuna geçirilmemiş olan bu yerden çekilmek zorunda kaldılar. Türk ileri karakollarından çoğu sadece örtücü kuvvetler tarafından savunulmaktaydı. Tepelere yapılacak olan ana saldırı için yol açık bırakılmıştı. Durum, Anzaklar için çok umutlu görünüyordu.

    Mustafa Kemal'in tümeni, sürekli ateş altında olmakla beraber, başta çarpışmaya doğrudan doğruya katılmadı. Çünkü düşmanın Sazlıdere çukurunun kuzeyindeki tepelere doğru izlediği asıl çatallı yol, zirveler de içinde olarak, yandaki birliklerin Zırhlı Tepesi diye adlandırmış oldukları bir tepedeki gözetleme yerinden, çarpışmanın yapıldığı kesimle telefonlaşıyordu. Sadece tam sağındaki Conkbayırı'ndan, daha kuzeydeki Ağıldere tarafından da sürekli olarak piyade ateşinin gürültüsünü duyuyordu. Ergeç, belki de sabaha doğru, kendi cephesine de bir saldırı bekliyordu. Bunun için, sık sık kısa emirler çıkararak birliklerinin tetikte bulunmasını sağladı. Sabaha karşı 3.30'da şu talimatı verdi:

Düşmanın sabahleyin bizim cephemize saldırıda bulunması muhtemeldir. Aramızdaki mesafe çok azdır. Herhangi bir anî saldırıyı geri püskürtebilmek için, askerimizin uyanık ve silah kullanmaya hazır bulunması gereklidir. Subaylara, askerlerini uyanık tutmalarını ve nazik tabiye durumunun gerektirdiği şekilde, her an hazırlıklı bulundurmalarını bildiririm.

    Saldırı, bir saat sonra, şafağın İlk ışığıyla birlikte başladı. Bu saldırı, Conkbayırı'nın alınmasıyla aynı zamana rastlamak ve işgal kuvvetlerinin sağ kanadını, Mustafa Kemal'in tümeninden gelecek yan ateşine karşı korumak amacıyla tasarlanmıştı. Zirveden inen bir kol, Zırhlı Tepe'ye yüklenecek, bir başka kol da aşağıdan yukarıya akın edecekti.

    Ancak, gece iyi başlayan düşman saldırısı çok geçmeden güçlükle karşılaştı. Anzakları yenen karanlık olmuştu. Birinci kolun bir bölüğü öncülerin yanlışlığına kurban olarak yolunu kaybetti ve boşuna bir sürü iniş çıkıştan sonra, kendini yine başladığı yerde buldu. İkinci bölük bir sırta kadar tırmandıysa da, öbürleri olmadan daha ileri gidemedi. Kuzeydeki Ağıldere çukuruna sapmış olan ikinci kolun sonu ise, daha da kötü oldu. Karanlıkta yollarını kaybeden askerler, uzun zaman nereye gittiklerini bilmeden yürüdükten sonra, yorgun ve perişan bir halde sırtlara yayılıp kalmışlardı. Müttefikler Sarıbayır'ı şafaktan önce, doğru dürüst savunulmadığı bir sırada ve ani bir baskının şaşkınlığından yararlanarak ele geçirmek fırsatını kaçırmışlardı.

    Buna karşın, aşağıdaki kuvvetler, artık yukarıdan desteklenmek imkânı kalmadığını ve Mustafa Kemal'in savunma mevzilerinin Türklerin en kuvvetli hattı olduğunu bile bile, saldırıya geçtiler. Bu da felâketle sonuçlandı. Yürekli, ama tecrübesiz olan Avustralyalılar, Mustafa Kemal'in uyanık ve hazırlıklı erlerinin üzerine, intihar edercesine dalga dalga atılarak, eriyip gittiler.

    Bu sırada İngilizlerin 'Yeni Ordu'sunun askerleri kuzeyde, Suvla Körfezi kıyılarına çıkarma yapmaktaydılar. Karşılarındaki Türk kuvveti Binbaşı Willmer'in komutasında, hafif silahlı üç taburdan ibaret olduğu için fazla direnmeyle karşılaşmadılar. Buna rağmen ilerlemekten çekinir gibi bir halleri vardı. Liman von Sanders ise asıl saldırının burada, merkezde olduğunu en sonunda anlamıştı. Bolayır'dan, Asya yakasından ve yardımcı İngiliz saldırısının çökmüş olduğu Helles Burnu'ndan, Suvla'ya ve Anzak koyuna takviye istedi. Ama bunların gelmesi için geçecek yirmi dört saatlik süre boyunca Türklerin ve Sarıbayır'ın durumu çok tehlikeliydi.

    Mustafa Kemal tehlikeyi olduğu gibi görüyordu. Bu kadar az direnişle karşılaşan bir düşman kuvveti, kuzeydoğudan gelerek kendi tümenini kuşatabilir ve bu da Türklerin bütün Arıburnu cephesinden çekilmesine yol açabilirdi. Mustafa Kemal kuşku içerisinde, gözlerini kendi komutasında olmayan Conkbayırı'ndan ayıramıyordu. Sabahın erken saatlerinde kendi tümeninin giriştiği çarpışmayı kazandıktan sonra tümen yedek birliğini Conkbayırı aşağısındaki çıkıntıya ileri karakol olarak gönderdi. Az sonra Albay Kannengiesser de güneyden iki alay askerle gelerek zirveyi tuttu ve sabahleyin, üç ay siper içinde kalmaktan yorgun düşmüş Anzakların sağdan giriştiği saldırıya karşı, göğsünden ağır yaralanmak pahasına burasını elinden bırakmamayı başardı.

    Ertesi gün şafakla birlikte Anzaklar, Mustafa Kemal'in 'tarif edilemeyecek vahşette' diye nitelendirdiği yeni bir saldırıya giriştiler. Bir gün önceki gibi ağır kayıplar vereceklerini sanıyorlardı ama, korkuyla çıktıkları tepenin ardından hiç ateş gelmeyince şaşırdılar. Zirveye vardıkları zaman sadece bir Türk makinelisinin başında uyuyakalmış bir avuç asker buldular.

    Piyade erleri, anlaşılmaz bir nedenden ötürü doruktan çekilmişti. Conkbayırı böylece ele geçirilmiş oldu.

    Ama, Anzaklar da tehlikeli bir durumda kalmışlardı. Gün doğar doğmaz, iki yandan birden şiddetli bir yaylım ateşine tutuldular. Ateş, sağda Mustafa Kemal'in Zırhlı Tepesi'ndeki mevziinden ve solda, saldırının püskürtülmüş olduğu tepelerden geliyordu. Toprak çok sert olduğu için doğru dürüst siper kazmalarına imkân yoktu. Askerlerin çoğu öldü. Yine de, sağ kalanlar, komutanlarının yürekliliği yüzünden tepeyi tutabilmişlerdi. Karanlık basınca takviye birlikleri yetişti. Böylece ertesi sabaha kadar biraz dinlendiler.

    Türklerin kendileri kadar tehlikeli bir durumda olduğunu nereden bileceklerdi? Mustafa Kemal için bu, sinir, kuşku ve çaresizlik içinde geçen bir gün olmuştu. Sağında Türk savunma hatlarının kaosa yaklaşan bir karışıklık içinde bulunduğunu daha sabahın erken saatlerinde anlamıştı. Karargâha gelen haberler ortada bellibaşlı bir komuta bulunmadığını apaçık beli ediyordu. Örneğin, bir subaydan şöyle bir mesaj alınmıştı:

Conkbayırı'na hücum edilmesi için emir geldi. Bu emri kime ileteceğim? Tabur komutanlarını arıyorum, ama bulamıyorum. Her şey karmakarışık Durum ciddi. Hiç olmazsa araziyi bilen bir komutan tayin edilse. Ne rapor, ne de bilgi alabiliyoruz. Ne yapacağımı şaşırmış haldeyim.

Bütün birlikler birbirine karışmış durumda. Ortada bir tek subay yok. Olduğum yerdeki eski alay komutanı vurulmuş. Ne olup bittiğine dair bir bilgi veren olmadı. Subayların hepsi ya ölmüş ya da yaralanmış. Bulunduğum yerin adını bile bilmiyorum. Gözcü yerinden hiçbir şey göremiyorum. Milletimizin selâmeti adına, bölgeyi yakından tanıyan bir subayın atanmasını dilerim.


    Şaşkına dönmüş olan bir başka subay da şunu bildiriyordu: 'Şafakla beraber birtakım askerlerin Şahinsırt'tan Conkbayırı'na doğru çekildikleri görüldü. Şimdi Conkbayırı'nda siper kazıyorlar. Ancak bu askerlerin düşman mı, yoksa bizimkiler mi olduğu bilinmiyor.'

    Mustafa Kemal bunların düşman askeri olduğunu tahmin ederek, keşif için tümen emir subayı ile yaverini oraya gönderdi. Yaver vurulup öldü. Bu sefer tümen kurmay başkanını gönderdi. Onun raporu kendi gözlemlerine uyuyordu. Bu arada Nuri adında bir alay komutanı (ki sonradan Mustafa Kemal'in yaveri olacaktır) grup karargâhından telefon açtı. Dediğine göre, grup komutanı ona Conkbayırı'na yürüyüp oradaki düşmana saldırmasını emretmişti. Nuri, Conkbayırı'ndaki birlikler ve komuta hakkında bilgi istemiş, ama çok sinirli görünen komutanla kurmay başkanı bu bilgiyi vermekten çekinmişlerdi, ya da bilgi verecek durumda değillerdi. Şimdi Nuri, Mustafa Kemal'e, 'Lütfen durum hakkında beni aydınlatınız,' diye yalvarıyordu. 'Ortalıkta komutan diye bir şey yok!'

    Mustafa Kemal, ona hemen Conkbayırı'na yürümesini emretti ve 'Komutanı olaylar tayin edecektir,' diye ekledi.

    Aslında tepeyi tutmakta olan tümenin iki komutanı birbiri ardına vurulmuş ve yerlerine hemen başkaları geçirilmişti. Şimdiki komutan, İstanbul'dan yeni gelmiş olan bir yarbaydı ve cephe harekâtından çok, cephe gerisindeki demiryolu ulaşımını yönetmekte tecrübesi vardı. Üstelik kendinden daha yüksek rütbedeki kurmaylara emir vermek gibi hatır kırıcı bir durumda bulunuyordu. Tehlikeyi önlemek için düşünebildiği tek çare, eline geçen bütün askerleri, plana filân bakmaksızın Conkbayırı'na yollamaktan ibaretti. Mustafa Kemal, grup komutanlığına telefon ederek bu durumu eleştirdi ve hemen önlem alınmasını istedi. Ama 'Elimizden geleni yapıyoruz'dan başka cevap alamadı. Bu telefon konuşmasından ve okuduğu emirlerden şu sonucu çıkardı: Grup komutanlığındaki kurmaylar ne yapacaklarını şaşırmışlar ve sorumluluğu birbirlerinin üstüne atmaya başlamışlardı. Bu durum üzerine o akşam hatıra defterine, 'Sorumluluk yükü ölümden de ağır,' diye yazdı.

    Çok geçmeden, durum daha da gerginleşti. Anafartalar Grubu Komutanı Albay Fevzi Bey, Von Sanders'in istediği takviye tümenleriyle birlikte Bolayır'den gelmişti. Mustafa Kemal ona hemen bir mesaj göndererek, kendisinden milletin selâmeti adına, Conkbayırı'ndaki nazik duruma Von Sanders'in dikkatini çekmesini istedi. Az sonra kurmay başkanı, Von Sanders adına kendisine telefon ederek durum üzerindeki görüşünü sordu. Mustafa Kemal düşüncesini kesin bir dille bildirdi. Düşman genel bir saldırıya geçmişti. Yaptığı çıkarmalar sonucu, çok üstün bir durumdaydı. Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsa, hemen harekete geçmek gerekirdi. Mustafa Kemal, 'Tek bir dakikamız kaldı,' dedi. 'O dakikayı da kaçırırsak genel bir felâketle karşı karşıya geleceğiz.'

    Buna karşı ne düşündüğü sorulunca, 'Birleşik bir komuta,' diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, 'Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir,' dedi.

    Kurmay başkanı biraz alayla, 'Çok gelmez mi?' diye sordu.

    Mustafa Kemal, 'Az gelir!' diye cevap verdi.

    Felâket sadece Sarıbayır'ı değil, kuzeyindeki Suvla cephesinde bulunan Anafarta sırtını da tehdit ediyordu. Anafartalar'da Binbaşı Willmer'in emrindeki üç tabur, kırk sekiz saate yakındır tepeyi tutmaktaydı. Bu askerler hayatlarını sadece İngilizlerin kararsızlığına borçluydular. İngiliz askerleri o günü tepelere tırmanacak yerde, Kolordu Komutanları General Stopford'un sayesinde kumsallarda denize girmekle geçirmişlerdi. Ama bu elbette böyle sürüp gidecek değildi. İngilizler her an saldırıya kalkabilirlerdi.

    Fevzi Bey, Bolayır'den gelen askerlerinin hemen o gün, yani 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklarına dair Von Sanders'e düşünmeden söz vermişti. Ama şimdi o da kararsızlık içindeydi. Vakit öğleyi geçtiği halde askerler hâlâ hazır değildiler. Fevzi Bey onların ertesi sabah şafaktan önce saldırıya hazır olamayacaklarını ileri sürüyordu. Von Sanders öfkeyle o akşam saldırıya girişilmesinin gerekli olduğunda ısrar etti. Fevzi, tümen komutanlarının düşüncesine göre bunun mümkün olmadığım söyledi. Askerler yorgun ve açtılar. Araziyi tanımıyorlardı. Yeteri kadar topları yoktu.

    Von Sanders: 'Grup komutanı sizsiniz, siz ne diyorsunuz?' diye sordu. Fevzi Bey, 'Ben de onlar gibi düşünüyorum,' diye cevap verdi. Liman von Sanders hemen o an Fevzi'yi komutanlıktan aldı. Sonradan, 'O akşam Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını On Dokuzuncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal Beye verdim,' diye yazacaktı. 'Kendisi sorumluluğu sevinçle karşılayan bir önderdir... Enerjisine tam güvenim vardır.' Mustafa Kemal de o akşam kendi kendini kutlayan bir ruh durumu içinde hatıra defterine şu felsefi düşünceleri not ediyordu: 'Tarih ne güzel bir ayna! İnsanlar, özellikle ahlâkça geri kalmış soylardan gelenler, kutsal davalar karşısında bile kötü duygularını açıklamaktan kendilerini alamazlar. Büyük tarih olaylarına katılanların davranış ve tutumları, ahlâklarının gerçek niteliğini ortaya çıkarır.'

    Mustafa Kemal en sonra bütün cephenin denetimini ele almıştı. Sükûnetle, önce sabahleyin Conkbayırı'na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Tümene, askerlere cesaret veren ve fedakârlıklarını öven bir ayrılık mesajı yazdı. Gece yarısından az önce de atına binerek kuzeye, Anafarta sırtlarına doğru yola çıktı. Asıl tehlike şimdi buradaydı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal hatıra defterine, 'Dört aydır ilk olarak, az çok temiz bir havayı içime sindiriyorum,' diye yazdı. 'Çünkü Arıburnu ve dolaylarında teneffüs ettiğimiz hava çürümüş insan cesetlerinin kokusuyla zehirlenmişti.'

    Hem kendine bakması, hem de kayıpların ağır olacağını sandığı Anafartalar cephesinde bir revir kurması için, tümen doktorunu da yanına almıştı. Mustafa Kemal, kaç gecedir uyku uyumamış, sadece yorgunluktan değil, aynı zamanda bir türlü silkip atamadığı, sürekli bakım isteyen sıtma nöbetlerinden ötürü halsiz düşmüştü. Avurdu avurduna yapışmış, benzi sararmış; çukura batık gözlerine dalgın bir ifade gelmişti. Özellikle şu anda elinde ne kendinin, ne de düşmanının kuvvetine dair kesin bilgi olmayışından çok tasalanıyordu. Ama bu dış gerginliğin ötesinde, içi güven doluydu. Sorumluluk ona uyarıcı bir ilâç etkisi yapıyordu. Kendinden aşağı gördüğü birtakım kişilerin yanlışlarına ve yarattıkları karışıklıklara karşı bir şey yapamamaktan doğan bir öfke içinde, eli kolu bağlı olarak seyirci kalmayacaktı artık. İstediği gibi hareket etmekte serbestti ve askeri durumu keskin ve hesaplı bir şekilde kavradığı için, yapılması gereken işi, henüz ayrıntılarıyla değilse bile, genel çizgileriyle biliyordu. Aldatıcı bir iyimserliğe kapılmış değildi. Başka komutanların, hayatları ya da meslekleri pahasına kaybetmiş oldukları bir savaşı devralmış olduğunun farkındaydı. Kendisi de başarısızlığa uğrayabilirdi. Ama bütün iradesi, bütün yurtseverliği ve kendi yeteneğine olan bütün inancıyla zafere ulaşmak isteğindeydi. İleride o geceki duygularını şöyle anlatacaktı: 'Böyle bir sorumluluğu yüklenmek kolay iş değildi; ama zaten vatanım mahvolduktan sonra ben de yaşamamaya karar vermiş olduğum için, bu sorumluluğu lâyık olduğu gururla üzerime aldım.'

    Mustafa Kemal, cephedeki kargaşalığın izlerini hemen gördü. 'Bıçağın kemiğe dayanmış olduğu şu sırada,' askerlerinin çarpıştığı yerden çok uzaklarda bomboş duran bir tümen komutanıyla maiyetine rastladı. Hemen cepheye gitmelerini emretti. Bir başka karargâhı zifiri karanlık içinde buldu. Ne bir ışık vardı, ne de bir ses. Herkes uykudaydı. Mustafa Kemal'le yanındakiler onlara seslendiler. Bu sahneyi hatıra defterinde şöyle anlatır: 'Çadırların birinden bağırışlarımıza cevap olarak gecelikli bir adam çıktı. 'Burası neresi?' diye sordum. 'Binbaşı Willmer'in karargâhı,' dedi. Ama pek bir şeyden haberi yok gibiydi. Beni komutana götürmesini söyledim. Fakat adam komutanı tanımadığı için dediğimi yapmak istemedi. Sadece eliyle karanlıkta bir yeri gösterdi. Bizi oraya götürmesi için zorladım. Willmer'in yattığı kulübeye götürdü. Willmer uyuyordu. Maiyetindeki subaylardan biri olan Haydar Bey'le görüştüm. Anafartalar grubu karargâhının nerede olduğunu sordum. 'Bugün buradaydı, ama sonra,' -eliyle kuzeyi göstererek- 'şu taraflara bir yere kaldırıldı,' diye cevap verdi. Subay, Mustafa Kemal'in bilmediği bir yer adı söylemişti.

    Vakit kaybetmek istemeyen Mustafa Kemal, karanlıkta atını o yöne doğru sürdü. Gece yarısından sonra, saat 1.30'da, grup karargâhını buldu. Kurmay başkanı, subaylarla beraber kendisini bekliyordu. Mustafa Kemal'in ilk işi, düşmanın yerini ve kuvvetini sormak oldu. Kendi emrindeki iki tümen neredeydi, durumları neydi? Grup komutanlığının onlara vermiş olduğu son emirler nelerdi? Kurmay başkanı bunlara kesin bir yanıt veremiyordu. O zaman Mustafa Kemal, kendinden önceki komutanı Fevzi Beyin nerede olduğunu sordu. Çadırında uyuyor, dediler. Uyandırılması ve son verdiği emri kendi önünde doğrulaması gerektiğini söyledi. Kurmay başkanı, imzasız bir emir kâğıdı gösterdi.

    Mustafa Kemal, 'Bu emri Fevzi Bey verdiyse altını imzalasın,' diye ısrar etti.

    Kurmay başkanı, Mustafa Kemal'le Fevzi arasında birkaç kere gitti, geldi. Ama, Fevzi imza atmayı reddediyordu. Mustafa Kemal en sonunda imzadan vazgeçti. Kurmay subaylarını toplayarak tümenlerin nerede olduğunu ve hücum için ne emir aldıklarını sordu. Subaylar bildikleri kadarını söylediler. İçlerinden biri, cepheyi biraz görmüş olan bir kurye, ötekilerden biraz daha açıklayıcı bilgi verdi. Ama durum yine de aydınlanmış olmadı. Neredeyse sabah olacaktı; fazla soruşturma yapacak zaman yoktu. Mustafa Kemal hemen bir emir yazarak komutanın kendine geçtiğini bildirdi ve bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Subaylardan mevzilerini ve almış olduklan önlemleri hemen kendisine bildirmelerini istedi. Emrin birer örneğini iki subay eliyle tümen komutanlarına gönderdi. Sağlık hizmetleri, kumanya ve öteki levazım konusunda hiçbir hazırlık yapılmamış olduğunu görerek, bu konuda da gereken önlemleri aldı. Sonra sabaha karşı saat 4.30'da atına bindi ve yanındaki bir gözetleme yerine gitti. Yakında başlayacak olan çarpışmayı buradan izleyecek ve yönetecekti.

    Çarpışmanın sonucu, Türklerle İngilizlerin Anafartalar sırtı doruklarında ve özellikle Tekke Tepe'ye ulaşmak için yapacakları yanşa bağlıydı. İki taraf da -özellikle, Türklerden çok, İngilizler- iki günlerini boşa geçirmişlerdi. Şimdi kaybettikleri zamanı kazanmak için acele ediyorlardı. Liman von Sanders, acımaksızın grup komutanlarını değiştirirken, daha az sert bir kumandan olan lan Hamilton en sonunda Suvla önüne gelmiş bulunuyor ve isteksiz tümen komutanlarına, Tekke Tepe'yi şafakla beraber almaları için söz dinletmeye çalışıyordu. Tepede, Türkleri engelleyecek tek bir taburun bile, geriden gelen orduya hesapsız yardımı dokunabilirdi.

    Ne var ki, bu bir tek tabur da kısa zamanda güçlüklerle karşılaştı. Komutan askerlerini toplamak için fazla vakit harcamıştı. Erler yorgunluktan sersem gibiydiler; yola koyulmadan bir gecikme daha oldu. Bir bölük, ötekilerin arkadan gelmesini söyleyerek önden gitti. Bu arada Türkler de bayırın öbür yanından tepeye doğru tırmanmaktaydılar. Fundalık arasından ilerlemek zordu ve İngiliz bölüğü dağınık gruplara ayrılmıştı. Gün doğar doğmaz önden ve yandan Türklerin sürekli ateşiyle karşılaştılar. Sonunda tepeye varan bir avuç İngiliz, karşı yamaçtan gelmiş olan bir Türk müfrezesini karşısında buldu. Tekke Tepe yarışını tam yarım saat farkla Türkler kazanmıştı.

    Mustafa Kemal'in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin arasına ölüm ve felâket saçarak iniyorlardı. Sir lan Hamilton, zırhlısının güvertesinden teleskopla izlediği sahneyi sonradan şöyle anlatır:

Çok geçmeden şarapneller solumuzdaki siperlerin üzerine düşmeye ve askerler kuzeyden güneye panik halinde kaçmaya başladılar. Daha dikkatli bakınca, düşmanın kendi attığı şarapnellerin ardından ilerlemekte ve bizim hattı soldan merkeze doğru püskürtmekte olduğunu görebiliyorduk.. Bizim merkez kesimi, durmadan ilerleyen Türkleri geri püskürtmek için son bir gayretle silkinir gibi oldu... Sonra sabah saat 6 sıralarında bütün kesimler, sağ kanat da içinde olarak, ansızın çöküverdi. Bizimkiler sadece gerilemekle kalmadılar, bazıları hemen hemen denize kadar kaçıp geldiler.

    Bütün sırtlarda görünüş aynıydı. Kitchener ordusundaki askerler, Türkler üzerimizde!' feryadıyla darmadağın olmuştu. Türklerin ateşi o kadar şiddetliydi ki, fundalar tutuşuyor ve İngilizler canlarını kurtarmak için çil yavrusu gibi kaçışıyorlardı. Öğle olunca, Mustafa Kemal, Suvla savaşının kazanıldığına inandı. Askerlerine siper kazmalarını emretti. Tam mevcudu bile olmayan tek bir tümenle, çok daha güçlü bir düşmanı yerinden söküp atabilmişti. Sonradan, bu zaferin düşmanı gafil avlamak sayesinde kazanılmış olduğunu söyledi. Küçük kümeler halinde ilerleyen düşman, çarpışmaların hafif olacağını sanmıştı. Oysa, komutanları tarafından iyi örgütlenen ve nişancılık bakımından daha üstün olan Türk askerleri yokuş aşağı daha da etki kazanan atışlarıyla düşmanın maneviyatını kırmışlardı. Mustafa Kemal, orada bulunduğu halde, emirlerinin uygulanmasını sağlayamayan Hamilton'un tereddüdü karşısında şaşıp kaldığını belirtmekten kendini alamadı. Hamilton'un komutanlarının zamanında karar almaktaki yetersizlikleri ve 'yenilgiye yol açan bir sorumluluk korkusu' içinde olduklarını sezmişti. Öyle ki, General Stopford'un nazikliğinden savaşa bir türlü başlamayıp kendisinin gelmesini bekler gibi bir hali olduğunu alaycı bir dille belirtti.

    Anafartalar, böylece güven altına alındı. Suvla saldırısı püskürtülmüştü. Ama düşmanın, Sarıbayır'dan da atılması gerekiyordu. Conkbayırı'nda durum, her zamankinden daha korkuluydu. Anzakların geceleyin yaptıkları yeni bir saldırı, tam başarıya ulaşmamış da olsa, sırttaki yerlerini biraz daha sağlamlaştırmaya yaramıştı. Conkbayırı'nı hâlâ bütün savaşın mihveri olarak gören Mustafa Kemal, Suvla ovasındaki ilerleyişi durdurdu ve en güvendiği iki alayı sırta doğru bir karşı saldırıyla görevlendirdi. Erler gecenin yarısından beri savaşmaktaydılar ve dinlenmeye hak kazanmışlardı. Onun için Mustafa Kemal, iki tümenin komutan vekillerine şu talimatı verdi: 'Bu gece Conkbayırı'ndaki askerlerimizden büyük fedakârlıklar isteyeceğim. Bu arada bölgede savaşa katılacak olan iki piyade alayına sıcak çorba sağlamanızı bildiririm.'

    Sonra Liman von Sanders'le hücum planı üzerinde görüşmeye gitti. Liman, Kocaçimen tepesinin altındaki Ağıldere bölgesinde, düşmanın sol kanadına doğru bir saldırıyı uygun buluyordu. Mustafa Kemal'se doğrudan doğruya tehlikenin kaynağı olan Conkbayırı'na cepheden saldırmayı tercih ediyordu. Orası tekrar ele geçirilirse, Ağıldere'deki düşman kendiliğinden çekilmek zorunda kalacaktı. Liman, Mustafa Kemal'i karar vermekte serbest bıraktı: 'Bu harekâtın sorumluluğunu siz üzerinize aldınız. Planlarınıza karışmak istemem,' dedi. 'Sadece aklımdan geçeni, bir düşünce olarak söylemek istedim.'

    Mustafa Kemal, savaşı cephe üzerinde bizzat yönetmek niyetindeydi. Akşam üzeri atına binerek maiyetiyle birlikte sırt boyunca Conkbayırı'na doğru gitti. Bir düşman uçağı alçalarak tepelerine doğru gelmeye başladı. Subaylar kaçıştılar; Mustafa Kemal yanında bir tek subayla patikanın ortasından ilerlemeye devam etti. Uçak da, onları bir süre izlediyse de, saldırıya geçmedi. Zirvenin arkasındaki tümen karargâhına gelince, atıyla siperler arasında dolaştı ve birlik komutanlarıyla ayrı ayrı görüştü.

    Komutanlara, askerlerini toplayarak onlara, taze bir ruhla dövüşmeleri için cesaret vermelerini bildirdi. Komutanın zayıflaması erlerin de maneviyatım sarsmıştı. Bütün sıkıntılar bundandı. İnsiyatifi kıt, eğitim ve öğrenimden yoksun olan Osmanlı askeri, yönetimsiz de kalınca ne yapacağını bilemezdi. Bu yönetimi yeniden kurmak görevi Mustafa Kemal'e düşüyordu. Sekizinci Tümene şafakta saldırıya geçmek üzere hazırlık emri verdi. Yolda olan iki alay da bu tümeni takviye edecekti. Biraz sonra tümen komutanı, yanında Galip adında bir kurmay subayı olduğu halde onu görmeye geldi. Galip, maiyetindeki bazı subayların görüşlerini belirtmek için izin istedi. İki gündür Conkbayırı'na saldırmaktaydılar. Ağır kayıplar vermiş, fakat hiç başarı sağlayamamışlardı. Cesaretleri iyiden iyice kırılmış durumdaydı ve yeni bir saldırının, dışarıdan gelen iki alayın yardımıyla bile, başarıya ulaşabileceğine inanmıyorlardı. Üstelik alaylardan biri de henüz gelmemişti. Onsuz başlanacak bir saldırı bozgunla sona erebilirdi.

    Mustafa Kemal bu subayı tanır ve sayardı. Onun ateş altında ne kadar yürekli olduğunu görmüştü. Başta onun bu disipline aykırı davranışına canı sıkılmakla beraber, içinden, düşüncelerinin akla uygun olduğunu kabul ediyordu. Ancak, sonradan hatıra defterine yazdığı gibi, 'bazı inançlar mantık ve muhakeme kurallarıyla açıklanamaz'dı; ve 'savaşın en kanlı ve ateşli anında içimizde duyduğumuz inançlar da böyledir. Galip'in söyledikleri durumu çok iyi açıklıyordu. Ama yine de görüşleri benim kararımı değiştiremezdi. Düşmanı apansız bir baskınla gafil avlayarak yenebileceğimiz sonucuna varmıştım. Bunu başarabilmemiz için bize sayı üstünlüğünden daha çok, soğukkanlılık ve cesur bir komuta gerekiyordu.'

    Böylece, Mustafa Kemal tümen komutanına, kararın kesin olduğunu ve ikinci alay gelse de, gelmese de uygulanacağını bildirdi. O geceyi tümen karargâhında, her şeyi kendisi denetleyerek geçirdi. Bu, uykusuz kaldığı dördüncü gece oluyordu; sıtmadan son derece rahatsızdı; ateşi yüksekti. Ama, dinlenmesine olanak yoktu. Bir yandan saldırı düzenlerken, bir yandan da Anafartalar cephesini yönetmek zorundaydı. Bu cepheden gelen haberler ya eksik ya da yanlış oluyordu. Ayrıca, buradaki kuvvetlerin içindeki karışıklığı bir düzene sokmaya çalışıyor, fakat ya kayıp birliklerini ya da komutanlarını arayan subaylar çadırına girip çıkarak kendisini boyuna tedirgin ediyorlardı.

    Şafaktan önce Mustafa Kemal, çadırının önüne çıktı ve her şeyin hazır olup olmadığını görmek için çevresine bakındı. Düşmana ancak yirmi metre kadar uzaklıkta olan gözetleme mevzilerine bir alay yerleştirmişti. Bunun otuz metre kadar gerisindeki bir başka hatta da, karanlığın da yardımıyla sessizce, iki alay daha sürmüştü. Sonuncu alay da vaktinde yetişirse, durumun gerektirdiği şekilde savaşa sokulacaktı. İlk saldın tam bir sessizlik içinde yapılacaktı. Ne top, ne de tüfek atılmaması için kesin emir vermişti. Süngüden başka hiçbir silah kullanılmayacaktı. Her iki hattaki askerler de karanlıkta hiç ses çıkarmadan, hızla düşmanın üzerine atılacaklardı. Savaşın kaderi bu ilk iki dakika içinde sürprize bağlıydı. Ondan sonra ne olacağını olaylar gösterecekti.

    Mustafa Kemal saatine baktı ve hemen hemen dört buçuk olduğunu gördü. Birkaç dakika sonra ortalık aydınlanacak ve düşman birbirine yakın kümelenmiş duran Türk askerlerini görebilecekti. Eğer görür ve ateş açarsa, saldırı suya düşerdi. Mustafa Kemal ileriye doğru koştu. Tümen komuları da yanına geldi. Öteki subaylarla birarada erlerin önünde durdular. Mustafa Kemal, siperler boyunca ilerleyerek alçak sesle erlere talimat verdi: 'Askerlerim, karşınızdaki düşmanı mutlaka yeneceğiz. Yalnız acele etmeyin. Ben önden gideceğim. Kırbacımı kaldırır kaldırmaz hepiniz ileri atılın.' Öteki subaylara da erlere aynı işareti vermelerini söyledi. Sonra, birkaç adım ilerledi ve kırbacını kaldırdı. Bir an içinde, erler süngü takmış, subaylar kılıçlarını çekmiş olarak, sonradan kendi anlattığına göre, 'aslanlar gibi' karanlığın içine atıldılar. Bir an sonra düşman siperlerinden yalnız 'Allah!' sesleri duyuluyordu.

    İngiliz askerleri, silaha davranmaya bile vakit bulamamışlardı. Siperlerdekiler, ezici bir sayı üstünlüğü altında can vermiş, açıktakiler de çabucak yok edilmişlerdi. Hamilton'un cephe hattı yıkılmıştı. Kendi anlatışıyla, 'ezici düşman yığını' tepeden, bayırlardan aşağı sel gibi inerek sağ kanadını sarmış ve aşağıdaki hatları yanp geçerek, birliklerini tepeden aşağı silip süpürmüştü. 'Generallerin er safında dövüştüğü ve erlerin ellerindeki silahları atıp gırtlak gırtlağa boğuştuğu bir çarpışmaydı bu... Türkler tekrar tekrar saldırıyor, Tanrının adını anarak şahane bir şekilde dövüşüyorlardı. Bizimkiler de bu saldırıya göğüs geriyor ve ırklarının geleneklerine yakışır şekilde kahramanlık gösteriyorlardı. Korkup kaçmak yoktu. Saflarında, gerilemeden can verdiler.'

    Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Mustafa Kemal'in yazdığı gibi, Conkbayırı'nı 'cehenneme çeviren' bir mermi yağmuruna tuttular. 'Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra çevremizde kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayın koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu.' O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi. Yüksek komutanlardan biri, Mustafa Kemal'e 'Kuvvetleriniz nerede?' diye sorunca, 'Kuvvetlerim mi? İşte bu yatan ölüler!' diye cevap verdi.

    Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası tam göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, 'Vuruldunuz efendim!' diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak 'Yok öyle şey!' diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Sonradan, Harbiye'deki günlerinden beri kullandığı saati çıkardı ve, 'İşte bir saat ki bir hayat değer!' diye felsefe yürüttü. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders'in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti. Liman von Sanders de karşılığında, üzerinde aile arması işlenmiş olan güzel bir kronometre verdi.(1)

    Bombardıman Türklere ağır kayıp verdirmekle birlikte, Anzakların Sarıbayır'da tutunmalarını sağlayamadı. Bazı inatçı düşman birlikleri yer yer akşama kadar çarpışmaya devam ettiler. Fakat Anzakların ana kuvveti, sabah ona doğru bayırın eteklerine ve daha aşağıdaki kıyıya kadar püskürtülmüş bulunuyordu. Cephe saldırısı sonucu yanları açık kalan sağ kanattaki üstün düşman kuvveti de geri çekilmek zorunda kalmıştı. Böylece, Mustafa Kemal'in Liman von Sanders'e karşı, saldırının yandan değil, cepheden yapılmasını ileri sürmekte haklı olduğu ortaya çıkmıştı. Sir lan Hamilton hâlâ iyimserlik içinde şöyle yazıyordu: 'Conkbayırı'nı hemen hemen iki gün, iki gece elimizde tuttuk. Şimdiye kadar Türkler biraz sıkıca yerleştiğimiz mevzileri bir daha ele geçirmeyi başaramamışlardı. Bu sefer başardılar mı acaba? Pek sanmıyorum... Türk komutası çok iyiydi: Bunu itiraf ederim. Generalleri bizi hemen Conkbayırı'ndan söküp atmazsa başına ne geleceğini biliyordu. Onun için ilk işleri bu oldu. Ama ziyanı yok, daha son sözümüzü söylemiş değiliz.'

    Her şeye rağmen, İngilizler için, tek bir cılız umut daha vardı. Gerçi Conkbayırı büsbütün elden gitmişti ama Suvla'da durumu kurtarabilmeleri henüz mümkündü. Tekke Tepe'yi almak için girişilen yeni bir saldırı da bozguna uğradı. Ancak Türkler, Anafartalar cephesinin kuzeyindeki Kiraz Tepe'de oldukça zayıftılar. Liman von Sanders kuvvetlerini toplayamadan, buraya yapılacak bir düşman saldırısının, sağ yanı da sarıp bütün ordusunu kuşatmasından ciddi olarak korkuyordu. Onun için, ertesi gün de Türkler zaferi henüz tam kazanılmış saymıyorlardı. Sinirleri iyice gergin olan Mustafa Kemal, yorgun erlerini durmadan dövüştürüyor ve onlara hâlâ cephe hattında, bizzat kumanda ediyordu. Şimdi artık hiç yaralanmayacağına güvenerek düşman ateşi altında sanki kendini koruyan bir büyü varmış gibi dolaşıyor ve askerlerinin gözünde bir masal kahramanı niteliğine bürünüyordu. Komutanları bilgiliydi, yürekliydi. Ama, her şeyden çok, şanslıydı da.

    Bir gün, söylendiğine göre, bir çarpışma sırasında Mustafa Kemal'in bulunduğu sipere düşman bataryası ateş açar. Menzili tam olarak hesaplamışlardır, mermilerden biri siperin ilerisine düşer; ikincisi yirmi metre kadar yakına ve üçüncüsü daha da yirmi metre yakına... Dördüncü merminin tam siperin kenarına, Mustafa Kemal'in oturduğu yere isabet edeceği kesin şekilde bellidir. Subaylardan biri kaçması için yalvarırsa da o, 'Artıkçok geç,' der. 'Askerlerime kötü örnek olamam.' Ve sigarasını içmeye devam eder. Siperdekiler dehşetten dona kalmış bir halde dördüncü merminin düşmesini beklerler. Fakat hiçbir şey olmaz. Düşman üç mermi atmış, dördüncü atışı yapmamıştır.

    Kireç Tepe savaşında takviye birlikleri getirmek için cephe gerisinde at üzerindedir. Geçebilecekleri tek yol, denizle sırt arasında, düşman filosunun ateşine açıktır. Askerler bu boğaza gelince dururlar. Mustafa Kemal'e, 'Düşman ölüm saçıyor, kuş bile geçirmiyor,' derler. O hemen, 'Böyle geçebilirsiniz,' diyerek kurmay başkanı ve yaveriyle ileri doğru atılır ve ötekilere de peşinden gelmelerini emreder. Askerler tek sıra halinde onun peşinden koşarlar ve çok kayıp vermekle beraber, mevzii yeniden ele geçirirler.

    Kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Bu da onu büsbütün efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartalar'ın iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, Fransız atlılarının Asya kıyısında, piyadelerinin ilerleyişini korumak için, ölüme gittiklerini bile bile şövalyelere yakışır bir saldırıya giriştiklerini duymuştu. Bunu hatırladı ve sert bir kararla, aynı şeyi tekrarlayarak, atlıların komutanına saldırı emri verdi. Komutan önce, 'Başüstüne' dedi, sonra bir duraklama geçirdi. Mustafa Kemal onu geri çağırdı: 'Ne dediğimi anladınız, değil mi?'

    'Evet, efendim. Ölmemizi emrettiniz.'

    Atlılardan çoğu öldü. Ama onların saldırısı, düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli zirvenin kurtulmasını sağlamıştı.

    Anafartalar'daki bu son, kanlı çarpışmalar, aslında Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı'nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir lan Hamilton telgrafla Kitchener'e başarısızlıklarını bildirmişti. Türkler şimdi sadece sayıca değil, moral bakımından da üstünlük kazanmışlardı. Artık sürprizden de yararlanamayacak olan Hamilton'un saldırıya tekrar başlayabilmesi için yeniden yüz bine yakın asker getirmesi gerekmekteydi. Hamilton, raporunu: 'Karşımızdaki ordu, kahramanca dövüşen ve mükemmel yönetilen gerçek Türk ordusudur,' diye bitiriyordu.

    İngilizler iki kez 'sürpriz' silahını kullanmaya kalkışmışlar, ancak arazinin sarplığı, planlarının yanlışlığı ve komutanlarının kararsızlığı yüzünden başarısızlığa uğramışlardı. Üstelik, önceden hor gördükleri Türkler, bu silahı kendilerine karşı çevirmişlerdi. İngilizleri şaşırtan ilk şey, savaşın tam canalıcı anında ve yerinde, askerlikteki ustalığı kendilerine yalnız eşit değil, üstün bile olan bir Türk komutanının ortaya çıkışıydı. İkinci sürpriz de, asıl Türk askeri olmuştu. Mustafa Kemal strateji bilgisinin temellerini kavradığı kadar askerlerinin ruhunu da anlamıştı. Türk psikolojisini ve Türk'ün bir kere başındakilere güvenip de kanı kızıştıktan sonra, nasıl azimle, kıyasıya dövüşebileceğim biliyor, bundan yararlanmayı da iyi başarıyordu. Böylece, Mustafa Kemal'le, Mehmetçik biraraya gelerek Gelibolu yarımadasını kurtarmışlardı. İngiliz resmi tarihçisinin deyişiyle: 'Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hattâ bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.'

    Mustafa Kemal sonradan Conkbayırı ve Anafartalar çarpışmalarını tarihin en çetin savaş alanları olarak niteledi. Yıllar sonra Çanakkale'deki savaş alanlarını gezerken söylediği sözde hiç yapmacık yoktur. Yanmdakilerden biri buraya neden büyük bir anıt dikilmediğini sorduğu zaman, 'En büyük anıt Mehmetçiğin kendisidir,' diye cevap verdi. 'Bu yerlerin Türkiye sınırları içinde kalması onun sayesindedir.'

    Mustafa Kemal şimdi artık dinlenip kendine bakabilirdi. Savaş sırasında bile rahatını sağlamasını bildiği için, çadırından çıkarak ağaç kütüklerinden yapılma rahat bir kulübeye yerleşti. İstanbul'dan gelen bir heyetin üyeleri burasını, 'savaşmak için değil de, huzur içinde denizi seyretmek için yapılmış' bir yere benzettiler, derli topluluğun ve kendilerine sunulan dört türlü yemeğin karşısında şaşınp kaldılar.

    Alman bir dostu (2) sıtmanın Mustafa Kemal'i çok zayıf düşürmüş olduğunu gördü ve onun çökmüş hali karşısında dehşete düştü. Ama, Mustafa Kemal'in kafası her zamanki gibi işliyordu. Arkadaşıyla hemen askerlik konularında konuşmaya başladı. Kazanmış olduğu zaferin kesinliğine inanmak kendi kendini aldatmak olurdu. Deniz kuvvetlerinin canalıcı önemine hâlâ eskisi gibi inanıyordu. 'Karada kıstırılmış durumdayız, tıpkı Ruslar gibi, diyordu. Boğazları ve Çanakkale'yi tıkamakla Rusları Karadeniz'in içine kapamış oldum ve eninde sonunda çökmeye mahkûm ettim. Çünkü böylece müttefikleriyle bağlarını kesmiş oldum. Ama biz de çökmeye mahkûmuz, hem de aynı nedenden. Gerçi Akdeniz'in, Kızıldeniz'in ve Hint Okyanusu'nun eteklerindeyiz ama herhangi bir okyanusa açılamıyoruz. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı, kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı hiçbir zaman savunamayız.'

    Aylar geçtikçe savaş durgunlaştı ve yeniden siper çarpışmasına döndü. Mustafa Kemal düşmanın yarımadayı boşaltmaya hazırlandığına inanmaya başlamıştı. Buna fırsat vermeden onu yok etmek için son bir Türk saldırısının tam zamanıdır, diyordu. Ama, yine üstlerine söz dinletemedi. Saldırı için istediği izin, 'Harcanacak kuvvetimiz, hattâ bir tek erimiz bile yok,' diye geri çevrildi. Bunun üzerine, Mustafa Kemal yarımadadaki görevinden alınmasını istedi; von Sanders de onu başka bir göreve atamayı kabul etti. Zaten sağlık durumu kötüleşmişti; cephede kalacak hali yoktu. Burada yapabileceği bir iş de kalmamıştı.

    Bu arada Selanik'ten arkadaşı Tevfik Rüştü, doktor olarak Gelibolu'ya gelmişti. Mustafa Kemal o anda aldığı bir kararla, 'Ben de seninle beraber İstanbul'a geleceğim,' dedi. Çoktandır aylık almadığı için bir sürü parası birikmişti. Bunu birlikte harcayacaklardı. Mustafa Kemal böylece Gelibolu yarımadasından ayrıldı.

    Başkente varışından on gün sonra Müttefik Kuvvetlerin belli etmeden ve hiçbir kayıp vermeden yarımadadan çekilip gitmiş olduklanm haber aldı. Sonuna kadar, her dediğinde haklı çıkmıştı.

1 Sonradan Türk hükümeti, saati bir müzeye koymak üzere Almanya'dan geri almak istediği zaman, Alman hükümeti, saatin çalınmış olduğunu bildirdi.
2 Ernst Jaeckh.


11.Gelibolu Çıkarmaları   |   13.Doğu Cepheleri