DOKUZUNCU BOLÜM



Sofya'da Görev

MUSTAFA KEMAL'in Sofya'daki yaşantısı onun için yeni ve yararlı bir deneme oldu. Bu onun Batılı bir toplum içinde ilk yaşayışıydı. Paris'te hem az kalmış, hem de zamanının çoğunu askerlik görevleriyle harcamıştı. Şimdi ilk olarak, bir Avrupa başkentindeki toplum hayatının incelikleriyle karşılaşıyordu. Sofya, aslına bakılırsa, pek önemli olmayan, orta bir Balkan kentinden başka bir şey değildi. Ama, 1913 sıralarında üzerinde kuvvetli bir Batı cilâsı taşıyor ve bu da, Mustafa Kemal'in gözüne, Orta Avrupa'nın büyük şehirlerinden taşan tatlı yaşam havasını yansıtır gibi görünüyordu.

    Aslında bir Coburg prensi olan Bulgar Kralı Ferdinand, Avrupalılarca 'tilki' diye anılan, gözü yükseklerde bir adamdı. Ondan önceki kral, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, girintili çıkıntılı eski Türk tarzındaki Sofya'yı kökünden kazıyarak yerine uzun, düz sokakları ve geniş bulvarlarıyla, Avrupa stilinde bir şehir kurdurmuştu. Romantik bir zevkle düzenlenmiş parkları, koruları, küçük bir Alman başkentini andınyordu. Sarı alçı ve mermer karışımı kabartma süslü yapıları, taşra çapında da olsa yine bir rokoko inceliği taşıyordu. Sofya'nın kibar kadınları Viyana'dan giyinir ve operada Viyana müziği dinlerlerdi.

    Mustafa Kemal, Fethi Bey'in arkasından ataşemiliter olarak Sofya'ya geldiği zaman şehirde bir savaş sonrası havası esiyordu. Balkan Savaşlarının acısı, bir sürü eğlence arasında unutulmaya çalışılıyor, danslı çaylar, yemekler, kabuller, balolar birbirini izliyor; dışarıdan kimsenin alınmadı subay kulübünün haftalık danslı toplantılarında şık üniformalı subaylar, kadınları bile gölgede bırakarak ilgileri üzerlerine çekiyorlardı. Bulgarlar, dünkü düşmanları Türklerle kaynaşmaya istekli görünüyorlardı. Fethi Bey, herkese karşı uysal ve nazik davranışlarıyla, onların gözünde Avrupalılaşmış Türk tipini canlandırıyordu. Az zamanda Bulgar sosyetesinin sevgisini kazannmıştı.

    Mustafa Kemal de onun yanından hiç ayrılmıyordu. İkisi de bekâr olduklarından çoğunlukla her yere birlikte çağrılıyorlardı. Eski Osmanlı zaitlerinin palabıyığı yerine, Jön Türklerde yeni moda olan kırpık bıyıklarıyla asker duruşlu, ince, göz alıcı genç ataşemiliter, iyi giyiniyor, düzgün davranıyordu. Yine de, pişkin ve yontulmuş arkadaşından ayrı bir yaradılışta olduğu kolayca anlaşılıyordu. İçkiyi fazlaca seviyor, salonlarda pek eğilip bükülmüyordu. İçine kapanık duruşu, az konuşması yüzünden Bulgarlar onu, 'Türk gibi bir Türk' damgasını vurmakta gecikmediler. Mustafa Kemal, etkisi altında kaldığı sosyete hayatına daha tam olarak alışmamıştı. Bu yüzden çekingen davranıyordu. Balkanlardaki görevi sırasında öğrendiği Bulgarcayı henüz düzgün konuşamıyordu. Ama Bulgar çevrelerine girip çıktıkça onu da ilerletmeye başladı. Çocukluğundaki Rumeli türkülerinden kalma bir ritm duygusuna sahip ve ayaklarına hâkim olduğu için iyi dans ediyordu. Birkaç dersten sonra, vals ve tangoyu da öğrendi. Bu yüzden, her hafta subay kulübünde verilen danslı toplantılarda, hanımlar arasında sükse yapmaya başladı. Kadınlar onun ilginç görünüşünün etkisinde kalıyor ve havadan sudan konuşmayı bilmemesine, biraz da sallapati davranmasına karşın onda esrarlı bir havanın varlığını seziyorlardı.

    Bir gece, Bulgar Türklerinden Şakir Zümre adında bir arkadaşıyla operada verilen bir galaya gitti. Bu çok şık bir toplantıydı. Seyircilerin parlaklığı, zarifliği, Mustafa Kemal'in üzerinde derin bir etki yaptı. Perde sırasında Kral Ferdinand'la tanıştırıldı. Kral ona izlenimlerini sordu. Mustafa Kemal sadece: 'Fevkalâde!' diyebildi. Operadan sonra iki arkadaşı, bazı tanıdıklarını Grand Hotel de Bulgarie'de yemeğe götürdüler. Misafirler gittikten sonra Mustafa Kemal, duyduğu heyecanı Şakir Zümre'ye açıkladı. Batı uygarlığı buydu işte. Türkiye'de böyle şeyler yoktu. İstanbul'da opera şöyle dursun, adamakıllı bir tiyatro bile yok sayılırdı. Türkiye, yakın bir gelecekte bu gibi şeylere kavuşmalıydı. (1) Türkler, Avrupa'daki toplum hayatının inceliklerini, güzelliklerini öğrenmeliydiler. Gecenin eğlencelerinden yorgun düşmüş olan Şakir Zümre, onu gidip yatmaya güçlükle kandırabildi.

    Bununla birlikte, Mustafa Kemal, Sofya'ya gitmeden önce de sosyete hayatına büsbütün yabancı sayılmazdı. İstanbul'dayken, Ömer Lütfü adında bir subay arkadaşından dul kalmış olan Corinne'le bir bağlantı kurmuştu. İtalyan asıllı ve müziğe istidatlı bir kadın olan Corinne, Beyoğlu'ndaki evinde gece toplantıları düzenler, çeşitli kimseleri çağırırdı. Mustafa Kemal de bu toplantılara sık sık gitmeye başlamış; Corinne onun sosyete hayatını öğrenmesine, Avrupa edebiyatını tatmasına ve özellikle Fransızcayı ilerletmesine yardımcı olmuştu. Mustafa Kemal şimdi, Sofya'da nasıl vakit geçirdiğini, hâlâ biraz uydurma ve imlâsı da bozuk olan Fransızcasıyla Corinne'e anlatıyor, arada sırada da Latin harfleriyle Türkçe yazıyordu:


Son mektubunu aldım. Her gün beni düşündüğünüzü öğrenmek beni çok sevindirdi. Afrika savaşından ne kazandığımızı bildirdiğiniz için de teşekkür ederim... Sofya'ya geldiğim zaman inmiş olduğum Bulgaria otelinden çıktığımı biliyorsunuz. Şimdi, yeni yapılmış olan Splendide Palace'ta kalıyorum. Gerçekten konforlu bir otel. Banyoları, fam döşambrları, kısacası istediğiniz her şey var. Oteldeki eğlenceler de ayrı. Bu yüzden kalmaya değiyor. Ama hayır, Corinne, hayır! Sofya'da bir tek güzel kadın görmenin imkânı yok. Uygun bir ev bulamadığım için otelde kalıyorum. Cevdet Beyle dostluğumuz çok iyi. Onun bu kadar cana yakın ve iyi bir dost olacağını hiç sanmazdım. Önceki gece beni, Madam Denigi adında, eskiden tanıdığı Parisli bir hanımın evine götürdü. Orada önemli biri vardı. Birkaç nazırla yanlarındaki kimseler de bakara oynuyorlardı. Ben oynamadığım için onlarla selâmlaşıp bir iki lâf ettikten sonra ayrıldım. Şunu söyleyeyim ki, Parisli hanımı güzel bulmadım. Sanırım ki, Cevdet Beye beni getirmesini o söylemiş. Ayrılırken bana, 'Mon Commandant,' dedi, 'bu akşam evimde pek eğlenemediniz, ama emin olunuz ki gelecek sefere sizi memnun etmeye çalışacağını,' Yalnız, ben bundan pek emin değilim.

Arkadan Novia Amerika adındaki çalgılı kahveye gittik. Bir sürü Alman, Fransız v.b. şarkıcı kadın vardı, davet edilmek umuduyla locaların çevresinde dolaşıp duruyorlardı. Cevdet Bey iki Macar kızı çağırdı. Bir tanesi Almanca biliyordu. Daha küçük olan ötekisi, Macarcadan başka dil bilmiyordu. Neden bilmem, hiç eğlenemedim. Canım sıkıldı. Arkadan, kızları locada bırakarak gazinodan ayrıldık. Otele dönüp yattığım zaman, saat gece yarısını geçmişti.

Bana sık sık yazın. Sizi bütün kalbimle kucaklarım.

    Corinne'nin bu mektuba verdiği cevap üzerine, öğrencisi yeni bir mektup yazdı:

Son mektubumda beklediğinizden daha az imlâ yanlışı bulunduğunu ve... bunun başka birisinin kaleminden çıkmış olabileceğini yazıyorsunuz. Bunu ben bir çeşit iltifat olarak kabul ediyorum.

    Arkadan, daha içten, ama daha ağırbaşlı bir ifade taşıyan mektuplar yolladı:

    Bütün o yüksek mevkili dostlarınıza rağmen beni hatırdan çıkarmadığınızı ve bu haşmetlû, devletlû (2) kişilerle sürdürdüğünüz ahbaplık arasında benimle uğraşacak bir an bulabildiğinizi bilmek beni öyle sevindiriyor ki... Birtakım tasarılarım, hattâ büyük tasarılarım var. Ama bunlar yüksek bir mevki elde etmek ya da zengin olmak gibi maddi cinsten şeyler değil. Bu tasarılarımın gerçekleşmesini, hem ülkemin yararına olacak, hem de bana görevimi yapmış olmaktan dolayı zevk verecek büyük bir fikri başarıya ulaştırmak için istiyorum. Bütün ömrümce tek ilkem bu olmuştu. Daha çok gençken edindiğim bu ilkeden, son nefesime kadar vazgeçmeyeceğim.

    Bir süre sonra Mustafa Kemal, arkadaşı Şakir'le birlikte, Elçiliğe yakın bir ev bulup taşındı. Evin döşenmesi tamam olunca, iki arkadaş, Bulgur Adliye Nazırına bir ziyafet verdiler. Yemekte havyar, Türkiye'den özel olarak getirtilmiş en iyi cins rakı, en sonunda da şampanya vardı. Yemeğin güzelliği ve gecenin çok başarılı geçtiği, İkinci Balkan Savaşında Mustafa Kemal'e karşı savaşmış olan Harbiye Nazırı General Kovaçev'in kulağına gitti. General daha önce, Makedonyalı olan karısıyla birlikte, Türk ataşemiliterini evinde ağırlamıştı. Kendisi de ailesiyle birlikte, Mustafa Kemal'in evine davet edilmek istediğini bildirdi. İkinci bir ziyaret düzenlendi ve Mustafa Kemal'le Kovaçev ailesi arasında, derin bir dostluğun temeli böylece atılmış oldu.

    Mustafa Kemal, şimdi sık sık Kovaçev'lere gidiyor, Generalle oturarak iki eski silâh arkadaşı gibi savaş anılarından konuşuyor, savaş sanatı üzerinde uzun tartışmalara girişiyordu. Başlarda Generalin sevimli, terbiyeli kızı Dimitrina'ya pek dikkat etmemişti. Sonradan bu ince vücutlu, koyu renk saçları bukleli genç kızla, yavaş yavaş ilgilenmeye başladı. Şimdi onunla çekinerek, saygıyla konuşuyor; rastlaştıkları toplantılarda dansa kaldırıyordu.

    Mustafa Kemal, kısa bir süre sonra her yere çağrılmaya başlandı. Bir general karısı olan ve sosyetede sözü çok geçen Sultana Ratcho Petrova, onu tanıtmakta ön ayak olmuştu. Mustafa Kemal, sosyete hayatındaki en büyük başarısını, sarayda verilen bir maskeli baloda elde etti. İstanbul'a bir emir eri göndererek Müze'den kavuğu ve mücevher kakmalı kılıcıyla tam takım bir yeniçeri üniforması getirtmişti. Bu parlak kılık içinde büyük bir heyecan yarattı ve gece yarısı, davetliler maskelerini çıkardıkları zaman, Kral Ferdinand kendisini çağırarak tebrik etti. Hediye olarak gümüş bir sigara tabakası verdi. Yıllar sonra, Kral Ferdinand sürgüne gönderildiği zaman, Mustafa Kemal de onun devlet adamlığına karşı beslediği saygıyı belirtmek için kendisine altın bir tabaka gönderecekti.

    Sofya'da hayat güzel geçiyordu. Mustafa KemaPin kültürü de gelişmekteydi. Bu sırada bir yerde, şu eski Fransız sözlerine rastladı ve bunları, bir dostuna yazdığı mektupta tekrarladı:

La vie est bröve
Un peu de reve,
Un peu d'amour
Et puis bonjour.
La vie est vaine
Un peu de peine,
Un peu d'espoir,
Et puis bonsoir. (3)


    Ama Sofya'da sevişmekten, gülüp oynamaktan başka yapacak işler de vardı. Mustafa Kemal görevlerine ciddi olarak sarılmıştı. Fethi Bey'le kendisinin düşüncesi de, bu görevin askeri olduğu kadar siyasi olduğu yolundaydı. Memleketi yakından tanımak ve özellikle nüfuzlu Türk azınlığıyla daha yakın ilişki kurmak çabasına girişti. Şakir'le birlikte Türklerin oturduğu bölgeleri dolaştı. Soydaşlarının bu yabancı ülkede çok iyi bir hayat sürdüklerini görerek hayret etti. Bulgaristan Türkleri rahatça ticaret yapıyor, bunda da başarı gösteriyorlardı. Oysa, Türkiye'de alışveriş, sadece yabancıların elindeydi. Türkler, Plevne'de ve daha başka yerlerde endüstri kurmuşlardı. İçlerinde birçoğu büyük para kazanmıştı. Kadınları da anayurttaki kadınlara göre daha serbesttiler, çoğunlukla peçesiz dolaşıyorlardı. Her yerde, daha Türkiye'de benzeri görülmeyen güzel okullar açılmıştı. Mustafa Kemal, kendi ülkesinde de kendi milletinin nasıl bir yaşam düzeyine erişebileceği ve erişmesi gerektiği üzerinde belirli bir düşünce edinmeye başladı.

    Bu geziler sırasında, köylülerde gördüğü sağlamlığı da takdir etmeye başlamıştı. Bir gün danslı çay saatinde. Sofya'da şık bir gazinoda olurmuş, Orkestrayı dinliyordu. O sırada köylü kılığında bir Bulgar girip, yanındaki masaya oturdu. Garsonu üst üste çağırdı: garson onu önce önemsemedi, sonra da servis yapmayı reddetti. Arkadan da gazinonun sahibi, köylüye çıkıp gitmesini söyledi. Köylü, 'Beni buradan atmaya nasıl cesaret edersiniz?' diye kalkmayı reddetti. 'Bulgaristan'ı benim çalışmam yaşatıyor. Bulgaristan'ı benim tüfeğim koruyor.' Bunun üzerine polis çağırdılar. O da köylüden yana çıktı. Köylüye çay ve pasta getirmek zorunda kaldılar, o da bunların parasını tıkır tıkır ödedi. Mustafa Kemal sonra, bu olayı arkadaşlarına anlatırken, 'İşte ben Türk köylüsünün de böyle olmasını istiyorum,' ılcdi. 'Köylü memleketin efendisi durumuna gelmedikçe, Türkiye'de gerçek bir İlerlemeden söz edilemez.' Kafasında, ilerideki Kemalist slogan böyle filizlenmişti: 'Köylü, memleketin efendisidir.'

    Bundan başka bir parlamento rejiminin nasıl işlediğini de gözüyle görüp öğrenecekti. Şakır Zümre, Bulgar Meclisinde milletvekiliydi. Bir sürü partilerden oluşan bu mecliste, Türk milletvekillerinden kurulu on yedi kişilik küçük grup, sayısıyla ölçülmeyecek bir önem taşırdı. Karışık tartışmalar arasında dengeyi korur, arada bir de oylarıyla bir tarafın ağır basmasını sağlardı. Mustafa Kemal geceler gecesi, meclisin balkonunda oturur, görüşmeleri dikkatle izler, ileride yararlanmak üzere parlamento taktiklerini derinlemesine incelerdi; tıpkı bir savaş alanında askeri taktikleri incelediği gibi. Üstelik, burada daha elle tutulur bir amaç da güdüyordu. Türk azınlığı eliyle, politika mekanizmasını kendi ülkesi yararına işletmenin mümkün olduğu kanısındaydı.

    Bulgaristan Türklerinde, ilk önce, milliyetçi bir bilinç uyandırmak gerekiyordu. Mustafa Kemal bunun için, elçilik yoluyla, iki Türkçe gazeteyi denetimi altında bulunduruyor, haber ve yorumlarına istediği gibi yön veriyordu. Türk azınlığı içindeki hocaları ve öteki nüfuzlu kişileri etkilemek için ajanlar yolladı ve örtülü ödenekten hesaplı şekilde para dağıttı. Bu çalışmaları sırasında, gerici unsurlarla çatışmak zorunda kaldı. Bunlar, Mustafa Kemal'le Fethi Bey'in Sofya sokaklarında fesle değil de, şapkayla dolaşmasını bir türlü hazmedemiyorlardı. Bir Türk elçisinin, bu biçimde davranışını, çok utandırıcı bir hal olarak görüyorlardı. Bu da Mustafa Kemal'e, öteden beri meraklı olduğu bir konuda, şapka ile fesin kıyaslanması konusunda, birtakım konuşma ve tartışmalara girişmek fırsatını verdi.

    Bulgaristan'da Türklerden yana çekilebilecek başka bir unsur daha vardı. Bu da, İkinci Balkan Savaşından sonra buraya göçmüş olan Makedonyalılardı. Mustafa Kemal. Makedonyalılar komitesiyle yakın ilişkiler kurdu. Onlara para yardımında bulundu. Dostu, Bulgar Harbiye Nazırının karısı, Madam Kovaçeva, Makedonyalıydı. Yerli dedikoducular, kızı Dimitrina ile Mustafa Kemal arasında gelişen arkadaşlığın altında siyasi bir koku seziyorlardı.

    Oysa bu arkadaşlıkta daha çok romantik bir çeşni vardı. Mustafa Kemal, Batı inceliğiyle yetişmiş, iyi aileden bir genç kızla ilk olarak tanışıyor, Dimitrina ile asıl bu yüzden ilgileniyordu. Aralarındaki flört bir maskeli baloda iyice ilerledi. Mustafa Kemal, boyuna Dimitrina'yla dans etti. İlk önce müzikten konuştular. Genç kız müziği çok seviyordu. Az sonra siyasetten söz etmeye başladılar. Mustafa Kemal, heyecanlı bir ciddilikle, Türkiye'yi batılılaştırmak ve özellikle kadınları özgürlüğe kavuşturmak yolundaki tasarılarını anlatmaya başladı. Onlar da peçelerini çıkarıp atmalı, bu balodaki kadınlar gibi, erkeklerle konuşup kendilerini bağladığı kölelik zincirlerinden kurtulmalıydılar. Dimitrina, Mustafa Kemal'in bu güçlü, akıcı konuşması karşısında, kendinden geçmiş gibiydi.

    O da, Dimitrina'yı kafasında tasarladığı Avrupalı eş olarak görüyordu. Ama, bunun için genç kızı babasından istemesi gerekliydi. O zaman da bir red cevabıyla karşılaşmak tehlikesi vardı. Hıristiyan olan General, kızının bir Müslümanla evlenmesine razı olur muydu? Kendi de başka bir Bulgar kızına, General Ratcho Petrov'un kızına tutulmuş olan Fethi'ye danıştı. Birtakım aracılar yoluyla kız babalarının ağzını arattılar, ama sonuç cesaret kırıcı oldu. General Petrov hiç düşünmeden karşılık vermişti. 'Kızımı bir Türk'e vermektense kafamı keserim, daha iyi.' General Kovaçev de, arkadaşı gibi düşünüyordu. Türk elçiliğinde verilen bir balo çağrısını kendisi ve ailesi adına nezaketle reddetti. Mustafa Kemal'le Dimitrina birbirlerini bir daha göremediler. (4)

    Bu arada Enver ve üçlüsü, 1914 başlarında, bir sürü hızlı ve yapıcı reform hareketine girişmişlerdi. Balkan Savaşları en sonunda Türklerde bir milliyetçilik ruhu doğurmuştu. Başlarında da, bütün keyfi davranışlarına rağmen, bu ruhu milli bir birlik biçimine sokabilecek yeterlikte bir hükümet vardı.

    Yönetimin birçok alanlarında, özellikle silahlı kuvvetlerde, bu reformlar daha hızlı geliştirilmekteydi. Enver orduyu, Cemal de deniz kuvvetlerini yeni baştan örgütleme işine girişmişlerdi. Enver, enerjik ve verimli bir çalışmayla, eski subay sınıfını temizleyip yerlerine yeni yetişmiş subayları getirmeye başladı.

    Böylece yeni bir ün daha kazanmış oluyordu. Artık yalnızca yiğit bir savaşçı değil, aynı zamanda keskin görüşlü, becerikli bir genç teşkilâtçıydı, Yaptıklarını Mustafa Kemal bile beğeniyordu. Sofya'dan Enver'e bir mektup yazarak onun Harbiye Nazırlığındaki başarılarını kutladı. Tevfik Rüştü'ye de bu yolda bir mektup yazdı, ama Enver'in kurmay başkanının bilgisizliğini eleştirerek onun yerine kendisinin, rakibinin emri altında çalışmaya hazır olduğunu bildirdi. Ancak, onun bu göreve atanması, gerçekleşmesi pek kolay olmayan bir işti.

    Aslında Türk ordusunun bu yenileştirilmesi karşılığında ödenecek bir bedel vardı: Bu da, Almanların Türk ordusunu gittikçe denetimleri altına almalarıydı. Ordudaki reformları, Alman askeri misyonu düzenliyordu. Heyetin şimdiki başkanı, güvenilir, akıllı bir kumandan olan General Liman Von Sanders'e Türk ordusu üzerinde geniş bir yönetim yetkisi verilmişti. Alman subayları, Genelkurmayla öteki ordu birliklerini zaten doldurmuşlardı. 1914 yılında bunların sayısı hızla kabardı. Artık en yüksek noktasına ulaşan bu 'Alman yardımı' politikası, Enver'in elinde, Osmanlı İmparatorluğu için büyük felâketler doğuracaktı.

    Çünkü, savaş çok yakındı. Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da tedhişçi bir Sırp örgütünce tutulup silahlandırılan, genç bir öğrenci tarafından öldürüldü. Bir ay sonra, Avusturyalılar, Sırbistan'a savaş açtılar; Kayzer de onları destekledi ve Birinci Dünya Savaşı başlamış oldu. Bundan iki gün önce, Türkiye ile Almanya, Rusya'ya yönelmiş gizli bir anlaşmaya varmışlardı. Bundan, kabine üyelerinden yalnızca dört kişinin bilgisi vardı. Anlaşma, 2 Ağustos'ta imzalandı.

    Bununla birlikte, bu henüz Türkiye'nin savaşa katılacağı anlamına gelmiyordu. Talât Paşa, ittifakı, Türkiye'nin büyük devletlerden birinin desteğine ihtiyacı olduğuna inandığı ve yalnız kalmasından korktuğu için istemişti. Geleneksel düşman Rusya'ya karşı İngiltere ve Fransa'dan yeterli garantiler elde etmek yolundaki uğraşmaları boşa çıkmıştı. Ancak, Enver'in giriştiği reformlara rağmen, Türk ordusunun toparlanıp güçlenmesi iişin daha zaman gerektiğini bilen Talât Paşa, Türkiye'nin mümkün olduğunca tarafsızlığını koruması düşüncesini savunmaktaydı.

    Sofya'da Mustafa Kemal, Türkiye'nin Almanya yanında savaşa katılmasının şiddetle karşısındaydı. Almanya savaşı kazanırsa, Türkiye'yi bir uydu haline getirecek, kaybederse Türkiye de çok şey kaybetmiş olacaktı. Mustafa Kemal, Enver'in aksine, yalnız Almanları sevmemekle ve onlara güvenmemekle kalmıyor; onların savaşı kazanacak yetenekte olduklarına da inanmıyordu. Paris'i ziyareti ona askeri durumun, hesaplanması güç birtakım faktörlere bağlı olduğunu öğretmişti. Gerçi, Alman ordusu Paris'e doğru hızla ilerliyordu ama, asker Mustafa Kemal, arkadaşı Salih'e yazdığı mektupta söylediği gibi, 'Almanların, çeşitli faktörlerin etkisi altında zikzaklı şekilde ilerlemek zorunda kalacağını ve bunun da onlar için zararlı sonuçlar doğurabileceğini' görüyordu. 'Biz, amacımızın ne olduğunu belirtmeden seferberlik ilân ettik. Bizim için büyük bir silahlı kuvveti uzun zaman ayakta tutmak zararlı olacaktır. Bunun, kendimiz ya da müttefikimiz için ne gibi bir sonuç vereceği kestirilemez.'

    Öte yandan, savaş daha yayılacak olursa, Türkiye'nin uzun süre tarafsız kalamayacağım da biliyordu. Bu durumda, savaşa Almanya'nın karşısında katılmasını uygun bulmaktaydı. 16 Temmuz 1914'te Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya gönderdiği bir raporda, Sofya'daki gözlemlerine dayanarak, Bulgarların Büyük Bulgaristan tasarılarını gerçekleştirmek umuduyla, gittikçe Avusturya'ya yaklaşmakta olduğunu bildirmişti. Mustafa Kemal, onların bununla yetinmeyeceklerini de ileri sürüyordu. Doğuya doğru da genişlemek isteyeceklerdi ki, bu da ancak Türkiye'nin zararına olarak gerçekleşebilecek bir şeydi. Onun için Mustafa Kemal, Türkiye'nin hareketsiz durmasını tehlikeli buluyordu. Bulgarların, çeşitli yollarla, Türklerin güvenini kazanmaya çalışacakları belli bir şeydi. Bu arada herhangi bir Batılı grupla bağlantısı olmayan Türkiye'nin, Bulgaristan'la dost geçinir görünmesi kendi yararına olurdu. Ama, Mustafa Kemal'in önceden gördüğü gibi, Türkiye savaşa katılmak zorunda kalacak olursa o zaman da 'Bizim için yapılacak şey, bir bahane uydurup Bulgaristan'ı işgal etmekti.' Bu çeşit bir siyaset, Türkiye'nin Yunanistan'daki çıkarları açısından da yararlı olurdu. (5)

    Bu arada, İstanbul'daki dostlarına da ısrarla mektuplar yağdırıyor, uluslararası gerçekler üzerinde ne kadar uzak görüşlü olduğunu gösteren düşüncelerini onlara açıklıyordu. Daha o zamandan, Amerika'nın ergeç savaşa katılmak zorunda kalabileceğini ve bunun da aslında Birinci Dünya Savaşı demek olacağını görmüştü. Şimdilik Türkiye'nin yararına olan tek şey, tarafsız kalıp askeri gücünü artırmaya bakmak, olayların gelişmesini izleyerek, karar almak zamanı gelinceye kadar, iki taraf arasında bir denge kurmak olmalıydı. Savaşa katılıp katılmamak ya da hangi tarafta katılmak sonra düşünülecek bir şeydi. Aceleye gerek yoktu. Çünkü bu uzun bir savaş olacaktı. Mustafa Kemal bunu çok iyi biliyordu.

    Öte yandan, Enver Paşa, savaşın kısa süreceğine ve Türkiye bundan bir şey koparmak istiyorsa, bir an önce savaşa katılması gerektiğine inanıyordu. Durumun onun istediği yönde gelişmesini sağlayan iki olay oldu. Bunlardan birincisi Türkiye için Armstrong-Whitworth tezgâhlarında yapılmış ve parası ödenmiş olan iki kruvazöre, İngiliz Bahriye Nazırlığının el koymuş olmasıydı. Kontratta, savaş çıktığı takdirde, anlaşmanın yürürlükten kalkacağı konusunda bir madde bulunmasına karşın, bu davranış, itilâf Devletlerinden yana olan çevrelerde bile öfkeli bir tepki yarattı.(6) İkinci olay da, Göben ve Breslau adındaki Alman zırhlılarının tam bu sırada, Enver'in de bilgisi altında, Akdeniz'deki İngiliz filosunu atlatarak Boğaziçi' nde boy göstermeleriydi. Bu gemilerin silahtan arınmaları gerekirken, Türk hükümeti onları satın alarak Yavuz ve Midilli diye adlandırdı, Gemilerdeki Alman deniz subay ve erleri, halkın hoşuna gidecek bir jestle, başlarından kasketleri çıkarıp fes giyerek yerlerinde kaldılar.

    Türkiye'nin savaşa katılması için şimdi tek eksik, Ruslarla bir çatışmaydı. Kabine üyelerinden çoğunun buna karşı olmalarına rağmen, Enver için böyle bir olayı yaratmak işten bile değildi. Göben ve Breslau'ı, bir çatışma çıkar umuduyla, sözde manevra için, sık sık Karadeniz'e göndermeye başlamıştı. Ekim sonunda Yavuz, yanında emektar Hamidiye ve başka gemiler de olduğu halde denize açıldı ve ortada hiçbir neden yokken, ihtarda bile bulunmadan, Rusların, Karadeniz'deki Odesa, Sivastopol ve Novorosisk limanlarını bombardıman etmeye başladı. Alman amiralinin cebinde, Enver Paşa'nın gizli bir emri bulunuyordu: 'Türk donanması Karadeniz'e zorla hâkim olmalıdır. Rus filosunu arayınız ve nerede rastlarsanız, savaş ilân.etmeyi beklemeden, saldırıya geçiniz.' (7) Çıkan çarpışmada birkaç Rus gemisi battı. Bu bir savaş durumuydu.

    Enver Paşa, sözde, bu saldırı hakkında bilgisi olmadığını ileri sürdü. Talât Paşa her şeyi, ancak olduktan sonra öğrendi. 'Keşke ben ölmüş olsaydım da, memleket sağ kalsaydı,' dedi. Ama yine işbaşında kaldı. Cemal Paşa, haberi, Cercle d'Orient Kulübünde kâğıt oynarken öğrendi. Büyük bir şaşkınlık geçirdi, yüzü bembeyaz oldu ve kızının başı üstüne, hiç bir şeyden haberi olmadığına yemin etti. Ama o da çekilmedi. (8) Sadrazam Sait Halim Paşa, Padişah'a istifasını sundu. Padişah, onu kucaklayarak, kendini tek güvendiği dayanaktan yoksun bırakmaması ve beceriksiz adamların ellerine atmaması için yalvardı. Paşa da yerinde kalmaya razı oldu. Fransız ve İngiliz elçileri, pasaportlarını istemeye geldikleri zaman, Sadrazamın gözlerinden yaşlar akıyordu. Yalnızca Cavit, önemsiz üç nazırla birlikte istifa edecekti. 'Savaşı kazansak bile, mahvolacağız,' demişti. Osmanlı İmparatorluğunun gerileyiş ve çöküşündeki son dönem, böylece başlamış oldu.



1 On beş yıl sonra Ankara için hazırlanan planlarda büyük ve modern bir opera binası yapımına yer verilecekti.
2 Fransızca olan bu mektupta Mustafa Kemal, 'Gros bonnets, grosses legumes' şeklindeki kelime oyununu kullanmış olacaktır. (Çevirenin notu.)
3 Hayat kısacık
Azıcık hayal
Sevgi, azıcık
Derken merhaba.
Hayat anlamsız
Biraz ıstırap
Ve umut, yalnız
Derken elveda.

4 Dimitrina, Mustafa Kemal'i hiç unutmadı, çünkü o da genç kızın ailesiyle teması kesmemişti. Dört yıl sonra, Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru, Dimitrina babasıyla İstanbul'a gitmeye kalktı. Orada Mustafa Kemal'i görmeyi umuyordu. Ancak Bulgar cephesinin çökmesi, bu yolculuğu engelledi. Sonraları bir Bulgar mebusuyla evlendi, ondan dul kaldı. (Dimitrina Kovaçev, 9 Ağustos 1966 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Yakınlarının anlattığına göre, son günlerde bile Mustafa Kemal'den söz etmekteymiş.) (Çevirenin notu.)
5 Cumhurbaşkanlığı arşivleri, Çankaya, Ankara
6 Bu savaş gemilerinin satın alınması için halk arasında açılan kampanyaya Türk kadınları mücevherlerini ve değerli eşyalarını vererek katılmışlardı.
7 ..(burası silik çıkmış)...t Jaeckh, The Rising Crescent (Yükselen Hilâl).
8 Sonradan sefil bir şekilde Rus boyunduruğu altına girmektense, savaşa katılmanın daha iyi olduğunu ileri sürecekti.



8.Balkan Savaşları   |   10.Birinci Dünya Savaşı