SEKİZİNCİ BOLÜM



Balkan Savaşları

MUSTAFA KEMAL İstanbul'a vardığı zaman, Birinci Balkan Savaşı bitmiş gibi bir şeydi. Bütün Rumeli elden gitmişti. Bir ay bile sürmeyen bir yıldırım savaşında Türkler, iki cephede de bozguna uğramışlardı. Yenilgilerinin nedeni, sayı azlığından daha çok, ikmal örgütünün yok denecek kadar yetersizliği ve gerek subaylann, gerek erlerin, Almanların verdiği modern donanımı kullanmaktaki acemilikleriydi.

    Makedonya elden gitmişti. Mustafa Kemal'in annesiyle kızkardeşi de evlerini bırakmışlar, Selanik'ten ayrılarak, düşmandan kaçan Müslüman göçmenlerle, yaralı askerlerden oluşan sele katılmışlardı. Bu insanlardan binlercesine İstanbul'a varmak nasip olmayacaktı. Eski Sultan Abdülhamit, hemen bir Alman savaş gemisine konularak, maiyeti ve on üç karısıyla birlikte Boğaziçi'nin Anadolu Yakasındaki Beylerbeyi Sarayına getirilmişti. Burada şehri görüp de üzülmesin diye, arkada bir odaya yerleşti ve altı yıl sonra orada öldü.

    Eteklikli bir Efzun müfrezesi ardından, Selânik'e giren Yunan ordusunu, 'Zito! Zito!' diye haykıran ve gül yağmuruna tutan çılgın bir kalabalık karşıladı. Pencerelerde, damlarda mavili-beyazlı Yunan bayrağı dalgalandırılıyordu. Ay-yıldız büsbütün ortadan kalkmıştı. Onların arkasında da bir Bulgar tümeni, şehrin bir kesimim işgal etti ve evlerle kiliselere el koydu. Bu, ittifakla ortaya çıkan ve İkinci Balkan Savaşına yol açacak olan çatlağın ilk belirtisiydi.

    Ömrünün çoğunu geçirdiği yerin düşman eline düşmesi, Mustafa Kemal'e çok dokunmuştu. İstanbul'daki bir gazinoda bazı subay arkadaşlarını görünce, baştan savma bir selâm vererek, sesini çıkarmadan, isteksizlikle yanlarına gitti. Sonra birden parladı: 'Nasıl yapabildiniz bunu? O güzelim Selânik'i düşmana nasıl teslim edebildiniz? O kadar ucuza nasıl satabildiniz?' Binlerce Selânikli Müslümanı cami avlularına yığılmış, perişan, aç, sefil bir halde, kışın insafsız soğuğunda, ölüp giderlerken gördü. En sonunda annesiyle kızkardeşini buldu. Evinden olmanın acısıyla birden çökmüş olan Zübeyde Hanım oturduğu yerde bir ileri, bir geri sallanıp durmaktaydı. Yanında ölmüş kocasının yeğeni olan Fikriye de vardı. Mustafa Kemal'in çocuk olarak bıraktığı Fikriye, artık yetişkin bir kız olmuş, daha da olgunlaşacağı şimdiden görülmeye başlamıştı. Mustafa Kemal onlara bir ev bulduktan sonra, Genelkurmaydaki görevinin başına döndü. Görevi, Gelibolu yarımadasının nasıl savunulacağını araştırmaktı.

    Anadolu'dan gelen askerlerle Batı Trablus'tan dönen subaylar, İstanbul önündeki Çatalca hattını takviye etmiş oldukları için, Bulgarların ilerlemesi durmuştu. Edirne, açlığa ve bombardımanlara aldırmayarak, yılmadan düşmana karşı koyuyordu. Ama Türklerin moralini asıl yükselten şey Hamidiye kruvazörünün kahramanlıklarıydı. Savaşın başında Varna'yı bombardıman ettiği sırada yan tarafından yara alan 'hayalet' kruvazör, Rauf'un idaresiyle zar zor Haliç'e gelebilmişti, ama bir daha denize açılabileceğini kimse ummuyordu. Derken Çanakkale Boğazı'nı geçip Yunan donanmasını atlatarak Ege denizine çıktığı duyuldu. Emekli kruvazör şimdi eski zamanlardaki korsan gemileri gibi, Ege ve Adriyatik denizlerinde kol geziyor, kıyı şehirleriyle adaları topa tutup, Yunan nakliye gemilerini batırıyordu. Ama, yine eski zaman şövalyeleri gibi, yolcularla tayfaların hayatlarını kurtarıyor ve onları ıssız kıyılara çıkarıp bırakıyordu. Alçakgönüllü, efendi bir adam olan Rauf, bu kahramanlıklardan bir pay çıkarmıyor, her şeyi emrindeki denizcilere borçlu olduğunu ısrarla ileri sürüyordu. Halk da onları, birer ulusal kahraman gibi değerlendiriyordu.

    Savaşı önleyememiş olan Büyük Devletler, şimdi barışı sağlama çabasına girişmişlerdi. Yeniden sadrazam olan Kâmil Paşa, Trakya'nın büyük bir bölümüyle Edirne'yi gözden çıkarmıştı. Bu olursa, Türkiye'nin Avrupa'daki toprakları, İstanbul'la arkasındaki küçük bir toprak parçasından ibaret kalacaktı. Ama o sırada Enver Bey, Afrika'dan döndü ve Genel Merkezi Edirne'nin düşmana verilmesine kuvvetle karşı koymaya ikna etti. Akabine, Babıâli'nin sırmalı ve yaldızlı Meclis salonunda barış koşullarını tartışırken, elleri bayraklı bir kalabalık, binanın önüne geldi. Kalabalığın başında olan Enver, arkasında Talât ve öbürleri olduğu halde, hızla mermer merdivenleri çıktı, geniş holü geçerek salonu, kapısına geldi. Kapıyı, Harbiye Nazın Nazım Paşa açtı. Türk yenilgisinin başlıca sorumlusu olan Nazım Paşa, heyeti, ağzında sigara, teklifsiz bir şekilde karşıladı. İçlerinden biri onu vurup öldürdü. Paşa, 'Köpekler, kıydınız canıma!' diyerek yere yığıldı.

    Sadrazam, soğukkanlılıkla, 'Zannımca Mühr-ü Sadareti istiyorsunuz,' dedi. Mührü uzattıktan sonra istifa mektubunu yazdı. Padişah, Mahmut Şevket Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesini kabul etti. Mahmut Şevket, Babıâli'ye gelerek tayin emrini halka okudu. Bir hoca bularak, zorla dua ettirdiler. Sonra kalabalık dağıldı, nazırlar serbest bırakıldı. Enver, artık iktidarın eşiğine ulaşmıştı.

    Mustafa Kemal, bu hükümet darbesini ve özellikle yapılış şeklini hiç beğenmemişti. İleride görüleceği gibi, kanuna uygun idamlara itirazı olmamakla birlikte, siyasi cinayetlerden nefret ederdi. Bir gerçekçi olarak, barışın elde edilebilecek en iyi koşullarla imzalanması gerektiğini biliyordu. Ama partideki arkadaşlarına hükümeti, önce Anayasaya uygun yollarla çekilmeye zorlamalarını ısrarla söylemişti. Ancak, hükümet bu isteği reddeder ve serbest seçimlere gitmekten kaçınırsa, bir darbe düşünülebilirdi. O zaman da bu darbe, ne olursa olsun kan dökülmeden yapılmalıydı. Bu çeşit bunalımları ileriyi görerek, uygarca çözmenin yolu buydu. Ama Mustafa Kemal'in bu düşüncelerine Fethi'den ve birkaç yakın arkadaşından başka kulak asan olmamıştı.

    Bu arada halk, genellikle hükümet darbesini tutmuştu. Ülkenin şerefsiz bir teslimden son anda kurtarıldığına inanıyorlardı. Yeni rejim, şimdi Sırplardan da yardım gören Bulgarların büsbütün şiddetle düşürmeye çalıştıkları Edirne'yi kurtarmayı umuyordu. Genelkurmay, harekâta yeniden başlamadan önce bir süre dikkatle hazırlanmayı gerekli görüyordu. Ama Enver gözalıcı bir manevrayla Edirne'yi kurtarmak hülyasındaydı. Marmara kıyısından başlayan bir saldırıyla Çatalca hattının dışından dolanacak ve böylece Bulgar ordusunu kuşatacaktı. Komuta kendisinde olmadığı halde bu yeni saldırının ilham kaynağı Enver oldu.

    Mustafa Kemal, Gelibolu'daki kolordunun harekât dairesi başkanlığına atanmıştı. Fethi de kolordu kurmay başkanıydı. Herhangi bir Bulgar saldırısına karşı Çanakkale Boğazı'nı ve dolayısıyla İstanbul'u savunmak onlara düşüyordu. Bu tehlikeli saldırının sivri ucunu oluşturuyorlardı. Oysa böyle ciddi bir durumda bu kadar geniş bir harekete girişmenin şiddetle karşısındaydılar. Gerçekten de saldırı ilk andaki bir başarıdan sonra feci bir yenilgiyle sonuçlandı. Yiyecekleri bol Bulgar ve Yunanlılardan kurulu bir Beşinci Kol, aç Türk Garnizonunun direnişini içerden torpilleyerek, Edirne'nin düşman eline düşmesini çabuklaştırmıştı.

    Londra'da toplanan bir barış konferansında Mahmut Şevket Paşa, önce küçültücü bularak geri çevirmiş olduğu koşulları olduğu gibi kabul etmek zorunda kaldı. Kamuoyunu yatıştırmak için onun Edirne'yi ancak düştükten sonra düşmana verdiği söylendi. Oysa eski hükümet, kenti, daha düşmana karşı direnirken teslim etmeye kalkışmıştı. Aradan daha on beş gün geçmemişti ki, Mahmut Şevket Paşa arabasıyla Harbiye Nezaretinden Babıâli'ye giderken yanına bir başka araba yaklaştı ve içindeki adam ateş etti. Sadrazam yanağından vurulmuştu. Kendini kaybetmiş halde Babıâli'ye götürüldü ve yarım saat sonra öldü. Bu, Nazım Paşa'nın öldürülmesine karşı bir misilleme hareketiydi.

    Bu olay, Enver'e ve İttihatçılara Anayasayı bir yana itip diktatörce bir yönetim kurmak fırsatını verdi. Muhalefetin başlıca liderleri asıldı ve Enver, Cemal ve Talât'tan kurulu bir 'triumvira' bundan sonra iktidarın tek yöneticisi durumuna geldi. Amacı kişisel yönetimi yıkmak olan Jön Türk İhtilâli, böylelikle, hemen hemen padişahın yönetimi kadar zorba bir parti oligarşisine dönüşmüş oluyordu.

    Tam o sırada dış olaylar oligarşinin itibar kazanmasını sağladı. Balkan devletlerinin, savaş amacıyla kurdukları iğreti birlik, savaştan sonra dağılmaya mahkûm, uydurma bir birleşmeydi. Ganimeti paylaşırlarken kavgaya tutuşacakları baştan belliydi. Sonunda, bu sefer Bulgarlarla ötekiler arasında İkinci Balkan Savaşı patlak verdi. Türkler batıya doğru yürüyerek Edirne'yi ve Doğu Trakya'nın önemli bir parçasını yeniden ele geçirdiler. Plan gereğince, Türk kuvvetleri Edirne'ye hep birarada girmeye hazırlanırken, Enver, onları geride bırakarak bir süvari müfrezesinin başında herkesten önce şehre girdi ve bir kez daha, bir zafer kahramanı olarak alkışlanmayı sağladı.

    Savaş planını hazırlamakla görev almış olan ve aralarında Mustafa Kemal'le Fethi'nin bulunduğu bazı subaylar onun bu aceleci davranışına kızmışlardı. Edirne valisi onların Enver'le aralarını bulmak için şehir eşrafından birinin evinde hepsini biraraya getirdi. Orada gazeteci olarak hazır bulunan Falih Rıfkı, sahneyi şöyle anlatır: 'Fahri Paşa ve Fethi Bey sedirdeydiler' İyice sarışın, genç bir zabit, bu sedirin karşısındaki duvann dibinde bir iskemleye oturdu. Yakışıklı, temiz giyinmiş, keskin bakışlı, gururlu, bütün dikkatleri üzerine çeken bu zabitin pek söze karıştığı yoktu. Ama seziliyordu ki, bu olup bitenlerde onun, rütbesinden üstün bir önemi vardır.' Bu, Mustafa Kemal'in, kendisini Birinci Dünya Savaşının karanlık günlerine kadar bir daha göremeyecek olan Falih Rıfkı'da uyandırdığı ilk izlenimdi. Falih Rıfkı, onun 'başı külâhlı, göğsü fişekli, omzu tüfekli fedai komitacılar kılığında bir zabit olmadığını ve itibarının, olsa olsa başka değerlerden ileri gelmesi gerektiğini' görmüş ve sezmişti. (1)

    İkinci Balkan Savaşı böylece sona erdi. Sırbistan'la Yunanistan, Bükreş'te imzalanan bir antlaşma gereğince Bulgaristan'ın kaybettiği toprakların çoğunu paylaştılar, Edirne de kesin olarak Türkiye'de kaldı. Enver yükseldikçe yükseldi. Harbiye Nazırlığına getirildi; paşa oldu; Osmanlı prenseslerinden biriyle evlendi ve Boğaziçi'ndeki bir sarayda prensler gibi yaşamaya koyuldu. O yumuşak başlı 'Hürriyet Kahramanı' böylece tam bir askeri diktatör olunca herkes, 'Enver Paşa, Enver Beyi öldürdü,' demeye başladı.

    Cemal, iktidar üçlüsünün ikinci adamıydı. Dıştan bakıldığında zarif tavırları, vahşi bir çekiciliği vardı. Ama bunun altında yatan sert ve acımasız enerjisi, soğukkanlı zekâsıyla birleşince ona çoğu zaman insafsız ama becerikli bir yönetici niteliği veriyordu. Üçüncü adam, Talât, aralarındaki tek sivildi. İri yarı bir Trakya köylüsüydü. Kırmızı yanakları ve çingene gibi kapkara, parlak gözleri vardı. Eğitimini, bir Musevi okulunda tek Müslüman olarak yapmış ve sonradan postanede memurluk etmişti. Kurnaz ve esnek zekâsını maskeleyen babacan halleriyle herkesin güven ve sempatisini kazanırdı. Hükümette yalnızca iki kişi daha önemli bir rol oynuyordu. Bunlardan biri, hükümetin sözde başında olan Prens Sait Halim, centilmen tavırlı, liberal düşünceli zengin bir Mısırlı paşaydı. Yaşça kendilerinden büyük olduğu için 'triumvira' onu şimdilik sadrazamlığa uygun bulmuştu. Hükümetin 'ruh-u habis'i ise, Cavit adında, serçe gibi ufak ve nazik bir 'Selânikli Yahudi (dönme) idi. Cavit, çekici, iyi konuşan ve mali işleri çabuk kavrayan bir adamdı.

    1913'te Balkan Savaşının alanlarını gezen İngiliz generali Sir Henry Wilson, İstanbul'da Enver ve Cemal'le tanıştı. Ne bunlar, ne de gördüğü öteki subaylar, İngiliz generalinin üzerinde yetenekli birer asker izlenimi bırakabilmişlerdi. Yalnız, bir subay onlardan ayrılıyordu. General, 'Mustafa Kemal diye bir adam var.' dedi, 'genç bir kurmay yarbay. Ona dikkat edin. Çok yükselecektir.' (2) O sırada ortada henüz böyle bir belirti yoktu. Türkiye'nin yönetimini ellerinde bulunduranlar İngiliz generalinin bu ileri görüşünü paylaşmıyorlardı.

    Yaşı otuz ikiyi bulan Mustafa Kemal, Enver'den pek de genç olmadığı halde askerlik ve siyaset alanlarında fazla ilerlemiş değildi. Akıp geçen önemli olaylara hep seyirci kalıyordu. Savaş alanından başka her yerde önemli olaylara hep seyirci kalıyordu. Savaş alanından başka her yerde sabırsız olan bir insandı. Kişisel iktidara dayanan bir rejimde, kendisine yararı ya da zararı dokunabilecek kimselere yaranmaya tenezzül etmiyordu. Kendi kendini denetlemeyi henüz öğrenmemişti. İkiyüzlülükten, evet efendimcilikten anlamıyor; başa geçmek istediğini kimseden saklamadığı gibi, hep kendisinin haklı, herkesin haksız olduğunu da çevresindekilere zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Bu öfkeli genç adam, böylece yakınındakileri gücendirip kuşkulandırıyor, vatanına karşı olan büyük bağlılığına rağmen, askerlik ve siyaset alanında ilerlemesi bu yüzden gecikiyordu.

    Bu arada siyaset alanında Mustafa Kemal'in önüne bir fırsat çıktı. Fırka'nın genel sekreterliğine Talât'tan sonra Fethi getirilmişti. Mustafa Kemal bir süre için Fethi'nin evine yerleşti ve ne yapmak gerektiğine dair uzun tartışmalara giriştiler. Enver'le aralarındaki uzlaşmazlık, son harekât sırasında iyice artmıştı. Kendisini hem açıkça eleştiriyor, hem de aleyhinde imzasız broşürler yayınlayarak suçluyorlardı. Mustafa Kemal gibi Fethi de, partiyi komitacılardan, bu Balkan tedhişçilerinden temizlemek zamanının geldiğine kuvvetle inanıyordu. Ama komitacıların ödeneklerini kesmek için bütçede kısıntı yapılmasını öne sürmekle fazla ileri gitmiş oldu. Mustafa Kemal onu, bu çeşit taktiklerin komitacıları düşmanlarıyla elele vermeye kışkırtacağını söyleyerek uyardı. Bu düşüncesinde haklı olduğu da çok geçmeden anlaşıldı. Yeni genel sekreterin aleyhinde gittikçe kuvvetlenen bir cereyan uyanmaya başlamıştı.

    Bir gün Fethi, evinde Mustafa Kemal'le birlikte otururken Talât'ın geldiğini bildirdiler. Talât, Fethi'yi bir başka odaya aldı ve ona Sofya Elçiliğini teklif etti. Fethi de bu görevi kabul etmenin, akıllıca bir hareket olacağını anlamıştı. Çok geçmeden Cemal de Mustafa Kemal'i çağırttı ve ona da bütün Balkan ülkeleri nezdinde ataşemiliterlik göreviyle Sofya'ya gitmeyi önerdi. Mustafa Kemal, önce buna şiddetle karşı koydu. Ama içindeki bütün kırgınlığa rağmen, bu görevi kabul etmekten başka çaresi olmadığını biliyordu. 1905'te, Harbiye'den çıktığı zaman Şam'a gönderilişi gibi, bu da, gerek kendisi, gerek Fethi için bir sürgün cezasından başka bir şey değildi.

    Ancak, Mustafa Kemal'in hayatı, belki de bu sürgün yüzünden kurtulmuş oldu. Çünkü parti ile arasında çıkan ilk anlaşmazlık sırasında olduğu gibi, komitacılar, yine canına kıymaya hazırlanıyorlardı. Üzerlerine aldıkları cinayet görevini, belki bu sefer başarıyla yerine getirebileceklerdi.



1 Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya Yayınları, İstanbul, 1958 Cilt 1, s. 57.
2 Times gazetesi, 11 Kasım 1938.



7.Batı Trablus Savaşı   |   9.Sofya'da Görev