ON BİRİNCİ BOLÜM



Gelibolu Çıkarmaları

MUSTAFA KEMAL, Gelibolu bölgesini, Balkan Savaşı sırasında Bulgarlara karşı yürütmüş olduğu harekâttan tanıyordu. Karargâhı, o zaman da, şimdiki gibi Maydos'daydı. O zaman yarımadanın savunulmasına dair kesin görüşler edinmişti. Bunlar öteki kurmayların düşünceleriyle çelişiyordu. Onlar kıyıda yeterli bir tel örgü tahkimatı yapmakla düşman çıkarmasının önlenebileceğini, Mustafa Kemal, tersine, denizden topçu ateşiyle desteklenen herhangi bir düşmanın, karaya çıkabileceğini ve savunmanın görevinin bundan sonra içerideki mevzilerinden hareketle düşmanı püskürtmekten ibaret olduğunu ileri sürüyordu.

    Bir gün, deniz subayı olarak, aynı görüşü savunan Rauf la tartışırken, kendini düşman yerine koyarak: 'Siz istediğiniz kadar tel örgü tahkimatı yapın,' demişti, 'ben bunları kolaylıkla yarıp karaya çıkabilirim. Ve eğer karada benim ilerlememi durduracak üstün bir kuvvede karşılaşmazsam, yarımadayı pekâlâ işgal edebilirim.' Mustafa Kemal, bu askerlik dersini Batı Trablus seferi sırasında, İtalyanlar deniz topçusunun ateşine sığınarak karaya çıktıkları ve Türklerin kıyı savunmasını olanaksız hale getirdikleri zanan öğrenmişti. Böylece denizden yapılan bombardımanların taktik yönünden etkisini anlamış bulunuyordu. Oysa, öteki Türk kurmayları deniz—kara işbirliği konusuna yabancı oldukları için bu dersi şimdi ilk olarak, acı denemelerle öğreneceklerdi.

    Alman komutanlığı da, Mustafa Kemal gibi, Türk savunmasının, yarımadanın belkemiği demek olan yalçın tepeleri tutmak prensibine dayanması gerektiğini düşünüyordu. Düşmanı, karaya çıktıktan sonra, bu tepelere saldırmak zorunda bırakacaklardı. Emrindeki altı tümenin, kıyı boyuna küçük birlikler halinde serpildiğini gören Liman von Sanders, onları içerde daha yoğun ve büyük gruplar halinde topladı. Kıyıda ise, gayet küçük bir örtücü kuvvet bıraktı. Ama, asıl sorun, düşmanın nereden çıkarma yapacağını kestirmekteydi. Mustafa Kemal, araziyi yakından tanıdığı için, bunun iki bellibaşlı noktadan yapılacağına inanmıştı: Birincisi, yarımadanın güney ucundaki Helles Burnu (Seddülbahir) ki, düşman burada deniz topçusuyla iki yandaki kıyıyı kontrol edebilir, ikincisi de batı kıyısındaki Kaba Tepe, ki boğazın doğu kıyısına en kolay buradan inebilirdi.

    Ancak, Liman von Sanders'in tahminleri bambaşkaydı. Onun düşüncesinde çıkarma iki noktadan yapılabilirdi: Biri, Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyıları, ki elindeki tümenlerin ikisini bu düşünceyle Truva dolaylarına gönderdi; biri de kuzeydeki dar Bolayır geçidi, ki buraya da iki tümen ayırdı. Elinde kalan iki tümenden birini, Helles Burnu'na yolladı. Doğrudan doğruya kendi denetiminde olan, fakat gerçekte Mustafa Kemal'in komutasında bulunan sonuncusunu, yani On Dokuzuncu Tümeni, yedek kuvvet olarak Maydos yakınlarında bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre, kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal kendine verilen rolden memnun kaldı ve karargâh olarak boğazın kuzeyine düşen ve her iki kıyıya da yakın olan küçük Boğalı köyünü seçti. Buraya yerleşerek, çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.

    25 Nisan sabahı, düşman kuvvetleri, Mustafa Kemal'in önceden tahmin etmiş olduğu iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar: İngilizler Helles Burnu'ndan, Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar da Kaba Tepe'nin kuzeyinden. Aynı zamanda iki oyalama manevrasına da girişildi: Fransızlar Asya yakasına baskın yaparken, Kraliyet Bahriye Tümeni de Bolayır'da bir gösteriye kalkışıyordu. Von Sanders, bu ikinci oyalama manevrasına kandı. İtilâf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden keserek ordusunu çevirmek istediklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır'a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu. Sonradan, kolordu komutanı Esat Paşa'yı güneyden gelebilecek saldırıyı karşılamaya gönderdiyse de, takviyesiz bıraktı. Oysa, az sonra Esat Paşa'nın buna çok ihtiyacı olacaktı.

    Beri yandan Mustafa Kemal, o sabah Boğalı'da deniz toplarının sesiyle uyandığı zaman, kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Top sesleri, Sarıbayır sırtlarının ardından geliyordu. Sarıbayır, batı kıyısına paralel uzanan, üç noktada üçer yüz metrelik zirveler halinde yükselen ve sonra uçurumlar ve sarp kayalıklarla dolu küçük tepeler şeklinde denize inen bir silsileydi. Mustafa Kemal hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepe'ye doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Az sonra dağın batı bayırından yukarı, güneydeki Conkbayır zirvesine doğru 'küçük bir düşman kuvveti'nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı. Komşu tümen de bu düşman kuvvetinin önlenmesi için bir tabur gönderilmesini istiyordu.

    Mustafa Kemal durumu hemen kavramıştı. Bu gelen 'küçük bir düşman kuvveti' filân değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Askerî durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal, Sarıbayır sırtlarının ve özellikle Conkbayın tepesinin şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ettiğini anladı. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın, her tarafına hâkim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı'nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi. Mustafa Kemal derhal sorumluluğu üzerine alarak tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi; alaylarının en iyisi olan Elli Yedinci Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Kocaçimen Tepe'ye gidecekti. Bir rastlantı olarak, Elli Yedinci Alay o gün yapılması kararlaştırılan bir manevra için toplanmış bulunuyordu. Mustafa Kemal aldığı kararı karargâha bildirdikten sonra, yanına yaverini ve doktorunu alarak ilerleyişini yönetmek ve hızlandırmak için, atını alay karargâhına sürdü.

    Mustafa Kemal cüretli bir karar vermişti. Düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi bile yokken, asıl saldın karşısında bulunduklarını ancak içgüdüsüyle anlayarak, von Sanders'in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Yanılsaydı -eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi- karşısında yalnızca tek bir Türk alayı bulacaktı. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı. Kendine olan sonsuz güveniyle de, yanılmadığını biliyordu.

    Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar ise kendilerinin tasarlamış olduğu ve Türklerin de beklediği gibi Kaba Tepe'ye değil, bir buçuk kilometre kadar kuzeyde, daha sarp bir yer olan Arıburnu'na çıkabilmişlerdi. (Burası sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılacaktır.) Türkler hazırlıksız oldukları için, Anzaklar arazinin oldukça çetin olan engellerine rağmen, ancak zayıf bir direnmeyle karşılaşarak, dağın batı yamaçlarına doğru ilerlemeye başladılar.

    Doğudaki yamaçlarda, Mustafa Kemal ve yanındaki alay subaylarıyla erler, kaya parçalarıyla dolu, kurumuş su yataklarının ortasından geçen ve ilk çalılıklar arasında yükselen yılankavi patikayı güçlükle izliyorlardı. Öncü çıkarılan iki rehber, asıl birlikte bağlantıyı kaybetmişlerdi. En sonunda Mustafa Kemal, kendisi, bir bölüğün başında atını ileri sürerek, pusula ve harita yardımıyla yolu buldu. Kocaçimen Tepe'den aşağı bakınca ışıltılı denizin üzerine serpilmiş duran düşman gemilerini gördü. Ama aşağıdaki tepeler ilerleyişi görmesine engel oluyordu. Erlerin dik bayırı tırmanmaktan yorulmuş olduklarını görerek, subaylara, on dakikalık bir mola vermelerini emretti. Sonra kendisi, yanında maiyetinden birkaç kişiyle birlikte Conkbayırı'na doğru yol aldı. Önce at üstünde gidiyorlardı, fakat arazi çok engebeli olduğu için indiler ve yollarına yaya olarak devam ettiler. Tepeye yaklaştıkları sırada, sırttan aşağı koşarak inen tam ricat halinde bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.

    Mustafa Kemal onları durdurarak, 'Ne oluyor?' diye sordu. 'Neden kaçıyorsunuz?'

    'Geliyorlar! geliyorlar' cevabını aldı.

    'Kim geliyor?'

    'Düşman geliyor, efendim. İngiliz, İngiliz.'

    Askerler, yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Mustafa Kemal'e, dinlensinler diye geride bırakmış olduğu kendi askerlerinden daha yakındılar. O anda, sonradan söylediği gibi 'belki mantıkla, belki de içgüdüsüyle,' ricat eden askerlere: 'Düşmandan kaçılmaz!' dedi.

    Erler, 'Cephanemiz kalmadı,' diye itiraz ettiler.

    Mustafa Kemal, 'Süngüleriniz var ya!' dedi. Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Geriye bir subay göndererek kendi piyade erleriyle, mümkün olduğu kadar çok sayıda dağ topçusunun son hızla gelmesini söyledi. Arkadan, kendi anlattığı gibi, 'Bizimkiler yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece bir anlık bir zaman kazanmış olduk.'

    Bu bir anlık zamanda Anzakların geçirdikleri duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Onların bu duraksaması sırasında Elli Yedinci Alay yaklaşmaktaydı. Mustafa Kemal alayı doğruca savaşa sürdü. Kendisi atıyla en önde gidiyor ve askerleri sarsılmaz bir enerjiyle sırtın yukarısına gönderiyordu. Dağ bataryalarını sırta yerleştirirken topların yerlerine konmasına yardım etti. Harekâtı, kendi güvenliğine hiç önem vermeden, ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. Verdiği bir günlük emirde: 'Size ben taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum... Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir...' diyordu. Gerçekten de o çarpışmanın sonunda Elli Yedinci Alayın hemen hemen bütün erleri ölmüş bulunuyordu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından, durmadan hücum ederek, Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.

    Ancak, Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar bu ateşle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Ateşe karşılık verecek durumda değillerdi. Çünkü topları henüz işlemeye başlamamıştı; deniz bataryaları bile bu kadar karışık bir cephede kendi askerlerinin üzerine ateş yağdırmaktan çekinerek susuyorlardı. Göğüs göğüse karşılaşmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler, gerekse Anzaklar dört bir yandan yağan kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı. Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi ve Arap askerlerinden kurulu bu ikinci alayı, birincisini takviye için, ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos'taki karargâha döndü ve Esat Paşa'ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak On Dokuzuncu Tümenin geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır cephesi Mustafa Kemal'in komutası altına girdi.

    Öğleden sonra Anzaklar gerilemeye başladılar; ama Mustafa Kemal'in istediği gibi denize kadar değil, sadece sabahleyin kıyıda işgal etmiş oldukları çıkıntılara ve tepelere kadar. Gece olunca savaş biraz yatıştı. Ancak, resmî tarih yazarının dediği gibi, 'O gece, bu sarp bayırlarda kimsenin gözüne uyku girmedi. İki taraf da yorgunluktan halsiz düşmüş, dağılmış, parçalanmıştı. Herhangi bir ilerleme kaydetmelerine olanak yoktu. Ancak, savaş gürültüleri dinmiyordu. İstilâya kalkanlar da, uğrayanlar da, yönlerini sadece düşman tüfeklerinden çıkan parıltıya göre ayarlayarak, ateşi aralıksız olarak sürdürdüler.'

    Mustafa Kemal de o geceyi uykusuz geçirdi. At üstünde bütün cepheyi dolaşıp bilgi edinmeye çalıştı, ertesi gün için emirler verdi. Bu sırada düşman da gece karanlığından yararlanarak kıyıya takviye birlikleri çıkarıyordu. Ancak, alışık olmadıkları şarapnel ateşi, arazinin önceden kestirememiş oldukları sarplığı ve birliklerin dağılarak başsız kalan yüzlerce erin kıyıya doğru kaçması Anzaklarn moralini bozmuştu.

    Gece yarısına doğru, İngiliz Başkomutanı Sir lan Hamilton'u Queen Elizabeth gemisinde uykudan kaldırarak, kendisine Anzak komutanı General Birdwood'un bir mesajını verdiler. Komutan yenilgiyi kabul ediyor ve hemen tahliyeye girişilmesini öneriyordu. Hamilton, Birdwood'a acele cevap yazarak her ne pahasına olursa olsun dayanmasını söyledi. Güneydeki kuvvetler Helles (Seddülbahir) çevresinde bir köprübaşı tutmuş bulunuyorlardı. Ertesi gün harekete geçerek Arıburnu üzerindeki baskıyı hafifleteceklerdi. Sonunda, 'İşin zor kısmını atlattınız, şimdi tek yapacağınız şey, selâmete erinceye kadar kazmak, kazmak, kazmaktır.' diye ekledi. Sonradan hatıra defterine, 'Maraton bozgununda kumsalda koyunlar gibi boğazlanmış olan Perslerin durumuna düşmektense, düşman toprağında kahramancasına ölmek daha iyidir,' diye yazdı. İşte o ölüm kalım gününde Türk kuvvetlerinin başında Mustafa Kemal'in bulunması, bu sonucun elde edilmesini sağlamıştı.

    Avustralyalılar kendilerini biraz toparlayarak siper kazmaya başladılar. Kazma, kürek sesleri tepeden duyuluyordu. Mustafa Kemal o sabah savunma durumunda kaldı. Savaşın başında ağır kayıplar vermişti. Hem aslında tehlikenin bu sefer güneydeki Seddülbahir'den geleceğini ve bütün yedek kuvvetlerin orada kullanılması gerekeceğini biliyordu. Ancak Bolayir'den takviye geldikten sonra yeniden saldırıya geçti. Düşman bu sefer denizden ve karadan kuvvetli şarapnel ateşiyle cevap veriyordu. Harekâtı gemisinden izleyen Hamilton, sonradan Gelibolu Hatıraları'nda şunları yazacaktı:

İndirdiğimiz onca vahşi darbeye rağmen, gebe dağlar hâlâ Türk doğurmaktaydı. Yer yer ilerleyen çizgiler; yeşil çimenlerin üzerinde kımıldayan noktalar; Sarıbayır sırtında, yara izine benzeyen geniş bir kırmızı toprak üzerinde birbirini izleyen noktalar... işte yeni bir nokta dizisi... ve yine bir tane daha... Yaklaşıyor, gözden kayboluyor, yine ortaya çıkıyorlar... mevziinizin en yüksek ve en orta yerine, birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlar. Büyük topların gümbürtüsünün yanışına, makinelilerin ve tüfeklerin takırdısı duyuluyor - gökgürültüleri arasında bir limonluğun damına inen dolunun çıkardığı sesler gibi... Sonra ateş hafifledi... Saldırı püskürtülmüştü. Bizimkiler oldukları yerde tutunabilmişlerdi. Yeşil çimenliklerin üzerinden geriye az, çok az nokta döndü. Ötekiler, karanlıklar âlemine göçmüşlerdi.

    Mustafa Kemal'in elinde kalan erler yorgunluktan bitkin haldeydiler. Yeni gelenler ise araziyi tanımıyorlardı. Deniz toplarının ateşi hepsinin gözünü yüdırmıştı. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı, deniz kıyısında dar ve sınırlı bir toprak parçasına kadar sürmüştü. Burası, çevresi zor savunulabilecek bir yerdi ve ancak hem değişik rüzgârlara, hem de düşman ateşine açık olan bir kumsaldan beslenebiliyordu. Üstelik, Türklerin gerçek ve psikolojik üstünlüğü altındaydı. Çünkü Türkler, düşmana görünmeden onu görebilecek durumdaydılar. Mustafa Kemal, yarımadanın kilit noktası olarak gördüğü tepeleri tutabilmişti. İstilânın nereden başlayacağını önceden kestirerek daha ilk anlarında; kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde Türkleri, düşmana İstanbul yolunun açılmasıyla sonuçlanabilecek olan bir yenilgiden kurtarmıştı.

    Anzaklar gibi, şimdi Türkler de siper kazmaya başladılar. İki tarafın da düşmanı gafil avlamaya dayanan ilk hızı kesilmişti. Ama, Mustafa Kemal 30 Nisanda yaptığı küçük çapta bir saldırının arkasından, düşmanın karaya yeniden kuvvet çıkarmasına meydan bırakmadan, üçüncü bir karşı saldırıya geçmeye karar verdi. Erlerin moralini ve subayların komuta gücünü yüksek tutmak gerektiğini biliyordu. Şimdi Kemalyeri denilen mevkide, subayları çevresine topladı. Çadırın içinde, yere bağdaş kurup oturdular ve ellerindeki defterlere not aldılar. Mustafa Kemal, 'Karşımızdaki düşmanı hepimizin ölümü pahasına da olsa denize dökmek zorundayız,' dedi. 'Düşmana kıyasla durumumuz zayıf değildir. Düşmanın maneviyatı tamamen kırılmıştır. Sığınacak bir yer bulmak için durmadan siper kazmaktadır. Siperinin yanına birkaç mermi düşer düşmez nasıl kaçtıklarını gördünüz... Şuna inanıyorum ki, komutamız altındaki birliklerde, Balkanlar'daki felâketimizin tekrarını görmektense ölmeye razı olmayacak tek bir er bile yoktur. Aramızda böyle adamlar olduğunu sanıyorsanız, bunları kendi elimizle vuralım.'

    Askerlere de şu 'günlük emri' verdi:

Burada benimle beraber dövüşen her asker bilmelidir ki, tek bir adım dahi gerilememek namus borcudur. Hepinize şunu hatırlatırım ki, siz şimdi dinlenmek isterseniz yurdumuz hiçbir zaman huzura kavuşamaz. Bütün silah arkadaşlarımızın bu düşüncede olduğuna ve düşmanı denize dökünceye kadar yorgunluk belirtisi göstermeyeceğine inanıyorum.

    Manga komutanlarına da erlerinin süngüsünden başka hiçbir şeye güvenmemeleri bildirilmişti. Erler, ilerleme sırasında düşman siperlerine gelmeden durmayacak ve karanlık basar basmaz düşmana saldıracaklardı.

    Saldırıdan bir gün önce, Alman Albayı Kannengiesser şu sırada Mustafa Kemal'in tümeniyle karışmış olan bir başka tümenin komutasını almak üzere karargâha geldi. Bu 'sakin, ne istediğini bilen, çalışkan ve zeki adam' onu çok etkilemişti. 'Başkasından ne yardım, ne de destek bekleyerek, her meseleyi kendine ölçüye vuruyor ve kendi başına karar veriyordu. Yerinde, ama az konuşuyordu. Soğuk olmamakla birlikte her zaman uzak ve içine kapanık bir hali vardı. Vücut yapısı pek kuvvetli değilse bile, ince ve çevikti. İnatçı enerjisi sayesinde hem emrindekilere, hem de kendine tamamiyle hâkim olduğu belliydi.'

    Saldırı iyi başladı. Karşıda tek bir kıyı bataryası vardı. Yalnız, Mustafa Kemal hesabında bir yanlışlık yapmıştı. Deniz topçusunun koruması altında yapılan bir çıkarmaya engel olunamayacağını takdir ettiği halde, aynı topçunun kıyıya ayak basmış kuvvetlere yapabileceği yardımı küçümsemişti. İngiliz zırhlılarıyla kıyıdaki ağır bataryalar Türklerin sadece köhne dağ toplarıyla korunan mevzilerine mermi yağdırmaya başladı ve hücum hemen yavaşladı. Türklerin birbiri ardından yaptığı saldırılar, düşmanın ezici topçu üstünlüğü karşısında eriyip gidiyordu. Sonunda bazı bölükler paniğe uğrayıp kaçmaya başladılar. Mustafa Kemal, düşman hatlarını geceleyin yarabilmek umuduyla bütün yedeklerini savaşa soktu. Ama mevzilere sızmayı başaramadı. İlk olarak, taktik bir yenilgiye uğramıştı. Not defterine, 'Yirmi dört saat süren savaş, askerimizi yorgun düşürmüş olduğundan, saldırının durması için emir verdim,' diye yazdı.

    Sonradan onunla gazeteci sıfatıyla konuşmaya gelen Ruşen Eşref'e savaş sırasında bir ara ancak on metre kadar ötede olan düşman hattından açılan ateşle, ilk siperdeki bütün Türk askerlerinin nasıl biçildiğini anlattı. İkinci siperdeki erler hemen onların yerlerini almışlardı. Kendilerinin de öleceklerini biliyor, ama yılmıyorlardı. Okuma bilenler ellerinde Kuran'lar, bilmeyenler dudaklarında Tanrının adı olduğu halde öldüler. Hepsi de Cennete gideceklerine güveniyorlardı. Mustafa Kemal ise Türk askerlerinin bu ruh gücü sayesinde zafere erişeceğine inanıyordu. Ama bu gibi boşuna saldırılar Türk ordusunun kolayca kaldıramayacağı ağır kayıplara yol açıyordu. Kolordu kumandanı Esat Paşa, Helles Burnu'ndaki saldırıya karşı koyabilmek için elindeki kuvvetleri idare etmek zorundaydı. Bundan dolayı Mustafa Kemal'e ileride bir çeşit harekâttan kaçınmasını bildirdi.

    Yine de 18 Mayısta Türkler, Anzakların tuttuğu köprübaşına büyük bir saldırıda daha bulundular. Bu, General Liman von Sanders'in planı olmakla beraber, işin içinde Enver'in gösteriş merakı sezilmiyor değildi. Mustafa Kemal, sadece bir tümen komutanı olduğu için, bu saldırının tasarlanmasında hiçbir rol oynamamıştı. Strateji bakımından büyük bir inceliği olmayan bu plan, Seddülbahir'den ve Asya yakasından desteklenen üstün bir kuvvetle Arıburnu'na yüklenerek Anzakları yok etmek, ya da olduğu gibi denize dökmek amacı güdüyordu. Anzaklar Helles'i güçlendirmek için Arıburnu'ndan asker çekmiş olduklarından, Türkler düşmandan sayıca bire üç üstündüler. Ama şimdi Anzakların üstünde ve ancak birkaç metre ötelerinde oldukları için, toplara açık hedef oluyorlardı. Düşmanın önceden hazırladığı siperlere saldırmak zorundaydılar. Sonuç âdeta bir katliam oldu.

    İki tarafın da uğradığı ağır kayıplar, onları, ölülerini gömmek için aralarında bir ateş-kes anlaşması yapmaya zorladı. Anlaşmayı görüşmek için düşman mevziine giden Türk subayları arasında Mustafa Kemal de vardı. Anzaklar onların gözlerini bağladılar ve siperlerini geniş göstermek için var olmayan tel örgülerin üstünden atlatarak kıyıdaki bir mağaraya götürdüler. Burası, General Birdvvood'un sığınağıydı. Burada dokuz saatlik bir ateş-kes anlaşmasına varıldı. Anlaşma yapılıncaya kadar Aubrey Herbert de Türk kesimindeki dostları yanında şerefli bir rehine olarak alıkonmuştu ve halinden pek şikâyetçi olduğu söylenemezdi.

    Haziranda Mustafa Kemal albaylığa yükseldi. Liman von Sanders onu biraz başına buyruk bulmakla birlikte, tümen komutanı olarak yeteneklerini beğeniyordu. Buna karşın Enver Paşa, hâlâ ondan kuşkulanıyor ve yanlışını çıkarmak için fırsat kolluyordu. Ay sonunda cepheye yaptığı kısa bir ziyaret sırasında aradığı bahaneyi buldu. Aralarındaki uyuşmazlık ciddi şekilde patlak verdi. Komutasına verilmiş olan seçkin bir alaya güvenen Mustafa Kemal, Esat Paşa'dan Avustralyalıların kilit mevzilerinden birine saldırı için izin almıştı; bu mevzi düşerse düşmanın yarımadadan çekilmek zorunda kalabileceğine inanıyordu. Ama, Enver Paşa buna karşı geldi ve Mustafa Kemal'i, belki de biraz haklı olarak, çok can telef etmekle suçladı. Von Sanders aralarını buldu ve saldırı yapıldı. Fakat, bir yandan Anzakların Türkleri şaşırtmak için attıkları havai fişek ve meşalelere karışan şiddetli bir fırtınanın kopması, bir yandan da alay komutanının daha saldırıya geçmeden ölmesi yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı.

    Mustafa Kemal başarısızlığın suçunu, Enver'in işe karışmasına yükledi. Enver de askerlerin kahramanlığını överken onun komutasını küçümseyen sözler söyledi. Mustafa Kemal derhal istifa etti. Fakat, Enver'in İstanbul'a dönüşünden sonra Liman von Sanders'in yatıştırmasıyla yine tümeninin başına geçmeye razı oldu.

    Ama, durumundan memnun değildi. Gerçi Gelibolu savaşının ilk raundunu milletine kazandırmıştı ama, savaşın genel yönetiminde söz sahibi olamamıştı. Ayrıca, kolordu merkezi ile yetkilerinin derecesi, kuvvetlerinin yetersizliği ve şimdi yanına verilen Alman subayının yetkilerinin belirtilmesi konularında boyuna çatışıyordu. Kolordu komutanı Esat Paşa'nın bu Arıburnu mevkiine yeteri kadar önem vermediğine inanıyor ve ona durmadan, burasını savunma sorunları üzerinde uzun ve ayrıntılı raporlar gönderiyordu. Kafası, Sarıbayır'ın ötesindeki Conkbayırı ve Kocaçimen tepelerine takılıp kalmıştı. Düşman, birliklerini güçlendirdikten sonra yeniden saldırıya geçmek niyetinde olduğunu belli etmişti. Mustafa Kemal saldırının bu sefer de Sarıbayır'a yöneltileceğini iyi biliyordu. Bu yerin önemine daha önce de inanmış ve haklı çıkmıştı; hâlâ da inanıyordu.

    Esat Paşa'yı da buna inandırmaya çalıştı ama başaramadı. Tepelerin savunulmasında Mustafa Kemal'in kilit noktası olarak gördüğü bir yer vardı: doğrudan doğruya Conkbayırı'na çıkan Sazlıdere yatağı. Dağın eteklerinden yukarı tırmanacak bir düşman, bu kayalık dere yatağının içinden kendini göstermeksizin ilerleyebilirdi. Başlangıçta kendi komutasında olan bu yer şimdi iki komuta arasında bir sınır çizgisi haline gelmiş gibiydi. Bu önemli bölge kimin idaresi altındaydı? Mustafa Kemal'in mi, yoksa Alman Binbaşı Willmer'in mi? Bu noktanın açıklanması gerekiyordu.

    Esat Paşa, durumu kendi gözüyle görmek için, kurmay başkanıyla birlikte tümen karargâhına geldi. Mustafa Kemal onları zirveye çıkardı ve durumu tepeden gösterdi. Aşağıda, çepeçevre yayılan ve Sazlıdere'yi iki yandan saran kayalık, sarp arazi, alttaki kumsal, Suvla Körfezi ve daha geride kalan Tuz Gölü'yle Kocaçimen doruğuna doğru kuzeydoğu yönünde yükselen sıra tepeler. Bulundukları yerden, göğe yükselen bu sıra tepeler aşılması imkânsız gibi görünüyordu.

    Kurmay başkanı bu sarp araziden ancak küçük baskın gruplarının ilerleyebileceğini söyledi. Esat Paşa da Mustafa Kemal'e, 'Düşman nereden gelebilir?' diye sordu. Mustafa Kemal eliyle, Arıburnu yönünden Suvla'ya kadar uzanan kıyıları işaret ederek, 'Buradan,' diye cevap verdi.

    Paşa, 'Pekâlâ,' dedi. 'Buradan geldiğini farzedelim, sonra nasıl ilerleyecek?'

    Kemal yine Arıburnu'nu gösterdi ve Kocaçimen'e doğru geniş bir yarım yuvarlak çizerek, 'İşte böyle ilerler,' dedi.

    Paşa gülümseyerek onun omzunu sıvazladı. 'Merak etmeyin, beyefendi. Bunu yapamazlar.'

    Mustafa Kemal tartışmayı uzatmanın bir işe yaramayacağını görerek, 'İnşallah,' dedi. 'Umanm ki siz haklı çıkarsınız.'

    Hatıra defterine bu konuşmayı not etti. Sonradan gelişen olaylar üzerine bu satırların altını kırmızı mürekkeple çizerek yan tarafa da kendi düşüncesini kabul etmeyerek 'askerî durumu ve ülkenin geleceğini büyük bir tehlikeye atanlar' hakkında pek yerinde olan bazı yorumlarda bulundu. Çünkü ikinci kez olarak, Mustafa Kemal iddiasında haklı çıkacaktı.

    Bu arada seferin başlangıcından beri mektuplaşmakta olduğu Corinne'e şunları yazıyordu:

Burada hayat o kadar sakin değil. Gece, gündüz durmaksızın başımızın üzerinde şarapneller ve türlü mermiler patlıyor. Kurşunlar ıslık çalarak geçiyor ve bombalarla topların gümbürtüsü birbirine karışıyor. Gerçekten, cehennemde gibiyiz. Neyse ki, askerlerim düşmandan çok daha cesur ve dayanıklı. Öte yandan, içlerindeki inanç, çoğu zaman canlarını feda etmelerini gerektiren emirlerimin yerine getirilmesini çok kolaylaştırıyor. Çünkü, onlara bakılırsa, bu işin yalnız iki yüksek sonucu vardır; ya gazi, muzaffer olmak ya da şehit. Bu sonuncusu ne demektir, biliyor musunuz? Doğrudan doğruya cennete gitmek. Orada Tannnın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacaklar ve ebediyen emirlerine amade olacaklar. Ne büyük mutluluk!

    Mustafa Kemal, 'olayların sertleştirdiği karakterini biraz yumuşatmak ve hayatın güzel, tatlı taraflarından zevk duyabilmesine yardım etmek için' biraz roman okumak istediğini mektubuna eklemişti. Corinne'den bir roman listesi çıkarıp İstanbul'da ikisinin de tanıdığı bir arkadaşına vermesini rica ediyordu. O, kendisine gönderirdi. Bunlar, Corinne'in o herkesi büyüleyen tatlı ve zeki konuşmalarının boş bıraktığı yeri belki birazcık doldurabilirdi.

10.Birinci Dünya Savaşı   |   12.Bir Türk Zaferi