İKİNCİ BOLÜM



Bir Subayın Eğitimi

İSTANBUL, yüzyılın dönümünde, birbirinden ayrı iki şehir halindeydi. Haliç'in kuzeyinde Pera, yani Beyoğlu yükseliyordu; Hıristiyanların şehri. Güneyindeyse İstanbul tarafı; Müslümanların şehri. Limanın üstündeki Galata köprüsünden geçmek, bir dünyadan bir başka dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.

    İstanbul, sıra sıra kubbe ve minareleri, Sarayburnu'nun üstünde saf halinde dizilmiş kasırlarıyla, on altıncı yüzyılda mimari bir rönesansla gelişmiş bir Ortaçağ şehriydi. Şimdi ise, pitoresk bir çöküntü içinde çürümeye doğru gidiyordu. İnsanları hâlâ yüzyıllarca öncesi gibi yaşıyor ve gitgide çoğalarak sokakları bir arı kovanına döndürüyorlardı. Labirenti andıran yollarda ve kapalı çarşılarda işleriyle meşgul oluyor, sonra o geniş, ferah cami ve türbelerde huzur arıyorlardı. Ama şehrin güzel günleri çoktan sona ermiş, eski görkemi erimiş, gösterişi, parlaklığı tarihten bir yaprak olmuştu. Duvarlar yıkılıyor, boyalar dökülüyor, avluların taş döşemeleri çatlıyor, yolları otlar bürüyordu. Şehrin kadınları kara çarşaflı, peçeli hayaletler halinde. karanlık basmadan evlerine varmak için duvar diplerinden süzülerek kaldırımlarda telâşla yürürler, erkekler kahvelerin derme çatma peykeleri üzerinde, asma çardaklarının, ya da çınar ağaçlarının gölgesinde sessizce otururlar ve yalnız günde beş kez namaza çağıran müezzinin sesiyle yerlerinden kımıldarlardı. Geceleyin İstanbul, Haliç'in ötesinde ölü bir siluetten ibaret kalır ve bunun ardında Türkler, Doğu'nun sonsuz sesizliğine bürünmüş olarak uyurlardı.

    Oysa, bugünün şehri Beyoğlu, pırıl pırıl ışıklarıyla bir deniz kızı gibi, öbür kıyıdan insanı çekerdi. Tavernaların sıralandığı kalabalık nhtımlarından başlayan baş döndürücü yokuşlar, İtalyan stilini andıran dar ve yüksek binaların uçurumlar arasından yukarılara doğru tırmanırdı. Yer yer, çift kanatlı, gösterişli bahçe kapıları ya bir konsolosluk avlusuna, ya da zengin bir tüccarın güzel konağına açılırdı. Bu konakların bahçeleri çoğu zaman kat kat, Boğaz kıyılarına kadar inerdi. Sözde Batı zarifliği ve havası ile Levantenliğin bayağılığını birleştirmiş olan Beyoğlu, kendini çağdaşlığın örneği sayarak böbürlenirdi. Saray gibi otellerinin palmiyeli salonlarında son moda giyinmiş madam ve mösyöler, kibar orkestra müziğini dinlerdi. Sokaklar şık faytonlardan geçilemezdi. Mağazaları Viyana ve Paris'ten gelme en yeni mallarla doluydu. Eğlencelerinse çeşidi oradaydı: tiyatrolar, müzikholler, kabareler ve yüksek tabakanın poker oynadığı, piyasa ve saray dedikodularının edildiği Fransız özentisi kulüpler.

    Beyoğlu, yabancıların şehriydi ve İmparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamışlardı. Kapitülasyonlar, yabancıyı vergi dışı sayan, merkezi Türk hükümetine önem vermeden kendi dinini ve kendi kanunlarını uygulamakta serbest bırakan birtakım ayrıcalıklardı. İlk sultanlar, bu ayrıcalıkları, kendi çıkarları için bağışlamışlardı. İmparatorluğun genişlediği sırada, Batı pazarlarının kapısını açacak yabancı satıcılar, Türkler için yararlı ve gerekliydi. Ama sonradan Batı dünyası gelişip, Türkler gerilemeye başladıkça bu ayrıcalık bütünüyle yabancılann yararına dönmüştü. Artık, Türklerin yoksun olduğu özgürlüklerden, yabancılar yararlanıyordu. Böylece devlet içinde güçlü yabancı devletler doğmuş, Osmanlı imparatorluğu üzerindeki yabancı baskısı o kadar şiddetlenmişti ki, Türklere, kendi vatanlarında kendileri esir, yabancılar ise efendiymiş gibi gelmeye başlamıştı. Böylece modern Beyoğlu, eski İstanbul'u iyiden iyiye egemenliği altına almıştı.

    Şimdi on sekizinde canlı bir delikanlı olan Mustafa Kemal büyük başkentin yaşayışına kendini bırakıverdi. Üzerinde henüz az çok bir taşralılık olmakla beraber, yaşama isteğiyle dopdoluydu ve görgüsünü artırmak için can atıyordu. Yeni İstanbul, onu, eskisinden daha çok ilgilendirmişti. Kozmopolit Beyoğlu çevresinde her türlü eğlence vardı; genç adam hepsinin tadına bakıyor, hiçbir isteğine gem vurmuyordu.

    Seziş ve kavrayışı eskiden beri güçlü olduğu için İstanbul adlı bu fâcire-i dehr'in(1) gerçek karakterini değerlendirmekte gecikmemişti. Okul arkadaşlarından Ali Fuad'a bir gün bu konudaki düşüncelerini anlattı. Osmanlı hanedanının ilk padişahlarının memleketi dürüst ve iyi şekilde yönetmiş olmalarına hiç şaşmıyordu. Çünkü onların merkezleri Bursa ve Edirne gibi küçük ve katıksız Türk şehirleriydi. Oysa köhne gelenekleri, yozlaştırıcı etkileriyle bu karışık ve için için kaynayan Konstantiniye'de ergeç çürüyüp gitmeye mahkûmdular. Keyif sürülecek bir yerdi burası, devlet yönetmek için değil.
(1) Fâcire-i dehr = Dünyanın koca kahpesi (Tevfik Fikret'in Sis şiirinden)

    Ali Fuad, Mustafa Kemal'in hayatında bir boşluğu dolduracaktı. İstanbul'da ilk gün ve geceleri, her türlü eğlenceye rağmen yalnızlık içinde geçmiş, yabancı bir ilde eşsiz, dostsuz, kimsesiz, kalmıştı. Selanik'te, gösterişsiz ve dar da olsa kendine göre bir çevresi varken, şimdi onu âdeta yutmuş olan büyük şehir ortamında, silik bir taşralıdan başka bir şey olmadığını anlamıştı.

    Sonra Ali Fuad'la dost oldu. Fuad ondan küçük olmakla beraber yaşına göre olgundu. Doğma büyüme İstanbullu olduğu için üzerinde, kendini evinde hissetmenin verdiği bir rahatlık ve güven vardı. İyi bir ailenin çocuğu olduğunu Mustafa Kemal hemen anlamıştı. Saraydaki bol bol zadegan soylarının dışında yüksek tabaka yerini tutan eski asker ailelerinden biriydi bu. Onlara kıyasla Mustafa Kemal kendi ailesini gösterişsiz ve sönük buluyordu. Fuad'ın babası İsmail Fazıl hatırı sayılır bir emekli paşaydı. Oğlu bundan hep sevgi ve övünçle söz ederdi. Mustafa Kemal ona biraz hüzünle baba sevgisi nedir hiç bilmemiş olduğunu açıkladı.

    Ali Fuadlar, Boğaziçi'nin Anadolu yakasında Osmanlı soylularının yalılar ve korular içinde yaşadıkları Kuzguncuk'ta oturuyorlardı. Fuad bir gün yeni arkadaşı Mustafa Kemal'i aldı, evine götürdü. İsmail Fazıl Paşa, bu sırım gibi, uyanık, sarışın gençteki üstün yetenekleri hemen sezmiş, onun Selâniklilere özgü terbiyesini beğenmişti. Burasını kendi evi saymasını söyledi. Mustafa da Paşa'yı bir bakıma çocuk yaşta kaybettiği kendi öz babasının yerine koymaya başladı. Artık hafta sonlarını Fuadlarla birlikte geçiriyor ve orada kendini gerçekten kendi evindeymiş gibi görüyordu.

    Mustafa Kemal'le Fuad, boş vakitlerinin çoğunu birlikte geçiriyor ve bu geniş, değişik şehrin her yerini geziyorlardı. İstanbul'u her yönüyle keşfetmeye kararlıydılar. İsmail Fazıl Paşa'nın şehrin tam bir haritasını çıkarmaları için verdiği öğüt, onları büsbütün kamçılamıştı. Kayıkla Boğaziçi'ni Marmara kıyılarını geziyorlardı. Yazın, bir hafta sonunu Büyükada'da geçirmeye karar verdiler. Oteller pahalıydı. Onun için, kumsal kıyılara kadar inen ve bu adalara bir Akdeniz görünüşü veren çamlıklarda kamp kuracaklardı. Yanlarına kap kaçak, çıra, yiyecek ve en önemlisi, içecek şeyler almaları gerekiyordu. Mustafa, her zamanki içkisi olan birayı öne sürdü. Ama, Fuad kasayla bira taşımanın ağır olacağını söyleyerek, onun yerine bir şişe rakı almayı önerdi. Mustafa Kemal, bu anason kokulu, keskin Türk içkisini henüz tatmış değildi. Ama içer içmez hoşlandı ve ondan sonra rakı içmeyi alışkanlık edindi.

    Mehtaplı bir geceydi. Yemeğin ve rakının verdiği hararetli, romantik duygulara daldılar. Çevrelerindeki doğal güzellik, mis gibi kokan çamlar, parıltılı deniz, yıldızlı gökyüzü kendilerinden geçirmişti onları. Heyecandan uykuları kaçmıştı. Birbirlerine sevgi üzerinde hayallerini anlatmaya, şiirler okumaya başladılar. Bir ara Mustafa Kemal, 'Fuad, dedi, eğer matematiğin üzerinde durduğum kadar şiir ve resim üzerinde de dursaydım. Harbiye'de, dört duvar arasında, kapanıp kalmazdım. Mehtaplı gecelerde, okuldan kaçıp buraya gelir ve şiir yazardım. Sabahleyin ortalık aydınlanır aydınlanmaz da resim yapmaya başlardım.'

    Bunlar geçici hayallerdi. Harbiye'nin ilk yılında gençlik hülyaları ve çeşitli eğlenceler yüzünden, kendini derslerine tam olarak veremeyen Mustafa, ikinci yılda canla, başla çalışmaya başladı. Zihnini geliştirmeye ve kafasını dolduran düşünceleri düzenlemeye çalışıyordu. Başlıca ilgilendiği, hâlâ askeri sorunlardı. Ama bir yandan da, bilgi alanını genişletmeye başlamıştı. Fransızcasını ilerletmeye çalışıyor ve artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordu. Manastır'da Fethi'nin tanıtmış olduğu Fransız yazarlarını da şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu. Bu çeşit bozguncu kitaplar öğrencilere yasak olduğu için, Mustafa Kemal bunları geceleyin gizlice okurdu. Bunlarla beraber yakın bir ihtilâlin öncüleri olan Namık Kemal'i ve diğer aydın düşünceli şairleri de okuyordu ki, o devirde, bunların adlarını ağza almak bile büyük suç sayılırdı.

    Okul dışında, Harbiye öğrencileri açık tartışmalar düzenler ve halk içinde konuşmayı talim ederlerdi. Kemal'in önerisi üzerine güzel konuşma yarışmaları da düzenlemeye başladılar. O bir konu seçiyor, konuşma süresini sınırlıyor ve sonra saat tutuyordu. Kendisi daha şimdiden, dinleyicilerini etkileyip sözlerine inandırmakta büyük bir beceri göstermeye başlamıştı. Fakat siyaset dünyasının daha eşiğinde sayılırdı. Zihni, henüz tam olarak kavrayamadığı bir sürü duygu ve düşünceyle uğraşmaktaydı. Bunlar. genç bir adamın politik bilincinin gelişme sancılarıydı. Bu bilinç geliştikçe, Mustafa Kemal'in kişisel tutkusuyla yurt sevgisi, memleketi kurtarıp yükseltmek uğrunda kendisinin bir şeyler yapabileceği düşüncesinde birleşti.

    Mustafa Kemal, memlekette gelişmekte olan bir özgürlük hareketinin zorbalığın tepkisiyle bastırıldığı bir devirde doğmuştu. Üzerinde şimdi bilgi edinmeye başladığı Fransız İhtilâli'nden beri Osmanlı İmparatorluğu, ruhani bir Ortaçağ devletinden çağdaş bir anayasa devleti olmaya doğru, ağır ve inişli çıkışlı da olsa, sürekli bir gelişim göstermekteydi. On dokuzuncu yüzyılda bu eğilim, zaman zaman gözle görülür bir hal aldı. Bu da kısmen, aydın bir sultan olan genç Abdülmecid'in inisiyatifiyle 1839'da ilân olunan ve halkın haklarıyla hükümdarın sorumluluklarını belirten Tanzimat Fermanı ve onu izleyen Batı usulü reformlarla; kısmen de, 1876'da, daha az ilerici bir sultan olan Abdülhamit'in, azınlıkların çıkarlarını korumak amacıyla hareket eden Batılı devletlerin baskısı altında parlamenter bir anayasayı kabul etmesiyle oldu.

    Sultan Abdülhamit, reform ve yenileşme hareketlerini sosyal hayatın bazı yönlerinde sürdürüyordu. Ama, siyaset yönünden demokratik bir düzene, uzun süre göz yummasına olanak yoktu. Çünkü İmparatorluğunu her koldan tehdit eden yıkıcı güçlere karşı bazen delilik derecesine varan bir korku besliyordu. 1877'de Rus Savaşını bahane ederek Meclis'i dağıtmış ve ülkeyi baskıyla yönetmeye koyulmuştu. Bir çeşit polis devleti kurmuş bulunuyordu. Kişi, söz ve basın özgürlüklerini kökünden kazımış, geniş bir casusluk örgütü kurmuş ve atalarının sarayı olan Dolmabahçe'yi bırakarak şehrin oldukça dışında kalan Yıldız Sarayı'nın yedi, sekiz metre yüksekliğindeki duvarlarının güvenliği içinde hüküm sürmeye başlamıştı.

    Bu çeşit bir baskı ve onun yarasıra gelişen ahlâk bozukluğu karşısında duyulan öfke, şüphesiz ergeç bir ayaklanma şeklinde patlak verecekti. Ama başlarda Türk devrimcileri ya başka ülkelere kaçıyor, ya da yeraltı faaliyetlerine girişiyorlardı. Eskiden beri hürriyetin beşiği sayılan Paris ve Cenevre gibi şehirlerde komiteler kuruyor, Batı dünyasını kendi davalarıyla ilgilendirmeye çalışıyor, propaganda yazıları yazıp basıyor ve bunları yabancı posta kanallarıyla gizlice ülkeye sokuyorlardı. Artık onlara sadece reform da yetmez olmuştu. Amaçlarına ancak ihtilâlle, Sultan'ı devirmekle erişebileceklerdi.

    İstanbul'daki hürriyet taraftarları, çalışmalarını gizli yürütmek zorundaydılar. Onlar da, aynı ihtilâlci izde yürüyorlardı. Tuhaftır ki, kendisini devirmek için ilk faaliyete geçenler, bizzat Abdülhamit'in yetiştirmiş olduğu seçkinler, yani rejimi korumak ve güçlendirmek için geliştirdiği askeri okullarda okuyan genç öğrencilerdi. Osmanlı İmparatorluğunda hükümeti devirmek amacı güden ilk gizli cemiyet, Askeri Tıbbiye-i Şahane öğrencileri tarafından, Fransız İhtilâli'nin yüzüncü yıldönümünde, 1889'da kurulmuştu.. 1896'da -Mustafa Kemal'in henüz Manastır'da öğrenci olduğu sırada- bu ihtilâlciler, bir hükümet darbesi yapmaya kalkıştılarsa da, başarıya ulaşamadılar. Elebaşlarının hepsi tutuklanıp yargılandı ve İmparatorluğun uzak köşelerine sürgüne gönderildi. Abdülhamit böylece, Türkiye'deki kaçınılmaz ihtilâl hareketini daha on küsur yıl için erteleyebilmişti.

    Mustafa Kemal, 1902'de teğmen olarak Kurmay Okulu'na geçtiğinde, politik düşünceleri, hızla, daha belirli bir biçim almaya başladı. Bir zamanlar matematik ve şiire karşı duyduğu hevesle şimdi kendini tarih konusuna vermişti. Napolyon üzerine ne buluyorsa okuyor ve onu -bazı yönlerini eleştirmekle beraber- çok beğeniyordu. John Stuart Mill'i okuyordu. Çağın 'halkçı' düşüncelerine kapılmaktan, o da kendini alamamıştı. Birkaç arkadaşıyla birlikte gizli bir komite kurup elyazısıyla bir gazete çıkarmaya başladılar. İdare ve siyaset alanındaki kötülükleri açığa vurmak amacı güden yazıların çoğunu, Mustafa Kemal yazıyordu.

    Sonunda bu işler Saray'ın kulağına kadar gitti. Okul müdürü kınandı ve kendisine suçluları cezalandırması bildirildi. Müdür, Mustafa Kemal'le arkadaşlarını veteriner bölümünün bir okuma odasında gazetelerinin gelecek sayısını hazırlarken yakaladı. Ama hoşgörü sahibi bir adam olduğu ve ordudaki birçok kıdemli subaylar gibi o da Sultan'ı pek sevmediği için, gençlerin yaptığını görmezlikten geldi. Sadece derslerini ihmal ettikleri için hafif bir ceza verdi ve sonunda bunu bile uygulamadı.

    Mustafa Kemal, siyasete karşı uyanan bu yeni merakının meslekî eğitimine zarar vermesini istemiyordu. Kafası, bir kurmay subay adayının bilmesi gereken daha büyük strateji ve taktik problemleriyle uğraşmak zorundaydı. Gece, yatakhanede, arkadaşları uyurken o, gözlerini kapamaz ve geç saatlere kadar düşünür dururdu. Ancak, sabaha karşı uyuyabilirdi. Öyle ki, sabahleyin kalk borusu çaldığı zaman, nöbetçi subayı onu uyandırabilmek için dürtmek zorunda kalırdı. Arkadaşları onu hep yarı uykuda sanırlardı. Sonra ansızın derste, Mustafa, hepsinden iki kat daha uyanık olduğunu ortaya koyardı: Öğretmene çapraşık bir soru sorar, hepsini düşünüp kafa patlatmak zorunda bırakırdı. Özellikle, gerilla konusuna çok meraklıydı. Bir gün, keramete yaklaşan bir öngörüyle sınıfta, başkente karşı Anadolu yakasından girişilebilecek bir ayaklanma hareketini varsayan bir soru sormuştu.

    1905 yılında Kurmay Okulu'nu bitirip yüzbaşı çıktığında, yirmi dört yaşındaydı. Beyazıt'ta oturuyordu; birkaç arkadaşıyla beraber, komşu bir Ermeni evinde bir oda kiralamıştı. Siyasal eylemlerini orada sürdürüyorlardı. Aslında bu, dertleşmekten ve âdet olduğu üzere Sultan'ı kötüleyip, şimdi bir kitaplığı dolduracak kadar çoğalan 'yasak' kitapları okumaktan ileri geçmiyordu. Aralarında Harbiye'den kovulmuş ve gidecek yeri olmadığı için yanlarında barındırdıkları bir genç vardı. Bu genç, onları Saray'a jurnal etti ve sonra düzmece bir mektupla yakındaki kahvelerden birine çağırıp orada yakalattı.

    Mustafa Kemal, Ali Fuad ve yeni yüzbaşı çıkmış olan iki arkadaşı daha hapse atıldılar ve teker teker sorguya çekildiler. Mustafa bu sorgu sırasında, epey hırpalandı. Protokol bilen bir insan olan Ali Fuad ise, Sultan'ın üniformasını giyen bir subaya, Sultan'dan daha aşağı rütbeli birinin el kaldıramayacağını ileri sürerek ucuz kurtuldu. Sonra Mustafa Kemal, arkadaşının bu diplomatça manevrasını duyunca kendi tecrübesizliğine acı acı gülecekti. Tutuklu kaldığı Sırada, annesi onun başına kötü bir şeyler gelmesinden çok korktuğu halde, kendisi o kadar tasalanmamıştı. Şiir yazıyor, kaçak olarak edindiği kitapları okuyor ve serbest kalınca neler yapacağını tasarlıyordu.

    Tutuklular, soruşturma sona erinceye kadar, birkaç ay hapiste kaldılar. Okul müdürü, işlenen suçun bir gençlik yanlışından ileri geçmediği tezini savunuyor ve tutuklulara yumuşak davranılmasını istiyordu. Sonunda onun görüşü ağır bastı ve gençler başkentten sürülmek koşuluyla serbest bıkıldılar. Edirne ve Selanik'teki İkinci ve Üçüncü Ordulara atanmaları kararlaştırıldı. Kendi aralarında bir karara varamazlarsa, hangisinin nereye gideceğini tayin için kur'a çekilecekti. Kemal'in bir işareti üzerine, hepsi buna razı olduklarını bildirdiler. Bu kadar çabuk karar vermeleri, önceden hazırlanmış bir tertip şüphesi yarattı.

    Böylece subayların birçoğu 'kolay kolay dönemeyecekleri' yerlere sürüldüler. Mustafa Kemal'le Ali Fuad da Şam'daki Beşinci Ordu'ya atanmışlardı. Mustafa, kaderine razıydı. 'Pekâlâ,' dedi. 'Biz bu çöle gider ve orada yeni bir devlet kurarız,' Hemen vapurla yola çıktılar ve iki ay kadar sonra Beyrut limanına vardılar.

1.Bir Makedonyalının Doğuşu   |   3.Kıta Hizmeti