BEŞİNCİ BOLÜM



Karşı Devrim

MUSTAFA KEMAL, Kuzey Afrika'dan yurda dönünce siyasal bir huzursuzlukla karşılaştı. Kaçınılmaz olan tepkiler başgöstermişti. İttihat ve Terakki daha başta yabancıların hızla karşı koymaları yüzünden güçlüğe uğramıştı. Şimdi de içeride gitgide artan bir muhalefetle karşılaşmaktaydı. Devrimcilerin, gerekli gücü kendilerinde bulamadıkları için deviremedikleri Abdülhamit, hâlâ tahtında oturuyor ve zamanın kendi lehine işlediğini biliyordu. Tahtta kaldığı sürece henüz ayakta duran gerici çevrelerin gözü ondan ayrılmayacaktı. Eğitimsiz halk yığınları kendisine hâlâ bağlı kalıyor ve onu yalnız Halife değil, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi sayıyorlardı.

    Hem sonra devrim Selanik'ten çıkmıştı. Selanik ise imparatorluğun merkezi değildi. İttihatçılar İstanbul'da durumu tam olarak ellerine alamamışlardı. Zaten başlangıçtan beri Jön Türkler, iki karşıt eğilimli kümeye ayrılmış durumdaydılar. Sağda asıl 'Merkez-i Umumî' bulunuyordu. İttihat'ı, yani birliği, merkeziyetçi bir hükümet biçiminde görüyor ve otoriter bir ruh taşıyordu. Sol kanatta ise, birçok küçük gruplara ayrılmış liberaller vardı ki, bunlar daha demokratik ilkeler üzerinde kurulup azınlıklara özerklik hakları tanıyan 'ademi merkeziyetçi' bir rejimden yanaydılar, bir güç denemesinde aşırılar ağır basarak, liberal bir sadrazam olan Paşa'yı düşürüp, yerine kendi seçtikleri birini geçirdiler. Bu, sadece ılımlıları öfkelendirmekle kalmadı, gizli gerici güçlere de kapıyı açmış oldu.

    Gerginlik gittikçe artıyordu. Durumdan hoşnut olmayan çeşitli unsurları alevlendirmek için ufacık bir olay yetecekti. Bu da bir gece Galata Köprüsünde liberal bir gazetenin önemsiz başyazarının sözde İttihatçılar eliyle öldürülmesi şeklinde ortaya çıktı. Gazeteci, basın özgürlüğünün bir şehidi olarak, iyi bir mizansenle toprağa verildi. Sonuç olarak şeriat ve onun temsil ettiği 'üstün İslâm otoritesi' adına, bir karşı devrim patlak verdi.

    12 Nisan 1909 (31 Mart 1325) gününün gecesinde. Birinci Ordu'nun birçok birlikleri kışlalarında başkaldırdılar. Subaylardan bazılarını hapsederek, bazılarını da vurup öldürerek Galata Köprüsüne indiler, şafak sökünce de Ayasofya meydanındaki Meclisi Mebusan binası önünde toplandılar. Yolda aralarına başka birlikler de katılmış, hattâ Fırka'nın Selanik' ten gelmiş olan kendi birlikleri bile taraf değiştirerek isyancılarla birleşmişlerdi. Medrese öğrencileriyle, erlere nutuk çeken beyaz sarıklı hocaların araya karışmaları, kesik kesik, 'Şeriat isteriz!' diye bağıranları büsbütün azdırmıştı. Böylece isyancılar, Meclisi Mebusan binasını bastılar. Meclis başkanının çekilmesini, Fırka'nın kapatılmasını, hükümetin istifasını, yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı. İttihatçılar, Meclis'ten kaçıp saklanmışlardı. İsyancılar, Meclis'te dinleyicilere ayrılmış yerlere oturarak sabırsızlıkla ve arada bir de alaylı şekilde lâfa karışarak tartışmalarda hazır bulundular. Sonunda isteklerini Sultan'a bildirme kararı alındı. Abdülhamit ancak, akşam üzeri yeni bir sadrazam tayin etmeye karar verebildi. Orta derecede bir meşrutiyet taraflısı sayılan Tevfık Paşa'yı seçti. Haberi isyancı askerlere bir süre önce hafif bir felç geçirmiş olan yeni Harbiye Nazırı boğuk çıkan bir sesle bildirdi. Askerler, sevinçten, tüfekleriyle havaya ateş ederek dağıldılar. İstanbul'u bütün bir gün ellerinde tutmuşlardı ya, yeterdi.

    Ne var ki bu, Abdülhamit'in tahtını kurtaramayacaktı. Selânik'in tepkisi çabuk ve sert oldu. Merkez-i Umumi toplanarak, derhal askerle müdahale kararı aldı ve bilgili bir komutan olan Mahmut Şevket Paşa'nın emrine bu iş için önemli bir kuvvet verdi. Mustafa Kemal, toplantıyı, asık suratla ve ses çıkarmadan izlemişti. Trablus'daki başarıları, kendisine Merkez-i Umumi'de pek az bir itibar sağlamış, terfi bile etmemişti. Hâlâ adı sanı pek anılmayan bir kolağasıydı. Ataşemiliter olarak bulunduğu Berlin'den, harekâtta üzerine düşen rolü oynamak için aceleyle dönen Enver'in bu olaylardan kendisine çıkaracağı zafer payını, şimdiden kestiriyor ve buna canı sıkılıyordu.

    Bununla birlikte, Mustafa Kemal'e ilk olarak kurmaylık yeteneğini göstermek fırsatı verildi. Mahmut Şevket Paşa emrindeki bir tümene -ki aslında bütün orduya- kurmay başkanı atandı. Hareket plânlarını hazırlamak için büyük bir dikkat ve çaba gösterdi. Kuvvete, Hareket Ordusu adının takılması, biraz da onun düşüncesiydi. Bu ordu, yönetim, disiplin, moral ve hareket çabukluğu bakımından, genç Türk subaylarıyla onların eğitimine yardımcı olan Alman heyetinin övünebileceği bir eserdi. Ordu, bir haftaya varmadan. İstanbul'u karadan kuşatmış ve karargâhını surların hemen dışındaki Ayastefanos'ta (1) kurmuş bulunuyordu. Denizde ise, mürettebatı, Fırka tarafını tutan savaş gemileri, kuşatma zincirini tamamlamaktaydı. Mahmut Şevket Paşa'ya, zahmetinin boşuna olduğunu söylemeye gelen bir Meclis heyeti, nazik bir red cevabıyla geri çevrildi.
(1) Yeşilköy

    Merkez-i Umumi'nin ileri gelenlerinden çoğu ve bu arada bir hafta önceki olaylardan beri gizlenmekte olan bazı mebuslar da orduya katılmıştı. Bunlar şehre girmeden önce, komutanlarla başbaşa verip, Padişah'ı ne yapacaklarını kararlaştırmak için bir Millî Divan kurdular. Hepsi onu tahtından indirmek düşüncesinde birleşiyor, kafası çok kızanlar ise, idamını istiyorlardı. Sonunda, Padişah'ın tahttan indirilip yerine veliaht olan kardeşinin geçirilmesine karar verildi. Ancak, subaylar, İstanbul halkını telâşlandırmaktan, hattâ kendi askerleri arasında hoşnutsuzluk çıkarmaktan korktukları için, bu kararı açıklamadılar.

    Mahmut Şevket Paşa, şehir halkını yatıştırmak amacını güden bir bildiri yayınladı. İsyancılar cezalandırılacak, sivil halk korunacaktı. Görevlerinden biri de Mahmut Şevket'in telgraflarını kaleme almak olan Mustafa Kemal, bildirinin yazılmasına yardım etmişti. Hüseyin Rauf adında genç deniz subayı onu telgrafhanede gördü. Soluk benizli, yorgun ve sessiz duran Mustafa Kemal, omzuna bir pelerin atmış, koltukta oturan Mahmut Şevket Paşa'nın emirlerini not etmekteydi. Deniz Kuvvetlerinin ortak harekatını planlamakta olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hüseyin Rauf'la Mustafa Kemal'i tanıştırdı. Bu önemli bir karşılaşmaydı, çünkü Rauf, sonradan Mustafa Kemal'in en yakın arkadaşı ve yardımcılarından biri olacaktı.

    Geceleyin kurtuluş kuvvetleri sessizce şehre sızmaya başladı. Öğleye kadar süren sokak çarpışmalarından ve bellibaşlı iki kışlanın kuşatılmasından sonra. İstanbul'u ele geçirdiler. İsyanın elebaşlarından birkaçı, Galata köpıüsünde, halkın gözü önünde asıldı. Mahmut Şevket Paşa gerçekten sözünde durmuş ve sivil halka ilişmemişti. Ama yine de bir Rum vatandaş, times gazetesinin muhabirine, bir çukur içindeki cesedi göstererek, bunun times'ın muhabiri olduğunu söylemekten geri kalmadı.(2)
(2) Philip Graves. Briton and Turk.

    Fırka, Sultan'ın tahttan indirilmesinin, yasal koşullar içinde ve şeriat kurallarına göre yapılmasını kararlaştırmıştı. Meclis toplandı. Şeyhülislâm istemeye istemeye Padişah'ın tahttan indirilmesi için fetva vermeye razı edildi. Böylece Abdülhamit oybirliğiyle tahttan indirildi ve kendisine bu haberi uygun şekilde bildirmek için Yıldız Sarayı'na bir heyet gönderildi. Sultan, 'Kısmet böyleymiş,' dedi. Sonra hayatının bağışlanıp bağışlanmayacağını sordu. Heyetin böyle bir soruyu cevaplandırma yetkisi yoklu. Padişah öfkeden titreyen bir sesle, 'Bu felâkete sebep olanları Allah kahretsin!' diye haykırdı. Yanında bulunan küçük torunu"ağlamaya başladı; heyet de bu arada saraydan ayrıldı. Akşam üzeri Padişah'ı istasyona götürmek üzere bir subay heyeti geldi. Kendisi için özel bir tren hazırlanmıştı. Sürgün edileceği yerin, başına bütün bu felâketleri açan Selanik olduğunu öğrenince, Abdülhamit, baş haremağasının kolları arasına düşüp bayıldı.

    Bu sırada Abdülhamit'in küçük kardeşi Mehmet Reşat, tahta geçirilmek üzere, ağabeysinin kendisini otuz yıldır hapsetmiş olduğu saraydan çıkarıldı. Utangaç, nazik bir ihtiyar olan Mehmet Reşat cülus töreni için kayıkla Boğaz'dan geçerken top seslerini duyunca, korkudan benzi attı. Bunun, şerefine atılan yüz bir parça top olduğunu söylediler ama, rengi ancak karaya çıkıp da 'Padişahını çok yaşa!' seslerini duyunca yerine gelebildi. Beşinci Mehmet adıyla Padişah ve Halife ilân edildi.

    İsyan bastınlmış, İttihat ve Terakki tehlikeyi atlatmıştı. Ama işleri iyi yönetemediği de açıkça ortadaydı. Dışarıda, şiddetini artıran dış baskılara karşı koymayı başaramamış, içerideyse sağlam, temelli bir politik bünye kuramamıştı. Mustafa Kemal'le Mahmut Şevket Paşa'nın maiyetindeki arkadaşlarından birkaç subay, bu başarısızlığın nedenini, ordunun siyasete karışmasında buluyorlardı. Hüseyin Rauf da aynı düşüncedeydi. Karargâhta tekrar buluşmuş ve durum hakkında uzun uzadıya konuşmuşlardı. Rauf. görevli olarak İngiltere'de bulunduğu sırada, orada gördüğü demokratik kuruluşlara derin bir saygı ile bağlanmıştı. O da, Kemal gibi İttihatçı liderlerin, serbest seçimle başa gelmiş bir parlamentoya değil de, kuvvete, yani ordunun desteğine dayandıklarını ileri sürüyordu. Bu, değil yalnız amacı ülkeyi kalkındırmak olan meşrutiyet rejimi için, vatanı korumakla görevli olan ordu için de tehlikeli ve zararlı bir yoldu. Resmi raporlar da bu görüşün doğruluğunu belirtecekti. İsyanın nedenlerini araştırmakla görevlendirilen kurul, karşı devrimin, önemli mevkilerdeki bazı subayların askerlik görevlerini ihmal ederek, siyasetle uğraşmaları sonucu ortaya çıkmış olduğuna karar vermişti.

    Kemal'le Rauf un düşüncelerini, Kâzım Karabekir adında genç bir subay daha paylaşmaktaydı. O, bu düşünceleri 1908 İhtilâli henüz patlamadan öne sürmüştü. Aynı tezi destekleyenlerden biri de İsmet'ti (İsmet İnönü). O da ötekiler gibi askeri okullardan yetişmiş, oldukça kültürlü bir subaydı. Mustafa Kemal kendinden iki yaş küçük olan bu subayın kişiliğini beğeniyor ve meslekteki ilerleyişini saygıyla izliyordu. Mustafa Kemal, Selanik'teki Üçüncü Ordu'da ihtilâl için çalışırken, İsmet de Edirne'deki İkinci Ordu'da aynı amaç için çaba göstermişti. Bir yandan Selanik'teki Fethi Bey'le, öte yandan İzmir'deki subayları ihtilâle hazırlayan Dr. Nazım'la bağlantı kurulmuştu. Hareket Ordusu'nun demiryolu ulaşımıyla görevli olan Refet adında enerjik bir subay da İsmet'i destekliyordu. Orduda böylece, rejimin özünü değilse bile, yöntemlerini açıkça eleştiren, yurtsever subaylardan kurulu küçük ama etkili bir grup doğdu: Mustafa Kemal, Fethi, Rauf, İsmet, Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve bir askeri doktor olan Tevfik Rüştü ile birkaç kişi daha. Enver ve Merkez-i Umumi'deki İttihatçılar, bu gruba gitgide artan bir kuşku ile bakmaya başladılar.

    Mustafa Kemal, kendi grubunun düşünüşünü, Merkez-i Umumi üyelerine bildirmiş, ama kimse lâfına kulak asmamıştı. Partidekiler onun içtenliğine pek inanmıyorlardı, bunda da büsbütün haksız değildiler. Çünkü Mustufa Kemal'in hem asker, hem de siyaset adamı olmak niyeti açıkça belli oluyordu. Bununla birlikte, içtenlikten büsbütün yoksun değildi. Ortada henüz düzenli siyasî partiler olmadığına göre devrimin şu sırada ancak ordunun desteği ile güçlenip toparlanabileceğini gayet iyi biliyordu. Bu yüzden ordunun bu dönemde, teorik bakımdan zararlı olsa bile, siyasete pratik olarak yararı dokunabilirdi. Ama politikanın orduya zarar vereceğinden şüp edilemezdi. Son olaylar da bunu ispatlamıştı. Bir yurtsever ve asker olan Mustafa Kemal, ordunun ve dolayısıyla durumu gittikçe nazikleşen ülkenin geleceğini tehdit eden bu tehlikelerin varlığına içten inanıyordu.

    İttihat ve Terakki Fırkasının yıllık kongresi, İstanbul'un kurtuluşu'ndan üç ay sonra, Selanik'te toplandı. Kongreye, Trablus delegesi olarak katılan Mustafa Kemal, grubunun sözcülüğünü yaparak ilk kez siyaset sahnesinde görünmüş oldu. İmparatorluğun ve meşrutiyetin sürmesi isteniyorsa, askeri bir partinin değil, bir yanda güçlü bir ordunun, öbür yanda da güçlü bir partinin gerekli olduğunu ileri sürdü. Üyeler, bu düşünceyi yadırgamışlardı. Ama, Mustafa Kemal geçici olarak dikkati üzerine çekti. İki efendiye birden hizmete kalkışan bir subay, hem kötü bir asker, hem de kötü bir siyaset adamı olmaya mahkûmdur, diyordu. Son isyanın gösterdiği gibi askerlik görevlerini savsaklar, halkla ilişkisini kaybeder ve böylece siyasî kargaşalıklara ve genel hoşnutsuzluğa sebep olurdu. Bundan da zarar görecek ülkeydi. Subaylar ya partide kalıp ordudan ayrılmalı, ya da orduda kalıp partiden çekilmeliydiler. Sonra da askerlerin siyasal kuruluşlara girmesini önleyen bir kanun çıkarılmalıydı.

    Mustafa Kemal'in tezindeki güçlü ifade ve mantık, ona kongrede bir kaç taraftar sağladı. Ama bu konuda başarabildiği tek iş, Edirne'deki İkinci Ordu'nun düşüncesini öğrenmek üzere oraya iki delegenin gönderilmesi oldu. Mustafa Kemal'in tezi, İsmet tarafından şiddetle desteklenmesine rağmen çoğunluk sağlayamadı. Birkaç subay bu düşünceye uyarak ordudan, birkaçı da partiden ayrıldılar. Ancak, orduyla parti birbirine o kadar kaynaşmıştı ki, onları ayırmaya imkân yoktu. Bu kaynaşma, özellikle yüksek kademelerde inatla sürdürülüyordu. Gerçi, bir yıl önce Enver, politikadan çekilir gibi yapmış ve Berlin'e ataşemiliter olmuştu. Ama, tam bir karşı devrimin arkasından böyle bir jesti tekrarlamaya niyeti yoktu. Şimdi onu ürkütmeye başlayan halk yığınlarını denetleyebilmek için askerî ve siyasi iktidarın bir elde toplanmasını gerekli görüyordu. Mustafa Kemal'in haklı olduğunu, ancak zaman ortaya çıkaracak ve 'Teklifim kabul olunsaydı, ilerideki birçok felâketler önlenebilirdi,' sözünü doğrulayacaktı.

    Parti liderleri Mustafa Kemal'i şimdiye kadar sadece can sıkıcı adam saydıkları halde, artık tehlikeli bir kişi olarak görmeye başlamışladı. Komitacıları işe karıştırdılar. Parti üyelerinden biri Mustafa Kemal'i ortadan kaldırmakla görevlendirildi ve sözde, onun kongrede ortaya attığı sorunu konuşmak üzere bürosuna geldi. Mustafa Kemal onun davranışlarından kuşkulanmıştı; bir yandan hiçbir şey belli etmeksizin konuşurken öte yandan yazı masasının çekmecesinden bir tabanca çıkararak önüne koydu. Sonra genç subayın sorduğu soruları yine hiç istifini bozmadan cevaplandırdı. Mustafa Kemal'in güçlü konuşmasıyla, tabancanın gücü bir araya gelince genç adam dayanamayarak onu öldürmek üzere geldiğini, ama şimdi düşüncesini değiştirmiş olduğunu açıkladı. Mustafa Kemal, bundan ve daha sonra ona karşı girişilen iki öldürme teşebbüsünden söz ederken, 'Ben kendi kendimin koruyucusuyum,' diye övünürdü.

    İkinci sefer, ona koruyuculuk eden, aslında, onu öldürmekle görevlendirilmiş biri oldu. Bu, eskiden Fırka için birkaç kez buna benzer işleri görmüş olan, ama her nasılsa Mustafa Kemal'e karşı büyük saygı besleyen Yakup Cemil adında biriydi. Yakup Cemil, bu seferki görevini yalnız reddetmekle kalmayıp, gizlice Kemal'i uyardı. O da geceleyin sokağa çıktığı zaman, çok daha dikkatli davranmaya başladı. Bir gece, arkasından birinin geldiğini sezerek, hemen bir kapı aralığına sokuldu ve sırtını duvara dayayarak elinde tabanca, adamın saldırısını bekledi. Ama, Enver'in akrabalarından biri olduğunu anladığı adam, onu görmemiş gibi yaparak, önünden geçip gitti. Mustafa Kemal de ona ilişmedi.

4.'Jön Türk' Devrimi   |   6.Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması