DÖRDÜNCÜ BOLÜM



'Jön Türk' Devrimi

MAKEDONYA için için kaynıyordu. Kafası işleyen herhangi bir Türkün, İmparatorluğun parçalanmak üzere olduğunu sezmemesine imkân yoktu. Her yerden 'Makedonya, Makedonyalılarındır,' bağrışmaları yükseliyordu. Ortalık, Rus ve Avusturya casuslarıyla doluydu. Bulgarlar aslında tedhişçi çetelerden başka bir şey olmayan 'komitacı' ordusuyla devlet içinde devlet gibi güçlü bir yeraltı örgütü kurmuş, bombalar ve terör olaylarıyla her yana dehşet saçıyorlardı. Sınırlarda güvenlik diye bir şey kalmamıştı, Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut çeteleri birbirleriyle ve Türk makamlarıyla durmadan çatışmaktaydı. Büyük devletler ise, cesedi didikleyip bölmek için çevresinde gittikçe yaklaşarak dönüp duruyorlardı. Bu leş kargaları şölenine sonradan bir 'davetsiz misafir' daha katılmıştı: Drang nach Osten (Doğu'ya baskı) amacı gütmekte olan Alman İmparatorluğu. Bismarck, İngiltere'de Disraeli'nin düşmesinden ve yerine Yunan dostu, Türk düşmanı Gladstone'un geçmesinden yararlanarak, Abdülhamit'e, Mareşal Von der Goltz başkanlığında bir askeri heyet göndermiş; arkadan da Kayzer, Sultan'a, çok gürültü koparılan resmî bir ziyarette bulunmuştu.

    Doğru dürüst bir siyaset güdecek yerde, hileye başvuran Abdülhamit, bütün kozları birbirine karşı oynuyor, yabancıyı yabancıya, Türk'ü Türk'e karşı kullanıyordu. Rumeli'deki hafiyelerinin sayısını artırmıştı. Şimdi Selanik'te, bunların kırk bini bulduğu söyleniyordu. Hıristiyan azınlıklar, hiç olmazsa, yabancı devletler tarafından korunuyordu. Türkler ise, kendi sınırları içinde baskıya uğrayan bir azınlık gibiydiler. Çevrelerinde bir kurtuluş çaresi arıyorlardı. Görünüşe göre, tek umut, Türk ordusunun genç subaylarındaydı. İhtilâl hareketi böylece güçlenmekte ve hızla genişlemekteydi. İmparatorluğun her yerinde kollar kuruluyor, özgürlük ve kurtuluş düşüncelerini bütün halk tabakaları arasına yaymakla görevli propagandacılar yetiştiriliyordu. İhtilâl hareketi, 1907 sonunda, Mustafa Kemal'i geride bırakmış bulunuyordu. Selânik'e dönünce, Suriye'deki 'sürgün' cezasının kendisini hareketin liderleri arasına katılmaktan alıkoymuş olduğunu acı acı farketli. Kendi dar çerçeveli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Komitesi diye anılacak olan daha geniş bir örgütün gelişmesiyle, gölgede ve geride kalmıştı. Lider adayı üyeler arasında, o zaman postanede çalışan Talât ve albay olan Cemal vardı ki, ikisi de sonradan iktidarın üst basamaklarına kadar yükseleceklerdi. Bu cemiyette, Mustafa Kemal'in Ali Fethi'den başka pek arkadaşı yoktu. Talât'ın girişimiyle, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, bu kendinden büyük grupla birleşti ve adı artık tarihe karışmış oldu.

    Selânik'in ötedenberi gizli cemiyetler doğurmaya uygun bir siyasi havası vardı. Çok eskiden de burada Aziz Paul'ün ardından Hıristiyanlığı kabul edenler, Neron'un zulmünden kaçmak için gizli olarak örgütlenmişlerdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti de, Farmasonların binalarından ve tekniklerinden bol bol yararlanıyordu, Giriş töreninde aday üye, gözleri bağlanarak pelerinli ve maskeli üç kişinin huzuruna alınıyor ve memleketi kurtaracağına, cemiyetin emirlerini tutacağına -ki bunların arasında, verdiği ölüm cezalarını yerine getirmek de vardı- sırlarını ele vermeyeceğine hem Kur'an, hem de kılıç üstüne yemin ediyordu. Bu çeşit maskaralıklar, Mustafa Kemal'in yaradılışına aykırıydı. Zaten önceden sadece tabanca üstüne and içmişken, bu yeminin içine din karıştırılması sinirine dokunuyordu. Ama şu sırada İhtilâlcilerle iyi kötü geçinmekten başka yapacak şey yoktu.

    Onlarsa Mustafa Kemal'i inatçı, kendini beğenmiş ve atılgan buldukları için pek sevmiyorlardı. Makedonya demiryollarının denetlenmesi işi de, Mustafa Kemal'in kurmaylık görevleri arasındaydı. İttihatçılar bu görevin, Selanik dışındaki propaganda çalışmaları için yararlı olacağı bahanesiyle, onu yanlarından uzaklaştırdılar. Sırbistan ovasının kenarında Üsküp'e kadar Vardar boyu Mustafa Kemal'in bölgesi haline geldi. İstediğini yapamamanın azabı içinde kıvranmakla beraber, kendi önderlik yeteneğine gün geçtikçe daha çok inanmaya ve çevresine küçük bir grup toplamaya başlamıştı. Arkadaşlarıyla kahvelerde ya da annesinin evinde buluşarak gece geç saatlere kadar oturuyor ve konuşup planlar kuruyorlardı. İkinci kez dul kalmış olan Zübeyde Hanım, kızı Makbule'yle birlikte oturmaktaydı. Ana kız, Mustafa'nın bozguncu çalışmalarına artık boyun eğmişlerdi ve bu gece toplantılarında ihtilâlcilere kendi elleriyle kahve pişiriyorlardı.

    İhtilâl hareketi gitgide gelişmekteydi ama henüz tam anlamıyla olgunlaşmamıştı. Olayların vakitsiz patlak vermesine uluslararası durum neden oldu. İngiltere Kralı Yedinci Edward'la Çar İkinci Nikola, Baltık denizinde birtakım nezaket görüşmeleri yapmışlardı. İttihatçılar bunu, İngiltere' nin Türkiye'ye karşı siyasetinde kötü bir değişme olduğu şeklinde yorumladılar. Henüz Trakya ve Anadolu'daki subayları kendilerinden tarafa çekekebilmek için zamana ihtiyaçları olmakla beraber, artık ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çünkü Abdülhamit de uyanmaya başlamıştı. Açıkça faaliyete girişerek Selânik'e soruşturma heyetleri gönderdi. İttihatçılar ilk heyetin başkanını vurup yaraladılar. İkincisi, rüşvet ve uzlaşma yolunu daha uygun buldu.

    Cemiyetin bazı üyeleri, birtakım ödül ve terfi vaatleriyle İstanbul'a çağrılmışlardı. Bunların arasında, Cemiyetteki durumu pek o kadar önemli olmayan Enver adında bir genç binbaşı vardı. Enver, çağrıyı dinlemeyerek dağa çıktı ve bir direnme hareketi hazırlamaya başladı. 4 Temmuz 1902'de Arnavut asıllı, tecrübeli bir çeteci olan Ahmet Niyazi adında bir yüzbaşı, yanına Manastır karargâhındaki taraftarlarını da katarak onu izledi. Cemiyet işleri için o dolaylarda bulunan Ali Fuad, yanına bir müfreze er alarak Niyazi'nin yardımına koştu ve ona, amacını açıkça ilân etmesini söyledi. Niyazi, isyan halinde olduğunu Sultan'a bir telgrafla bildirdi. Cemiyet de 1876 Anayasasının geri getirilmesini isteyen bir bildiriyle ortaya çıktı. Padişah hemen Anadolu'dan Rumeli'ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da isyancılardan yana geçtiler.

    Abdülhamit, yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra -ki bu arada müneccimbaşısına danıştığı söylenir- Cemiyetin ültimatomunu kabul etti. İttihatçılar istekleri reddedilirse, İstanbul'a yürüyeceklerini ve onu tahttan indirip yerine kardeşini geçireceklerini söylemişlerdi. Şûrayı Devlet'in sabaha kadar süren bir toplantısından sonra Abdülhamit, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasayı geri getirmeyi kabul etti. 24 Temmuz'da açıklanan bu haber, bütün imparatorlukta büyük bir sevinç yarattı.

    Niyazi askerleriyle beraber, 'Hürriyet, Uhuvvet, Müsavat, Adalet' yazılı sancaklarla süslenmiş olan Manastır'a girdi. Ama siyasetten pek hoşlanmadığı için çok geçmeden memleketi olan Arnavutluk dağlarına çekildi. Beri yandan genç ve gösterişli Enver, Selanik'teki Olimpos Otelinin balkonundan muzaffer bir tavırla halkı selâmlıyor ve müthiş bir kalabalık tarafından günün politik kahramanı olarak alkışlanıyordu. Halka keyfi idarenin artık sona erdiği ve bundan sonra din ve ırkları ne olursa olsun, bütün vatandaşların Osmanlı olmaktan şeref duyarak, birarada kardeş gibi yaşayacaklarını bildirdi.

    Enver'in dedikleri, sevinç sarhoşluğuyla dolu ilk günlerde gerçekleşir gibi oldu. Müslüman hocalar, Hıristiyan papazlar, Musevi hahamlar, yollarda kucaklaşıp, kolkola geziyorlardı. Türk kadınları peçelerini yırtıp attılar. Hapishane kapıları ardına kadar açıldı. İçeride yaşlanıp gitmiş siyaset suçluları, güneşe karşı gözlerini kırpıştırarak dışarı çıktılar ve artık yüzlerini bile unutmuş oldukları hısım akrabalarıyla kucaklaştılar. Aubrey Herbert'in deyişine göre İstanbul, 'bir gül gibi panldıyor ve heyecandan titriyordu.' Halka durmadan söylevler veriliyor, demokrasi ilkeleri açıklanıyordu. Henüz ne olduğu pek bilinmeyen büyülü 'Meşrutiyet' kelimesi herkesin ağzında dolaşıyor ve sanki cennet vaat ediyordu. Böylece yeni bir çağ açılmıştı.

    Mustafa Kemal'in bu çok önemli olaylarda bir rolü olmamıştı. Selanik'teki okul balkonunda, Enver'in arkasında silik bir siluet gibi duruyordu. Enver'inse hürriyet kahramanı olarak sivrilmesi az çok rastlantıydı. Bununla birlikte o da bu role yaraşıyordu. Üniforması içinde tığ gibi narin, zarif ve pırıl pırıl, o bakımlı bıyıkları ve keskin selâm alışlarıyla halkın gözünde, yakışıklı genç Türk subayının tam bir örneğini canlandırıyordu. Yürekliliğine diyecek yoktu. Düşman ateşi altında bile istifini bozmadan askerlerinin önünde yürürdü. Kendini beğenmiş olduğu için halkın o hayranlık gösterilerinden büyük haz duyar, bir aynanın önünden geçerken göz ucuyla kendine bakmadan edemezdi. Dindardı, savaşa girerken koynundan Kur'an'ı eksik etmezdi. İçkisi, sigarası yoktu. Özel yaşayışı da lekesizdi. Sarayın ahlâksızlık ve düşüklüğüne karşı yönelmiş olan bir ihtilâl hareketinin burjuva duygularını tam okşayacak bir şey. Ama bu, aynı zamanda romantik bir ihtilâldi ve Enver de onun istediği gösterişli romantik hayali canlandırıyordu.

    Karakterinin hemen her yönüyle Enver'in tam karşıtı olan Mustafa Kemal ise, onu, şans eseri kahraman rolüne fırlatılmış bir kukla olarak görüyordu. Olimpus Otelinin balkonundaki gösteriden sonra Kristal gazinosuna gitti. Orada, İhtilâl şerefine kadeh kaldırıp Enver'i göklere çıkaran subay arkadaşlarını buldu. Sinirlenerek, 'Ne bu, hep Enver'i övüyorsunuz!' diye söylendi. 'Enver de Enver; Enver'den başka bildiğiniz yok. Onu bu kadar yüceltmek iyi bir şey değil.'

    Subaylardan biri, 'Enver'i kıskanma,' dedi. 'Hürriyet için dağa çıktı o. Elbette överim.'

    'Niçin kıskanmayayım? Ben de orta halli bir ailenin evlâdıyım. Anlamıyor musunuz? Bulun bu övgü ve söylevler sonunda öyle şımaracak. kendini öyle beğenmeye başlayacak ki, ülkenin başına belâ kesilecek,' Evet. Mustafa Kemal, Enver'i kıskanıyordu, ama kendi yeteneklerine, ondan üstün olduğuna sarsılmaz bir inancı olduğu için. Yoksa onun askerlik bakımından değerini övmekten geri kalmazdı. Ama, Enver'in kendinden beklenecek işleri yapabilecek kıratla bir adam olmadığını ilk baştan görmüştü.

    Gerçekten de çok geçmeden güçlükler birbirini kovalamaya başladı. Jön Türkler diye anılan subayların yurtseverlikleri tartışılamazdı, ama siyaset bakımından tecrübeleri, daha doğrusu belirli bir siyasetleri yoktu. İhtilalin tek amacı Abdülhamit'i dize getirmek ve her derde deva sayılan o ilâcı, yani meşrutiyeti elde etmekten ibaret kalmıştı. Bunun dışında onların yaptığı aslında tutucu bir devrimden başka bir şey değildi. Ardında herhangi bir ideoloji ya da program yoktu. Osmanlı İmparatorluğunun karşı karşıya bulunduğu temel sorunlar anlaşılıp incelenmiş değildi. Çağdaş dünyayı etkileyen milliyetçi akımları göremeyen ve ruhça emperyalist olan Jön Türklerin istediği, sadece atalarının İmparatorluğunu daha liberal bir bilimde sürdürebilmekti.

    İttihatçıların getirdikleri rejimi bundan öncekilerden ayıran en önemli nokta, Anayasa güvenliği altında olmasıydı; halka İttihat (Birlik) ve Terakki (İlerleme) vaat ediyordu. Birlik; yani hangi ırk ve dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara aynı hak ve görevlerin tanınması. İlerleme; yani eğitim, öğrenim ve ekonomi alanlarında gelişmeler. Ve Fransız İhlilâli'nin ilkeleri olan 'Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik' sloganına eklenmiş olan Adalet. Ama, Türkler yine Osmanlı kalacaklardı. Bağımsızlık için sabırsızlanan Hıristiyan azınlıklarına sunulan tek şey, bir Türk devleti içinde ayrı dinden özgür birer vatandaş olabilme hakkıydı.

    Buna karşı gösterilen tepki hızlı oldu. İhtilâl, Jön Türklerin umduğu gibi, İmparatorluğun çözülmesini önleyeceği yerde, hızlandırmaya yaradı. Bu tepki, aslında bir Balkan karşı-devrimi niteliğindeydi. Meşrutiyetin üzerinden daha üç ay bile geçmeden, Bulgaristan, bağımsızlığını ilân edecek; aynı hafta içinde Avusturya, Bosna-Hersek'e el koyacak ve Girit, Yunanistan'la birleşmeye karar verecekti. Avusturya'nın Berlin Antlaşmasını hiçe sayan bu hareketi, uluslararası kuralların tek taraflı bozulmasıydı ki, Sir Edward Grey, bunu izleyen 'Avrupa'nın anarşi çağı'nı bu olaya bağlamaktadır.

    Mustafa Kemal, olaylardaki karışıklığı bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. Yeni idareyi açıkça eleştiriyordu. Hemen her gece. çocukluğundan beri alışık olduğu Selanik kahvelerinde subay arkadaşlarıyla oturuyor, içip konuşuyordu. İhtilâlden sonra bütün yasaklardan kurtulmuş olan Olimpus ve Kristal gazinoları, kaldırımlara, hattâ caddelere doğru taşmış ve masaları tramvay raylarına kadar yaklaşmıştı. Deniz kıyısının öbür ucunda, bütün koyu tepeden gören ve akşam rüzgârını alan yuvarlak Ortaçağ kulesinin dibinde de Beyaz Kule diye yeni bir gazino açılmıştı. Burada konuşma sesleri, sokak satıcılarının yaygarasına ve kalabalık mermer masalardan yükselen domino ve tavla şakırtılarına karışırdı.

    Mustafa Kemal'in keskin sesi, bunların arasından yükselerek, çevresine açıklıkla yansırdı. Güçlü bir şekilde tartışır, kendine karşı çıkanları mat ederdi. İttihatçıları açıkça ve sözünü sakınmadan yeriyordu. İhtilâl yapılmış ve meşrutiyet ilân edilmiş olduğuna göre, İttihat ve Terakki Komitesine artık ne gerek vardı?

    Bu Mustafa Kemal de can sıkıyordu artık. Bir görev uydurup Selanik'ten uzaklaştırılması gerekiyordu, hem de bu sefer Üsküp'ten filân daha da uzaklara. Bu sırada bir fırsat çıktı. Trablus'taki Cemiyet temsilcisi oradan ayrıldıktan sonra karışıklıklar olmuştu. Kendisinin bulunmadığı bir toplantıda, durumu gözden geçirmek, İttihat ve Terakki adına gereken önlemleri almak üzere Trablus'a gönderilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal bu kararı duyunca ardındaki nedenleri hemen sezdi. Anlaşılıyordu ki, düşmanları Trablus'u onun gerçek olmasa bile, siyasî mezarı olarak seçmişlerdi. Buna rağmen o, âdeta bir meydan okuyuş olan bu öneriyi kabul etmeyi uygun buldu ve gereken parayı aldıktan sonra, Kuzey Afrika'ya giden bir gemiyle yola çıktı.

    Yolda gemi Sicilya'da bir limana uğradı. Mustafa Kemal bir yol arkadaşıyla beraber kıyıya çıktı ve arabayla bir gezinti yaptı. Yolda çocuklar, başlarındaki fesleri alaya alarak üzerlerine limon kabuğu attılar. Mustafa Kemal'in milli gururunun incineceği umulabilirdi. Ama öyle olmadı. Aksine, o uğradığı hakarete kızacağı yerde, o andan sonra başındaki festen -Osmanlı itibarının bu sokak çocuklarına bile maskara olan sembolünden nefret etmeye başladı.

    İttihat ve Terakki'nin, henüz Araplar ve daha da gerici olan Türkler üzerinde tam otorite sağlayamamış olduğu Trablus'ta, Mustafa Kemal düşmanca bir hava ile karşılaştı. Cemiyet temsilcisi olarak, önce bölge komutanı olan paşanın dostluğunu kazanması gerekiyordu. Bu işi, paşayla kahve içtikleri sırada, tehditle diplomasiyi birarada kullanarak başardı. Birtakım Arap isyancılarının kendisini ele geçirmeyi tasarladıklarını öğrenince, hiç çekinmeden, isyancıların karargâhı olan camiye gitti. Elebaşlarına, hükümetin şikâyetlerini dikkate alacağına söz verdikten sonra avludaki kalabalığın önünde söz aldı. Onları, din kardeşlerim diye selâmlayarak, uzun, ateşli bir konuşma yaptı ve yeni rejimin gücünü övmekle beraber bu gücün sadece onları korumak uğruna kullanılacağını ısrarla belirtti. Bu sözler dinleyenleri etkilemişe benziyordu.

    Ama kurnaz bir adam olan Arap şeyhi onu çağırttı ve: 'Sen kimsin, ne gibi yetkilerin var?' diye sordu. Mustafa Kemal cebinden, Cemiyetin vermiş olduğu yetki mektubunu çıkarınca şeyh güldü ve kendi cebinden, buna benzer üç belge çıkarıp gösterdi: bunlar daha önce gelen ve gelir gelmez hapse atılan temsilcilerin itimat mektuplarıydı.

    Mustafa Kemal, taktiğini hemen değiştirdi. 'İstersen bu kâğıdı al, yırt,' dedi. 'Benim kâğıda ihtiyacım yok. Doğrudan doğruya seninle konuşmaya gelmiş bir adam say beni.'

    Şeyh, 'Öyleyse seninle konuşabilirim,' dedi. Ve sonunda öteki üç tutuklunun da serbest bırakılması konusunda anlaştılar.

    Selânik'e dönmeden önce Mustafa Kemal, Bingazi'ye de uğradı. Burada Mansur adında güçlü bir Arap şeyhinin, Türk yönetimine kafa tuttuğunu gördü. Mansur, idarecileri kukla gibi oynatıyor, onlara her istediğini yaptırıyordu. Mustafa Kemal, bu sefer, daha sert hareket etmek gerektiğine karar verdi. Şeyh kendilerini ziyarete geldiği zaman, hemen saldırıya geçerek onu tehditle kanşık olarak azarladı. Sonra da, bölgenin komutanımı, bütün askerleri bir denetleme için kışlada toplamasını söyledi.

    Öteki subaylar, bu denetlemeyi kusur bulma bahanesi sanarak, itiraz edecek oldular. Mustafa Kemal, övgü sözleriyle onların şüphelerini yatıştırdı. Sonra kendilerine ufak bir piyade talimi yaptıracağını söyledi. Subaylar buna razı oldular. Mustafa Kemal onlara talimat verdi: Bingazi doğrusunundaki bir piyade alayı soldan gelen bir düşmana karşı yürüyor; o sırada, sağ taraftan yaklaşan daha güçlü bir düşmana karşı koymak için dönüş yapma emri alıyor.

    Bu hareket, kimsenin şüphesini çekmeden yapıldı ve son hedefin Şeyh Mansur'un evi olduğu ortaya çıktı. Ev bir anda sarılmıştı. İçerden eli beyaz bayraklı bir adam çıkarak teslim olduklarını söyledi. Mustafa Kemal, Mansur'un gelip kendisiyle görüşmesi koşuluyla kuşatmayı kaldırmaya razı oldu. Bu görüşmede de yeni rejimin niyetlerini ve devrim programını Şeyh'e anlattı. Şeyh, koynundan bir Kur'an çıkararak: 'Halife Efendimize ilişmeyeceğinize dair bu kitap üstüne yemin eder misiniz?' diye sordu.

    Mustafa Kemal, Kur'an'ı alıp öperek: 'Bu Kitabı kutsal sayarım,' dedi. 'Onun ve kendi şerefim üstüne yemin ederim ki, bu Kitabın içinde yazılan ilkeler gereğince Halife denilen adama ilişmeyeceğim.' Böylece dini kuruntuları yatışan ve şerefi kurtulan Şeyh, siyasal yenilgiyi kabul etli. Yapılan anlaşma sonunda, hükümet ve ordunun otoritesi tekrar tanınıyor ve akılcı bir güç dengesi kurulmuş oluyordu.

    Mustafa Kemal, görevinin sonucundan memnun olarak Selânik'e döndü. Askerlikle diplomasiyi birarada yürütmekteki ustalığını kendi kendine kanıtlamıştı; bunu ondan başka değerlendirecek kimse olmasa bile.

3.Kıta Hizmeti   |   5.Karşı Devrim