ALTINCI BOLÜM



Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması

MUSTAFA KEMAL, davranışlarını inançlarına uydurarak politikadan çekilmiş ve kendini askerlik görevlerine vermişti. Hükümet, orduda yenilikler yapmaya girişmişti. Düşman dıştan kapıya dayanmış, ayrıca içerden de sarmış olduğu için yapılacak çok iş vardı. İlk başta, çoğu henüz yeni askerî okullarda öğretilen komuta prensiplerinden ve modern savaş tekniklerinden habersiz olan subayların eğitimi geliyordu. Mustafa Kemal, Üçüncü Ordu'nun eğitim koluna ayrılmıştı. Kendine düşen dersleri enerjiyle vermeye koyuldu. Orduda hâlâ yürürlükte olan, modası geçmiş eğitim yöntemlerini açıkça yerdiği için yaşlı subaylardan çoğunu kızdırmıştı. Bunlar şimdi bu geveze, kendini beğenmiş gencin iş başında neler yapacağını merakla bekliyorlardı. (1) Mustafa Kemal, öğreticilikteki yetenekleri sayesinde çok geçmeden kendi subaylarının saygısını kazandı. Bir yandan da ona şaşıyorlardı: geç vakte kadar oturup konuşarak içki içtiği halde, her sabah karargâha ilk gelen yine o olurdu.

(1) Mustafa Kemal, arkadaşları arasında bu üst kademedeki subayları çoğu zaman küçümser ve yeni orduda, binbaşıdan yüksek rütbelilerin komuta etmesinin yasaklanması gerektiğini, yarı şaka olarak ileri sürerdi. Ona kalsa, sadece binbaşıya kadar olan subayların dosyalarını tutup, ötekileri ortadan kaldırırdı. Yarbaylarla daha yüksek rütbedeki subaylar ay başında maaşlarını almaya geldikleri zaman kendilerine 'Efendim, defterde sizin adınız yok, sizi tanımıyoruz,' denirdi.

    Mustafa Kemal, Abdülhamit'in Türk ordusunu yetiştirmek için getirtmiş olduğu Alman subaylarını, bir yurtsever olarak hiç çekemiyordu. Ama meslekten bir asker olarak onların değerlerini de takdir ediyordu. Çünkü ister dost, ister düşman tarafından uygulansın, askerliğe bilim olarak saygı duyardı. Hattâ Berlin Askeri Akademisinin eski müdürlerinden General Litzmann'ın takım ve bölük talimleri konusundaki bir kitabını Türkçeye bile çevirmişti. Bunun bir kısmını yeni çıkan Türk Piyade Eğitimi El Kitabı'na ek olarak yayınladı. Hızla değişmesi gereken eski tabiye sisteminin yerine yenisi uygulandığı zaman, askerlerin karşılaşacağı sorunları da yazdığı önsözde belirtti.

    Abdülhamit'in bir zamanlar durdurmuş olduğu ordu manevralarına şimdi yeniden başlanmıştı. 1909 yılının Ağustos ayında Mustafa Kemal, Köprülü yakınındaki eğitim manevralarının denetlenmesiyle görevli olarak, Ordu Kurmay Başkanlığı emrine verildi. Bu, yıllardır benzeri görülmemiş bir askeri harekâttı. Bütün bir süvari tugayı, ordu komutanları ve kurmay başkanlarının önünde manevralar yapmak üzere toplanmıştı. Mustafa Kemal, bunu, çoktandır özlediği askerlik hayatının gerçek başlangıcı sayıyordu. Bir gün Alman Askerî Heyetinin saygıdeğer başkanı Mareşal Von der Goltz'un bir manevrayı yönetmek için Selânik'e geleceğini öğrendi ve onun için daha önceden bir manevra planı hazırlamaya karar verdi. Yüksek rütbeli subayların, bu küstahlık karşısında tepeleri atmıştı.

    'Mareşal Hazretleri buraya bizlere ders vermeye geliyor,' dediler. 'Bizden ders almaya değil!'

    Mustafa Kemal askerlik sanatının büyük üstadının bilgisinden yararlanmak gerektiğini kabul ediyordu. Ama Türk Genelkurmayının da, kendi ülkesinin nasıl savunulacağı konusunda birtakım düşünceleri olduğunu, Maraşele göstermesi de aynı derecede önemliydi. Hem Mareşali plan hazırlamak zahmetinden kurtarmak da bir nezaket gereğiydi. Sonra, isterse planı beğenmeyip kendininkini uygulamakta serbestti.

    Mareşal geldiğinde, Mustafa Kemal'in hazırladığı planı görünce bunu uygulamaya karar verdi. Kendisi, manevra için seçilen araziye yabancıydı, oysa Mustafa Kemal burasını, demiryolu yolculuklarından çok iyi tanıyordu. Mareşal, bütün manevra boyunca genç Türk subayını yanından ayırmayarak ona akıl danıştı. Von der Goltz'un son eleştirilerini de dinledikten sonra Mustafa Kemal, sevinçten göğsü kabararak, en aşağı Mareşel kadar usta bir asker olduğuna inandı. Bu çeşit manevralar gitgide daha sık yapılmaya başlandıkça, Mustafa Kemal her zaman ön saflarda görünür oldu. Bu manevralar bir yandan ona değerli bir tecrübe sağlamış, bir yandan da kolağası rütbesini aşan bir askerî ün kazandırmıştı.

    Taktikçi olarak savaşı kendisi idare ediyormuş gibi davranır, kendi başına plan yapar, vereceği emirleri önceden yazarak sonradan verilen komutlarla kıyaslardı. Strateji yönünden de planlar yapar ve gözde bir Alman subayı olan General Rabe'ye sunardı. Onun cevaplarım dikkatle inceler ve düşünceleri birbirine uyduğu zaman sevinirdi. Bir öğretmen olarak, manevra sonuçlarım özetlediği zaman açık seçik, uyarıcı, incelemelerinde kesindi. Astlarına karşı sertti, ayrıntılara dikkat etmedikleri, örneğin, haritayı yanlış okudukları, saate bakmadıkları zaman onları azarlar, böyle küçük yanlış ve ihmallerin savaşta felâketlere yol açabileceğini söylerdi. Onlara, her zaman 'en iyi'nin peşinde koşmak isteğini aşılamış ve hepsinin saygısını kazanmıştı. Buna karşılık hâlâ eğitim ve manevra konularında sözlü ya da yazılı olarak sunduğu toksözlü raporlarla üst kademedeki subayları sinirlendiriyordu. Bunlar onu, savaş alanında kıta başında başarısızlığa mahkûm bir nazariyeci olarak görüyorlardı. Sonunda öğretmenlikten alarak, bir piyade alayı komutanlığına atadılar. Böyle bir komuta için rütbesi henüz küçüktü. Besbelli onu kendi kazdığı kuyuya düşürmek amacını gütmüşlerdi. Ama o, kıtadaki askerleri yönetmekte de, karargâhtaki subayları eğitmekte gösterdiği kadar başarılı oldu.

    Osmanlı İmparatorluğunun Rumeli'deki çözülmesi sürüp giderken. Arnavutluk'ta bir isyan patlak vermişti. Bunun bastırılmasına Mustafa Kemal de katıldı. Komutayı alan Mahmut Şevket Paşa, Hareket Ordusu'nda ki hizmetlerinden ötürü beğenmiş olduğu Mustafa Kemal'i Kurmay Başkanlığına seçti. Mustafa Kemal, sonradan taraftarları grubuna katılacak seçkin subaylardan biri olan Albay Fevzi Bey'le bu sefer sırasında tanışmıştır. Durumu dikkatle tarttıktan sonra, hayati önemi olan bir geçidi ele geçirmek amacıyla bir tabiye planı çizdi. Şevket Paşa bunu kabul etti. Plan o kadar başarılı oldu ki, geçit, Mustafa Kemal'in sonradan övünerek söylediği gibi 'tek Türk askerinin burnu bile kanamadan' zaptedildi. Böylece isyan bastırılmış ve Mustafa Kemal'in şöhreti yine parlamıştı. Ama, bu ona terfi sağlayacak yerde, ancak onu çekemeyenlerin kıskançlığını arttırdı Osmanlı Ordusunun gizli kırtasiyecilik sisteminde kişisel düşmanlıklar büyük rol oynardı. Mustafa Kemal yine kolağası olarak kaldı.

    Seferin başarısını kutlamak üzere, Selanik'te verilen bir akşam yemeğinden sonra, Alman Albayı Von Anderten, isyanı bastırmış olan Osmanlı ordusu şerefine kadeh kaldırdı. Şerefe içildikten sonra, Mustafa Kemal ayağa kalkarak, ortadaki kahramanlık havasını söndürmek için, alaycı ve uzun bir konuşma yaptı. Bir Türk subayı olarak, ülke sınırları içinde olan Arnavutluk gibi bir yerin dize getirilmesi cinsinden ufak bir olay şerefini kadeh kaldırmayı kendine yakıştıramıyordu. 'Ama,' dedi, 'Zamanı gelince Osmanlı değil, Türk ordusu, Türk milletinin bağımsızlığını kurtaracaktır.' Sonradan Alman albayı ile konuşurken Mustafa Kemal, Türk ordusunun ülkeyi yalnızca düşmandan değil, aynı zamanda yobazlıktan ve düşünce üzerindeki baskılardan da kurtardığı zaman görevini başarmış sayılacağını anlattı. Türkiye'nin ana sorunu, Batı dünyasından geri kalmış olması ve Türkleri 'muasır medeniyet seviyesine' ulaştırmak zorunluluğuydu.

    O yılın sonbaharında Mustafa Kemal, Fransız ordusunun Picardie'de yapacağı manevraları görmek için Fransa'ya gidecek olan Türk heyetine seçildi. Bu onun Batı Avrupa'ya yapacağı ilk yolculuktu. Selanik'ten kendine Avrupa kılığı sandığı bir takım elbiseyle, sınırı aşınca giymek üzere bir de şapka aldı. Yanındaki subay, fesini başından çıkarmadı, çünkü bunu hâlâ Türk saygınlığının bir sembolü olduğunu sanıyordu. Ama Belgrad'ta vagon penceresinden dışarı baktığı zaman, yemiş satmakta olan küçük bir Sırp çocuğu ona hakaret dolu bir sesle 'Tuh! Turkos!' diye bağırdı. Ancak, Mustafa Kemal'in Batı kılığı pek bir şeye benzememişti. Paris'te ateşemiliter olan Fethi onu görünce, 'Bu ne biçim kılık?' diye kahkahayla gülmeye başladı. Mustafa Kemal'in kostümü koyu yeşildi, kafasında da Trollülerin giydiği gibi acayip bir şapka vardı. Fethi'nin öğüdü üzerine şapkayı da, kostümü de bir kenara atıp Paris modasına daha uygun bir kıyafet seçtiler.

    Mustafa Kemal ve arkadaşları, üniformalı oldukları zaman kalpak giyiyorlardı. Bu, Türk subaylarının kullandığı resmi başlıktı. Ama onları hemen öteki subaylardan ayırt ediyor ve hele Fransızların gözünde, onlara komik bir Opera bouffe oyuncusu havası veriyordu. Manevraların yanısıra yürütülen eleştiri konferanslarında yabancıların Türk subaylarını ciddiye almadıklarını, Mustafa Kemal, kolayca farketti. Ama, onların bu şık kıyafetleri altında, askerlik bilgilerinde birtakım eksiklikler olduğunu anlamamış değildi. Kendini hiçbir Avrupalıdan aşağı görmediği için, onların kendisine böyle yan bakmaları; yalnız başındaki kalpak yüzünden değil, bozuk Fransızcası yüzünden de küçük görmeleri onu üzüyordu. Genellikle, ağzını açmadan duruyor, ilk olarak gördüğü bu modern Batı ordusunu dikkatle kendi içinde değerlendirmekle yetiniyordu. Ara sıra bu sessizliği bozmak, karşısındakilerden üstün bulduğu kendi düşüncelerini ortaya vurmak isteğini duyuyordu.

    Bir gün kendine cesaret vermek için konyak içti ve harita başında ertesi günkü manevra planları tartışılırken uluorta lâfa karışarak, büsbütün başka bir plan teklif etti. Hazır bulunan kurmay subaylara, kararlaştırmış oldukları saldırı noktasını değiştirmeleri gerektiğini söyledi. Subaylar onun bu iddialı, küstah konuşmasını, küçümsemeyle karışık bir sinirlilikle karşıladılar. Ama, ertesi günkü manevrada, onun haklı olduğu meydana çıktı. Yüksek rütbeli yabancı subaylardan biri bunu onun yüzüne karşı itiraf iderek, 'Sizin görüşünüz, herkesin görüşünden daha doğruymuş,' dedi. Sonra şakayla, 'Ama başınıza bu tuhaf şeyi neden giyiyorsunuz?' diye ekledi. 'Bunu giydiğiniz sürece kimse sizin görüşlerinize değer vermeyecektir.'

    Mustafa Kemal hiç olmazsa kendi heyet başkanı üzerinde olumlu bir etki bırakmıştı. Başkan, onun kafası işleyen bir subay olduğunu görüyor ve planlarını dikkatle dinliyordu. Ama Selânik'e döndükten sonra Mustafa Kemal yine zaman zaman umutsuzluk nöbetlerine kapılmaya başladı. Çünkü hâlâ terfiinden söz edilmiyordu. Bir akşam onu bürosundan almaya gelen bir arkadaşına, 'Ordudan istifaya karar verdim,' dedi. Beyaz Kule gazinosuna doğru yürürlerken öfkeyle, 'Bu adamlarla daha fazla çalışamam, diye tekrarladı. 'Geçinemiyorum onlarla.' Ama, bir saat kadar içip konuştuktan sonra, fikrini değiştirdi.

    Siyasal alandaki hevesleri de içinde kalmaktaydı. Gerçi Fırka işlerine faal olarak katılmaktan vazgeçmişti ama, asıl amacının siyasal iktidar olduğu artık belirmeye başlıyordu. Gazinolardaki gece âlemlerinde içerken, iktidara geçtiği zaman yanındaki arkadaşlarını nerelere atayacağını anlatmaya başlamıştı. Fethi'yi Büyükelçi, Tevfik Rüştü'yü Hariciye Vekili, Kâzım'ı Harbiye Vekili ve Nuri adında başka bir arkadaşını da Başvekil yapacaktı. Bütün arkadaşlarına birer yer veriyordu.

    'Peki ya sen, sen ne olacaksın?'

    Mustafa Kemal bu soruya esrarlı bir tavırla cevap veriyordu: 'Ben de sizi bu yerlere atamaya yetkili adam olacağım.' Fethi gülerek, ona Bekri Sultan Mustafa diye takılmaya başlamıştı.

    Mustafa Kemal, büyük bir adam olacağını tâ içinde duyuyordu. Gerçek büyüklüğün ne olduğunu da iyi biliyordu. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a yürüyüşünden az sonra, bir gece, Kristal gazinosuna gitmiş ve salon da yer olmadığını görünce, yukarıda sigara dumanı dolu bir odaya çıkmıştı. Burada birkaç arkadaşı rakı ve bira içerek, İhtilâl hakkında büyük lâflar ediyor ve başarıya ulaşması için büyük adamlara ihtiyaç olduğunu söylüyorlardı. Mustafa Kemal, onları dinledi. Biliyordu ki her biri kendini, ülkenin muhtaç olduğu büyük adam olarak görmektedir. Söz, büyük adam olmak için, ne gibi nitelikler gerektiğine geldi.

    İçlerinden biri, Enver ve Talât'la birlikle Fırka'nın başında bulunan binbaşıyı kastederek, 'Ben Cemal gibi olmak isterdim,' dedi.

    Ötekiler de böyle düşünüyorlardı. Mustafa Kemal'e de düşüncesini sordular, ama o lâfa karışmayarak arkadaşlarına sessiz, soğuk bir bakışla karşılık verdi. Onlar bunu, biraz da haklı olarak, onun kendi üstünlüğüm' olan inancının bir ifadesi olarak gördüler. Bundan sonraki tartışmalar sırasında iki ayrı görüş ortaya çıktı. Birisine göre, vatanı kurtaracak insan doğuştan büyük adam olmalıydı. İkincisine göre ise, büyüklük ancak yapılacak işle ölçülebilirdi. Bu ikinci fikir, Mustafa Kemal'indi.

    Birkaç gün sonra Cemalle birlikte işleri çıkmış, tramvayla Olimpos Oteline gidiyorlardı. Cemal ona Selanik gazetelerinden birinde çıkan imzasız bir yazıyı gösterdi. Mustafa Kemal, makaleyi okudu ve rasgele bir gazeteci karalaması diyerek önem vermedi. Cemal o zaman, yazıyı kendinin yazdığını açıkladı. Bunun üzerine Mustafa Kemal ona, 'büyüklük' konusunda uzun bir öğüt verdi. Kendini halk yığınlarına beğendirmeyi amaç edinmek kısa görüşlü bir politikaydı. Mustafa Kemal, 'Büyüklük, memleketin mutluluğu için ne gerektiğini kestirmek ve doğruca bu amaca doğru yürümekten başka bir şey değildir... Kendi kendinin büyük değil, küçük ve zayıf olduğuna, ama hiçbir yerden yardım ummadan sonunda bütün engelleri aşacağına inanacak ve arkadan biri çıkıp da sana "Büyük Adam" derse gülüp geçeceksin,' dedi.

    Bunlar, Cemal'in dinlemeye alışık olduğu türden sözler değildi. Ama Mustafa Kemal'in parlak lâflara karşı beslediği güvensizliği yansıtıyordu, O bir gerçekçi olarak görünüşe değil, ama düşünerek tasarlanmış, bilim yoluyla planlanmış ve sistematik olarak gerçekleştirilmiş işe önem veriyordu. Çevresinde, sözümona ülkeyi yönetmekte olanlardan birçoğu gevezelikten başka bir şey bilmeyen, duyguları ham, düşünceleri belirsiz birtakım kişilerdi. 'Bugünün adamları'nın Doğulu kafaları, soyut düşünceler ve bunların duygular üzerinde uyandırdığı etkilerle gelişirdi. 'Yarının adamları'nın Batılı kafaları ise, pratik kavramlara ve bunların eyleme dönüştürülmesine dayanırdı.

    Mustafa Kemal'in Doğu'nun yalnızca zihniyetine değil, yöntemlerine de güveni yoktu. İttihat ve Terakki Cemiyetinin Avrupa anlamında bir parti olmadığını görebiliyordu. Bu parti, ancak, İmparatorluğun çeşitli eyaletlerine dağılmış, merkezi bir yönetimden olduğu kadar kendi aralarında da uyumlu bir anlaşmadan yoksun, bir heyetler topluluğuydu. Belli bir lideri de yoktu. Yalnızca durmadan değişen birçok liderleri vardı. Üstelik, Fırka'nın içini, Doğu biçimi bir gizlilik ve entrika havası kaplamıştı. Hâlâ bir gizli cemiyet gibi çalışıyor, kararlarını, kapalı kapılar ardında, gizli törenlerinin maskaralığı arasında alıyordu. Teşkilât içinde entrikalar, çekemezlikler, birbirinden öç almalar almış yürümüştü. Jurnalcıların, fesatçıların ve katillerin hâlâ gözde olması yüzünden, yetkiler kötüye kullanılıyordu.

    Bütün bunlar Mustafa Kemal'in yaradılışıyla hiç bağdaşmayan şeylerdi 'Sokak başlarında işlenen siyasi cinayetler'den ötedenberi nefret ederdi. Doğuşu ya da yetişmesi yüzünden değil, ama kendi içgüdüsüyle, düşünce ve yöntem bakımından tam anlamıyla Batılıydı. Geleceğin toplumlarına biçim verebilecek yapıcı ruhun ancak Batıda bulunduğunu anlamıştı, Doğu politikasının dalaverelerinden, kaçamaklarından, düşünce ve sözlerindeki kaypaklık ve örtülülükten nefret ediyordu. Kendisi, içinden geçeni olduğu gibi açıklamayı, aka ak, karaya kara demesini severdi. O kadar ki, bu açıksözlülüğü düşmanlarını çileden çıkarmakla kalmaz, çok vakit dostlarını bile zor durumda bırakırdı.

    Mustafa Kemal'i, kendinden önce gelmiş olan reformculardan ayıran nokta, Tanzimat hareketi gibi yalnızca yasalar ve yönetim alanında kalmayıp bütün politikayı içine alan bir değişiklik istemesiydi. Ülkenin siyasi yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp onun Fransız İhtilâli ile doğan ve şimdi Batı Avrupa'nın birçok ülkesinde gelişen millî egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu. Böyle bir değişikliğin pek çabuk olamayacağını Mustafa Kemal de biliyordu: Nedeni İslâm diniydi. Dini güçler, demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Müslümanlık, gücünü tartışılmadan değil, baskıdan; düşünce özgürlüğünden değil, kayıtsız şartsız itaatten alırdı. Mustafa Kemal'in nefret ettiği dolambaçlı düşünce ve yöntemj alışkanlıkları, İslâm zihniyetinin yapısında vardı. Onun için, Mustafa Kemal, siyasi reformu her şeyden önce dini reform olarak görüyordu.

    Çocukluğundan beri annesinin kör inançlarına ve tapınma âdetlerine meydan okuyan tepkisi, onun bilinçaltında, evren sırlarının çözülemeyeceği düşüncesine yol açmıştı. Şimdi bu düşüncelerini, kendi agnosticisme (2)'ini Farmasonlara katılmakla göstermiş olan Fethi de paylaşmaktaydı. Ama bunu kendilerinden başka pek kimse bilmeyecekti. Mustafa Kemal hâlâ ihtiyatlı davranıyor, İslâm âdetlerini uyguluyor ve ancak çok yakınlarına açılabiliyordu.

(2) Bilinemezcilik: Tanrı'nın ve evrenin nereden türediğinin bilinemediğini ve bilinemeyeceğini ileri süren öğreti.

    Çünkü karşısındakiler, yalnızca aşırı gericiler ve cahil halk yığınları değildi. Aydın ve seçkin kişiler olan kendi arkadaşlarının çoğu da hâlâ, din bakımından gelenekçi kimselerdi ve İhtilâli de, Müslümanlık çerçevesi içinde gerçekleştirmişlerdi. Bazı gericiler, her ne kadar subaylar aleyhinde, 'İmansız' yaygaraları koparıyorlarsa da, aslında bunlar dine bağlı insanlardı ve onların gözünde de 'İmansız'olan Mustafa Kemal'den başkası değildi. Çünkü, içki içiyor, densizlik ediyor, kadınlarla düşüp kalkıyoı ve ahlâk kurallarını hiçe sayıyordu. Kendileri, orta sınıftan uslu akıllı Müslüman olarak geçiniyor, bundan hoşnut görünüyorlardı. Oysa Mustafa Kemal, bu göreneklere karşı gelmeye kalkıyordu. Politik görüşlerinden ve askerlikteki hırsından çok, bu tutumundan dolayı ona karşı cephe almışlardı.

    Yine de yeni yetişen bazı gençler, Müslümanlıktan din olarak değil de, siyasal bir güç olarak uzaklaşmaya başlamışlardı. Onun yerinde dine kıyasla ırka öncelik tanıyan, Türkleri ilk olarak Türk diye niteleyen yeni bir milliyetçilik kavramı doğmaktaydı. Bu zamana kadar Türk adı, Türkler arasında bile ancak Anadolu köylüsünün en aşağı tabakası için kullanılabilecek küçültücü bir sözdü. Yıllar sonra, Mustafa Kemal'in bir vecize olarak ortaya attığı bir yurtseverlik sözünde bile bilinçli bir kinaye vardı: Ne mutlu Türküm diyene!" Ama artık Türk adı, yeni ve daha soylu bir anlam kazanmaktaydı. Taze kökler arayan Jön Türkler, ırklarının Orta Asya, steplerindeki geçmişine uzanmaya başlamışlardı. Burada Türkler, Osmanlı ve Müslüman olmadan önce, yalnızca Türk olarak yaşamışlardı. Yeni bir geleceğin kurulması için gerekli olan ortak sosyal ve kültürel kökler herhalde burada bulunabilirdi.

    Böyle düşüncelerin isteğine karşılık veren bir düşünür de ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu, Selanik Rüştiyesinde felsefe ve yeni bir bilim olan sosyoloji öğretmenliği yapan Ziya Gökalp'ti. İttihat ve Terakki'nin gözde üyelerinden biriydi ve o da, Mustafa Kemal'in ilk olarak kendini gösterdiği, 1909'daki Fırka kongresinde, bir eylem adamından çok, bir entelektüel olarak dikkati çekmişti. Gökalp'in milliyetçi düşünceleri önce Turancılık yolunu izliyordu. Rusya'daki Türk asıllı azınlıklar arasında Pan-Slavizme bir karşılık olarak başlayan Turancılık, Türkiye sınırları içinde olsun olmasın, dünyadaki bütün Türkleri birleştirmek hülyasını güdüyordu. Kafası, bütün insanların dinsel ve sosyal bakımdan birleşmesi gibi, mistik düşüncelerden hoşlanan Enver de bu teze katıldı. Ama, zamanla bunun boş bir hayal olduğu ortaya çıktı ve Ziya Gökalp, düşüncelerini yalnızca İmparatorluk sınırları içindeki Türkleri kapsayan bir Pan-Türkizme yöneltti.

    Bu utangaç tavırlı, tuhaf görünüşlü, ufak tefek, dalgın bakışlı adam, alanın orta yerindeki istavrozu andıran yara iziyle -delikanlılığında, bir umutsuzluk anında kendini vurmaya kalkışmıştı- Selanik gazinolanndaki sağlıklı genç subaylar arasında biraz yadırganıyordu. Ama, Gökalp'in düşüncelerine karşı saygı besliyorlardı. İçlerinde, onun etkisiyle yeni bir Türklük duygusu gelişmeye başlamıştı. Bununla birlikte Müslümanlıktan önceki Türk törelerine dönülmesini isteyen Ziya Gökalp'le, Batı geleneklerini yeğleyen Mustafa Kemal arasında bir görüş ayrılığı vardı. Mustafa Kemal, bu bakımdan başka bir entelektüel olan ve Türk okuyucusuna Avrupa'nın ve özellikle Fransa'nın sosyal ve kültürel yaşayışını tanıtmak isteyen şair Tevfik Fikret'e ve daha sonraları, 'İkinci bir uygarlık daha yoktur, uygarlık demek Batı uygarlığı demektir ve gülüyle, dikeniyle kabul edilmelidir,' düşüncesini savunan Abdullah Cevdet'e daha yakın bir ilgi gösteriyordu.

    Mustafa Kemal'in politikadan uzak kalmasına olanak yoktu. Çevresindeki arkadaş topluluğu, zamanla siyasal bir grup niteliği almıştı. Şimdi tümenindeki subaylarla sık sık buluşarak strateji konusunda konuşmalar yapmaya başlamıştı. Amirleri, bunun altında da siyasî bir amaç sezdiler. Fırka'nın hafiyeleri onu İstanbul'a jurnal ettiler. Harbiye Nazırlığına getirilmiş olan Mahmut Şevket Paşa'nın talimatı üzerine Mustafa Kemal kıtadan alındı ve başkente atandı. Burada Genelkurmay bürolarında gözaltında bulundurulabilecekti.

    Ama, Mustafa Kemal İstanbul'da fazla kalmadı. Çünkü 1911 yılının yazında dünya durumu yepyeni bir gelişme göstermişti. Dikkatler artık Rusya ve Avusturya'nın Balkanlar üzerindeki emperyalist faaliyetlerine değil, Almanya ile, onu hızla kovalayan İngiltere ve Fransa'nın Afrika kıtasındaki emellerine çevrilmişti. Almanların Fas'taki Agadir'e yaptıkları 'panter sıçrayışı' orada bir savaş tehlikesi yaratmıştı. Bunun sonucunda doğan Fransız-Alman anlaşması ile Fas, Fransa'ya, Kongo'nun ufak bir kesimi de Almanya'ya verildi. Bu olay emperyalizm sahnesinde İtalya'nın da görünmesine yol açtı. Kuzey Afrika yağma edilecekse, bundan ona da pay ayrılmalıydı. İtalya böylece Türklerin ihmal ettikleri Batı Trablus ve Bin-gazi mutasarrıflıklarını kendine katmaya karar verdi: Türkiye'ye savaş açarak Trablus'la Bingazi'yi işgal etti.

    Şimdi Enver'e kendine çok yaraşan kahraman şövalye rolünü oynamak için yeni bir fırsat çıkmıştı; hem de bu sefer bir İslâm mücahidi kılığına girerek. Bir sürü Balkan eyaletleri ve Girit gibi, Batı Trablus'un da ihmal yüzünden elden gitmesine göz yumulamazdı. Yoksa Müslüman âlemine karşı çok küçük düşülürdü. Böylece Enver, birtakım ateşli genç subaylarla birlikte, bir savunma kuvveti kurmak üzere Kuzey Afrika'ya gitti.

    Mustafa Kemal, bu seferin akıllıca bir iş olduğuna inanmıyordu. Asıl tehlikelerin Balkanlardan geleceğini pek iyi bilmekteydi. Arkadaşları, onun aksine, her şeyi olduğu gibi kabul ediyor, Batı Trablus'un işgalinin Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi yolunda atılmış bir adım daha olduğunu ve bu gidişin ancak Anavatan dolaylarında önlenebileceğini kavrayamıyorlardı. Ama o da, kamu isteklerinin akıntısına karşı gelemezdi. Savaş alanındaki başarıları, parti içindeki durumunu sağlamlaştırmaya da yardım edebilirdi. Hem zaten nasılsa burada, İstanbul'da, Mahmut Şevket Paşa ona göz açtırmıyordu. Ayrıca Enver'den geri kalmayı da kendine yediremezdi.

    Böylece Enver'e katılmak üzere gemiyle yola çıktı. Sözde sivil bir gazeteci olarak, uydurma belgelerle seyahat ediyordu. Şimdi, Fırka'nın gözde bir hatibi olan şair arkadaşı Ömer Naci'yi de yanına almıştı. Son dakikada iki parti üyesinin daha yanlarına katılması, Mustafa Kemal'in oldukça canını sıktı. Çünkü bunlardan biri, bir zamanlar onu öldürmekle görevlendirilmiş olan Yakup Cemil'di ki, kendisine kalsa, böyle bir işte, yol arkadaşlığı için herhalde onu seçmezdi.

    Yola çıkmadan önce buradaki işlerini, sonradan yaveri olacak olan yakın arkadaşı Salih'e (Bozok) emanet etti. Ona, annesine verilmek üzere para bıraktı, ama şimdilik gittiği yeri Zübeyde Hanım'a bildirmemesini söyledi. Gemiden Salih'e yazdığı mektupta, 'Alaydaki arkadaşlara selâm söyle,' diyordu. 'Birlikte hazırlamış olduğumuz manevra programı çok güzel sonuçlar verdi. Sakın sıkılıp vazgeçmesinler. Yine eskisi gibi, tembellik ederlerse, hiçbir şey başaramayız.'

5.Karşı Devrim   |   7.Batı Trablus Savaşı