YEDİNCİ BOLÜM



Batı Trablus Savaşı

KUZEY AFRİKA CEPHESİ iki kesime ayrılıyordu: Batı'da Trablus, Doğu'da Bingazi. Fethi şimdi Paris'ten kalkmış, aceleyle Trablus'a yetişmeye çalışıyor, Mustafa Kemal de Bingazi'ye gidiyordu. Buraya varmak için Mısır'dan geçmesi gerekiyordu. Mısır ise, İngilizlerin elinde olduğu için tarafsızdı. Savaşa katılmaya giden Türk subay ve erlerinin ülkeden geçmesine izin verilmiyordu. Bu yüzden, Enver ve ötekiler tanınmamak için çok dikkatli davranmak zorundaydılar. Bir gün Selanik şivesiyle konuşan bir dükkâncı, 'Olmayasın sakın sen Enver?' diye sordu. Enver buna soğukkanlılıkla, 'Keşke olabilseydim!' diye cevap verdi ve başka bir soruyla karşılaşmadan alışverişini bitirdi.

    Mustafa Kemal'e gelince, Kahire sokaklarında hepsinden çok göze çarpıyordu. Gözalıcı açık rengi, askerce duruşu ve yürüyüşüyle onun bir Türk subayı olduğunu kestirmek güç olmasa gerekti. Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa'nın huzuruna çıktı. Hidiv, onun giriştiği işle yakından ilgilendi ve manen destekleyeceğine söz verdi. Mustafa Kemal bundan sonra İstanbul'dan ek ödenek ve subay istedi ve Bingazi'ye göndermek üzere oradaki Sünusileıden de gönüllüler topladı. Sonra Arap kılığına bürünerek ilk fırsatta Batı Sahra'ya doğru yola çıktı. İsteği üzerine, Selanik'ten iki dostu daha kendilerine hukuk öğrencisi süsü vererek İskenderiye'de ona katılmışlardı.

    Çöldeki son tren istasyonuna yanlarında üç kişi daha olduğu halde ulaştılar. Bir Türk topçusu, bir Arap çevirmen, bir de Mısırlı kılavuz. Yolcular arasında bulunan beş Türk subayını tutuklamak üzere emir aldığını açıklayan Mısırlı bir subay trende araştırma yaptı. Sadece Arap kılığına girmiş olmakla bu subayı atlatamayacaklarıru anlayan Mustafa Kemal, kimliklerini açığa vurdu ve Mısırlı subayın dinsel duygularına hitap ederek onunla konuştu. Bu savaş, Hıristiyan gâvurlarına karşı açılmış bir Kutsal Cihad'dı. O da, iyi bir Müslümansa, Peygamberimizin ve Kur'an'ın buyruklarına karşı gelmeye, Tanrı iradesini engellemeye kalkışmazdı herhalde.

    Mustafa Kemal'in güzel ve akıcı konuşmasının etkisi altında kalan subay, sonunda uzlaşmaya razı oldu. Üç Türk subayını serbest bırakacak, yalnız yanlarındaki üç kişiyi alıkoyarak âmirlerinden talimat isteyecekti. İçlerinden birini, üstlerine herhalde Mustafa Kemal diye yutturabilirdi. Ertesi gün Türk topçusu dışında hepsi serbest bırakıldı.

    Mısır'daki yeraltı örgütünün, tren hattının gerisinde oldukça ustalıkla kurmuş olduğu bir kampa doğru yol aldılar. Burada at, deve, yiyecek, su kırbası gibi kendilerine gerekli her şeyi sağladılar. Yalnız bir ilâç sandığı eksikti. Onu da zaten beraberlerinde getirmişlerdi. Çölün göbeğinde bir hafta kadar deve sırtında yol aldıktan sonra bir gece nihayet sınır sandıkları bir yere vardılar. Sesleri duyulmasın diye develerin ağızlarına ıslak bez bağladılar. Çadır kurup sırtlarındaki Arap giysilerinin yerine üniformalarını giyerek, silâhlarını gizlemiş oldukları yerden çıkardılar. Ama başlarında İngiliz ve Mısır subayları bulunan bir müfreze asker gelip yollarını kesti.

    Sözcülüğü yine Mustafa Kemal yaptı. Tehdit edici bir tavırla burasının Osmanlı toprağı olduğunu söyledi, ötekilerin buraya girmeye yetkileri yoktu. Onlarsa sınırın yakın zamanda değiştirildiğini ve şimdi burasının Mısır toprağı olduğunu ileri sürdüler. Mustafa Kemal yine kafa tutarak onlara derhal çekilmeleri için bir ültimatom verdi. Yoksa ateş açtıracaktı. İngilizler aradaki sayı farkına gülmekle beraber sonunda boşvererek çekildiler. İki gün sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları Tobruk dışındaki Türk ordugâhına varmış bulunuyorlardı.

    İtalyanlar Trablus'u, Bingazi'yi ve Libya'nın diğer limanlarını çabucak ele geçirmişler, Tobruk'la çevresindeki yüksek tepelerde sağlam bir savunma durumu almışlardı. Türklerin karargâhı şehrin batısına düşüyordu. Ellerinde ancak küçük bir garnizon kuvveti vardı. Daha çok Sünusi kabilelerinin yardımına bel bağlamışlardı ki, Enver'in gösterdiği bütün çabalara rağmen, onlara da tam olarak güvenemiyorlardı. Enver bir şeyh kıyafetine bürünmüş olarak gösterişli bir çadırda Arapları kabul ediyor ve onlara altın dağıtıyordu. Araplar yine de dövüşmeye yanaşmıyorlardı.

    Enver'den geri kalmayı kendine yediremeyen Mustafa Kemal de hemen onunki gibi bir kılığa girdi. Şeyh kıyafetinin kendine çok yakıştığını gördü. Sonradan bu kılığıyla Kahire sokaklarında dolaşıp gösteriş yapacaktı. Ama Mustafa Kemal, askerlik bakımından Enver'den daha gerçekçi davranıyordu. Siperleri at üstünde denetledikten sonra şeyhleri ve kabile reislerini bir toplantıya çağırdı. Düzensiz bir kalabalıkla karşılaştı. Çoğunun elinde modası geçmiş tüfeklerden ve sopalardan başka silâh yoktu. Mustafa Kemal hepsinin önderi durumunda olan Şeyh Mebre'yi huzuruna getirtti, ona 'din kardeşim' diye hitap ederek İslâm illerini işgale gelen kâfirlere karşı bir kutsal savaş açmaya çağırdı. Tobruk'un doğusunda, savunma bakımından zayıf olan bir kesime geceleyin saldırmayı teklif etti. Ama Şeyh bu kadar kolay harekete geçecek adamlardan değildi. Sopadan başka silahları pek bulunmayan adamlarının dövüşemeyeceklerini ileri sürdü. Bunun üzerine Mustafa Kemal de cebinden bir defter çıkardı ve içinden bir şeyler okur gibi yaptı. Sonra, 'Senin kim olduğunu şimdi anladım, Şeyh Mebre,' dedi.'Mısır'dayken senden bana söz etmişlerdi. İtalyanların hesabına çalışan bellibaşlı casuslardan biriymişsin. Ben buraya İtalyan casuslarıyla değil, ülkeleri uğruna dövüşe hazır olan Araplarla görüşmeye geldim. Daha fazla konuşmakta fayda yok. Ben daha hazırlıklı ve daha iyi donanmış olan öteki kabileleri destekleyeceğim.'

    Bu manevra başarılı oldu. Ertesi gün Şeyh, öbürlerinin yardımına tenezzül etmeyerek sadece kendi kabilesiyle saldırıya geçeceğini bildirdi. Araplara birkaç tüfek dağıtıp, nasıl kullanacakları da öğretildikten sonra, saldırı sabaha karşı yapıldı ve başarıyla sonuçlandı. Yetmiş kadar top ele geçirilmiş ya da yok edilmiş ve iki yüz İtalyan esir alınmıştı. Bu İtalyan askerleri -bundan sonraki çöl seferlerinde de görüleceği gibi- artık savaşa devam etmeyecekleri için sevinçliydiler. Türkler bu esirleri, Sahra'dan ya da Mısır üzerinden, nasıl yolunu bulurlarsa, ülkelerine dönmek üzere salıverdiler.

    Bununla birlikte, Tobruk'u ele geçirmek olanaksızdı. Kıyı boyundaki öteki kalelerde olduğu gibi, burada da Türklerin elinden gelen tek şey, sadece İtalyanların surlardan dışarı çıkmasını önleyebilmekti. Bu savaşta Türklerin tek başarısı, İtalyanları yardımcı birlikler getirmek zorunda bırakmaları oldu ki, deniz yoluyla geldiği için bunu da önlemeye olanak yoktu. Bu savaş, böylelikle Mustafa Kemal'e sonradan Gelibolu savaşında çok işine yarayacak olan bir askerlik dersi verdi: Deniz üstünlüğünün önemini ve denizden topçu ateşiyle desteklenen bir düşmanın, karaya çıkarma yapmasını önlemenin olanaksızlığını anlamış oldu. Türk deniz kuvvetleriyse bu arada varla yok arasında bir durumdaydı. Abdülhamit sürekli olarak Haliç'te demir atmış duran donanmasının çürüyüp gitmesine bile bile göz yummuştu. Bu arada Türk silah ve donanımı, Trablus'a türlü tehlikeli yollardan sokuluyordu. Bu iş de Hüseyin Rauf a düşüyordu.

    Rauf un elinde. Çanakkale dışındaki biricik Türk savaş gemisi olan Hamidiye kruvazörü vardı. Hamidiye, Amerikalılardan alınmıştı ve aslında Bucknam Paşa diye anılan tuhaf bir Amerikalı maceracının kumandası altındaydı. Amerika, gemiye Atlantik'i geçmek için bir deniz subayı vermeyi reddedince, bu işi, eski şilep kaptanı olan Bucknam üzerine almıştı. Şimdi de taşıdığı her gemi yükü silah için, karşılığında makbuz göstererek, uygun bir yüzde almaya yetkisi vardı. Silahlar Suriye'ye götürülür ve orada Kuzey Afrika kıyısına gidecek gemilere aktarılırdı. 1912 ilkbaharında İtalyanlar Rodos'u ve On iki Ada'yı işgal edince, Bucknam Paşa'nın işi de güçleşti.

    Bu arada Mustafa Kemal, kendisinin Derne'deki Türk karargâhına atanmasını sağlamıştı. 1912 yılı sonbaharına dek Tobruk'la Derne arasında gidip geldi. Enver'in yakınında ilk olarak kıta hizmeti görüyor ve rakibinin askerlikteki bilgi ve değerini ölçme fırsatını buluyordu. Enver'in zayıf taraflarını hemen sezmişti. Cesurluğuna her zaman saygı duymuştu, ama şimdi, onun mantık ve muhakeme gücü bakımından şaşılacak derecede saf olduğunu görüyordu. Enver, 'hüsnü kuruntu' sahibi bir insandı. Sadece görmek istediği şeyleri görüyor ve taktik ya da strateji gerçekleriyle pek ilgisi olmayan düşlerle kendi kendini kandırıyordu.
    Mustafa Kemal açık görüşlü asker mantığıyla, bu seferin çapının dar olduğunu çabuk anladı. Türklerin İtalyanları kıyıdaki mevzilerden söküp atmalarına olanak yoktu. Öte yandan İtalyanlar da, kendi yönlerine çekmeyi başaramadıkları Arapların elinde bulunan susuz iç bölgelere doğru daha fazla ilerleyemezdi. Sonuç bir çıkmazdan ibaretti. Kafası işleyen herhangi bir kurmay subayı, burada İtalyanların ilerlemesini önlemeye yetecek kadardan fazla bir kuvvet bulundurmanın Türklerin başka cephelerde şiddetle muhtaç oldukları asker ve malzemeyi yok yere harcamak olduğunu, görürdü. Ne var ki, Enver durumu başka türlü görüyor, daha doğrusu seziyordu. Romantik hülyalarla kendini, büyüdükçe büyüyen topraklar üzerinde Trablus Araplarının sultanı olarak düşlüyordu. Böylece İtalyanların Derne'den atılıp seferin şanlı bir zaferle biteceğine hem kendini inandırıyor, hem de düzenlediği toz pembe raporlarla İstanbul'u kandırmaya çalışıyordu. Derne'yi ele geçirmek için boşuna bir çabayla, Derne vadisindeki çukurlar cesetlerle doluncaya kadar çok pahalıya mal olan bir sürü harekâta girişti. Subaylarından bir kısmı bu taktiği yerinde bulmuyorlardı ama, durumu açıkça eleştirmeyi göze alamıyorlardı. Bakışlarını daha üstün nitelikte bir komutan olarak gördükleri Mustafa Kemal'e çevirmişlerdi.

    Ama, Mustafa Kemal de güç bir durumdaydı. Bu kadar küçük bir kuvvet topluluğu içinde çıkacak bir ikiliğin, hem burada, hem de anavatanda felâketli sonuçlar doğurabileceğini biliyordu. Onun için, ne olursa olsun, Enver'le kendi arasındaki anlaşmazlığı açığa vurmak istemiyordu. Bu yüzden sabırsızlığına gem vurup sesini çıkarmıyor ve Enver'e karşı resmî, ama nazik davranarak onun saçmalıklarını elinden geldiği kadar önlemeye çalışıyordu. En sonunda binbaşı olabilmişti. Terfi haberi kışın geldi. Cepheye gönüllü olarak katılması, hiç olmazsa bu kadarcık bir takdir görmüştü. Bu arada Derne vadilerinde, İnkılâb'a yeni bir ruh getirmek azmiyle, yurtsever genç subaylardan kurulu bir topluluk doğmuştu ki, bunlar zamanla Mustafa Kemal'in çevresinde birleşmeye başlayacaklardı.

    Mustafa Kemal, bir sonuca varmayan çarpışmalarıyla Derne seferini çok can sıkıcı bulmakla birlikte, yine de İstanbul'daki arkadaşı Salih'e, kahramanlık havasıyla dolu bir mektup yazdı:

    Silah arkadaşlarından bazılarının, donanmasına sırtını dayamış bir düşmana karşı çıkmak için Akdeniz'i ve uzak çölleri aşmış olduklarını ve buralardaki yurttaşlarımla kucaklaştıktan sonra, düşmanı, kıyının bazı kesimlerinde durdurmayı başardıklarını bilmek herhalde seni memnun etmiştir... bilirsin ki, benim askerlik mesleğinin en çok sevdiğim tarafı ustalığıdır. Burada bu sanatın bütün gereklerini yerine getirmek için fırsat ve zaman bulursak, ülkenin yüzünü güldürecek işler yapabileceğiz. Ah, Salih, Tanrı şahidim olsun ki, hayatta tek istediğim orduya yararlı bir eleman olabilmektir. Ülkeyi koruyup vatandaşlarımızı mutluluğa kavuşturmak için her şeyden önce, ordumuzun yine eski Türk ordusu olduğunu dünyaya ispat etmek gerektiğine ötedenberi inanmaktayım.

    Ama, cephedeki subaylar, biraz sonra anavatandaki işlerin kötü gittiğine dair haberler almaya başladılar. İttihat ve Terakki Fırkası güçlükler içinde çalkalanıyordu. Uzadıkça uzayan ve millete yük olan Batı Trablus savaşının da bunda rolü vardı. Fırka, muhalefeti susturmak amacıyla, Meclis'i dağıtmış ve uydurma bir seçim yaparak kendi taraftarlarının büyük çoğunluğu oluşturduğu yeni bir Meclis toplamıştı. Böylelikle perde gerisine itilen muhalefet, askeri bir kılığa büründü. Tarih bu sefer tersine tekrarlandı ve bir avuç genç subay Rumeli dağlarına çıkarak demokrasi adına, Fırka'nın zorbalığına karşı başkaldırdılar; nasıl ki dört yıl önce İttihatçı subaylar da Sultana başkaldırmışlardı. Rumeli'deki subaylar, İstanbul'daki 'Halaskar Subaylar'(1) grubuyla işbirliği yaparak yeni hükümetin çekilmesini ve Meclis'in serbest bir şekilde yeniden seçilmesini istediler. Aynı zamanda bir zamanlar Mustafa Kemal'in söyleyip dinletemediği şeyi, yani ordunun siyasetten el çekmesini de istiyorlardı. Arnavutluk'ta çıkan bir isyandan sonra hükümeti devirmeyi ve daha liberal bir kabineyi işbaşına getirmeyi başardılar. Bütün subaylar derhal 'gizli ya da açık hiçbir siyasi cemiyete girmeyeceklerine ve ülkenin iç ve dış işlerine hiçbir surette karışmayacaklarına' dair and içmek zorunda kaldılar. Mustafa Kemal, Derne'den Selanik'teki eski silah arkadaşı Behiç'e (Erkin) Fırka'nın çöküşü karşısındaki üzüntüsünü belirten bir mektup yazdı ve vaktiyle kimsenin aldırış etmediği öngörüleri hatırlatarak, 'Zaman ve olayların akışı bütün gerçekleri ortaya çıkarır ve gösterir,' diye ekledi.

    Ne var ki, çok geçmeden, içteki bu sarsıntıyı felâketlerle dolu dış buhranlar izleyecekti. 1912 yılının ilkbaharında Rusya'nın kışkırtması ve Avusturya'nın politik bir bozguna uğraması sonucu, Balkan milletleri, tarihlerinde ilk ve son kez, aralarında anlaşıp Türklere karşı bir askeri anlaşma imzaladılar. İki ay sonra Yunanistan da bu ittifaka katıldı. Böylece İstanbul'un çevresindeki demir çember tamamlanmıştı.

    Avrupa'daki Osmanlı İmparatorluğuna öldürücü darbeyi indirmek zamanı artık gelmişti. Viyana Borsasında bir kumara girişen Karadağ Kralı, elini herkesten çabuk tuttu ve 8 Ekim 1912'de Türkiye'ye savaş ilân etti. Birkaç gün sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan da ona katıldılar. Aynı zamanda Türkler de İtalya'yla barış imzalayarak Batı Trablus'u boşaltmaya başladılar.

    Mustafa Kemal, hemen anavatan yolunu tuttu. Bu sefer Mısır sınırında herhangi bir güçlükle karşılaşmadı. Bir İngiliz subayı ona, 'Sizi tanıyorum,' dedi, 'Mustafa Kemal'siniz siz. Bu Tanrının belâsı ülkede istediğiniz yere gitmekte serbestsiniz.' Mustafa Kemal, Sırpların Manastır'ı, Yunanlıların da kendi doğduğu yer olan Selânik'i ele geçirdiklerini Kahire'de duydu. Avusturya, Macaristan ve Romanya üzerinden dolambaçlı bir yol izleyerek İstanbul'a geldi.



1 Halaskar: Kurtarıcı.


6.Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması   |   8.Balkan Savaşları