ÜÇÜNCÜ BOLÜM



Kıta Hizmeti

MUSTAFA KEMAL, böylece, subaylık mesleğinin ilk dönemine başlamış oldu. Bir süvari alayında yüzbaşı olarak başlıca görevi, kıtasında bulunan, fakat onun modern askeri okullarda gördüğü eğitimi paylaşmamış olan öteki subaylara, kendi askeri bilgilerini aktarmaktı. Bu işe ciddiyetle sarıldı ve öğretmenlik konusundaki sevgi ve yeteneği sayesinde, kolayca başarı sağladı.

    Ali Fuad'la Mustafa Kemal, bir süre birlikte bulundular. Sonra Fuad, özel bir görevle, o sıralarda Türk egemenliği altında pek adı sanı anılmayan, Güney Arabistanlı bir kabile şeyhi olan İbni Suud'un yanına gönderildi. Mustafa Kemal'i de yanına almak için başvuruda bulundu, fakat bu isteği kabul edilmedi. Tarih böylece bir fırsat kaçırmış oluyordu. Birbirini andıran yollarda yükselmeleri alınlarında yazılı olan bu iki insan, hiçbir zaman karşılaşamayacaklardı.

    Beşinci Ordu'nün görevlerinden biri de, Dürzîleri denetim altında bulundurmaktı. Kökenleri bilinmeyen ve kendilerine özgü gizli bir dinleri olan, bu başına buyruk, özgür kavim, Şam'ın güneyindeki dağlık Havran bölgesinde yaşıyordu. Uzun süre Türk egemenliğine karşı koymuşlar, fakat on yıl kadar önce dize gelerek, Osmanlı ordusundaki askerlik görevlerini, yalnız kendi bölgeleri içinde yapmalarına izin verilmesi koşuluyla yerine getirmeye ve vergi ödemeye razı olmuşlardı. Çıkan karışıklıkları bastırmak için, arada, Havran'a asker göndermek zorunluluğu beliriyor, bu da, Osmanlı subayları için bir yağma vesilesi oluyordu.

    Mustafa Kemal bir gün, alayı Havran'a gitmek üzere emir aldığı halde kendisine böyle bir emir gelmediğini görünce hayret etti ve ortada bir şeyler döndüğünü ilk olarak sezinledi. Amirine, bölük komutanı olarak birliğinin başında gitmesi gerektiğini söyleyerek itirazda bulundu. Ama komutanı kaçamaklı cevap verdi: Kemal henüz staj dönemindeydi, karargâhtan ayrılması doğru olmazdı. Mustafa Kemal'in tepesi attı. Besbelli işin içinde eski subayların, Kurmay Okulu'ndan yeni çıkmış subaylardan gizli tutmak edikleri bir şeyler vardı. Kendisi gibi, bu harekâta katılmaktan alıkonmuş Müfit(1) adında bir subay arkadaşıyla beraber aldığı emre karşı geldi ve bir Çerkeş köyünün yakınlarında konaklamış olan birliğine gitti. Çadırları olmadığı için, o gece er çadırlarında yattılar.
(1) Sonradan Ankara'da milletvekili olan Müfit Özdeş.

    Mustafa Kemal, ertesi gün, kendi yerine geçirilmiş olan subayı gördü. Bu subay ona, önceki tecrübelerinden ötürü kendisinin buraya, 'özel görev'le gönderilmiş olduğunu anlattı. Bununla beraber, Kemal sonradan kimseye bir şey söylememeye söz verirse, onlarla birlikte gelmesine izin verebilirdi. Neler olup bittiğini anlamak isteyen Mustafa Kemal, adama söz verdi. Öğrendiği de şu oldu: Askerler, ödenmesi gecikmiş vergileri toplamak bahanesiyle, halktan para sızdırmaya çalışıyor, olmazsa evleri ve köyleri yağma ediyorlardı.

    Mustafa Kemal, böyle bir işe karışmayı reddetti. Vicdanlı bir genç subay olarak, Dürzîleri güzellikle idare etmeyi daha uygun buluyordu. Bir köyde, halkı, kendisiyle arkadaşının oraya yağma için değil, yardım için gelmiş. bulunduklarına inandırmayı başardı. Köyün ileri gelenlerinden birisiyle derhal bir anlaşmaya vardı. Adam, Mustafa Kemal'in dediklerini yapmaya razıydı. Ama, üzerlerine zulüm ve yağma için asker yollayan Osmanlı Devletinin istediğini yapmayı reddetti. Bir başka köyde ise, bir Osmanlı binbaşısını tehlikeli bir durumda buldu ve tam vaktinde yelişti. Uzun bir konuşmadan sonra köylüler onun iyi niyetine inanarak binbaşıyı salıvermeye razı oldular.

    Mustafa Kemal bu çeşit olaylarla dikkati üzerine çekiyor, yeni yetişmiş subaylarda kendisine karşı saygı, eskilerdeyse kuşku uyandırıyordu. Eski tip bir Osmanlı subayı, Sultan'ın kendisinden beklediğini yerine getirmek koşuluyla, kendi çıkarlarını gözetmekte serbest olduğunu düşünür ve hesap vermek zorunluluğu duymazdı. Askerliğin eğitim, taktik ve modern teknikler konusunda ilerleyebilmek amacıyla, bilime dayanan bir meslek olarak ele alınması gerektiğine kafası pek yatmazdı. Bu çeşit bir subayın gözünde, bu Harbiye mezunu gençler, kuşku ile bakılması gereken birer zıpçıktı sayılıyorlardı.

    Mustafa Kemal, İstanbul'a gönderilmek üzere hazırlanan şişirilmiş raporlara itiraz etmeye başladı. 'Zafer' diye nitelendirilmiş bir hareketin aslında hiç de öyle olmadığına dikkati çekti. Düşman kendi isteğiyle geri çekilmişti. Komutan, onun saflığıyla alay elli: 'Sen henüz cahilsin. Sultan Efendimizin ne istediğini anlayamıyorsun.'

    Mustafa Kemal: 'Ben cahil olabilirim,' diye cevap verdi. 'Ama Padişahımız cahil olmamalıdır ve sizin gibilerin ne olduklarını anlayabilmelidir.'

    Durzi köylerinden yağma edilen ganimetlerin bölüşülmesine sıra gelince, yaşlı subaylar, Muslafa Kemal'le Müfit'e de pay ayırdılar. Müfit'in tereddüt ettiğini görerek ona döndü ve sordu: 'Sen bugünün adamı mı olmak isliyorsun, yoksa yarının adamı mı?'

    'Elbette ki yarının adamı.'

    'Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin.'

    Mustafa Kemal bu sözlerle, düşüncelerini açıklamış oluyordu. Kendini de bu açıdan görmeye başlamıştı. O, çevresindeki bu içi geçmiş yaratıklar gibi, eski devir adamı değil, geleceğin insanıydı. 'Zamane adamı,' çöküş halindeki bu İmparatorluğun beceriksizliğini, ve ahlâk bozukluğunu benliğinde canlandıran insandı. Bu gibilerin davranışları karşısında Mustafa Kemal, bir 'ahlâkçı'dan çok, bir 'gerçekçi' olarak irkiliyordu. Bunlar sadece ahlâk dışı değil, daha kölüsü, artık işe yaramaz hale gelmiş usullerdi. Dürzîler'i yola gelirmek, İmparatorluğu kurtarmak gibi işler, bugün şiddet, baskı ve rüşvelle başarılamazdı artık. Daha bilimsel bir yoldan, ustalık, diplomasi ve akıl kullanarak çözmek gerekti bu sorunları.

    Şam, bu 'Yarının İnsanı' üzerinde bir başka yönden de derin bir etki bırakacaktı. Mustafa Kemal, ömründe ilk olarak hâlâ Ortaçağ karanlığında yaşamakla olan bir şehir görüyordu. Şimdiye kadar tanıdığı Selanik, İstanbul ve son olarak Beyrut, hep kozmopolit yerlerdi; çağdaş bir uygarlığın çeşitli konfor ve eğlenceleriyle canlı şehirler. Oysa kutsal bir Arap kenti olan Şam, bir ahret şehriydi. Karanlık bastıktan sonra dolaştığı sokaklar, bomboş ve sessizdi. Evlerin yüksek duvarlarından ve kafesli pencerelerinden dışarı ne ses, ne soluk sızardı. Sonra bir gece Mustafa Kemal, bir kahveden çalgı sesleri taşlığını duyarak şaştı. Kapıdan bakınca içerisinin Hicaz demiryolunda çalışan İtalyanlarla dolu olduğunu gördü. Mandolin çalıp şarkı söyleyerek, karıları ve kız arkadaşlarıyla dans ediyorlardı. Mustafa Kemal oraya, sırtındaki üniformasıyla giremezdi. Ama, içinden gelen davranışa uyarak, hemen eve döndü, üstünü değiştirip geri geldi ve İtalyanların sevinçli ve sınırsız eğlencelerine katıldı.

    Bunun dışında her şey karanlık içinde ve hava, gericilik, baskı ve derinden derine ikiyüzlülükle doluydu. Mustafa Kemal, milletinin gerçek düşmanının, sadece yabancılar olmadığını arlık anlıyordu. Türklerin, bütün saldırganlıklarına rağmen, yabancılardan öğrenecekleri bir şeyler vardı. Gerçek düşman kendi aralarındaydı: Onları, başka milletlerin yürüdüğü ışıklı yoldan alıkoyan, gelişmeleri önleyen, baskı altında tutan softalık ve yobazlık, Mustafa Kemal'in görüşüne göre Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayanların cennetin bütün nimetlerinden yararlandıkları, Müslümanların ise cehennem azabı çekmeye zorlandıkları bir yerdi.

    Burada, Şam'da, Mustafa Kemal kendini zindanda gibi görüyor, önüne set çeken parmaklıkları yıkıp, bu ölü topluluğa hayat vermek istiyordu, Bunun tek yolu siyasal eyleme girişmekti. Bir gün iki subay arkadaşıyla çarşıda dolaşıyordu. Bir dükkânın önünde bir masa ve birkaç sandalye görüp oturdular. Dükkân sahibi, onları Arapça değil de Türkçe olarak selâmlamıştı. Mustafa Kemal meraklandı. İçeri girdi. Bir masa üzerinde felsefe, sosyoloji ve tıp konusunda Fransızca kitaplar gördü. Dükkâncıya, 'Siz esnafmısınız,' diye sordu, 'yoksa filozof mu?'

    Adam, 'Esnafım ama okumayı severim,' dedi, 'hele özgürlük edebiyatını.'

    Sonra İstanbul'da, ihtilâlci hareketlerin beşiği sayılan Askeri Tıbbiye'de okuduğu sırada bozguncu girişimlerinden ötürü hapse atıldığını, ardından da sürgüne gönderildiğini açıkladı. Adı Hacı Mustafa'ydı. Mustafa.Kemal'le arkadaşlarını, birkaç gece sonrası için evine çağırdı.

    Mustafa Kemal yanına Müfit'i ve kendi siyasî düşüncelerine katılan iki subay arkadaşını daha alarak gitti. Ev dar, karanlık bir sokaktaydı. Hacı Mustafa kapıyı sakınarak açtı. Gelenleri içeri almadan, kim olduklarını iyice görmek için elindeki gaz lambasını kaldırıp baktı. İçeride, hepsi de çekinmeden konuşmaya başladılar. Hacı Mustafa çoktandır gizli bir siyasî dernek kurmak istemiş, ama güvenecek arkadaş bulamamıştı.

    Mustafa Kemal'le arkadaşlarından ikisi ona yardım etmeye söz verdiler. Üçüncüsü ise, 'Kalbim sizinle beraber, ama ben çoluk çocuk sahibi adamım, benden faal yardım beklemeyin,' dedi. Ötekilerin de isteği üzerine onlardan ayrıldı. Kalanlar geç saatlere kadar konuştular. Genç subaylar 'İhtilâl uğruna can vermek' gibi isteklerle coşmaya başlamışlardı. Gerçekçi Mustafa Kemal, onları bu rüyadan uyandırdı. Sert bir çıkışla, 'Amacımız ölmek değil, ihtilâli başarıya ulaştırmak ve düşüncelerimizi gerçekleştirmektir. Bunları halka benimsetmek için de, yaşamak zorundayız,' dedi.

    Böylece, 1906 yılının güzünde, Vatan adında gizli bir cemiyet kurdular. Bunun önemi, bundan sonra kıta hizmetindeki subaylar arasında kurulacak olan çeşitli ihtilâl hücrelerinin öncüsü oluşudur. İhtilâl, artık İstanbul'da Padişah'ın casusluk ağları arasında değil, ancak burada, kıtada gelişebilirdi.

    Mustafa Kemal, sözde askeri görevle gittiği Yafa, Kudüs ve Beyrut'ta cemiyetin şubelerini kurdu. Ama bu şehirler anavatandan çok uzaktaydı. Buraları, genel akışın dışında kalmış bir yer, üstelik bir Arap diyarıydı ki. bir Türk ihtilâlinin bu topraklar halkından toplu destek görmesine olanak yoktu. Bu hareketler subaylar arasında kalmaya mahkûmdu. İhtilâl için en belirli merkez yine Makedonya'ydı. Dış dünyaya daha yakın olduğu için. yeni düşüncelere de daha açık olan Makedonya'da yabancıların her yerde hazır ve nazır oluşları, bir yandan milliyetçilik duygularını körüklüyor, bir yandan da bu duyguların daha rahatlıkla yayılmasını sağlıyordu. Saray otoritesinin zayıflamış oluşu, hareket serbestliğini kolaylaştırmaktaydı. Üç yıl önce bu vilâyete birtakım reformlar sokmak isteyen Avusturya ve Rusya. Rumeli'de yabancı subayların yönetimi altında bir jandarma teşkilâtı kurulmasını Türklere kabul ettirmişlerdi. Bu yüzden Sultan'ın gizli polisi, Selanik'te, İstanbul'daki kadar etkili olamıyordu.

    Mustafa Kemal ne yapıp yapıp Selânik'e gitmeyi kafasına koymuştu Yafa komutanı, onun sözde izinli olarak ayrılmasına göz yumdu. Yokluğu dikkati çekerse, komutan, ona hemen haber uçuracaktı. Mustafa Kemal. Mısır üzerinden Pire'ye ve oradan da bir Yunan gemisiyle Selânik'e gitti Sivil giyinmişti. Dikkati çekmeden karaya çıkabildi. Kendisini bir arkadaşı karşılamıştı. Doğruca annesinin evine gitti.

    Zübeyde Hanım onu görünce, hem çok sevinmiş, hem de telâşlanmıştı. Mustafa nasıl olur da Padişah Efendimizin emirlerine aykırı olarak buraya gelmeye cesaret ederdi? Mustafa Kemal, 'Gelmem gerekiyordu, geldim,' diye cevap verdi. 'Padişah Efendimizin aslında ne denli güçsüz olduğunu da sana göstereceğim, ama daha sonra,' O gün evden hiç dışarı çıkmadı. Akşam olunca, kendisini Selânik'e gelmeye teşvik etmiş olan Şükrü adında ileri düşünceli bir topçu paşasının evine gitti.

    Paşa onu karşısında görüverince şaşırdı ve mevkii dolayısıyla kendisine fiili bir yardımda bulunamayacağını bildirdi. Ancak, ona engel de olmayacak ve girişeceği işleri hoşgörüyle karşılayacaktı. Sadece, kendisini işin içine karıştırmamasını diliyordu. Mustafa Kemal istenilen sözü verdi ve yine annesinin evine döndü. Paşanın tutumuna çok canı sıkılmıştı. Gece geç, vakitlere kadar uyuyamadı. Ne yapacağına, nereye gideceğine, işe nereden başlayacağına karar veremiyordu.

    Sabahleyin üniformasını giyerek karargâha gitti. Burada Askerî Rüştiye'den tanıdığı bir kurmay albayı gördü. Kim olduğunu hatırlattıktan sonra, yurtsever bir adam olduğuna inandığı albaya, içinde bulunduğu durumu anlattı. Albay, ona yardım etmek için bir yol düşündü. İstanbul'a yazmasını ve birliğinin adını bildirmeden, sadece Genelkurmay kadrosundan bir yüzbaşı gibi, hastalık izni istemesini söyledi. Bu işlemin yürümesine kendi yardım etti. Bu hile, umdukları sonucu verdi ve Mustafa Kemal, dört aylık bir hastalık izni kopardı. Böylece Selanik'te kalıp serbestçe dolaşabilecekti.

    Yine de, başta karşılaştığı aksiliklere canı sıkılmış ve kendi gibi düşünen subaylar arasında bile, plânlarına pek uymayan akımlar sezmiş olduğu için ihtiyatı elden bırakmıyordu. Bununla beraber, dört ay içinde, Selânik'te, Şam'daki Vatan Cemiyetinin bir kolunu kurmayı başardı. Cemiyetin adı şimdi Vatan ve Hürriyet olarak genişletilmişti. Yarım düzineyi bulan üyeleri arasında eski okul arkadaşı şair Ömer Naci'yle askerî okul öğretmenlerinden iki subay vardı. Toplantılar bunlardan birinin evinde yapılıyordu. Bu, müzik seven, flüt çalan, arkadaşlarını sırtında Japon pijamasıyla karşılayan bir adamdı.

    En sonunda bir gece, hürriyet davasına ilk bağlılık yeminini etmek üzere burada toplandılar. Duruma uygun birkaç kahramanlık söylevinden sonra Mustafa Kemal bir kartın üzerine not ettiği, cemiyetin üç ilkesini okudu. Arkadan bir tabanca çıkarılıp ortadaki masanın üzerine kondu. Osmanlı geleneğindeki gibi, Kur'an ya da subaylık şerefi üzerine değil, bu tabanca üzerine yemin edilecekti. Bu, onların İhtilâle bağlılıklarını ve gerekirse silâha sarılmak kararlarını belirtiyordu. Teker teker tabancayı öperek and içtiler. Sonra Mustafa Kemal, 'Bu silah kutsal oldu artık,' dedi. 'İyi saklayın. Bir gün bana verirsiniz.'

    Bu arada Mustafa Kemal'in Yafa'daki görevinin başından ayrılmış olduğu İstanbul'a duyurulmuş, yakalanması için Selânik'e emir verilmişti, Bir arkadaşının uyarısı üzerine, Selanik'ten ayrılarak Yafa'ya döndü. Kaçmasına yardımcı olan komutan onu karşıladı ve hemen Birüşşaba şehrine yolladı. Buraya, İngiliz-Mısır hükümetiyle Akabe limanı konusunda çıkan bir anlaşmazlık üzerine, Türk haklarını korumak amacıyla bir sınır kuvveti gönderilmiş bulunuyordu. İstanbul'un, Mustafa Kemal'in hareketleri konusunda açtığı bir soruşturmaya cevap olarak düzenlenen raporda, Yüzbaşı Mustafa'nın aylardır Akabe bölgesinde olduğu belirtildi. Selanik'teki subay bir başka Mustafa olsa gerekti. Osmanlı kırtasiyeciliğinin labirenti dosyalar rasgele tutulur ve birbirinin aynı olan isimler de ayırt edilemezdi. Bu kargaşalık içinde böyle bir hikâye rahatça yutturulabilirdi.

    Akabe Türklerin elinde kaldı. Mustafa Kemal de Şam'a döndü. Şimdi, 'sürgün' cezasının kaldırılmasını sağlamak için gayet akıllı uslu hareket etmeye başlamıştı. Zamanı gelince kolağası (yüzbaşı) rütbesine yükseldi ve Şam'daki Kurmay Heyetine gönderildi. 1907 yılının güzünde de, umduğu gibi, Rumeli'deki Üçüncü Ordu emrine verildi. Ama oraya geldikten sonra kıtaya değil, Selanik'teki Genelkurmaya atandı.

2.Bir Subayın Eğitimi   |   4.'Jön Türk' Devrimi